GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYA/27 Mayıs darbesi                  27 Mayıs 2000

FARUK MERCAN

27 Mayıs darbesi

 

Bir 27 Mayıs Subayının Anıları/Tevfik Subaşı

SUNUŞ

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin üzerinden tam 40 yıl geçti. Bu müdahalede görev almış subaylardan ve dönemin siyasetçilerinden birçok ismin bugüne kadar anıları yayınlandı.

Alparslan Türkeş, Sezai Okan, Haydar Tunçkanat gibi subaylar yaşadıklarını anılarında anlattılar. 27 Mayıs'tan sonra iki kez darbe teşebbüsünde bulunan Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir'in de, idamından önce cezaevinde yazdığı anıları çok önce yayınlandı.

27 Mayıs'ın fiilen muhatabı olan Demokrat Partili politikacıların bazıları da o günlerde yaşadıklarını yazdılar. Dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Yassıada'dan sonra nakledildiği Kayseri Cezaevi'nde tuttuğu notlar da kısa süre önce yayınlandı.

27 Mayıs'ın en büyük özelliği, alt kademe subayların bir hareketi olmasıydı. Tevfik Subaşı, darbenin İstanbul ayağında görev aldı. İstanbul'u kontrol eden 3. Zırhlı Tugay'da yüzbaşıydı, daha sonra binbaşı oldu.

27 Mayıs'ta, yine çoğunlukla alt kademe subayların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi etrafında süren iktidar mücadelesi ve Silahlı Kuvvetler'deki çalkantı, "ihtilaller evlatlarını da yer" kuralını doğru çıkardı.

Binbaşı Tevfik Subaşı, 1961 seçimlerinden az önce ordudan istifa etti.

Subaşı'nın anıları, 1960'lar Türkiye'sinde bir subayın zihin dünyasını, olaylara bakışını ve o çalkantılı dönemin bir subay gözüyle fotoğrafını yansıttığı için önem taşıyor.

Elbette, darbeyi yapan ekibin içindeki bir kişi olarak o günün Türkiye'sine kendi penceresinden bakıyor. Dolayısıyla anlatımları ve dile getirdiği yargılar kendi görüşleridir.

Ancak, Tevfik Subaşı'nın on gün sürecek anılar demeti, tıpkı öncekiler gibi herkes için dersler çıkarılacak nitelikler taşıyor. FARUK MERCAN

Birinci Bölüm: Menderes'e ilk tepkiler

1946 yılında, daha evvel yapılan girişimler sonuç vermiş ve çok partili hayata başlamıştık. Anadolu, yeni bir umut ve sadece elinin dört parmağı bitişik, başparmak yana açık, "Yeter, söz milletindir!" işaret ve sloganı ile kurulan Demokrat Parti'yi coşku ve umut ile kucaklıyordu.

Gelişmekte olan yeni akım, nesil farkı gözetmeksizin bazı ordu mensuplarında memnunluk meydana getirmekle kalmıyordu. CHP döneminde mağdur olmuş, liyakatsizliği belirlenmiş, ilmi ve mesleki yetersizlikten dolayı imkanlarını ve ordu mensubiyeti durumunu kaybedenler yeni partinin gizli taraftarı olmuşlardı. Bunlarla birlikte, makam ve mevki bekleyenler ile askerin yönetiminde söz sahibi olmak isteyen hevesliler de yavaş yavaş yeni cephenin içinde yer kapma girişimini tereddütsüz götürüyorlardı.

Devlet, yüksekti. Oraya uygun görülenler çıkartılırdı. Uygun görenler ise erişilmesi zor olanlardı.

1946 ve onu takip eden yıllar şaşkınlık içinde geçti. Köylü, bir türlü "milletin efendisi" olamadı.

1950 yılı ilginç gelişmelerle geçti. 14 Mayıs 1950'de, "Yeter söz milletindir!" diyenler iktidar oldular. Büyük bir çoğunluk, TBMM'de boy göstermişti. Hükümet DP'nin, cumhurbaşkanlığı yine aynı partinin kurucu liderinindi.

İnönü'nün sözleri

"Siz isterseniz, hilafeti bile getirirsiniz, orduyu yedek subaylarla idare ederim." gibi devlet adamlığına yakıştıramadığımız sözlere karşılık, DP'den evvel iktidar olan, tarihi kişiliğe sahip İnönü'nün, "Çareler tükenince ihtilal mubah olur. Sizi ben bile kurtaramam." şeklindeki kışkırtıcı mahiyetteki sözleri, düşünen ve gören, ekseriyetle CHP sempatizanı olan genç subaylar arasında, önce gizli sonra aleni tartışılır hale gelmişti.

İktidar sıtmasına tutulmuş, kaybettiklerini yeniden kazanma hevesi ile çırpınan; çağın gerisinde kalmış eskiler ile, 1950'den sonraki iktidarın kazandırdıklarının, ele geçirdiklerini kaybetmemeleri için karşılıklı verdikleri, siyasi savaş, tüm acımasızlığı ile, sonuçlarını bugün bile gördüğümüz şekilde devam ediyordu. Ordu, bunun dışında kalamadı.

27 Mayıs'ta kışlasından çıkanlar da dahil, ihtilal veya darbecilerin hepsi Atatürk ve inkılaplarını, eylemlerine destek yaptılar. Hareketlerine güç kazandırmak için, görünürde başka da yol yoktu. Kanaatimce, Atatürk'ü böylesine bayrak yapanların, Atatürk ile fikri ilişkileri, savundukları düzeyde değildi.

Öğrenim hayatımızda, çağdaşımız veya evveli dönemlerin askerlerinin Atatürkçülük hakkında tek ve en iyi bildikleri, Çanakkale Savaşları'nda yıldızı parlamaya başlayan, genç bir komutanın askeri dehası idi. Taktik alanda, güçlü kuvvetlere karşı zayıf donanımlı birliklerini maharet ile yönetmesi, tarih boyunca az komutana nasip olmuştu.

Atatürkçülük parolası ile yola çıkanların, ölümünden sonra geçen zaman içinde onu, "hangi izinden" takibe koyulacaklarının bilinci içinde olduklarını hiç sanmıyorum.

Atatürkçülük, bir perdeleme kaynağıdır. Daha çok uzun yıllar da böyle gideceğinden şüphe etmiyorum.

Davutpaşa Kışlası ihtilalin İstanbul mekanı

İstanbul'da ve hatta 26 Mayıs 1960 öğleden sonraki saatlere kadar, ihtilal hareketini yapacak tek ve bölünmeyen silahlı gücün, 3. Zırhlı Tugay birliklerinin olduğunu belirtmek isterim. Bu birlik tarihi Davutpaşa Kışlası'nda konuşlanmıştı. Zırhlı tugaydan ihtilali gerçekleştiren birlikler şunlardı:

3. Tank Taburu Komutanı Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı ve taburun bütün bölükleri ve komutanları, subay ve astsubayları.

3. Zırhlı Piyade Taburu Komutanı Kurmay Binbaşı Şükran Özkaya ve yardımcısı Piyade Yüzbaşı Ferruh Güven ile birlikte, taburun bütün bölükleri ve komutanları, subay ve astsubayları.

3. Zırhlı Keşif Birliği Komutanı Tank Kıdemli Yüzbaşı Tevfik Subaşı ve yardımcısı Tank Üsteğmen Orhan İren, diğer takım komutanları ve astsubayları, tugayın bu birlikleri yanında ve birlikleri ile koordineli olarak hareket eden tugaya bağlı birlikleri.

Tugay kuruluşunda olan diğer birlikler, sıkı yönetimin gerektirdiği şekilde kullanılmak üzere alarm durumda bekleyecekler. Ayrıca, Sahra Hizmet Taburu da tutuklanarak kışlaya getirilecek şahısların muhafazası için önlemlerini alacaktı.

İşte böyle bir birliğin bulunduğu Davutpaşa Kışlası ilginç tarihi bir yapıdır. 27 Mayıs'ta çeşmelerinden su akmamaktadır. Stabilize bir yolla bağlandığı Londra Asfaltı ve civar köyler ile ilişkisi ulaşımı zor sağlamaktadır. Mayıs ayında ağaçlar sararır, temmuz ayında ise ortalık sahraya benzerdi. Bina U şeklinde olup, taştan duvarları tarih ile yarışırcasına eski idi.

6-7 Eylül olayları

Davutpaşa Kışlası'nın nöbetçi amiri, alışılagelmiş alarm emirlerinin ötesinde konuşmaya başladığında, kışlanın nöbetçi subay kadrosu birbirinin yüzüne baktı.

Beklenmedik bir tebliğ idi bu. Tugay tümü ile harekete hazırlanacak ve şehre uzanan yol üzerinde hazır bekleyecekti.

Şehirde, günlerce hazırlığı yapılmış ve duyurulması devlete dayalı yöntemlerle afişlenmiş Kıbrıs mitinginden haberdardık. Ancak, mitingin yön değiştirmesini düşünemezdik.

Alarm ile beraber öğrendiğimiz, şehirdeki sivil ayaklanma haberi beklenmedik bir olaydı:

"Acaba, bu bilginin dışında bizden gizlenen gerçekler var mıydı?" sorusu aklımıza takıldı. Biz genç subaylar, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, İstanbul'un ortasında ayaklanan sivil halk ile karşı karşıya gelecek ve aldığımız emir gereği namlularımızı onlara çevirecektik.

Hava karardıktan sonra bu heyecan ve soru yığınlarının kargaşalığı ile yorulmuş fikir yapısı içinde yola koyulduk.

28 Mayıs 2000, Subayların halkla ilk teması 
6-7 Eylül olayları

Bayar ve Menderes'in yoksul ve işsiz büyük halk yığınlarına mutluluk vaat eden bir umut ışığı olmaları, bu partinin iktidara gelişinin önde gelen nedeni idi. Demokrat Partililerin halkla bağdaş kurup, soğanı kırarak yemeleri halkımızı peşlerinden sürükledi.

Hazırlayan: Faruk Mercan Kumandasını üstlendiğim ve Atatürk Köprüsü'nden geçen tanklar, Şişhane yokuşunu izleyerek Tünel yönünden İstiklal Caddesi'ne girdiğinde patinaj yapmaya başlamıştı. Paletlere takılan ipekli kumaşlar yürüyüşümüzü engelliyor, Beyoğlu mağaza vitrinlerinden caddeye atılan tüm eşyaların paletler altında çıkardığı sesler tankların homurdayan sesleri ile karışıyordu.

Gördüğümüz manzara dehşet verici idi: Un çuvalları gibi yığınak halindeki pudralardan, yanık gaz ve benzin kokularını bastıran parfüm kokuları, yıllardır bildiğimiz Beyoğlu'nun havasından görünümüne dek öyle bir değişiklik yaratmıştı ki, ürpermemek elde değildi.

Tankın kulesinin yanına tırmanmış gerçek isteklerinin ne olduğu belli olmayan vatandaşlar çoğunlukta idi. Hemen hemen her kesimden halk. Kadınlar da az sayılmazdı. Askerlerin müdahalesi ile durgunlaşan olaylar gece yarısından sonra sakinleşti. Tutuklanan yağmacı halk yığınları Rami, Maltepe ve Davutpaşa kışlalarına götürülüyordu. Davutpaşa Kışlası'ndaki tutukluların büyük çoğunluğunu gecekondu bölgelerinden gelmiş halk kesiminin oluşturduğu dikkati çekiyordu. Bunlar ifadelerinde "Kıbrıs için kalabalığa katıldıklarını" söylüyorlardı. Ayrı ayrı bölgelerden gelen, aynı sosyal yapı içindeki halk yığınları, İstiklal Caddesi'nde aynı anda nasıl buluşmuşlardı?

İnönü'yü izliyorduk

CHP'nin iktidarda uygulamalarının aksine, İnönü'nün kişisel muhalefetini yakından izlemeye başlamıştık. İnönü, gerçekçi ve toplumsal açıdan geçerli bir muhalefet yapıyordu. CHP'nin kongrelerini, hatta konuşmacılarını okuma özlemine kaptırmıştık kendimizi. Okuma imkanı bulamayanlar, birbirine anlatımdan faydalanıyorlardı.

Bizden büyük rütbedeki üstlerimiz ve kendi akranlarımız arkadaşlar ile yaptığımız sohbetlerde, harp kahramanı ihtiyar askerin 1950 düşüşünü sık sık eleştirirdik. Bu düşüşün en önemli nedenleri, halkın tek kişiye olan bezginliği, şeker fiyatlarına zam, köy yollarının yapımındaki imece usulü, savaş yıllarındaki gaz ve bez sıkıntısı gibi sorunların oluşturduğu karamsarlık ve isteksizlikten doğduğu kanaatini taşıyorduk. Bir de, varlık vergisi ucubesi müslim, gayrimüslim bütün vatandaşları ciddi manada tedirgin etmişti.

Öte yanda, yeni kurulan Demokrat Parti'nin özellikle iki başı olan Bayar ve Menderes'in yoksul ve işsiz büyük halk yığınlarına mutluluk vaat eden bir umut ışığı olmaları, bu partinin iktidara gelişinin önde gelen nedeni idi. Demokrat Parti milletvekilleri ve yöneticilerinin halkın içinden geldiklerini söylemeleri, onlarla bağdaş kurup, soğanı kırarak yemeleri halkımızı peşlerinden sürükleyen nedenler olmuştur.

Gaz, bez ve karne sorunları ile yıpranmış ihtiyar asker ise, çözümlenemeyen sorunların yanında devlet adamlığı ve iktidar sürdüğü devrin tecrübeleri ile DP'nin, özellikle başlarına yüklendikçe yükleniyordu. Dozunu artırdığı, yıpratıcı sözleri ile her gün çözümlenemeyecek konuları ortaya döküyordu.

NATO'nun ve ABD'nin askeri yetkililerinin biri gelip biri gidiyordu, kışlamızdan. ABD yardımlarını organize eden sivil Amerikan yönetim elemanları, onların sistemine uymayan bizleri fazlası ile rahatsız ediyordu. Ordu donatım ve levazım ikmali görevlerinin bizdeki uygulamaları ile onların istedikleri arasında doğal olarak sistem uyuşmazlığı çekişmelere sebep oluyordu. Bunlarla kalmayan gösteriler, Güney Kore askeri heyetine, İran, Irak ve Pakistan gibi komşularımız heyetleri için sık sık tekrarlanıyordu.

NATO'ya, sistemler de dahil olmak üzere her şeyi ile uyum sağlamakta zorluk çeken ordumuz, kurslarla oryante edilme çabasında idi. Bunların sonunda, 2. Dünya Savaşı içinde ve savaş bittikten sonra ortaya çıkan silah, mühimmat ve bunlara intibakı sağlayan eğitim sistemlerinin uygulanması, ordumuza itibar sağlamasının yanında, siyasi kadrolarımıza da yeni yeni oluşumların getirdiklerini bahşediyordu.

ABD'nin şartlı yardımlarına, bir bakıma, memnun oluyorduk. 1945 yılı sonunda, çeşitli kullanım amaçlı doksan iki çeşit araç çeşitli ikmal kaynaklarına dayalı idi. Şimdi ise savaşta denenmiş, standart hale getirilmiş çok amaçlı kullanılabilen araçlar ordumuzun yüzünü güldürmeye başlamıştı. Yeni tanklar, arazi vitesli araçlar, kademeler arası haberleşmeyi sağlayan değişik güçteki telsizler, hava ve deniz sınıfları için yeni savaş araçları bizleri memnun ediyordu.

Irak'taki askeri müdahale

1953 yılında Trakya'da yapılan NATO'nun Well Fast manevralarının son günü Fenertepe'de büyük çadırlar kurulmuştu. Füze taburlarının ilk atış gösterileri yapıldıktan sonra Türk kumandanları ve yabancı askeri misyon şeflerinin katıldığı resepsiyonda, İstanbul Orduevi'nden getirilen kristallerin süslediği ziyafet sofrasını, alıştığımız törenlerin dışında şaşkınlıkla karşılamıştık. Ziyafet masasında sunulan yemekler, Türk askerinin karavanasına büyük ölçüde ters düşüyordu.

Siyah bir bere, golf pantolon ile resmi kabule gelen Celal Bayar'ı o gün daha yakından izleme imkanı bulmuştuk. Bayar, Cumhurbaşkanlığı arabası ile ayrılacağı sırada, hareketsiz kalan otosunu değiştirmek zorunda kaldı ve Genelkurmay başkanının arabasına binerek gitti. Belki kendisinin ve birçok taraftarının bilmediği gerçek, arabasındaki benzine, benim dışımda bir üsteğmen tarafından su katıldığı idi.

Başlangıçta kamuoyunun görmediği yanlışlar dizisi orduda sürüp gidiyordu. Komşu ve dost ülke olan Irak'ta yapılan darbenin, DP iktidarınca, Türk ordusuna yansıtılması da hatalar zincirine yeni bir halka eklemişti. Osmanlı devri Harbiye'sinden yetişen Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa'nın Kral Faysal ile birlikte öldürülmesi, duygusal olan Başbakan Menderes'i çok etkilemiş olmalı idi. Bu etkiyledir ki, olay Türk ordusuna yansıtılmıştır.

14 Temmuz 1958 günü, Başbakan Menderes İstanbul'a gelmişti. Öğleye doğru Irak kral ve başbakanı ile yine aynı saatlerde İran şahının geleceği bildirilmişti. Başbakan Menderes, Ankara'dan gelmiş şeref salonunda konukların gelmesini bekliyordu. Menderes ve beraberindekiler, meraklı bir bekleyiş içinde iken Yeşilköy Havaalanı'na, Irak Hava Kuvvetleri'ne ait bir nakliye uçağı indi. Uçaktan kralın birkaç hizmetkarı çıktı. Krala özel bazı eşyalarla deniz motorunun uçakta bulunduğu öğrenildi. Uçaktaki personelin, kralın gecikmesi ile ilgili bir bilgiye sahip olmadıkları anlaşılmıştı. Daha sonra alana inen İngiliz Hava Yolları'na ait bir uçağın yolcu ve mürettebatının ifadelerinden, Irak'ta askeri bir harekatın olduğu ve Bağdat Havaalanı'na inme olanağı bulamadıkları öğrenildi. Ancak, olayın gerçek yönü tam bir açıklığa kavuşmamıştı. Menderes ve beraberindekiler, Çınar Oteli'ne gitmeyi ve olayları orada izlemeyi yeğ tutmuşlardı.

Menderes'in isteği

Öğleye doğru İran Şahı Rıza Pehlevi'yi getiren özel uçağı Yeşilköy Havaalanı'na indi. Karşılama töreni pek sade bir biçimde yapıldı ve Şah, Menderes tarafından karşılanmaksızın araba ile Çınar Oteli'ne hareket etti.

Öğle ajansları, Bağdat şehrinde kanlı darbeyi bildirirken,Yeşilköy'ün uluslararası telsiz çevrimi de Orta Doğu havaalanları ile ilişki kurarak net sonuçları Başbakan'a ulaştırmaya çalışıyordu. Nuri Sait Paşa'nın sağ olduğu söylentileri, karışık biçimdeki havadislerle her ağızda şekil değiştiriyordu.

Tüm bu söz kargaşalığı içinde Başbakan Menderes ve İran Şahı, Ankara ve Tahran doğrultusunda Yeşilköy'den uçaklarla ayrılıyorlardı.

Konuk ve karşılayıcıların ayrılmasından sonra hiçbir emir almadan kışlaya döndüğümüzde yeni bir şaşırtıcı olay ile karşı karşıya kalmıştık. Tugay, sefer görev emrini almış ve sefer görev yerine intikal etme hazırlıkları içindeydi. Bu arada daha ilginç haberler alıyorduk. Ankara ve civarındaki birliklerden bazıları güneye doğru kaydırılıyordu. Güney ve Güneydoğu'daki zırhlı ve mekanize birlikler Irak hududuna doğru hareket halinde idiler.

Türkiye'nin Irak'taki darbeye karşı bir girişimde bulunma eğilim ve arzusunun güneye akış hareketinin nedeni olduğu öğrenilmişti.

 

29 Mayıs 2000, Kışladaki mahrumiyet

Menderes'in güzel konuşması, cümleler arasına serpiştirdiği zengin sayılan kelime dizileri, son derece zarif edası ve terbiyeli davranışları yanında, devlet adamlarında az görülen alçakgönüllü bir görünümü vardı.

Böylesine bir görüntü içinde Menderes, çevresine ve bizlere olumlu bir etki yapma avantajına sahipti. Ancak, önemli olan; görüntüdeki zarafet ve hoşgörü ile söz söylemedeki usta sanatın, doğru karar ve uygulamalarla bağdaşmasıydı. Londra'dan milli bir kahraman havası içindeki dönüşünde, bu kahramanlığı alkışlayanlar arasında biz ve bizim gibi inanmayan pek çoklarının bulunduğundan, haberi olmadı bile.

Uçaktan inerek arabasına yerleşen İnönü, büyük bir karşılayıcı kitlesinin gösterisi ile yola koyulmuştu. Havaalanına akan, CHP amblemli karşılayıcıların bazıları arandığında silahları bulunduğu saptanmıştı. Anlaşılan, bazı haber kaynaklarının değerlendirmesini yapan CHP'liler Paşa'nın gelişi dolayısı ile hükümetin bazı olayların tertipçisi olduğuna inanmışlardı. Daha önceki deneylerinden, polise güvenleri kalmamıştı. Paşa'yı koruma görevini kendileri üstlenmişler ve liderlerini sağlıkla şehre getirmenin hazırlığını yapmışlardı. Herhangi bir olay yaratmamak ve haklı olarak yitirdikleri güveni, Türk ordusu adına zedelememek için bu kontrollerde silahları görmezlikten geldik.

Hiçbir direniş göstermeyen, askeri barikatlarımızdan geçerek konvoyu durduran kalabalık, İsmet Paşa'yı görmek ve onun birkaç kelime söylemesini istiyordu. Bu insan selinden koro halinde yükselen "İsmet Paşa, çok yaşa" sesleri dalga dalga etrafa yayılıyordu. İsmet Paşa da 1950'de kınanan Milli Şef'ti. O sıfatın, 2. Dünya Savaşı uygulamalarının kefaretini ödeyerek iktidarı kaybetmişti.

Davutpaşa'da toplanmamız zaman almıştı. Tugayın diğer birlikleri de alarm halinde idi. İsmet Paşa'nın İstanbul'a gelişi nedeni ile alınan önlemlerin olağanüstü oluşu, halkta olduğu kadar Silahlı Kuvvetler'de de belirgin bir heyecan yaratmıştı. Tugay komutanı heyecan ile birliğimin yanına geldi. "Topkapı'da kanlı olayların olduğu bildirildi. İlk kademe olarak, birliğiniz ile müdahale amacı ile hareket ediniz. Silah kullanmamaya dikkat edin. Serinkanlı olmanız hem birliğinizin, hem de ülkenin yararınadır." dedi. Hareket halinde iken araçlarımızın etrafına yaklaşan halktan, "İsmet Paşa'nın öldürüldüğü" yolunda duyulan söylentiler yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu yaygın söylenti askerin heyecanını doruğa ulaştırmıştı.

General Elektrik ampul fabrikasının önünde, yol dönemecinden sonra Topkapı'nın Millet Caddesi olarak adlandırılan yeni giriş yeri ve eski Topkapı girişi civarları insan yığınları ile dopdolu idi.

Bu insan topluluğunun karşılıklı gruplaştığı ve kıyasıya sopalar ve taşlarla vuruştuğu görülüyordu. Gruplar arasında çeşitli motorlu araçlar sıkışıp kalmış görünümündeydi.

Dövüşmekte olan kalabalığa yaklaştıkça işin ciddiyeti ve önemi kolayca kavranabiliyordu. Kaçışan halk yığınlarının ardında koca meydanda yüzlerce taş ve sopa kalmıştı. Belli bir örgütün organizasyonu olmadan, böylesine yığınları taşlı ve sopalı olarak toplama imkanı yoktu. Bu da iktidarda olan DP'nin sık sık başvurduğu yöntemlerden bir yenisinin daha, muhalefeti ürkütmek için sahnelediği bir oyun yargısını yaratıyordu.

Genç subaylar kuşku altında

1960 yılının Ramazan ayında yoğun siyasal olaylar birbirini izlerken bir gün Celal Bayar, Davutpaşa Kışlası'na çıkageldi.

Bu gelişten bir gün önce, Tugay Komutanı Tuğgeneral Refik Tulga kıta komutanlarını odasında topladı. Cumhurbaşkanı'nın ertesi günü biz askerler ile iftar edeceğini bildirdi. Bunun için gerekli talimatları, yemek hazırlıkları konusunda levazım müdürlüğüne verdiğini bildirerek, bize de askeri merasim hazırlıklarının tamamlanmasını emretti. Bunun yanında verilen ikinci emir, askeri açıdan çok ilginçti. Emir "cephane yüklü tankların boşaltılması ve küçük çaplı silahlara ait cephanelerin kilit altına alınması" sonucunu da rapor halinde bildirilmesini içeriyordu. Odada bulunanlardan Tank Tabur Komutanı Binbaşı Orhan Erkanlı, ben ve diğer arkadaşlarım şaşkınlığımızı gizleyemez olmuştuk. Demek düzenlenen askeri tören gereğince, topları birbirine çevrili karşılıklı iki sıra halindeki tanklar arasından geçmesi gerekli Cumhurbaşkanı'nın güvenliği, ordunun denetlenmesi sırasında bile güvencede sayılmıyordu.

Ertesi günü denetime hazır olan Tugay'da Celal Bayar ile karşılaştık. İftar vaktine yakın gelen Bayar, cephane dolu tankların arasından geçerek Piyade Yüzbaşı Ferruh Güven komutasındaki merasim bölüğünün önüne geldi. Cumhurbaşkanı askere "Merhaba" dedikten sonra yanında bulunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, sinirli biçimde Yüzbaşı Güven'in yanına gelerek, esas duruşta olan sol yumruğunu bir saldırı havası içinde tutup kaldırdı ve avucuna baktı. Güven, ise aynı sinirli hava içinde sol eli ile havada bir yarım daire çizerek öfkeli bir biçimde elini tekrar yerine getirdi.

Diş fırçalayacak su yoktu

Bu davranışın, yüzbaşının elinde herhangi bir şey var mı, kuşkusu ile yapılan denetim olduğunu anlamakta gecikmedik. Aslında, o günlerde esas durum biçiminde, sol el, yumruk yapılarak yanda tutuluyordu. Yaşadığımız o günkü olay dizisi içinde, birlik komutanları olarak biz, Cumhurbaşkanı'nın iftar sofrasına, çağrılara karşın katılmadık.

İstanbul surlarına 4-5 kilometre bir uzaklığı olan kışladaki asker yaşantısı, anlatımı zor da olsa, bence parmak basılması gereken bir noktadır. Kışla, 1. Dünya Savaşı'ndan başlayarak küçük, zorunlu onarımlar ile yetinilmenin acısını çekiyordu. Özellikle, moralimiz bozuk olduğu zaman veya kentteki medeniyet sembolü binalardan dönünce burası, harabeden farksız gelirdi bizlere.

Kışlanın şehir suyu yoktu. Tankerlerle taşınan sular yetmediğinde bir bakıma lüks bir hayat yaşardık. Çünkü bir diş yıkamak için, bir gazoz şişesi açmak gerekirdi.

Asker olarak mali sorunlarımız da bu şartlara büyük bir pay katıyordu. İyi bir lokanta ve gazinoda bir subayın görünmesi garipsenirdi. Bazıları bize "gazozcu" adını takmışlardı. Bunun anlamı, ancak gazoz içebileceğimizi simgeliyordu.

Ne olacak memleketin hali?

Başbakan Menderes, her mahallede bir milyoner oluşturmak çabasında olduğunu her fırsatta açıklıyordu. Onun döneminde, her mahallede milyoner oluştu mu bilmiyorum. Ama, halkın deva bulmayan sıkıntılarının sürdüğünü, bugüne kadar, unutmadım. Kaç kez, eğri bir çizgi gibi uzayan kuyruk sırasında bekleyenlerin, alabildikleri malları anında fahiş karla sattıklarının tanığı olmuşumdur.

Eğitim alanlarında birliklerimizi, olduğunca yan yana getiriyor ve "Ne olacak, nasıl olacak?" tartışmalarında yoğrulup gidiyorduk. Ekonomik terimler ve anlamlarını harf harf öğrenmeye çalışıyor, bilimselliğinin getireceği artı değerleri kavramaya gayret gösteriyorduk. Yetiştiğimiz tek parti döneminin kuralları içinde CHP ve İnönü'nün, iktidarı eleştirilerini çok dikkat ile analiz etmeye çalışıyorduk. Çift meclis, basın özgürlüğü, üniversite bağımsızlığı, yatırımların bir devlet kurumunca planlanması ve denetiminde gerçekleştirilmesi, seçim kanunu, partiler kanunu ve benzeri halkın yararına, devletin selametine ve uluslararası alanlardaki ilişkilerde gelişmelerin yeni bir statüye bağlanması tekliflerini etkili ve cazip buluyorduk. Tek sorumuz şuydu: "Madem bu konular önemli ve devletin bekası açısından mühimdi, CHP iktidarda tek parti iken niye gerçekleştirmedi?"

 

30 Mayıs 2000 , İstanbul hükümetini kurarız

Eylem hazırlıklarının kuvveden fiile dönüşmesi safhasında öğrenildi ki, CHP, askeri kullanabilmenin davranışları, hazırlıkları içerisindedir. İktidarın zafiyetinin üzerine giderken, ordunun Atatürk'e ve onun ilkelerine olan bağlılığından istifade etmenin zamanı geldiği kanaatleri pekişmişti. Asker, el koyacak ve devrimlerin sadık bekçisi CHP'ye "Buyurun" diyecek. Çoğumuz şoke olmuştuk.

İhtilalin beklenmedik bir şekilde direnişsiz gerçekleşmesi ve iktidarın alelacele kurulan bir komite ile yürütülme sorumluluğunun üstlenilmesi, bu sefer de iktidar bekleyen CHP'de şoka sebep olmuştu. Devlet yönetimini bilmeyen gençleri, zamanla etki altına alıp yönlendirmenin kolay olduğunu tahmin ediyorlardı. Gerçekten CHP sempatizanı veya taraftarı olan bazı komite üyelerinin, zaaflarından da istifade pekala mümkün görünmekteydi.

İhtilalin zemini: 28 Nisan olayları

3. Zırhlı Tugay'ın 28 Nisan 1960 sabahı görünümü şöyle idi: Tugay Komutanı Tuğgeneral Refik Tulga, oryantasyon kursu için Ankara'da bulunuyordu. Tugay Komutan Yardımcısı Kurmay Albay Şevket Ozan, kuruluşunda bulunduğumuz tümen merkezi Hadımköy'e gitmişti. Kışlada bulunan en kıdemli subay, Kurmay Binbaşı Şükran Özkaya idi.

Sabah kışlaya gelenler, şehirde gergin ve kargaşa havasının izlendiğini, İstanbul Üniversitesi'nde ise öğrenci hareketlerinin olduğunu bizlere anlatmışlardı.

Saat 10.30'da Binbaşı Nurettin Özsancak, en kıdemli subay sıfatı ile Şükran Özkaya'ya gelerek ordu komutanlığından, asayiş sağlama amacı ile alarm emri verildiğini bildirir. Bunun nedeni olarak, İstanbul Üniversitesi'nde olayların çıktığını, vilayete yürüyüşün başladığını söyler. Acele olarak bir bölüğün vilayete gitmesini ve ordu komutanı Fahri Özdilek'in de vilayette beklediğini tebliğ etti.

O sırada yanında bulunduğum Şükran Özkaya, "Tugay kumandan vekili Hadımköy'de. Orası, garnizon içidir. Ordu komutanının emrinin ona tebliğ edilmesi gerekir." dedi. Binbaşı Özsancak, bilinen mizacına uygun, heyecanla tugay santraline gitmek üzere yanımızdan ayrıldı. Yalnız kalınca rahatlamıştık. Özkaya tebessümle cevapladı: "Biz vilayete varmadan, üniversite öğrencilerinin oraya varması gerekli. Zamanı iyi hesaplamalıyız." Askeri telefonlardan Hadımköy' deki tümen karargahını bulup, albay ile görüşmek zaman alacaktı.

Emredilen birliğin vilayete doğru hareket edip etmediği valilikte bulunan ordu komutanı tarafından telefonla soruluyordu. Özsancak sorunun telaşına kendini kaptırmış olarak, daha fazla bir heyecanla ikinci kez geldi. Özkaya'ya: "Arkadaşım, en kıdemli subay sizsiniz, ordu komutanının emrinin gereği sorumluluğunuzdadır." dedi.

İkinci görüşmedeki direnme de, zaman kazanma için yapılmıştır. On beş, yirmi dakika, öğrencilerin Cağaloğlu'ndaki valilik binasına varmalarını sağlayacak süre idi. Ama, ne olursa olsun Özkaya'nın alarm emrini uygulaması şarttı. Tugay alarma geçirildi.

En hızlı ihtilalci: Erkanlı

Arkadan gelmekte olan, tabur komutanı Özkaya yönetimindeki birlik, Fındıkzade'ye geldiğinde, Aksaray Meydanı'nı doldurmakta olan öğrenci topluluğunu görmüştü. Kalabalığı dağıtma gücünde olmasına rağmen, Özkaya, Saraçhane yönüne dönmekte olan topluluğa müdahalede bulunmamış, Aksaray Meydanı boşaldıktan sonra, Beyazıt üzerinden vilayete varmayı yeğlemişti.

Olaylar, bir yerde bitiyor, az zaman sonra olmadık yerde yeniden patlak veriyordu. Hükümetin, almakta olduğu önlemler ile, acze düştüğü ve yatışmayan olaylara engel olmak amacı ile ilan ettiği "örfi idare" (sıkıyönetim) serian her tarafa tebliğ edilip, duyuruldu.

Orhan Erkanlı'nın kendi bölük komutanlarına "İhtilale var mısınız?" sorusunun, arkadaşlar üzerinde, fevkalade büyük bir heyecan yarattığını, on beş dakika sonra ben de öğrendim.

Laleli Camii altında restore edilmekte olan vakıf dükkanlarında, Orhan Erkanlı tarafından yapılan davet üzerine toplandık. Ortada portatif bir masa ve iki sandalye bulunuyordu. Sandalyelerin birisinde Erkanlı, diğerinde de Özkaya oturuyordu.

Erkanlı, birdenbire ve hiç beklenmedik bir biçimde: "Görüyorsunuz. Ortam hazır. Tasarladıklarımız kendiliğinden oluştu. Yönetime el koymamız için her şey tamam." dedi. Özkaya'ya dönerek, "Şükran, üniversite bahçesinden boşaltılmak istenen öğrencileri orada toplu halde tutmak üzere, benim vereceğim tank bölüğünü takviye alarak üniversiteyi çevir. Ben de ordu karargahına el koyarak, Silahlı Kuvvetler adına radyodan tebliğ yayınlatacağım." diye ilave etti.

O sırada gözüm, karşımda iskemlede oturan Şükran Özkaya'ya ilişti. O da her zamanki sakin halini korumak ister bir havada. Ama, hayretini gizleyemez durumdaydı. Bunu fark edince, iki tabur komutanı arasında bir anlaşma olmadığını sezdim. Biraz rahatlamıştım. Bu rahatlıkla, olayları, serinkanlı izlemeye koyuldum. Ortalıkta derin bir sessizlik vardı. Bir süre sonra bu sessizliği bozan Yüzbaşı Mustafa Terzi, "Ben hazırım." dedi. Gözümü Özkaya'dan ayırmıyordum. O, gözlüklerinin altından şeytanca bir bakışla, Erkanlı'nın bölük komutanlarını bir bir süzüyordu. Sonra döndü, Yüzbaşı Ferruh Güven'in yüzüne baktı. Gene, bana, çok uzun gibi gelen bir sessizlik vardı ortalıkta. Bu kez sessizliği ben bozdum. Belki de sessizlik sinirime dokunmuştu. Fazla soğukkanlı olma çabasına girmeden, biraz da sert bir sesle: "Bu da nereden çıktı?" deyiverdim. Sonra : "Bizim plan ve hesaplarımızda böyle bir müdahale şekli yoktu." diye ekledim.

Ankara yoksa biz kurarız

Benim, bu sözüm üzerine benden bile kuşkulanan Özkaya yavaş ve ağır konuşmaya başladı: "Orhan, hangi ilişkilerin seni bu noktaya itti? Bu konuda Ankara hazır mı? Hükümet merkezinde yönetime el konulmayan bir müdahaleden başarı bekliyor musun? Hazırlıksız bir müdahalenin sonuçlarını düşündün mü?" deyince, Erkanlı kıpkırmızı kesildi. Fakat, oldukça kararlı ifadelerle şunları söyledi: "Ankara'nın hazır olup olmaması önemli değil. Müdahaleye katılmazlarsa, biz de, diğer arkadaşlarımız ile birlikte İstanbul hükümetini kurarız."

Bu sözler, orada bulunan arkadaşlarımızı sanki yerine mıhlamıştı. Herkesin şaşkın bir ifade ile Orhan Erkanlı'ya baktığını gördüm. "İstanbul hükümetini kurarız." sözleri felaket habercisi idi. Bir insanın, bunu söyleyebilmesi için, melekelerinin, dengesinin kaybolmuş olması gerektiğini düşündüm. Bulunanlardan, kimsenin bu öneriye sıcak baktığını zannetmiyordum. Özkaya, hiç alışkın olmadığımız bir tarzda konuştu: "Orhan, arkadaşım sen delirdin mi? Biz, Türkiye'nin bu idareden kurtulması çabasındayız. Senin dediğin, vatanı kesin böler. Kan gövdeyi götürür. Akacak kanların içine, kimlerinki katılır kestiremeyiz. Ankara demek iktidar demektir. Böyle bir saçmalığı hemen yok eder. Bizimle müşterek hareket edecek grup ve gücü daima bulmak zorundayız. Böyle bir işte ben yokum."

Öylesine rahatlamıştım ki. Orhan'ın, beklenmedik bir saçmalığına, her zaman mani olabileceğimize emindim. O sırada Özkaya bana döndü: "Yürü gidelim." dedi. İlerledik, toplantıda bulunan subaylar da, kaçarcasına, bölüklerine gittiler.

 

İnönü'nün liderliği

Adım adım yaklaşmakta olan ihtilal, lider sorununu da beraberinde getirmekte gecikmedi. İhtilal birliklerini kontrol altında tutabilecek kimsenin içimizde olması lazımdı.

1960 yılının Mayıs'ına doğru, İsmet Paşa'yı, ihtilalin lideri olarak görmek özlemini duyanlar pek çoktu. Birçok arkadaşımız, İsmet Paşa ile CHP'yi ayırıyordu. Bize göre, o dönem demokratik hayatımızın üç müessesesi vardı. Bunlar İsmet Paşa, CHP ve DP idi.

28 Nisan olayları üzerine alınan sert önlemleri Celal Bayar ve Adnan Menderes ikilisinin İstanbul' a gelişine bağlarım. 28 Nisan olaylarının en yoğun bir gecesinde, Celal Bayar'ın beraberinde Adnan Menderes olduğu halde Yeşilköy Havaalanı'ndan vilayete geldiğini öğrendik. Ordu komutanı ve vali ile yapılan brifing sonucunun, onlarda yarattığı kuşku büyük olmuştu.

İktidar, şiddete karşı şiddet yolunu seçmişti. Bunun sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kurulan "Tahkikat Komisyonu"nda kendini gösterdi. TBMM tahkikat komisyonu, 28/29 Nisan olayları ile ilgili sivil-asker ayırmaksızın soruşturma yapma kararı aldı. Bu karar uygulama safhasına geçti. Bir kısım tahkikatçılar, İstanbul Vilayet binasını, soruşturma karargahı yaptılar.

Akşam boşalan Davutpaşa Hapishaneleri, sabahleyin yeniden dolduruluyordu.

Bizim Davutpaşa'daki demokrasiye sadık yöntemimiz, hükümet ilgililerince izleniyordu. Bu nedenle kışlanın biraz ötesindeki askeri fırının önünde beş on polis, örfi idareye karşın devamlı nöbetteydi. Kanun himayesinde salıverilen tutukluları, yeniden toplayan polisler, aslında kendi iktidarlarının işlerini güçleştiriyorlardı.

Polisin bu tavrını haber aldığımız için, biz de salıverilen tutukluları, ya arka yollardan gönderiyor veya askeri araçlarla şehre gitmelerini sağlıyorduk. Ayrıca polise karşı, yeni bir yöntemi de uygulamaya başlamıştık. Kışlaya girmeden önce sekiz yüz metre ötedeki inzibat karakoluna, tabanca vesair silahını bırakmayan polis kışla bölgesine alınmıyordu. Aslında girişi tek yol halinde bırakarak, tüm yollardan geçişi yasaklamıştık. Bunu, öncelikle, kendi güvenliğimiz için öngörmüştük.

Birinci Ordu Askeri Mahkemesi'nin, bazı subayları tutuklayacağı yolundaki haberler de bize ulaşmaya başlamıştı. Ahmet Yıldız, Mehmet Özgüneş ve Numan Esin görev yaptıkları İstanbul Örfi İdare Karargahı'ndan, bu haberleri bize aralıksız olarak iletiyorlardı. Davutpaşa Kışlası'ndan yapılacak herhangi bir tutuklamaya karşı, ortak sorumluluk altında hareket planı hazırlandı.

Etimesgut komutanı

Ancak, Ankara'daki durum, ciddiyetini koruyordu. Hareketle birlikte, beş on tabancalı subayın yalnız başlarına müdahale, emniyet ve sonuç aldıktan sonra da, vaziyetlerini yalnız başlarına muhafaza etmeleri, hayaldi. İşte bu sebeple, henüz silahlı bir birliğin sağlanamaması en mühim müşkildi. 29 Nisan 1960'ta Ankara'daki olaylara ordu birliklerinin müdahalesinde patlayan silahlar, soruları cevaplamıyordu. Bilakis, endişelerin devamına sebep oluyordu. Bu sebeplerle Ankara'dan, saat başı özel kanal ile haber alınması devam ediyordu. 555K şifresi ile (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay'da) hazırlanan miting, Harp Okulu'nun beklenmedik zamanda şehirdeki yürüyüşü, toplumda gün geçtikçe endişenin artmasına sebep oluyordu. Bizim açımızdan, bu gelişmeler, bir manada yakında, aranılan silahlı gücün var olacağının habercisi olacağı ümidini doğuruyordu.

Etimesgut'ta yerleşik, Zırhlı Tugay'ın vurucu gücü yardımı sağlanabilme ihtimaline rağmen, Tugay Komutanı Tuğgeneral Yusuf Demirdağ'ın Menderes ile kişisel ve duygusal bağları vardı.

DP'liler iktidara gelişlerini kutlamak amacı ile Ankara ve İstanbul'da düzenlemek istedikleri törenleri, gerçekleştirme imkanından mahrum olduklarını anladıkları için, İzmir'e yöneldiler. 14 Mayıs günü için, İzmir'de bulunmak ve buluşmak üzere, Menderes'in deniz yolu ile gideceğini öğrendik.

Adım adım yaklaşmakta olan ihtilal, lider sorununu da beraberinde getirmekte gecikmedi. İhtilal birliklerini kontrol altında tutabilecek kimsenin içimizde olması lazımdı.

3. Zırhlı Tugay'da komuta kademesinde bulunan yüksek rütbeliler, daha başlangıçta dışlanmış vaziyette kalmışlardı. Tugayın, vurucu gücünü Tank ve Zırhlı Piyade taburları teşkil ediyordu. Zırhlı Keşif Birliği bu gücün daima, savaş durumuna göre önünde veya gerisinde görev yapacak durumdaydı. Diğer birlikler, destek birlikleri idi. Birliklerin teşekkülü, yönetenlerin rütbe ve ihtilal ile ilişkileri, komuta olayında da önem kazanıyordu. Davutpaşa'da üç ana tim oluştu. Zırhlı Piyade Timi (bir tank bölüğü takviyeli), Tank Tabur Timi (bir zırhlı piyade bölüğü takviyeli) ve Zırhlı Keşif Birliği.

Liderlik konusunda Özkaya; birinci fikri savunuyor ve lider belirgin olmadıkça işi ağırlaştırıyordu. Bunun için bazı gerekçeler öne sürüyordu. "İhtilalin amacının yalnız devlete el koymak olmadığını, ortamın hazır olduğu her dönemde silah gücü olan çok kişinin bu işi başarabileceğini söylüyordu. Önemli olan, el koyduktan sonra, devlet statüsünün işlerliğiydi. Hiçbir ülkenin, dünyaya kapılarını kapayamayacağı bir gerçekti. Dünya devletlerinin, ihtilal sonrası Türkiye'deki yeni hükümeti tanımaları bir mecburiyetti. İhtilal sonrası Türkiye, dünya içerisinde kendine bir yer bulamazsa, komşu olan veya olmayan ülkelerin hasmı haline gelebilir, bu da Türk halkını çileden çıkararak, ihtilalcilere hain damgasını vurabilirdi.

Orhan Erkanlı ise, ikinci fikri destekliyordu. Ona göre, ihtilalde lidere gerek yoktu. İhtilal, bu ihtilale katılanlar içinden liderini çıkarırdı. Dış dünya, silah gücü ile herkese kendini kabul ettiren bir lideri saymak zorundaydı. Sevmese de, beğenmese de bunu belli edemezdi.

Bunların dışında çok önemli olan bir sorun, İsmet Paşa, faktörüydü. Ordunun büyük kesimi, İsmet Paşa'nın konuşmalarını adeta ezberliyordu.

Akis dergisi, orduda elden ele dolaşan en itibarlı dergiydi. Çeşitli basın yasaklamaları ve oyunlarına karşın, gerçekleri Akis'ten öğreneceğimiz kanısındaydık.

Muhalifleri, gözümüzde dev bir komutan olan İsmet Paşa'nın iktidar hırsını, önceleri sömürü tezgahı olarak kullanmışlardı. 1954 sonraları, bu varsayım geçerliliğini yitirmişti. İktidarı bırakıp gitmesi, köylü ve kentlinin arasına girmesi ona saygınlık kazandırmıştı. 1960 yılının Mayıs'ına doğru, İsmet Paşa'yı, ihtilalin lideri olarak görmek özlemini duyanlar pek çoktu. Birçok arkadaşımız, İsmet Paşa ile CHP'yi ayırıyordu. Bize göre, o dönem demokratik hayatımızın üç müessesesi vardı. Bunlar İsmet Paşa, CHP ve DP idi. Aslında CHP, İsmet Paşa'dan dolayı itibar kazanıyordu. İktidarının partisine kaybettirdiği puanları, İsmet Paşa tek başına topluyordu.

İsmet Paşa olmayınca Cemal Gürsel

Lider isteyenlerin ağır bastığı gözükmeye başlamıştı. Cemal Gürsel'in adı böylece ortaya çıktı. Bu isim, tutmuştu. Orduda Aga Cemal adı ile anılan Gürsel Paşa, dürüst ve tok sözlü bir askerdi. Akis dergisi de onu kapak yapmıştı. Böylece lider sorunu, tartışmaların dışında kalmaya başlamıştı.

Bu arada Orhan Erkanlı, Örfi İdare Karargahı ile yaptığı görüşmeleri teke indirmişti. Yalnız yapmayı daima yeğ tuttuğu, bu görüşmeleri yine bize tekli olarak iletmeye başlamıştı.

Erkanlı, bir akşam kendi tabur komutanlığı odasında beni yemeğe çağırdı. İhtilal konusu koyulaştıkça, söz lider konusuna gelmişti. Erkanlı: "İçimizden bir lider çıkmasına, sen niçin karşı koyuyorsun?" dedi. "Türk halkının desteği ile yapacağımız bir ihtilalde, halka güvence veren bir liderin bulunmasına inanıyorum. Hem de içtenlikle." dedim. Birden, tepeden inme: "İsmet Paşa'yı mı istiyorsun?" diye sordu. Beklenmedik bu soru karşısında çok şaşırdım. Tanınmış bir lidere karşı olan alerjisi beni epeyce düşündürdü. Ben, gülerek "İsmet Paşa kabul etmez ki..." dedim. Ancak, onun, imzasız onayının bulunmasının zorunluluğuna işaret ettim. O zaman bana "Ona soran kim? Onu Heybeliada'ya gönderir, dış dünya ile ilişkisini keser ve kapıya da saygı nöbetçisini koyarız." dedi.

 

İki kez ertelendi

Ertesi sabah erkenden, Özkaya' nın odasına gittim. Erkanlı konusunda ihtilal sonrası dikkat edilmesi gerektiğini, ihtilale kadar da ikili görüşmelerinin izlenmesini söyledim. Özkaya, kılını bile kıpırdatmadan "İstanbul'da vurucu güç biziz, Ankara'da da Cemal Aga var. Gerisi önemli değil." dedi.

Ancak, hemen o günlerde Cemal Gürsel'in, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan istifa ederek İzmir'e gitmesi, ortaya yeni bir sorun çıkarmıştı. Bir kısım arkadaşlarımız yeni bir liderin bulunması ve bu süre içinde hareketsiz kalınması görüşündeydi.

Benim bilebildiğim, Örfi İdare Karargahı'ndaki görevliler ve Ankara'dan gelen irtibatçılar kıta gücüne sahip bulunmadıkları için Gürsel'in gidişi ile yeni bir lider buluncaya kadar, ihtilalin ertelenmesine taraftardılar. Biz ise, harekat planlarını bile hazırlamış bulunuyorduk.

Ana fikir, birlik komutanlarının tutuklamalara fiilen katılmamasıydı. Tutuklamaları üstlenecekler Harp Akademileri'ndeki kurmay adayı öğrencilerle, irtibat görevindeki subaylar olacaktı. Bunların güvenliğinin sağlanması ise, bölgedeki birlik komutanlarının emrindeki birliklerce yapılacaktı.

İhtilal tarihi 19 Mayıs'tı

Aslında ihtilalin tarihi 18-19 Mayıs gecesi olarak tespit edilmişti. Bu tarihin önemli bir nedeni de Atatürk'e ve onun ilkelerine bağlılığın ifadesi olacaktı.

Harp Akademileri'ne giriş sınavlarının bu tarihe rastlaması ile içimizdeki Harp Akademisi öğretmenlerinin sınavda bulunması zorunluluğu ve kıtada bazı subaylarımızın bu sınavlara katılmaları ile yerlerinin boşalması en önemli sorundu.

Bu ciddi nedenlerle ihtilal tarihi 24-25 Mayıs gecesine alınmıştı. Ancak olağanüstü bir durum halinde "Dündar'ın oğlu ikmale kaldı" parolası ile uyarılacaktık. Nitekim Ahmet Yıldız'ın Şükran Özkaya'ya telefonla bu parolayı kullandığını haber aldık.

Özkaya, beni ve ilgili diğer arkadaşları odasında topladı. Orhan Erkanlı bazı ilişkiler nedeni ile kışlada yoktu. Son olarak; 24-25 Mayıs tarihi erteleniyordu. Varılan karar, en geç yirmi dört saat içinde harekatın başlatılmasıydı. Özkaya, "Orhan, kışlaya dönsün, durumu tartışıp sonucu sağlarız." dedi.

Ertesi sabah, Özkaya ve Erkanlı, Örfi İdare Karargahı'na gittiler. Kışla, yaptığı hazırlıklara gerek gördüğü yenilerini ekliyordu. Aynı gün Muzaffer Yurdakuler, Orhan Erkanlı ile Davutpaşa'ya geldiler. 26/27 Mayıs gecesi Ankara'nın kesin hazır olduğu ve harekatın gece başlayacağı bu ziyaretten sonra kesinlik kazandı.

Ankara'yı devam eden erteleme kararlarından dolayı kuşku ile izliyorduk. Bu nedenle, zorlayıcı nitelikte bir karar aldırma gereğini duyduk. Bu karar gereğince, Ankara gece yarısı harekata başlayacak ve saat 03.00'te Silahlı Kuvvetler'in sesi Ankara Radyosu'nda konuştuğu an, İstanbul harekatı başlatacaktı.

26 Mayıs günü

26 Mayıs günü, tank topları dahil Davutpaşa Kışlası'ndaki tüm silahlar temizlenmiş ve ateşe hazır hale getirilmişti. Daha önceki olayların tersine, erlere bile mermi dağıtımı yapılmıştı. Zaten 24 Mayıs gecesine hazır olan birlikler, son hazırlıklarını da itina ile tamamlıyorlardı.

Albay rütbesine rağmen "General" diye hitap ederek, komutan yardımcımız Şevket Ozan'a akşam bizimle kalmasını söylediğimizde; başarılar diledikten sonra geleceğini söyledi.

Saat 16.00'dan sonra gruplar halinde sıraya koyarak, subay ve astsubayları evlerine aileleri ile vedalaşmaya gönderdik.

Saat 19.00 sularında sıra bana gelmişti. Telsizli cipime atlayarak, Şehremini Yaylak Sokak'taki evime gittim. Koruyucu askerlerimin de bulunduğu ikinci cip beni izliyordu. Erdal ve Eray adlı, altı ve üç yaşlarında iki oğlum bana aceleden sarılıp doğru ciplere koştular. Direksiyonla oynama hevesine kapıldılar.

Eşimle yalnız kalınca, ona cebimde olan tüm paramı verdim ve "Çok önemli bir görev üstlendim. Amacımız Cumhuriyet'i ve demokrasiyi kurtarmaktır." dedim. Sanki yerinde donup kalmıştı. Tek bir kelime dahi söyleyemedi. "Bir daha görüşemeyebiliriz." diye ekledim. "Bu gece kaderin en kötüsü ile karşılaşabiliriz. Çocuklarımızı sana emanet ediyorum. Böyle bir durumda İzmir'e kardeşlerinin yanına gidersin..."

Bu sırada eşim gene sessizdi. Fakat gözlerinden yaşlar akıyordu. Daha fazla duracak güçte değildim. Kendisini öperek vedalaştım. Çocuklarımı da cipten kucaklayarak indirdim. Kucakladım, öptüm. Yıllar boyu bana destek olan eşim Kemale'yi rahmet ve minnetle anıyorum.

Kışlaya dönerken, duygusallığı üzerimden atmaya çabalıyordum. İçimizde duyguya yer yoktu. Bu karar, bir anda verilmiş bir karar değildi.

Şükran Özkaya ve Orhan Erkanlı'nın üniversite bahçesinde toplantı yapmak üzere gittiklerini öğrendim. Bir süre sonra Özkaya ve Erkanlı sinirli olarak kışlaya döndüler. Merakla durumu sorduğumuzda, "üniversite bahçesinde toplantı yaptıklarını, hatta oradaki subayların yemin etmek isteyecek kadar heyecanlı olduklarını, ancak, Ahmet Yıldız'ın Ankara'nın yeni bir erteleme olasılığı halinde, durumun yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemesi" üzerine, "Biz saat 03.00'te hedeflerdeyiz." dedikten sonra toplantıyı terk ettiklerini öğrendik.

27 Mayıs gecesi

Bu konuşmadan sonra, o gece harekatı yapmak üzere plan gereğini uygulamaya koyulduk.

Kışla içi telefon irtibatı kestirildi. Santralde Topçu Üsteğmen İbrahim Orhan görevlendirildi. Şehir hattının işlerliği onun denetimine bırakılmıştı.

Saat 22.30'da birlik komutanlarının himayelerinde görevlendirilen, Harp Akademileri öğrencileri üç araç içinde, kalabalık bir grup olarak geldiler.

Saat 23.00'te, Özkaya'nın odasında toplanıldı. Harekat planını Özkaya anlattı. Gelen grubun görevi tutuklama olduğu için, çalışacakları birlik komutanları ile tanıştırıldı. Bunlara, kontrol edilen ve ikmali yapılan otomatik silahlar dağıtıldı. Saat ayarı yapıldı. Bu arada Orhan Erkanlı da subay ve astsubaylarına ayrıca plan gereği ek talimatlarını vermişti.

Silah dağıtımında, genç, heyecanlı ve uzun boylu bir üsteğmen silahının Thomson olmasında direniyor ve Bölük Komutanı Yüzbaşı Ferruh Güven'i Şükran Özkaya'ya şikayet ediyordu.

Bu çok sempatik, atak genç subaya, sonunda, istediği Thomson verildi. Daha sonraları bu heyecanlı üsteğmen; benimle, Muzaffer Özdağ olarak karşılaşacaktı.

Ben de kendi odamda subaylarım ve yirmi dört astsubaydan meydana gelen grubumu topladım. Gece, ihtilal hareketinin fiilen başladığını, alarmın bu anlamı taşıdığını, piyade ve tank taburlarının İstanbul'u kontrol altına alacağını, birliğimiz emrine giren akademi öğrencilerinin tutuklama ile görevli bulunduklarını, bizim de tutuklama yapacakları korumayı üstlendiğimizi anlattım.

Topkapı'dan İstanbul'a giriş

Hafif çiseleyen yağmur altında kışlayı birer birer terk etmeye başladık. Ortalama 500 aracın, Topkapı'dan şehre girişi, fener alayı görünümündeydi. Muntazam aralıklarla yanan farların ışıklandırdığı bomboş caddelerde, uzun süredir böylesine görkemli bir resmi geçit yapılmamıştı.

Tankların, gecenin sessizliğinde çıkardıkları gürültüden ürkmesi gereken halk, pencerelerini açarak bizim ışıklarımıza, ışıklarını yakarak cevap veriyordu.

Saatime baktığım zaman 03.00'tü ve ben hedefteydim. Telsiz ile aynı saniyede gelen haberlerden, tüm arkadaşlarımın hedeflerinde olduğunu öğrendiğim zaman duygularımı anlatmakta güçlük çekiyorum. O anda, ihtilalin, olaysız ve kansız bittiğini kestirebilmek güçtü.

İlk günden bölünme

27 Mayıs ihtilalinden sonra oluşturulan 38 kişilik Milli Birlik Komitesi'nde daha ilk günlerden itibaren iktidar mücadelesi başladı. Taraflar birbirlerini tasfiye etmenin hesaplarını yapıyordu. Şükran Özkaya ile görüşen Şefik Soyuyüce, "Komitenin bu şekilde yürümesi mümkün değil. Birliği ile sen, ben, Erkanlı ve bir de Sıtkı Ulay var. Olayın oluşumunu ele alalım ve bir araya gelerek, komite içinde ağırlığımızın hissedileceği hususunda karar alalım." diyor.

Harbiye Başkomiserliği telefonundan vilayeti aradım. Karşıma Ferruh Güven çıktı. "Az daha postu deldiriyorduk. Odaları ararken, bir polis namluyu göğsüme dayadı. Gerçi askerlerimin onu haklaması işten bile değildi. Ama, adamı ikna ile işi bitirdiğimize memnunum. Şükür namazını bile valinin masasında kıldım." dedi.

Bu arada İstanbul Radyosu elimize geçmiş ve Muharrem Özdoğan ile Sebahattin Tandaç'ın görevlerinin başarı ile sonuçlandığı anlaşılmıştı. Radyo, Silahlı Kuvvetler Birliği imzalı bildiriyi, halka yayına başlamıştı. Radyonun çaldığı askeri marşlar, açılan pencerelerden sokaklara dökülüyordu. Bir bir uyanan ev halkları pencerelerini bayraklarla süslüyorlardı.

Ankara'daki sessizlik

İstanbul'da duruma tamamen hakim olmuştuk. Fakat, radyo yayınlarından Ankara'nın sesi çıkmıyordu. Bu düşüncelerle yorgun Harbiye'ye geldim. Harbiye'nin giriş kapısı, binanın merdivenleri, koridorlar velhasıl her taraf yüzlerce subay ile doluydu. Herkes, yakınlık derecesine göre, bir küme içinde yer almıştı. İhtilalin olduğu, bundan sonraki durumun ne olacağı, olayları ve hazırlığı bilmeyenlerce tartışılıyordu. Veya tam zamanı idi. Kotarılmış bir sonuçtan pay kapmak, hoş olurdu.

Ahmet Yıldız, Ordu Harekat odasının kapısına iki nöbetçi dikmiş ve içeriye kimseyi aldırmıyordu. Ben bozulmuştum. Yüzbaşı Terzi'nin tepkisi daha da şiddetli oldu. Orhan Erkanlı'yı bulmaya çalışırken, bu gruplara da gözüm takılıyor ve bazı olayların tanığı oluyordum. Eğer Ankara'dan ses çıkmazsa, bizim halimiz ne olacaktı? Akıl satmaya kalkanların, bizi itham etmeyecekleri nereden belli idi? Konu bir yargılamaya dönüşse, kim birlik yürütmüş ise isyancı sayılacak ve hesabı görülecekti.

Ben yine Erkanlı'yı aramaya koyuldum. Fahri Özdilek'in (dönemin 1. Ordu Komutanı) aynı yerdeki komutan lojmanında olduğunu öğrendim. Kapısı açık, önünde birçok subayın bulunduğu binaya girdiğimde, Özdilek'in yukarıda olduğu yere yöneldim. İlk duyduğum söz, Fahri Paşa'nın, "Bana Eskişehir'i bağlayın." cümleleri oldu.

Daha sonra, bu sözlerin sık sık tekrarlandığını duyuyordum. Tulga Paşa bizlere iltihak etmiş ve "Paşam, yapılan hareket doğru ve meşrudur. Zaten harekat bitmiş durumdadır." diyerek bir kağıdın imzasında ısrar ediyordu.

Orhan Erkanlı da "biraz sonra İzmir'e hareket edeceklerini" söyleyerek bu ısrarı tamamlıyordu. Hava ışımıştı ve Ankara Radyosu'ndan bizimkilerin sesi geliyordu. Artık, durum hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde açığa çıkmıştı.

Erkanlı, İzmir'e gitmek için bana veda ederken, "Artık, benden hayır yok, Beyoğlu grubu sana emanet." dedi. Sabah yediye doğru, Refik Tulga Paşa, İstanbul Vali ve Belediye Reisi olarak vilayet merdivenlerinden açık başla çıkıyordu.

Bu arada, sivil idarenin başlarına tam yetkili subaylar görevlendiriliyordu. Örfi İdare Karargahı göreve devam edecek ve hizmetlerin aksamamasını sağlayacaktı.

Sabahleyin Terzi'nin giremediği kurmaylar odasına ben de giremedim. Öğleden sonra, birliklerimizin kışlaya dönmeleri emri Fahri Özdilek imzası ile iletildi. Ben bu emri uygulamadım. Erkanlı bizi ziyaret ederek bazı bilgiler verdi. "Ben sizi temsilen Ankara'ya gidiyorum" diyordu. Başını önüne eğmiş ve emniyet telkin etmeye uyan davranışları birleştirerek ve içindeki gerçekleri büyük bir ustalıkla saklamasını becererek sözlerine devam ediyordu:

"Şükran da Harbiye'de bulunacak. Davutpaşa'nın birliklerine emri yalnız o verecek. Ötesindeki emirler geçersizdir. Olayları bu duruma dek hep birlikte getirdik. Bundan sonra olayların siyasi yönü başlamıştır. Biz sizlerin temsilcileriniz olarak devam edeceğiz. Bizim askeri güvencemiz de siz olacaksınız. Karşılıklı dayanışma ile yeni başlayan zorlukları yenebiliriz."

Söyledikleri benim de aklıma yatkın şeylerdi. Kısa bir süre sonra, istediğimiz emir, birliklere tamim ediliyordu ve 1. Ordu içerisinde yayınlanıyordu. Emrin kapsamı şu idi: Davutpaşa birlikleri iki ana gruba ayrılacak, biri Ferruh Güven'in komutasında İstanbul Vurucu Güç Komutanlığı, diğeri benim komutamda Beyoğlu Vurucu Güç Komutanlığı olacaktı. Görevlerimiz; ihtilalin sonuçlarını, her türlü güvence altında tutmaktı.

Her iki vurucu güç de, Harbiye'de özel olarak kurulan Şükran Özkaya'nın karargahına bağlanıyor, her türlü haberleşme özel telsiz çevrimi ile sağlanıyordu.

27 Mayıs öğleden sonra, ihtilalin heyecan dalgasını üzerinden atan Davutpaşa birlikleri ağır basmıştı. Biz güvenlik açısından da temsilcilerimiz Şükran Özkaya'yı Harbiye giriş-çıkışlarında izlediğimizden, bir ara İstanbul Vurucu Gücü'nü ziyaret ettiği haberini aldık. Biz, İstanbul'daki birlikleri temsil eden, katılacakları belli üyeler ile Ankaralıların oluşturacağı dar kapsamlı askeri bir konsey bekliyorduk. 27 Mayıs' tan önce başlayan ve ihtilal gecesinin ertesi sabahında tekrarlanan kuşkularla tank taburu komutanlığından, Milli Birlik Komitesi üyeliğine atlayan Erkanlı ile arkadaşları arasındaki olumsuzluklar, her geçen gün, evvelki kader birliği arkadaşlarını birbirinden gün geçtikçe uzaklaştırıyordu. CHP nezdindeki girişimleri ise hayretlerimizi artırıyordu.

Davutpaşa Kışlası'nın birbirinden pırıl pırıl genç subayları, iki gruba gözle görülür şekilde ayrılmışlardı artık. Bir daha eski dost gözü ile bakmadık, bakamadık birbirimize. Erkanlı nasıl başarmıştı? Biliyorduk, vahim olaylardan kaçındığımız için tavır koymuyorduk. Tarih boyunca aynı idealleri uğruna birbirlerini yok edenlere benzemekten kaçınmaktaydık.

Milli Birlik'te çatlak

Ordunun genel kadrosundan büyük çoğunluğunun ayrıldığı bir arada Cemal Tural, Orhan Erkanlı ile birlikte İstanbul'a gelerek, ihtilal döneminin sahnesinde yer alıyordu. Tural, kendi kişiliğini ön plana atmanın çeşitli yöntemlerini deneyen bir kişi olarak epeyce hünerli davranmıştır.

Artık, güçlüklerimizin sancıları başlamıştı. Bir ihtilalci olmak ve bu damga ile ordu içinde, hele de aynı görevde kalmak imkansız gibiydi.

Şükran Özkaya ile ilişkilerimizde bir değişiklik olmadı. Kışlada yatağı bile yerinde duruyordu. İstanbul'a her gelişinde burada yatardı. Erkanlı ile ise, ilişkilerimiz kesintiye uğramıştı. İstanbul'a geldiğinde artık onu göremez olmuştuk. Aramızdaki mesafe gittikçe artıyordu.

Bizim zorlamalarımız engelleme ile sonuçsuz kalıyordu. Biz de önceki ağır tutumumuzu değiştirmiştik. Eylül ayı başlarında, Kurucu Meclis kurulmadan evvel, Özkaya İstanbul'a geldiğinde, Ferruh Güven ile birlikte ziyaretine gittik.

Genel durumu ve bilhassa Erkanlı'nın tutumunu sorduk. Özkaya, "Benimle olan ilişkilerinde bir farklılık yok. Benim dışımda, Milli Birlik Komitesi üyesi bazı arkadaşlarla sık sık toplantıları devam etmektedir." dedi.

Şefik Soyuyüce, yaptığı bir görüşmede, yeni bir tertiplenmenin hazırlıkları içinde olduklarını ve kendisinin de isterse aralarına katılabileceğini, fikrini öğrenmek istediklerini, bunu duyduğunda, öneriyi soğuk karşılayarak, kabul etmediğini devamla anlattı.

Konunun ne olduğunu ısrarla sorduk. Özkaya, "Şu anda sizi ilgilendiren bir tarafı yok." demekle yetinmek istedi. Ben, ısrar ettim. "Bizi ne zaman ilgilendirecek bu konular?" deyince, Özkaya anlattı:

"Soyuyüce, Milli Birlik Kometisi'nin bu şekli ile yürümesi mümkün değil. Birliği ile sen, ben, Erkanlı ve bir de Sıtkı Ulay var. Olayın oluşumunu ele alalım ve bir araya gelerek, komite içinde ağırlığımızın hissedileceği hususunda karar alalım. Ben de, tekliflerinin olumsuz yönlerini sıraladım ve teklife iştirak edemem, diye sözümü bitirdim."

 

14'lerin tasfiyesi

27 Mayıs'ta girişilen hareketlerde Davutpaşa' nın büyük rolü olmuştur. Bunların gerçekleşmesi için pek çok geceleri alarm durumunda uykusuz geçirdik.

Milli Birlik Komitesi iki gruba ayrılma yolundaydı. Aslında, bu bölünme temayülünün komitenin, ilk kurulmasında oluştuğunu kabul ediyorduk. Bir kere cepheler teşkil edilmeye başlanmıştı. Yolların ayrılması zaman içinde ortaya çıkıyordu.

Şükran Özkaya, temmuz ayının ortaları içinde, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı odasında, Osman Köksal, Orhan Erkanlı, Alparslan Türkeş, Numan Esin ve Dündar Seyhan ile birlikte bir toplantının yapıldığını nasıl öğrendiğimizi sorduğunda, Ferruh güldü.

O toplantıda, bir araya gelen arkadaşlar ile askeri iktidarın devamlılığını sağlayacak önlemlerin neler olabileceği görüşülmüştü. Erkanlı, o gün ve ondan evvelki bütün toplantılarda, Davutpaşa Kışlası'ndaki arkadaşlarını daima koz olarak kullanmaktan çekinmemişti. Bizleri ise, "Her şey yolunda." diyerek geçiştiriyordu. Gerçek o ki; bizler komitenin teşekkülünden sonraki gelişmelerden fazla bir bilgimiz olmuyordu. Son görüşmemizle ilgili olan ve bölük komutanı seviyesinde kalmak üzere, arkadaşlarımızı topladık.

Tartışmalarımız sonunda, Ferruh Güven'i sözcü seçtik. Özkaya ve Erkanlı birlikte, Davutpaşa Kışlası'na davet edilecek ve olayların gelişimi hakkında bilgi talep edecektik.

Orhan Erkanlı ile toplantı

Özkaya ve Erkanlı'nın İstanbul'da, birlikte geldiklerini tespit ettikten sonra, haberci subayları kendilerine gönderdik. Özkaya'nın bizi vilayette beklemesini, Erkanlı'nın kışlaya gelmesini talep ettik. Erkanlı, "Ankara'ya döneceğini söylemiş. Kışlaya gelmem mümkün değil. Görüşmek istiyorlarsa, Yeşilköy Askeri Hava Alanı'na gelsinler." demiş.

Grup halinde, askeri hava alanına vardığımızda, Erkanlı'nın da bizim kadar gergin olduğunu gördük. Soğuk bir selamlaşmadan sonra hemen konuya girildi. "Ne istiyorsunuz?" diyen Erkanlı'nın tavrı, mütehakkimdi. Elini cebine sokmuştu. Yanında özel kalem müdürlüğünü yapan Yüzbaşı Remzi Tuncer vardı. Not alacakmış gibi kağıt kalemini hazır tutuyordu.

Ferruh, sakin olmaya çalışarak söze girdi: "Ankara ve İstanbul'da özel toplantılar tertiplemekte olduğunuzu öğrendik. Amacınızın tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz bu toplantılarda da Davutpaşa kıtaları ve komutanları emrimdedir, demekte imişsin. Önce bu fikrinden vazgeç. Birlik komutanları artık senin meçhul ve istikrarsız davranışların dolayısı ile yanında değildir. Özkaya'nın davranışında hiçbir yanlışlık bugüne kadar görmedik. O da senin gibi hükümette; ama yeterli bulduğumuz irtibatı ve haberleşmeyi aksatmadan sürdürüyor."

Erkanlı' nın gerginliği arttı, yüzü beyazlaştı. Hepimizi tek tek süzdü. "Ben yola başlarken Davutpaşa'da değildim. Hareketlerimden dolayı hesap vermeyi de düşünmüyorum. Sizinki, ikaz gibi bir tehdit adeta. Özkaya ile komitede görüşüyoruz. Daha ne yapayım? Yahut görüşmezsem, ne olur ki?

Ferruh, "Davutpaşa'nın komutanları olarak yolundan sapanı tasfiye ederiz ve kader arkadaşımız olduğu için ailen ile çocuklarına da hami oluruz..." dedi.

Erkanlı, "Öyle mi, yani, beni tehdide devam mı ediyorsunuz? Gürültüye pabuç bırakmam, başka söyleyeceğiniz yoksa, uçak beni bekliyor." cevabını verdi.

Güle güle dedik. Erkanlı, uçağa değil kontrol kulesinin altındaki binaya doğru yürüdü. Askeri uçak havalanıncaya kadar meydanda kaldık. Sonra Ferruh ile ben vilayete, diğer arkadaşlar da kışlaya döndük. Erkanlı'nın, bildiğimiz Erkanlı olarak yoluna devam etme eğilimini sürdürdüğünü teyit ettik. Bu ikazın etkisi olmamıştı; çünkü girişimlerine aynı tempoda devam etti. Komitenin lağvedilmesi ile kendine geldiğinden eminim. Ancak, sürgüne gönderildiği Meksiko şehrinden buralara ulaşması ise mümkün olmadığından kaderine gösterdiği rızayı, Ferruh'a oradan gönderdiği mektupta gayet güzel dile getiriyordu.

Ordunun üst kademesinde eleme

Biz bu çalkantı içinde iken, daha önce kişisel ilişkilerimizin olduğu bazı komite üyeleri de, baba ocağımızı ziyarete başlamıştı. İşlerin bu ilginç döneminde Özkaya, bir trafik kazası geçirdi. Beraber bulundukları General İrfan Baştuğ vefat etmiş, o da ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştı.

Özkaya'nın uğradığı bu kaza, Milli Birlik Komitesi ile olan ilişkilerimizi sanki koparmıştı. Tugayın başına, Kurmay Albay Behçet Özdemir getirilmişti. Bu sırada, Davutpaşa gene hararetli ziyaretçilere tanık oluyordu. Numan Esin ve Muzaffer Özdağ, sık sık tugaya gelerek orduda yaptıkları reformun başarısından söz ediyorlardı.

27 Mayıs'ta girişilen reform hareketlerinde Davutpaşa' nın büyük rolü olmuştur. Bunların gerçekleşmesi için pek çok geceleri alarm durumunda uykusuz geçirdik.

Bu reformlardan biri, ordunun subay kadrosu ile ilgili idi. 2. Dünya Savaşı'nın savunma gereği olarak alınan önlemlerle, 1950'lerden sonra kabaran subay kadrosuna çare aranmamıştı. Özellikle üst rütbelerde bir birikim olmuştu. Türk ordusunun kuruluşu gereği normal zaman koşullarına dönülmesi gerekti. Adeta küçük bir gövdeye, taşıyamayacağı koca bir baş eklenmişti.

Biz genç subaylar da bu durumun tez elden çözülmesinde direniyorduk. Bu haberin sızıntısından kuşkuya kapılanlar olmuştu. Aslında, ordu içindeki bu büyük eylem, hangi ordu içinde yapılsa tepki ile karşılanırdı. Bu nedenleri bildiğimiz için tetikteydik. Ordudaki en büyük reform olaysız sonuçlandırıldı. Verilen seçim sözü yerine getirilmeyecek miydi?

Tural Paşa da kışlayı sık sık ziyaret eder olmuştu. İstanbul'da birliklere hakim olma çabasındaydı. Biraz rahatlamak için Ankara'ya yaptığımız atılımlar Erkanlı'nın ilgisizliğinden sonuçsuz kalıyordu. Özkaya'yı Bursa Askeri Hastanesi'nde zaman zaman ziyarete gidiyor, görgü tanığı olmadığı olayların iç yüzünü öğrenmeye çalışıyorduk.

Olaylar böylesine gelişirken, Tank Tabur Komutanlığı'na ikinci bir Orhan getiriliyor ve Piyade Tabur Komutanlığı'na Ferruh atanıyordu. Öte yandan Cemal Tural, Faruk Güventürk ikilisi Vali Refik Tulga'yı bir kenara iterek İstanbul'daki askeri güce hakim olma çabasına girişmişlerdi. Bunlar, ihtilal potansiyeli olan Davutpaşa Kışlası başındaki Behçet Özdemir'e zaman zaman yaklaşarak danışma gereğini duyuyorlardı.

Türkeş'in komiteden tasfiyesi

Adım adım 14'ler olayı yaklaşıyordu. (Alparslan Türkeş ile birlikte 14 komite üyesinin tasfiyesi).

Sait Calay'ın elinde; daha bize ulaşmamış komiteden tasfiye edileceklerin isimleri vardı. Listeyi ona kim vermişti? Bu listede Orhan Erkanlı'nın da adı bulunmaktaydı. Calay, onu kurtarma çabasındaydı.

Ben bu düşüncelere dalmışken radyo, yeni komitenin üyelerini açıklıyordu. Bu arada Özkaya'nın hastaneyi terk ederek, geceyi Bursa'da geçiren arkadaşlarla birlikte İstanbul'a geldiğini öğrendim.

Bu sırada beklenmedik bir olay Davutpaşa'da şok etkisi yaptı, alarma geçtik. Olay, Güventürk Paşa'nın Davutpaşa'daki birliklere güvensizliği nedeni ile tümenin topçu birliklerini Maltepe sırtlarında mevzilendirmesiydi. Biz, 66. Tümen'e karşı muharebe düzeni alırken, keşif birliğimiz hemen perdeleme görevine başlamıştı. Bir anda, tüm hiyerarşi allak bullak olmuştu. Yalnız Tümen Komutanı Şevket Ozan Paşa bizimle beraberdi.

Ferruh Güven, aracı kullanmadan, Güventürk Paşa'yı telefonla aradı: "Paşa, tasfiye hareketinin karşısında olmadığımız, Şükran Özkaya'nın da yanımızda bulunması ile kanıtlanmıştır. Bize karşı aldığınız önlemleri kaldırın." dedi. Özkaya ile temas kurmuş olan Güventürk, Davutpaşa'ya geldi. Kahvesini Ferruh'un odasında içiyordu.

 

Toker'in idam sorusu

Metin Toker yemekte idamları sordu ve "Yassıada Mahkeme kararları, idamları içeren bir biçimde gelişiyor; ancak, idam cezalarının infazı ile hayırlı sonuç alınmayacak" dedi.

Konya Askeri Ortaokulu'na denetime gelen bir Fahrettin Altay Paşa'nın beli hizasında idi boyum. Aynı komutanı, 1938 yılı Temmuz ayında, Trakya'da Demirköy'de 16. Piyade Alayı'ndaki sancak töreninde gördüm.

Sonra yıllar geçti. Bir koca mareşalin, Fevzi Çakmak'ın Genelkurmay başkanı olarak, otoritesinin demir katılığını, en yakın komutanlarımızın emirlerinde dinledik.

Kazım Orbay'ın, Harp Okulu'nda bir gece çalışma saatinde "Ne çalışıyorsun, talebe efendi?" sorusuna, geçici de olsa, felç örneği tutulan küçük dilimin oynamaması nedeni ile cevap veremeyişimi, bu yaşımda bile hatırladıkça ürperirim.

İşte, o dönemde Harp Okulu, 2. sınıf öğrencilerinin bir bölümünün, harp tarihi öğretmeni olan, Kurmay Binbaşı Cemal Tural idi. Tural'ın, Nazi Almanya'sının, yüzü gülmez, SS subayları gibi traş olan ve hiçbir konuda yargısının tartışılmasına hoşgörü göstermeyen, sözleri için "kesin" diyen, bir kişiliği vardı.

Tural, saçlarımızı kestirdi

1946 yılı, 30 Ağustos'unun bir gün öncesi, Harp Okulu öğrencileri, dağıtılan subaylık gereçlerini sevinçle alıyor, manevra sandıklarını yerleştiriyorlardı. Öğrenciliğin özel işaretleri, yaka ve apoletlerden çıkarılıyor, yerine subaylığın ilk rütbesi, tek demir konuyordu. Kılıçlarımızı ambalajından çıkarıp, ertesi günkü merasime hazırlanırken, gelen haber bomba etkisi yaptı o genç dimağlarımızda!

Disiplinin, saçlarda kaybolduğu yargısının hükmüne varan Cemal Tural, okul berberlerini seferber etmişti.

Yılları umut ve hevesle geçiren gençler, partiler halinde berber önüne oturuyor, saçları üç numara tıraş makinesi ile kesiliyordu.

Ertesi günü, Harp Okulu'ndan sınıf okullarına giderken, fizik yapısının göze batışı yanında, hitabeti de yerinde olan Kurmay Yüzbaşı Nüzhet Bulca, "Yolunuz ve bahtınız açık olsun evlatlarım." diye uğurlarken; Cemal Tural sadece "Şimdi asker oldunuz. Ordu budur." dedi. Saflarına katılmakta olduğumuz gücü, kendi açısından tanıtıyordu bizlere.

27 Mayıs İhtilali sonrasının 1. Ordu Komutanı Tümgeneral Cemal Tural'ın emir subayı olarak, yan yana Adapazarı'ndan İstanbul'a aynı araba içinde gelirken bunları düşünüyordum.

Güventürk'ün CHP ile teması

Milli Birlik Komitesi ile 1. Ordu Komutanlığı'na bağlı birlik komutanlarının ilişkilerini öğrenmek istiyordu. "Senin rütben küçük, arkadaşların arasında bir araştırma yap bakalım." dedi. Cemal Tural Paşa'nın, İstanbul'daki komutanlık döneminde iki tane önemli sorunu vardı. Milli Birlik Komitesi ile ilişkileri en önemli sırada yer alıyordu.

En büyük güvencesi, Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Celal Alkoç'tu. Ortalama günde iki defa konuşurlardı. Tural Paşa'nın değişmez sorusu şuydu: "Ankara nasıl?" MBK üyelerinin İstanbul'a gelişlerini izler, özellikle gittikleri askeri birlikleri bilmek isterdi. Milli Birlikçilerin telefonla aramalarından kaçar ve "Birlikleri denetliyor", cevabını vermemiz için dikkatimizi çekerdi.

En önemli önerisi şu idi: "MBK, generallerin de katılmasıyla bir konsey şeklinde kurulmalıydı. Bizi devre dışı bırakan bu maceracılarla anlaşmamız mümkün değil."

"Gün gelecek, memleketin çıkarlarını elimize alıp gereğini yapacağız." En çok kullandığı ifade bu idi. Yakın bildiklerine bunu tekrarlar ve en yakın bulduğu General Faruk Güventürk ile bunu tartışırdı.

Güventürk, hamasi şiir ve destanların yazarı, anlatıcısı. İsmet Paşa'ya yakın olanlarla ilişki kurarak, güvence sağlamanın peşindeydi.

"Dokuz subay olayı" (Aralık 1957'de Binbaşı Samet Kuşçu'nun darbe hazırlığındaki bazı subayları hükümete ihbar etmesi) diye tanımlanan siyasi ve askeri skandalın baş oyuncularından biri olduğundan, treni kaçırmanın derin hüznünden, kendini kurtaramıyordu bir türlü.

Güventürk Paşa, ilk ciddi fırsatı '14'ler olayı'nda yakalamıştı. Maltepe Kışlası yamaçlarında, Tümen Topçu Alayı'nı, Davutpaşa'yı hedef alır şekilde mevzilendirmesi, bunun sonucu idi.

Güventürk bu görevine, Orhan Kabibay'ın önerisi ile atanmıştı. Paşa'nın bizleri devamlı ziyaretine rağmen karşılıklı bir soğukluk içerisindeydik. Davranışlarını rütbesi ve yaşına uygun bulmuyorduk. CHP meyilli olduğunu biliyorduk.

14'ler olayı diye anılan Milli Birlik Komitesi'nin Gürsel Paşa tarafından yeniden tertiplendirilmesi, daha doğrusu oluşturulması olayında Güventürk Paşa hangi vehme kapıldı bilinmedi, anlaşılmadı. Terazidere'nin Maltepe Kışlası'na olan yamaçlarda, 3. Zırhlı Tugay birliklerine karşı 66. Tümen birliklerini mevzilendirdi. "Onlar tasfiye edilen MBK üyelerinden yanadır, onları kurtarmak için harekat yapabilirler." demişti. Bu olaydan sonra, Güventürk Paşa, bizleri 66. Tüm. karargahında öğle yemeğine davet etti. Şüphe ve merak karışımı, tedbirimizi alarak yemeğe gittik.

Güventürk ve Toker ile yemek

Yemek, bahçedeki çardak altında yenecekti. Masada Metin Toker oturmakta idi. Kısa bir tanıtma söyleşisi ve arkasından servis başladı.

Faruk Güventürk, damdan düşercesine "Sayın Toker, biraz evvel bana sorduklarını bu arkadaşlara sormanı isterim.." deyince, o da tereddütsüz ve hiç beklemeden "Menderes ve arkadaşlarını asacak mısınız?" sorusunu patlattı.

Ferruh Güven, "Hukuki değeri bulunan Yüce Divan var. Onun kararı esastır. Bekleyeceğiz, göreceğiz. Kişilerin niyetlerine bizler oyuncak değiliz." deyince ortalık bir anda bulandı. Paşa, "Asılmalılar, asılmalılar." diyordu. Arkasından ilave etti: "Eğer asılmaların gerçekleşmesine mani olacaklar çıkarsa, gereğini yaparız." deyince kendisine bir hatırlatma zamanı gelmişti.

"Paşam, hani, bir süre önce tümeni bize karşı mevzilendirdiğiniz gibi mi? Davutpaşa'nın kıtaları bizim emir ve komutamızdadır." dedim.

Güventürk donakalmıştı. CHP'nin taraftarı, sempatizanı ve partide yatırım peşinde koşarken bu konuşmalar onun istemediği gibi olmuştu. Buna rağmen zoraki de olsa gülümsemeye çalıştı: "Sayın Toker, bunlara güvenilmez. Bugüne aldanmayın, yarın ne yapacaklarını kestiremezsiniz. Ama biliniz ki İstanbul'da ben gene de güvencedeyim."

Güventürk, İstanbul'da en güçlü "general"in kendisinin olduğunu İsmet Paşa ve çevresine iletme umudu içinde Toker'e anlattı, durdu.

Toker, bu söyleşi sırasında, "Yassıada Mahkeme kararlarının, idamları içeren bir biçimde geliştiğini; ancak, idam cezalarının infazı ile hayırlı sonuç alınmayacağını" vurgulamıştı. Bu atmosfer içinde ayrıldık.

Gürsel'e kuşatma

Cemal Gürsel, 14'lerden sonra da huzura kavuşmamıştı. Kendisinin getirmediği, bunun aksine, kendisini getiren bir kurulla, aynı şartlar altında çalışmak ona çok zor geliyordu. Bu nedenle, geri kalan komiteyi de kaldırmanın çalışmalarını, gizlice sürdürmeye özen gösterdiğini öğreniyorduk.

Gürsel, 14'ler olayında, dayandığı Cemal Madanoğlu, Osman Köksal ve Mucip Ataklı'nın havacılar gücünü de hesap masasına koymuştu. Bunlardan havacıları tehlikeli bulmaya başlamıştı.

Kurucu Meclis'in açılmasının yaklaştığı günlerde, komitenin görevini bitirdiği gerekçesi ile, dağıtma girişimi sonuç vermedi ve olay gizlilik içinde gömüldü gitti. Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in görevden alınması, Gürsel tarafından tezgahlanmış, Madanoğlu, Köksal ve Agasi Şen, Tansel aleyhine tavırlarını koymuşlardı. Tansel ile birlikte ortalama yüz elli kadar havacı subayın da emekliliği tasarlanmıştı. Tansel ise, Ataklı tarafından komutanlığa getirilmişti. Aralarındaki işbirliği devam ediyordu. Aslında, Ataklı, Hava Kuvvetleri'nin büyük bir kısmına egemendi. Tansel'in alınmasına, Ataklı rıza göstermedi ve Hava Kuvvetleri'nde direniş başladı. Bu arada bazı komite üyelerinin bu olayı onaylamamaları sonunda Gürsel, Tansel' in emekliliğinden vazgeçerek Amerika'daki Türk Askeri Heyet Müşavirliği'ne atanmasında karar kıldı. Hava Kuvvetleri'nin başına, Süleyman Paşa'yı getirdi.

Hava Kuvvetleri'nin bu direnişi, 1. Ordu'da bize de sıçramıştı. 14 ler olayından sonra kalan Milli Birlikçiler, komitenin, seçime dek devamını isteyen Ankara ve İstanbul'daki tümen komutanları, Kara, Deniz birliklerinin 27 Mayıs'tan arta kalan biz genç subayları, yeminli bir grup oluşturmuştuk. Karşımıza Gürsel de çıksa, onu bile aşmaya kararlı idik.

Tural ve Güventürk bu olayda, havacıların yanında yerlerini almışlardı. İstanbul'da benim de içinde olduğum bu direniş, 3 Haziran 1961'de Fikret Kuytak aracılığı ile Gürsel'e iletildi. Kuytak'ın Gürsel'e götürdüğü ve 1. Ordu adına, Tural tarafından gönderilen mesaj şu idi:

"1. Ordu olarak, bu yeni atamayı kabul ve tasvip etmiyoruz. Ordumuz bölgesindeki Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri, atamanın düzeltilmesini dilemektedirler. Albay Agasi Şen ve beş kişilik grubunun, Devlet Başkanlığındaki görevleri bırakmaları gerekmektedir."

Yine de hiçbir ödün vermeyen Gürsel durumun ciddiyetini sonunda anlamış, bu olay sonucu, Süleyman Tuncer Paşa istifa etmiş ve Tansel tekrar Hava Kuvvetlerinin başına geçmişti. Başyaver Agasi Şen ve arkadaşları Sabri Sönmez, Nahit Arda, Şinasi Gönen, Necdet Düvenci ve Turgut Yüce'de hep birlikte emekliye ayrıldılar. Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkoç ve Orgeneral Alankuş emekli edilirken, Madanoğlu ve Köksal, Komite dışındaki görevlerinden istifalarını verdiler.

 

Yassıada hakimi cunta üyesi

Boş kalan sehpalar!

Kurmay Albay Selçuk Atakan'ın odasında Yassıada hakimlerinden Tuğgeneral Rıza Tunç, Albay Galip, Binbaşı Çolakoğlu ve ben bulunuyordum. Hedefleri, yeni açılacak Meclis'in feshi, yeni bir komite teşekkülü ve yeni bir askeri idarenin devamı idi. Rıza Tunç, "Hazırlanıp da Yassıada'da boş kalan sehpaları sizinle doldurmak istemiyoruz." deyiverdi.

Erkanlı, Albay Evren'i odasına çağırdı, 'Doğu'ya gideceksin" dedi... Evren karşılık verdi: General olmadan gitmem27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinde Kenan Evren kurmay albaydı. Müdahaleden kısa süre sonra Silahlı Kuvvetler üst kademesinde dört bin subay emekliye sevk edildi. Bunların yaklaşık 250 kadarı general rütbesindeki isimlerdi. Bu yüzden komuta kademesinde komutan ihtiyacı doğmuştu. Albay Evren'i odasına çağıran Orhan Erkanlı, "Komite olarak seni Doğu'ya göndereceğiz." deyince, Evren, "Ben albay olarak gitmem, general yapacaksanız giderim." dedi. Böylece general yapılan Evren Muş'taki görevine gönderildi.

Bir gün Ankara'ya gittiğimde, Özkaya beni ve Ferruh Güven'i alarak 28. Tümen'de o gün nöbetçi olan Merkez Komutanı Kurmay Albay Selçuk Atakan'a götürdü. "Silahlı Kuvvetler Birliği" hakkında konuşmak istediğini, konuşmaya bizim de şahit olmamızı istedi. Yemek hazırdı. Hemen sofraya oturduk. (Milli Birlik Komitesi dışındaki bir örgütlenmeye bazı komite üyelerinin de dahil olmasıyla oluşan ve Komite'yi bile kontrol edecek boyuta ulaşan cunta hareketi kendisine Silahlı Kuvvetler Birliği ismini vermişti).

Atakan, Özkaya'ya, "Biz, Silahlı Kuvvetler Birliği diye bir grup teşkil ettik. Prensiplerimiz, sizi desteklemek, çıkardığınız kanunları ve yaptığınız icraatı devamlı savunmak, Yassıada kararlarına ve sonuçlarına destek vermek maksadı ile kuruldu." dedi.

Özkaya, "Bir teşkilat ihtiyaçtan doğar, şu anda ben böyle bir ihtiyacı görmüyorum. Komite görevine devam ediyor." cevabını verdi.

Biz Özkaya'nın konuşmalarını onaylıyorduk. Arkadaşları adına konuşan Albay Atakan, Özkaya'yı ve bizi ikna edememişti. Ayrıldıktan sonra aramızda konuştuk ve yorum yaptık. Sonuçta; Talat Aydemir'in (Silahlı Kuvvetler Birliği'nin etkili ismi, Kara Harp Okulu Komutanı) birliklerimize egemen olmadığını öğrenmiştik.

Birliklerin Özkaya ve bizim yanımızda olması bizi rahatlattı. Ama bu arkadaşımızın macera çizgisinin sonundaki hüsranı ve halkın infialini tartıştıkça adeta kahroluyorduk.

Cunta üyesi HAKİM

Kasım ayında Şeref Çolakoğlu ile Ankara'ya gittik. Özkaya'nın evine uğradık. Ankara Merkez Komutanı Kurmay Albay Selçuk Atakan makam arabasını Özkaya'nın evine göndermişti. Özkaya, Merkez Komutanlığı'na beni ve Çolakoğlu'nu da beraber götürdü. Atakan'ın odasında Yassıada hakimlerinden Tuğgeneral Rıza Tunç, Albay Galip, Binbaşı Çolakoğlu ve ben bulunuyordum. Atakan, Aydemir'in organizasyonunu ve hedeflerini anlatmaya başladı. Özetle, hedef; Meclis'in feshi, yeni bir komite teşekkülü ve yeni bir askeri idarenin devamını temin etmekti.

Özkaya, "Daha önce de ayrıntılarını anlattım. Bizlerin de içinde bulunacağımız bir müdahale grubu ile yapılacak bu harekete katılmamız mümkün değildir, faydası yoktur, zararı çoktur." deyince, Rıza Tunç; "Hazırlanıp da Yassıada'da boş kalan sehpaları sizinle doldurmak istemiyoruz." deyiverdi. Atakan da; "Şu güzel boynunuza yazık olur." diyerek, yakışıksız bir tehdit savurdu. Özkaya'nın itirazları üzerine, Atakan; "Şimdi daha iyi anlıyorum, 27 Mayıs'ı niye başaramadığınızı, boşuna ümitlenmişiz." deyince, keyfimiz kaçtı. Kaygılı ve buruk olarak oradan ayrıldık.

Silahlı Kuvvetler Birliği idamları istiyor

Ordunun içinde, Yassıada mahkemelerinin uzaması, tedirginliğe sebep oluyordu. İdam cezaları, orduyu bir kez daha karıştırdı. İdam cezalarının, komitede onaylanmayacağı haberleri etrafa yayılıyordu.

İhtilalde sorumluluk taşımayıp da, sonradan katılanlar daha hızlı idiler. Böylece, idam taraftarlarının arzuları, gün geçtikçe ağırlık kazanıyordu. Bu ağırlık, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin yayılmasını kolaylaştırdı. Bu grup, Milli Birlik Komitesi (MBK) üzerindeki; önceleri, arzu şeklinde yaptıkları baskıyı, tehditkar tavırlara dönüştürmeye başlamıştı.

Aslında, CHP örgütünden, askerle tanışıklığı olanlar da idam yanlısı görünüyorlardı. İsmet Paşa ise, idamların aleyhindeki tavrını açıkça ortaya koydu. MBK'ya, bu hususta resmi mektup bile gönderdi.

İdamların onay günü, Meclis'in, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin yeminli ve inanmış pek çok üyesi tarafından, ellerinde makineli tabancalarla, çevrildiğini İstanbul'da duyduk.

Komite üyeleri toplantıya girecekti. Sağ olarak, dışarı çıkabilecekleri belli değildi. O vakitten sonra, bizlerin de, Ankara'ya ulaşması zordu. Geç kalınmıştı. Artık, Ankaradakiler inisiyatifi ele geçirmişlerdi. Heyecanla sonucu bekledik. Zira, Haliç Taşkızak Tersanesi'nde, çok adette sehpa hazırlanmıştı.

Harbiye Orduevi girişinin hemen sol tarafında, kırmızı kumaş döşeli klasik mobilyalı odada sabah çayını içerken Tural Paşa beni çağırttı.

Başı önünde, sayfalarını çevirdiği dosyaya bakıyor gibi yaparken: "Gölgenden bıktım." dedi. Emir subaylığı görevimin artık istenmediğini ve sona erdiğini açıkça anlamıştım. Güçlü olma mücadelesinde, komiteye karşı, Paşa artık öndeydi. Birkaç gün sonra, ihtilalden bir hafta evvel Davutpaşa'ya gelen İslahiye'deki zırhlı tugaya atanmam emrinin iptali ve ek olarak Diyarbakır'daki zırhlı tugayın tank taburuna atandığım yazısı geldi.

Subaşı'nın askerlikten ayrılması

Komitedeki bazı arkadaşlarım, "Sivil göreve geç, bundan sonrası bizim için de zor." dediler. 29 Eylül 1961 günü, çocukluğumu ve tahsil hayatımın esas bölümünü yaparak, gururla katıldığım Türk Silahlı Kuvvetleri'nden istifa ederek ayrılmak isteğimi, dilekçemle, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bildirdim. Hiç gecikmeden kabul edildiği tarafıma bildirildi.

30 Eylül 1961 günü, kurmay albayken maiyetinde görev yaptığım Genel Müdür İbrahim Doğan'ın uygun görmesi ile, Tekel Genel Müdürlüğü kuruluşuna adım attım.

Bilinemeyen ağır şartlar altında bile TBMM' nin açılmasını biz de kutladık. Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, askeri güçleri, Komite ve CHP aleyhine kışkırtmaya başlamıştı. AP'nin kurulmasına izin verdikleri için, MBK üyelerini suçluyorlardı. Demokrasinin, bu şartlar altında yaşamasının mümkün olmadığını, her yerde ve alenen söyleyerek kişileri ikna etmeye çalışıyorlardı. "Bu çocuk sakat doğdu." deyimi, kışlalarda, sakız gibi çiğnenerek örgütlenmenin hızla gelişmesi sağlanıyordu. Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı ve İsmet İnönü'nün başbakan olması çok güçlükle temin edilmişti.

22 Şubat olayı

Askeri idareye son verilmesini hazmedemeyenler, bu konudaki tasarrufu için komiteyi kınamaktan bıkmıyorlardı. Bu sloganlar ve eylemler, yeniden, bir ihtilal havasını ciddi manada estirmeye başlamıştı.

Nüve şeklindeki Silahlı Kuvvetler Birliği öylesine etkili hale gelmişti ki, bunu gören ve sinme zorunda kalan pek çok komutan anlaşmaları tereddütsüz imza ediyordu. Öte yandan sivil kesimde de, yeni örgütle bütünleşmeye çabalayanlar ve girişimlerinin sonuçlarını ciddi manada alanlar vardı. Profesör, gazeteci ve hatta CHP'den bazı siyasiler, kendilerine açıkça cuntacı denilmesine rağmen, örgütlenen askerle birlikte olmaktan sakınmıyorlardı.

Radyoevinde de bize karşı güçler tarafından bir tebliğ okutulmaması için önlemler kesin olarak alınmıştı. 22 Şubatçıların' (Talat Aydemir ve arkadaşlarının 22 Şubat 1962 günü yaptığı başarısız askeri müdahale girişimi) karşısında, hiç de önemli bir güç değildik, aklımızla onları yenmesini bildik.

Ancak, 22 Şubat potansiyeli patlama ile boşalamadığından gizliden gizliye etkinliğini sürdürdü durdu. (Talat Aydemir ve arkadaşları daha sonra 21 Mayıs 1963'te ikinci kez darbe teşebbüsünde bulundular. Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan, askeri mahkemede yargılanıp idam edildiler).

 

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.