GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYALAR/               30 Haziran 1999

FUAT AKYOL

Palme'yi öldüren esrarengiz Faruk

"Şemdin Sakık gibi Kör Cemal gibi Şahin Bilgiç gibi Cemil Işık gibi PKK'da yönetimi ele geçirenler baskılarını ve eylemlerini bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdılar. Ben bunlara karşı koydum hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları Kör Cemal, Halil Kaya, Cemal Işık, Şahin Baliç gibilerini cezalandırdım. Şemdin Sakık'ı da cezalandıracaktım; ancak tutuklu bulunduğu sırada elimizden kaçtı." 
Bu sözler PKK lideri Abdullah Öcalan'ın savcılık ifadesinden alındı. Teröristbaşı, geride bıraktığı vahşet dolu kanlı mirastan kendisini soyutlamak amacıyla, özellikle bölge halkına yönelik saldırıların sorumluluğunu, "Avare çete grupları" dediği bu "Eyalet komutanları"na yüklemeye kalkıştı. Öcalan aynı tavrını İmralı duruşmalarında da sürdürdü. 1987'den itibaren doruk noktalara çıkan PKK vahşetinden kendini sıyırmaya kalkıştı. "Aslında ben hep barışçı çizgideydim; ancak PKK'yı Susurluk benzeri çeteler sarmıştı. Bunlara karşı koyamadım." biçiminde sözler kullandı.
Peki gerçekte durum böyle miydi, Şemdin Sakık, Kör Cemal gibi kişiler nasıl eyalet komutanı olabilmişti?

İlk sivil hedef: Celal Bucak
PKK'nın 1978'de Lice'nin Fis köyünde yapılan kuruluş kongresinin ardından, silahlı mücadeleye başlama kararı dört yıl sonra 1982'de Suriye'nin Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında yapılan ikinci kongrede alındı. (25 kişilik Merkez Komite Fis toplantısında belirlendi. Öcalan, Marksist örgütlenme modeline uygun olarak PKK'nın genel sekreteri yapıldı). 

Bu tarihlerde bilinen tek silahlı saldırıları 1979'da Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal Bucak'ın evine yapılan baskın oldu. Bu baskında Celal Bucak hafif yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.

1984'te Eruh ve Şemdinli'de askeri birimlere yapılan saldırılar, PKK'nın hiçbir sınır tanımayan silahlı saldırılar yapma kararı aldığı ikinci kongre sonrasında başladı. Bu saldırılarda sivil veya asker fark etmiyordu.

Ancak, 1985 yılı boyunca ve 86 başlarında örgütün silahlı saldırılarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Çünkü, sivil hedeflere de yönelen vahşice saldırılar Merkez Komite üyelerinin büyük bölümü tarafından benimsenmiyordu.

Arkadaşlarına kurduğu tuzak 

Buna karşılık katliamcı kişiliği giderek belirginleşen Öcalan, "Savaşmıyorlar." dediği örgütün önde gelen bütün isimlerine yönelik ilginç bir tuzak hazırladı. Avrupa merkezlerinde ve Türkiye'de bulunan bu isimleri, "3. kongre" için Ekim 1986'da Lübnan'daki Helvi kampına çağırdı. (Daha sonra Helvi kampına, 28 Mart 1986'da Şırnak'ın dağlık kesiminde öldürülen PKK Merkez Komitesi Üyesi Mahsun Korkmaz'ın ismi verildi)

PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör gibi bazı isimler, Öcalan'ın bu ani davetinden kuşkuya kapılarak bu kongreye gitmezken aralarında Kesire Öcalan'ın da bulunduğu önde gelen isimler bu tuzağa düştüler ve hapsedildiler. Öcalan, yine Marksist terör örgütlerinin yapısına uygun olarak hapsettiği bu üst düzey yöneticilerden "öz eleştiri" istedi. Günlerce tutuklu kalan bu isimler yüzlerce sayfalık öz eleştirilerini yazdılar. Örneğin Merkez Komite üyelerinden biri tam 930 sayfa öz eleştiri yazarak, "Ben bir siyasi fahişeyim." dedi. (Bu tabiri daha sonra Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Kuzey Iraklı Kürt liderlerden Celal Talabani için kullandı).

İlginçtir, Abdullah Öcalan'ın karısı Kesire Öcalan da 300 sayfaya ulaşan bir öz eleştirisini yazdı. Ancak, bu öz eleştirisinde bazı hatalarını kabul etmekle birlikte Teröristbaşı'nın karşısında en başı dik duran da o oldu.

Tasfiyet harekatı 

Sonuçta Öcalan bütün bu önde gelen isimlerin "rütbelerini" söktü, diğer anlamıyla bunları tasfiye etti. Bu isimlerin yerine ise daha sonra büyük katliamlar gerçekleştirecek olan Halil Kaya, Şah İsmail Al, Şemdin Sakık, Nizamettin Taş, Halil Ataç, Haydar Altun, Şahin Balıç, Cemil Işık, Şehmus Yiğit, Müslüm Durgun ve Cihangir Hazar gibi isimleri getirdi. Bunları "eyalet komutanı" yaptı. Aslında, PKK'nın en başta bölge halkına zarar veren vahşet düzeyindeki katliamları işte bu "eyalet komutanları"nın dönemiyle başladı.

Öcalan, 3. kongredeki konuşmasında, "En kısa zamanda asker sayımızı 10 binden 50 bine çıkaracağız." dedi. Örgütün terör eylemlerini yürütecek silahlı güçlerini oluşturan Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu anlamına gelen ARGK bu kongrede kuruldu.

Rütbeleri sökülenler de yine örgütün iç işleyişine uygun olarak örneğin "er" statüsüne indirilip yeni atanan bir "komutan"ın yanında göreve gönderildiler. Kesire Öcalan da böyle bir görev için Avrupa'ya gönderildi; ama gidiş o gidiş oldu. Kesire, bu tarihten sonra PKK'nın "ölüm listesi"nin en başında yer aldı. (Kesire Öcalan, PKK'nın eski Avrupa sorumlusu Hüseyin Yıldırım ve Merkez Komite eski üyesi Mehmet Cahit Şener, örgütten kopmalarından sonra Vejin (Diriliş) örgütünü kurdular). 

PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör, Öcalan'ın tuzağına düşmeyen isimlerden biriydi. 3. Kongre'ye katılmak üzere Bekaa Vadisi'ne gitmedi. Ama Öcalan'ın onu affetmesi mümkün değildi. İsveç'te bulunduğu sırada bir sinema salonunda kafasına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.

İsveç'te daha çok Kemal Burkay yönetimindeki ılımlı sayılabilecek Kürt gruplar üslenmişti. O tarihe kadar PKK yandaşları da rahatlıkla bu ülkede kalabiliyordu. Ancak Çetin Güngör cinayeti ve onu izleyen bazı şiddet hareketleri İsveç Başbakanı Olof Palme'nin dikkatini çekmeye başladı.

Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti.

Olof Palme'ye suikast

Palme bu talimatıyla Öcalan'ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

Palme suikastının ardından yalnızca İsveç polisi değil, Türk güvenlik birimleri de araştırma yaptı. O tarihlerde Avrupa'dan Bekaa Vadisi'ne gelen "Faruk" ismindeki PKK elemanı için Öcalan görkemli bir karşılama yapmıştı. Belli ki, iyi bir iş başarmıştı. Birçok örgüt mensubunun ifadesinden sonra bu esrarengiz Faruk'un eşkali ile İsveç polisinin elindeki bulgular örtüşüyordu. Bu sebeple Türkiye elde ettiği bu bilgileri İsveç'e iletti. Ancak İsveç polisi başta olmak üzere hiç kimse bir daha bu militanın izine rastlayamadı. 

Öcalan, muhtemelen yine aynı yöntemi denemişti. 1979'da kendisine rehberlik yapıp Suriye'ye oradan da Lübnan'a geçiren Ethem Akçan'ı bir bahaneyle ortadan kaldırttığı gibi, Palme suikastçısı Faruk'un da görevini yapmasından sonra yaşamaması gerekiyordu. Türk ya da İsveç polisinin eline geçmesi halinde, bu PKK için hiç de iyi olmayacaktı.

Hedef saptırıyor 

Öcalan, İmralı duruşmalarının ikinci gününde, hakimlerin Palme suikastı ile ilgili sorularına şu cevabı verdi: "Avrupa'da PKK provokatif bir biçimde şiddet eylemlerine karıştırıldı. Olof Palme olayında da bunun etkisi vardır. O dönemde PKK'nın Avrupa temsilcisi Ali Çetiner'dir. Kendisi İsveç polisi tarafından yakalandı. İsveç ve Alman polisi ile birlikte çalıştığı kanısındayım. Yayın organlarında 'PKK üyesiyim' diyerek bu konuda yazılar yazan Olof Palme'yi eleştiren Hüseyin Yıldırım'dır. Kendisi dış ilişkiler sorumlusuydu. Olof Palme'yi tehdit ediyor, 'Başına gelecekleri görürsün.' şeklinde sözler sarf ediyordu. Bunlar bana rağmen yaşanan çelişkilerdir. Böyle bir emri ben vermişsem yayınlanmasını istedim: Ancak herhangi bir yayınlanma olmadı. Bu bakımdan, benim herhangi bir ilgim yoktur. Örgütten ayrılan PKK Vejin örgütü mensupları bu cinayeti işlemiş olabilir. Vejin örgütü benden ayrılan Kesire Öcalan, Hüseyin Yıldırım ve yakınlarının oluşturduğu bir örgüttür. Bunların geliştirmek istediği bir gruptur. Daha çok yurt dışında faaliyette bulunuyorlar. Bazıları da Kuzey Irak'ta faaliyet göstermiş olabilir..."

Oysa Öcalan'ın ölüm emrinden kaçan Kesire Öcalan ve PKK'nın eski Atina temsilcilerinden Avukat Hüseyin Yıldırım gibi isimlerin Olof Palme'yi öldürmeleri için bir sebep bulunmuyordu. Çünkü bu isimler İsveç'i bir sığınak olarak kullanıyorlardı. 


MIT'in ilk Apo teşhisi

Türkiye 12 Eylül 1980'e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde ismini yeni yeni duyurmaya başlayan Ala–Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasa dışı grup ufak tefek dikkat çekmeye başladı. Bu grupların ortak özelliği, "Kürtlük" unsuru üzerinde durmalarıydı. 

Ala–Rızgari grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan kişilerden oluşuyordu. 

PKK, 1978'de Lice'nin Fis köyünde kuruluşunu ilan edip, oluşturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup "Apocular" olarak biliniyordu. 

Aslında, örgüte yönelik ilk operasyonlar da 80 öncesinde yapıldı. 
Öcalan'ın en yakın arkadaşlarından Haki Karel, 1977'de Gaziantep'te öldürüldü. 1979'da ise Elazığ ve Diyarbakır'da, "Apocular"a önemli bir darbe indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi Şahin Dönmez de tutuklandı.

Bu sırada Abdullah Öcalan'ın izine de Diyarbakır'da ulaşıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor:"Öcalan, Kesire Öcalan ile birlikte Diyarbakır'da Günaydın Apartmanı'nda kalıyordu. Polis yerini tespit etti. Milli İstihbarat Teşkilatı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir örgütsel faaliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı." 

Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara'da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979'un Temmuz'unda izini kaybettirip Urfa üzerinden Suriye'ye kaçmayı başardı.

İlginçtir, Öcalan bu tarihte asker kaçağıydı. Onun karanlık ilişkilerini çözmeye çalışan Uğur Mumcu, Kürt Dosyası kitabında şunları yazıyor:"Askerlik Şubesi Öcalan'ı adım adım izliyordu. 26 Temmuz 1977 günü yeniden son yoklama çağrı pusulası göndermişti. Ancak Öcalan izini kaybettirmeyi başarmıştı. Bu yüzden son çağrı pusulası kardeşi Mehmet Öcalan'a tebliğ edildi. 26 Eylül 1978 gününden sonra da son yoklama kaçağı olarak aranmaya başlandı. Öcalan o günlerde Diyarbakır'daydı. Diyarbakır'ın Ofis Mahallesi'nde eşi Kesire ile Günaydın Apartmanı'nda kalmakta; evde günlerce kitap okumaktaydı."

Peki o dönemde güvenlik birimleri Apocuların lideri Abdullah Öcalan'a nasıl bir teşhis koymuştu? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, tutuklanıp Mamak Askeri Ceza Evi'ne konulmasından sonra kazandığı sakıncalı kimliğe rağmen izini kaybettirmesi yalnızca güvenlik birimleri arasındaki eşgüdüm eksikliğinin bir sonucu muydu?..

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının İmralı iddianamesinde şöyle denildi: "Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Şahin Dönmez ile birlikte Elazığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoğunluğunun yakalanması örgütte paniğe yol açmıştır. Şahin Dönmez'in itirafları ile birlikte güvenlik kuvvetlerinin başlattığı bir dizi operasyon nedeniyle Abdullah Öcalan, Diyarbakır'da saklanmakta olduğu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuştur."

Ömerli'deki çocukluğu

Yine de bu sorulara sağlam cevaplar alabilmek için, Öcalan'ın hayata gözlerini açtığı Ömerli köyüne kadar uzanmak gerekiyor. İmralı Mahkemesi'ne verdiği 81 sayfalık savunmasında çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: "Yoksul, aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü ailesi içinde Cumhuriyet'in, başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe–Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu... Tepkim, feodal aile bağlarınaydı. Denebilir ki, ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti... Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan karınca ezmez, diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir yılan avcısı olarak tanırlardı...

Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Yetmişlerde solculuğa ve o dönem Kürtçülüğüne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim..."

Liseyi 1966–68 döneminde Ankara'da Tapu Kadastro Lisesi'nde okudu. Öcalan, Uğur Mumcu kadar PKK hareketi üzerine kafa yoran, iki kez Bekaa Vadisi'ne gidip kendisiyle konuşmalar yapan Mehmet Ali Birand'a lise yıllarını daha da açıyor:

"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Çok pasif bir durumdaydım. Ankara'nın da verdiği çelişkiler içinde biraz da muhafazakar bir yapıdaydım... Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim. Daha çok burjuva felsefesi ile ilgileniyor, bu tip yazar ve kitaplarını okuyordum. Bir yandan da Maltepe Camii'nde namaz kılardım. Din ile felsefenin yer değiştirmeye başladığı bir dönemdi... 1969'da meslek okulunu bitirdim ve hemen ardından Diyarbakır'da kadastro memurluğu yaptım. İşte her şeyin dönüm noktası 1970 tarihidir. O sıralarda elime Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap geçti. Kitabı okuduktan sonra her şey değişti..." (Apo ve PKK, Mehmet Ali Birand, sayfa, 79, 80).

Diyarbakır'daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü'ne atanıp İstanbul'a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yatay geçiş yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, Mahir Çayan'ın öldürülmesi ve Deniz Gezmiş'in tutuklanması üzerine okulda başlayan boykot eylemlerine o da katıldı, sol yumruğunu havaya kaldırıp, "Bağımsız Türkiye" diye bağıranlardan biri de oydu. 8 Nisan 1972'de gözaltına alındı, Mamak Askeri Ceza Evi'ne konuldu. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nce üç ay hapis cezasına çarptırıldı, davanın sonuçlandığı tarihe kadar yaklaşık yedi ay ceza evinde yattı.

Ceza evinden çıkmasından son sınıfa gelinceye kadar hem öğrenciliğini sürdürdü, hem de sol hareketlerden yavaş yavaş ayrılıp yine sosyalist eksende Kürtçü bir çizgiye yöneldi: "Kısa bir süre Türkiye soluyla birlikte hareket etmemle birlikte 1973 baharında bir grubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım. 1975'te Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği başkanlığı yaptım. PKK programını 78'de kaleme aldık. 79 Temmuz başlarında Ethem Akçan'la Suruç üzeri Suriye ve Lübnan'a Filistinlilerin yanına geçtik..."


MİT'in ilk teşhisi: Aşırı solcu bir kürt


İşte 1979'a kadar kişisel hikayesi satır başlarıyla böyle olan bir Abdullah Öcalan'dan söz ediyoruz. Bu Öcalan 12 Eylül'ün geniş güvenlik önlemleri alınan atmosferinde üstelik yakından da izlenirken Suriye'ye kaçmayı nasıl başarmıştı?..

Milli İstihbarat Teşkilatı'nın o günlerde Öcalan'a yaklaşımı şöyleydi:"MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970'lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler."

Aynı yetkiliye göre MİT Apo'yu 1977'den itibaren yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş: "Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyor ve çarkları çeviremiyorduk." (Apo ve PKK; sayfa 99, 100). 

Öcalan ise sıkıyönetim altında polisin, MİT'in ve askerin elinden kurtuluşunu şöyle anlatıyor:"3 haziranda yine bir toplantımız olacaktı. Bir gece öncesinden Pilot Necati tutturdu, 'Yarın nerede toplanacağız?' demeye başladı. Yanımızda Kemal Pir de vardı. Kemal 2 haziran gecesi eve yaklaşırken yakalandı. Üstü aranınca silah bulundu... Ertesi sabah da biz eve gideceğiz. Gitmeden önce tesadüfen birini yolladım. Git bak eve, dedim. Dönünce, abi evin her tarafı çembere alınmış, dedi. Şans eseri kurtuldum. Üç dört tane kirli silah vardı. O silahlarla yakalanacaktık. 30 yıl cezası var. Sonradan haber aldık. Baskını Özel Harp Dairesi yapmış. Mustafa Karasu içeri alındı. Üç de silah yakalandı. En azından yedi yılım gidebilirdi." (Apo ve PKK, sayfa 88)

Öcalan, Suriye'ye kaçış öncesi faaliyetlerini anlatırken, kendisine yanaştırılan casuslara rağmen güvenlik birimlerine yakalanmayışını, sürekli olarak kendisinin başarısı olarak gösterdi ve bunu örgüt içinde de bir propaganda aracı olarak kullandı.

Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında "casuslar" olarak karısı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya)'yı gösteriyor. Ona göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT'in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati'nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen'i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, "Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı." iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan'a göre, Ankara'da görünüşte kontrol altındaydı, Urfa ve Diyarbakır'a geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihayet Urfa'da çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriye'ye gitti. 

Sivrilenlere MİT damgası 

Terörist başı, bu "MİT kontrolü" korkusunu hep yaşadığı gibi, örgütte sivrilme istidadı gösteren birçok önde gelen ismi "MİT ajanı" kulpuyla tasfiye etti. Bunların başında Kesire Öcalan, Mehmet Cahit Şener, Ali Çetiner, Hüseyin Yıldırım, Şemdin Sakık, Resul Altınok, Abdullah Kumlu, 'Kör Cemal' kod adlı Halil Kaya, 'Baran' koduyla bilinen Cihangir Hazır, Abdullah Ekinci, Osman Tim, 'General Zinnar' kod adlı Alaattin Kanat geliyor. 

Öcalan'a göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT'in bir tuzağıydı... Pilot Necati'nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen'i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, "Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı." iddiasını ileri sürerek açıklıyor. 

1977'den itibaren MİT, Apo'yu yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş. Bir MİT yetkilisinin konuyla ilgili ifadesi şöyle: "Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyorduk. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler."



Kürt devletinden Demokratik cumhuriyete

İmralı duruşmalarının en ilginç taraflarından biri, Türk yargısında gelenek olmasına rağmen sanık sandalyesindeki Abdullah Öcalan’a mesleğinin sorulmaması oldu.
Duruşmaların üçüncü gününde şehit yakını olarak müdahil sıfatıyla tanık kürsüsüne çıkıp konuşan Abdurrahman Dağdelen, “Sanıktan mesleğinin sorulmasını, ayrıca Öcalan soyadını nereden aldığının sorulmasını istiyorum.” dedi. Ancak, aynı gün üst üste konuşan şehit yakınlarının konuşmalarıyla oluşan yüksek tansiyonda Öcalan’a yine mesleği sorulmadı. 
Mesleği sorulsaydı, “Tapu Kadastro Memuruyum” mu diyecekti, bilinmiyor ama kamuoyunda kendisi için sıkça kullanılan “Terörist başı” nitelemesine itiraz etti. “Bosna’ya, Afrika’ya, Kosova’ya bir bakalım. Çok daha acımasız bir durum yaşanmıştır. Ama benim durumumda bir yargılama olmamıştır.” sözlerini kullandı.

Ancak o itiraz etse de, “Terörist başı” sıfatı hep onunla anılır olmaya devam edecek. “İki yüz yıllık bir geçmişi olan böyle bir sorunda her şeyin benim üzerime yıkılmasının kimseye yarar getirmeyeceğini sanıyorum. 1993’ten ve bilhassa 1996’dan sonra bu sorunun demokratik cumhuriyet içerisinde, üniter devlet yapısı içerisinde çözüleceğini belirttim. Geçmişi bırakalım, mühim olan bugün ve gelecektir. 20 yılda ancak bu sonuca varabildim, 20 yılda bu çözüme varmamız yadırganmasın. Eylemlerin çözümü zora sokacağına ancak 20 yılda ulaşabildik. Devletimiz barış konusunda girişimlerde bulunsun, yanıt bulacağına inanıyorum. Barış sayesinde PKK devletin en önemli destek gücü olacaktır. Dört bin yıldır birlikte yaşadık, yine de birlikte yaşayacağız, ülkemiz güçlenecektir.” gibi yorumları da bunu değiştirmeyecek. (İmralı duruşma tutanakları, sayfa 49–50)

Terörist başı Öcalan, 1990’lı yıllardan sonra terör olaylarıyla bir yere varılamayacığını anlamaya başladığını, daha duruşmaların ilk günü, şehit ailelerinden özür dilemesinden hemen sonra açıkladı ve, “Bana bir kanal açın, bir af yasası, bir izin gibi şeyler düşünüyorum.” dedi. (Tutanaklar, sayfa 15). 

1971’den 1999’a değişim

Savcılık ifadesinde, “Başlangıçta gerçekten Kürdistan devleti kurmak gibi bir kavramımız vardı. Ancak gelişen süre içerisinde müstakil bir Kürt devleti kurmak değil de, Kürtlerin de cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortam içerisinde cumhuriyetle birleştirilmesi sonucuna vardım.” diyen Öcalan, hakimlerin karşısına çıktığı ilk günden itibaren ısrarla bu vurguları yaptı. 

Onun için “geçmişi unutmak” elbette kolay ve bunu yapmaya da hemen hazır, ama en başta bölge halkı olmak üzere bütün Türkiye’nin 15 yıldır yaşadığı terör acısını hemencecik unutması o kadar kolay mı?.. Kendince, “ezilen bir halk kesimini” kurtarmak için “Kürt devleti” kurmak için yola çıkan terörist başının dramatik sonu da yine kendi cümlelerinde saklı...
Yıllarca kafa tuttuğu Türkiye Cumhuriyeti için sonuçta “devletimiz”, kan gölüne çevirdiği bu topraklar için “ülkemiz” diyor. 1971’de sol yumruğunu havaya kaldırıp “Bağımsız Türkiye” diye bağıran Öcalan, aradan geçen 28 yıldan sonra yeniden “devletimiz, ülkemiz” diyecek noktaya geliyor.

Ve, “Kürt devleti hayali boşunaymış, demokratik Türkiye Cumhuriyet çatısı altında bize de yer varmış.” biçimindeki sözleriyle aslında bütün ayrılıkçı terör gruplarının hemen algılaması gereken tarihî itirafında bulunuyor.

Geç kalmış diğer sözler

Kafasında kurguladığı tarihlerle, İmralı adasında PKK’nın tarihini de yine kendince yorumladı.

1987’den itibaren PKK’nın içinde çeteler türediğini, bu “avare asi çetelerle” mücadele ettiğini 90’da örgütün çok tehlikeli bir noktaya geldiğini gördüğünü, 93’ten Türk Silahlı Kuvvetleri karşısında kesin yenilgiye uğradıklarını anlattı. 

Bu anlatımlarından bazıları İmralı duruşma tutanaklarına şöyle yansıdı: “Örgüt içinde 1987’den bu yana iç çatışmalar vardı, 1996 yılına kadar da bu sürdü. Kürdi iktidar anlayışı bu iş yerlerini, maden ocaklarını, üretme çiftliklerini yakıp yıkmış olabilir. Bunlara, avare asi çete grupları diyorduk. Bizi de çok uğraştırdılar, bölgeye de çok zarar verdiler... Turistik bölgelere ve fabrika üretim merkezlerine karşı yapılan saldırılar için talimat vermedim. PKK’nın yapısı böyle eylemlere çok müsaittir. Biz böyle bir şey benimsemedik. Bu tür anarşik yapılı kişiliklerin önünde durmasaydık bu tür eylemler daha da yoğun olabilirdi... 1993 yılından sonra örgüt içinde siyasal ağırlıklı bir çizgi geliştirmeye yöneldim.” (Sayfa 38)

“Örgütün eylem ve faaliyetlerinden birinci dereceden sorumlu benim. Örgütün eylem ve program yapısı anlamında 1990 yılından bu yana örgüt içinde yürüttüğüm yoğun bir iç mücadele vardır.”

“Ben mahkemeye hitap ederken hem Türkiye Cumhuriyeti hem de demokratik cumhuriyet diyorum. Demokratik cumhuriyet tabirini tabana yayılmış geniş demokrasiyi belirtmek için kullanıyorum. Kürt meselesini de bu çerçevede çözeceğini sanıyorum. Aşiret, tarikat gibi unsurlar ortadan kalkarsa halk ve cumhuriyet birleşir.” (Sayfa 24)
“Benim yapabileceğim, bütün bu isyanların noktalanmasını sağlamak için çalışmaktır. Bundan sonra hata yapmadan düşmanların (Batılı ülkeleri kastediyor) oyununu bozmaktır. Barış ve kardeşlik için her şeyi yapacağım.” (s. 34)

“Örgüt içerisinde sivil hedeflere saldırılar yönünde ciddi bir savaş yaşandı. Sivil hedeflere yönelik savaşlar, çizgi savaşıyla ilgilidir.” (s. 40)

Demokratik cumhuriyet ne demek?

Öcalan’ın İmralı duruşmaları boyunca ısrarla “Demokratik Cumhuriyet” üzerinde durması üzerine, şehit avukatlarının sözcüsü Cahit Torun, “Sanık bununla neyi kastediyor?” sorusunu yöneltti.

Ayağa kalkan Öcalan şu cümleleri kullandı: 

“Önemli bir soru, kendilerine teşekkür ederim, açıklayacağım. Kürt toplumunda halen çok ciddi bir demokrasi problemi vardır. Kürtlerle devlet arasında ağa–şeyh–aşiret üçgeni bir bent oluşturmuştur. Bireyin özgür bir vatandaş, toplumun da özgür bir toplum olmasını engellemişlerdir. Bu, cumhuriyetin bir yarasıdır. Bunun kaldırılmasını istiyorum. Bu kaldırıldığında, Kürt bireyi cumhuriyetle kucaklaşacaktır. Bu sebeple demokratik cumhuriyet diyorum. Bu şekilde birliğin sağlanması cumhuriyete taze kan verecek ve güçlendirecektir. Bu kavramla bunu kastetmek istiyorum.” (İmralı duruşma tutanakları, sayfa 55)

Öcalan, argümanlarına güç katmak için, 1993’te ilan ettiği ateşkese atıflar yaptıktan sonra, yine “1996 süreci” adını verdiği benzer girişimlerden bolca söz etti.

Zaman zaman da yüzyılın başındaki bazı olaylara kadar uzandı: “Dr. Mehmet Şükrü Sekban’ı ve onun günümüzdeki Sekmancılığını ben temsil ediyorum, onaylıyorum. Sekman’ın düşüncesinde olan Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşamak istiyorlar. Ben de bu görüşteyim. Demokratik Türkiye Cumhuriyet altında yaşamak istiyorum ve Atatürk’ün kültür milliyetçiliğine inanıyorum.” dedi.

Dr. Şükrü Sekban, 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti’nin kurucularındandı. Sekman ile birlikte Seyit Abdülkadir Efendi, Emin Bey, Muhiddin Nami Bey’in de kurucuları olduğu bu cemiyet, Kürtlere otonomi verilmesini sağlamak amacındaydı. 1920’de kurulan Teşkilatı İçtimaiye Cemiyeti ise, Kürdistan Teali Cemiyeti’nden ayrılan ve bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını isteyen Abdullah Cevdet, Emin Ali Bedirhan ve Kemal Fevzi gibi isimlerin kurduğu bir teşkilattı. 

İdam kararının açıklandığı 29 Haziran Salı günü bile yine “demokratik cumhuriyet”e sığındı: “Cumhuriyete karşı değil demokratik cumhuriyet için mücadele ettiğime inanıyorum.”

PKK’nın geleceği

Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmek üzere olduğu günlerde, PKK’nın 6. kongresi, Irak’ın İran sınırındaki Kandil dağlarında toplandı. Sovyet blokundaki çözülme sebebiyle 1994’teki 5. kongrede “merkez komite”sini lağvedip “başkanlık konseyi”ni kuran, Öcalan’ı, PKK genel sekreterliğinden, PKK genel başkanlığına seçen örgüt, 6. kongrede Öcalan’ı yeniden başkanlığa seçti.

Terörist başının “Veliahtım.” dediği Rıza Altuna, kardeşi Osman Öcalan ve Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Murat Karayılan, Duran Kalkan gibi isimlerin bulunduğu 10 kişilik başkanlık konseyi, bundan böyle örgütün tek karar odağı oldu. 

PKK’nın geleceğini de büyük ölçüde bu isimlerin karşılıklı iktidar mücadelesi, Batı dünyasının bu isimlerle kuracağı ilişkiler ve Öcalan’ın idam cezasının infaz edilip edilmemesi belirleyecek.

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.