GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYALAR/Milenyum Türkiyesi    15 Aralık 1999

FARUK MERCAN

Nerdeyiz nereye gidiyoruz?

Küresel bir aktörün gücü

Türkiye, AB şemsiyesi altında ve İslam dünyasındaki 'öncü' konumuyla çift taraflı lider ülke potansiyeline sahip tek ülke olarak değerlendiriliyor. "Amerika kıtası keşfedildiğinde Osmanlı Devleti 192 yaşındaydı. Türkiye'nin dünyanın sayılı üç dört devleti olduğu dönemlerin yanı sıra zorluklarla karşılaştığı, yenilgiler aldığı zamanlar da olmuş. Ama hiçbir dönemde Türkiye kendini küçük bir devlet gibi görmemiş."

Bu satırlar, Türk Dışişleri'nin parlak isimlerinden Büyükelçi Onur Öymen'in, "Türkiye'nin Gücü" ismini verdiği kitabından alındı. Halen Türkiye'nin NATO büyükelçisi olarak görev yapan Onur Öymen, üçüncü bin yılın eşiğinde, Türkiye'nin dünyanın sayılı lider ülkelerinden biri olmaya aday olduğunu rakamlarıyla ortaya koyuyor.

Önce Öymen'in kitabından bazı rakamlar alalım: Yeryüzünde, toprakları Türkiye'den büyük ülke sayısı 35. Türkiye dünya nüfusu sıralamasında 17. sırada yer alıyor. Hem toprakları Türkiye'den büyük hem de nüfusu Türkiye'den fazla yalnızca 11 ülke var. Bu ülkelerin başında ABD ve Rusya geliyor. Hem toprakları Türkiye'den büyük hem de nüfusları Türkiye'den fazla olan ülkeler arasında, kişi başına milli geliri de bizden fazla olan ülke sayısı ise sekiz.

AB Parlamentosu'nda en çok milletvekili

Onur Öymen, "Türkiye yalnızca toprakları ve nüfusuyla değil, toplam ekonomik gücüyle de Avrupa Birliği üyelerinin yarıdan çoğunun ilerisinde." tespitini yapıyor. Çünkü Türkiye, yıllık toplam 220 milyar dolarlık gayrisafi milli hasılası ile ilk 20 ülke arasında yer alıyor.

Peki "demokrasi tecrübesi" açısından Türkiye şu anda kaçıncı sırada?

"Toprakları Türkiye'den büyük veya nüfusu 50 milyondan fazla olan ülkeler arasında, ki bu ülkeler arasına Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya da girer, Türkiye demokrasi tecrübesi açısından ilk sekiz devlet arasında yer alıyor.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesiyle, 15 yıl içinde, Avrupa Parlamentosu'nda en çok milletvekiline sahip iki ülke olacak: Almanya ve Türkiye.

Çünkü nüfus verilerine göre, 15 yıl içinde Almanya'yı da geçiyoruz ve Avrupa'da birinci sıraya yükseliyoruz. Yalnızca nüfus tahminlerine bakıldığında, Türkiye 50 yıl içinde Almanya'nın iki katı nüfusa sahip olacak ve Avrupa Birliği nüfusunun da üçte birini oluşturacak. Genç nüfus açısından 29 ve altındaki yaş grubu itibarıyla da Türkiye Avrupa'da açık farkla lider durumunda. Türkiye'nin en yakın takipçisi ise İrlanda Cumhuriyeti. Almanya bu açıdan İrlanda'nın bile çok gerisinde bulunuyor.

Çünkü Avrupa Birliği ülkelerinde nüfus artışı değil, azalması söz konusu. Öyle ki, Amerika Birleşik Devletleri önümüzdeki 50 yıl içinde 400 milyona dayanacakken, Avrupa Birliği ülkelerinin toplam nüfusu 80 milyon gerileyip 290 milyon düzeyine inecek. Bu tarihte Türkiye'nin tahmini nüfusu ise yaklaşık 103 milyon olacak.

Rusya geriliyor, Türk cumhuriyetleri ilerliyor

Peki Avrasya'da durum ne olacak?

Şimdiki nüfusu 150 milyon civarında olan Rusya Federasyonu da Avrupa ülkeleri ile aynı kaderi paylaşıyor. 50 yıl içinde 30 milyonluk bir nüfus kaybına uğraması bekleniyor. Buna karşılık, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan'tan oluşan beş Türk cumhuriyetinin şimdi 60 milyona yakın olan nüfusunun, 50 yıl içinde 30 milyon artması yani 90 milyona ulaşması bekleniyor. "Medeniyetler Çatışması" tezini ortaya atan ünlü bilim adamı Samuel Huntington, dünya nüfusunun hangi oranlarda hangi medeniyetin etkisi altında olduğunu açıklarken ilginç veriler kullandı.

Huntington'a göre, yüz yılın başında dünya nüfusunun yüzde 44,3'ü Batı medeniyetinin etkisi altındaydı. Bu oran 1995'te yüzde 13,1'e indi, 25 yıl sonra ise yüzde 10,1'e inecek. Oysa yüz yılın başında dünya nüfusunun yalnızca yüzde 4,2'si İslam medeniyetinin etkisi altındaydı. 1995'te yüzde 15,9'a çıkan bu oran 25 yıl sonra yüzde 19,2'ye yükselecek.

Türkiye, Batı ile tam entegrasyonu hedeflemesine karşılık "Müslüman" kimliği sebebiyle İslam medeniyeti şemsiyesi altında bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye, yeni yüz yılın ilk çeyreğinde Avrupa Birliği şemsiyesi altında elde edeceği etkin konumun yanında, bin yıldır içinde yer aldığı İslam şemsiyesi altındaki "öncü" konumuyla çift taraflı olarak bir lider ülke olma potansiyeline sahip tek ülke oluyor.

Onur Öymen, "Türkiye'nin Gücü"nü araştırırken şüphesiz ekonomik durumumuzu, savunma gücümüzü ve ülke olarak milli gücümüzü oluşturan bütün diğer unsurları yine rakamlarla net olarak ortaya koydu.

Neresinden bakarsak bakalım, Avrupa ve Asya'nın tam ortasındaki bu iki yönlü avantajıyla Türkiye, yeni bin yıla en öndeki bir lider adayı olarak giriyor.

Türk Dışişleri'nin vizyonu

Peki Türk Dışişleri de bu "vizyonu" paylaşıyor mu?

Onur Öymen'in kitabının girişine şu iki cümle yerleştirilmiş: "Bu kitapta yer alan görüşler, yazarın kişisel görüşleridir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı'nın resmi görüşleri olarak algılanmamalıdır."

Ancak, bu cümle bizi aldatmasın. Çünkü Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz yıl, Öymen'in kitabı piyasa çıkmadan üç ay önce benzer bir çalışmaya imza attı. Araştırmaya çok da çarpıcı bir isim verildi: "Türkiye ve Dünya, Dünya 20102020, Küresel Bir Aktörün Doğuşu"

Bu çalışmada, Türkiye'nin son dönemlerde sivrilen "prenslerinden" olan iki ünlü bürokratın imzası var. Halen Tokyo Büyükelçisi olan Yaman Başkut ve o tarihte Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olan Orhan Güvenen...

Dışişleri Bakanı İsmail Cem, araştırmanın önsözünde şu çarpıcı cümleleri kullandı: "Bu geniş sosyopolitik coğrafyada, en dinamik ekonomiye, en gelişmiş silahlı kuvvetlere ve en deneyimli demokrasiye sahip olan Türkiye, yeni "Avrasya Düzeni"nin istikrarına katkı getirmek ve onun sunduğu imkanlardan yararlanmak için elverişli koşullara sahip bulunmaktadır. Hem tarihsel ve kültürel birikimiyle, hem de aynı zamanda Avrupalı ve Asyalı olmanın imtiyazından kaynaklanmış çift boyutlu kimliğiyle Türkiye, Avrasya'nın 'merkezini' oluşturmaya dönük güçlü bir konumdadır... Türkiye, yeni ve güçlü bir ekonomik ivmenin sağladığı hızla, geçmişteki bölgesel rolünü, şimdi küresel bir role dönüştürüyor... Bir ülkenin konumunun öncelikle silahlı gücüyle ölçüldüğü bir dünyada yaşamıyoruz artık. Dünyamız küresel bir pazar özellikleri alırken, çağdaş model, yeni bir gücün, ekonomik dinamizm ve sürekliliğin önceliğine işaret ediyor."

Teröre ve afetlere rağmen

15 yıl boyunca PKK terörü ile mücadele eden Türkiye, bu uğurda 100 milyar dolar harcadı. Eğer terör olmasaydı, örneğin Türkiye 32 milyar dolarlık bir proje olan üç tane daha GAP(Güneydoğu Anadolu Projesi) yapabilirdi. Veya bu parayı borç ödemelerine ayırsaydı tek kuruşluk dış borcu olmazdı.

Türkiye, topladığı vergilerin neredeyse tamamını iç ve dış borç faizlerine ayırmak zorunda kalıyor ve gelir dağılımında büyük adaletsizlik yaşanıyor. Bunun yanı sıra, Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan devlet içindeki illegal örgütlenmelere ve 17 Ağustos depremiyle ortaya çıkan devletin hantal yüzüne rağmen; dinamik özel sektörü ve uyanan sivil toplumuyla ümit veriyor.

Depremin ardından Newsweek dergisine konuşan Bilkent Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Norman Sotne şunları söyledi: "Deprem felaketi Türkiye'yi birinci dünyaya geçişinin eşiğinde iken vurdu. Fakat Türkiye bu eşiği er geç geçecek. Türkiye, kısa bir süre öncesine kadar üçüncü dünya ülkesiydi. Ancak son 20 yılda bir modernleşme rayına oturdu. Yirmi yıl önce İsveç'in ekonomisi Türkiye'nin üç katı iken, şimdi Türk ekonomisi İsveç'ten çok daha büyük. Ham maddesi az; fakat dış ticareti Rusya'yı bile yakında geçecek bir seyir izliyor. Deprem, Atatürk reformlarından bu yana en dramatik siyasi ve ekonomik değişikliklerin yapılacağı bir döneme rastladı. Sınırlı devlet sektörüyle sağlam bir para birimiyle, dünya klasındaki firmalarıyla, sağlıklı iç tasarruflarıyla Türkiye, birinci dünyaya adım atmak üzereydi. Deprem, bu program için de felaket oldu. Fakat Türkiye, daha önceki felaketlerde ayakta kalmayı bildiği gibi bu kez de aynı şeyi yapacak. Buna şüphe yok."

Business Week dergisi de ekim ayının son haftasında Türkiye ile ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: "Türkiye, gözlerden uzak, tozlu bir ekonomiden, istimi üzerinde güçlü bir lokomotife dönüştü. İstanbul'un baharat, inci boncuk satılan çarşıları, bugün dijital elektronik cihazların pazarlandığı mekanlar haline geldi. Bu, Türkiye'nin görünümünün büyük ölçüde değiştiğini gösteren örneklerden sadece birkaçı. Ancak bu değişim 17 Ağustos depremiyle engellendi. Her şeye rağmen özel sektör, Atatürk'ün Batılılaşma girişimlerine paralel olarak onun meşalesini 64 milyon adına daha ileriye götürmeye kararlı. Fırsat pencereleri, yüksek satın alma gücü olan Avrupa Birliği'nden 1996'da başlayan gümrük birliği anlaşmasına, petrol zengini Kazakistan gibi Türk cumhuriyetlerinden başbakanın Washington gezisi sonrasında beklenen IMF standby anlaşmasına kadar değişik alanlara uzanıyor... ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından dünyanın gelişmekte olan en büyük on ülkesi arasında gösterilen Türkiye, ekonomisi güçlü, modern bir ülke olma yolunda dev adımlarla ilerliyor. İstanbul'u ziyaret eden her yabancı iş adamı mutlaka Sakıp Sabancı'nın Emirgan'daki Köşkü'nü ziyaret ediyor..."

 

Güvenlik üreten ülke

Çırağan Sarayı, İstanbul zirvesinde dünya liderlerini ağırlamasından bir yıl önce çok ilginç bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Amerikalı ve Avrupalı etkili bir grup stratejistin oluşturduğu, Atlantik İnisiyatifi adı verilen girişim, Türkiye'den de birçok katılımcıyla geçtiğimiz yılın mayıs ayında üç gün boyunca Çırağan Sarayı'nda beyin fırtınası yaptı.

Türkiye'den katılımcılar şöyleydi: "Çevik Bir (Genelkurmay 2. başkanı), İlter Turan (Koç Üniversitesi), Şükrü Gürel (Devlet bakanı), İlhan Kesici (milletvekili), Nezihi Çakar (emekli orgeneral), Uğur Bayar (Özelleştirme İdaresi başkanı), Şükrü Elekdağ (Bilkent Üniversitesi), Halil Şıvgın (Türk Dünyası Demokrasi Vakfı başkanı), Murat Karayalçın (TBMM Dışişleri Komisyonu başkanı), Hasan Köni (Ankara Üniversitesi)."

Toplantının çok sayıdaki yabancı katılımcıları arasında ise, başta dünyaca ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski, ABD eski savunma bakan yardımcısı Richard Perle, Ankara eski büyükelçisi Morton Abramowitz, yeni Büyükelçi Mark Parris ve Türkiye'de görev yapan bütün Batılı gazeteciler yer aldı. Sadece oturumların başlıklarına bakmak bile, nelerin konuşulup tartışıldığı hakkında bize yeterince fikir verebilir:

"1. Atlantisizm, İslam ve Türkiye'nin rolü, 2. Atlantik'in petrol, su ve boru hatları perspektifi, 3. Atlantik İttifakı'nın geleceği (2012), 4. Avrupa Birliği'nin tek para birimine geçişi ve sonrası, Serbest ticaret ve Transatlantik pazarı, 5. Federal bir Avrupa, Atlantisizm ile rekabet edebilir mi?, 6. Balkanlardan Ortadoğu'ya Türkiye'nin bölgedeki rolü, istikrar ve güvenlik, 7. Atlantik İttifakı Ortadoğu'da güvenliği sağlayabilir mi?, 8. Kosova, Bosna ve ötesi, 9. Clinton, Blair, Schroeder: Büyük proje hangisi?, 10. Hangi yolla reform?, 11. NATO'nun genişlemesinden sonra ne olacak?, 12. Demokrasi ve İslam."

İki özel konuşmacı

Toplantının en özel oturumu, 3 Mayıs 1998 günü yapıldı. İki konuşmacı vardı: Genelkurmay 2. başkanı Çevik Bir ve Brzezinski. Önce Brzezinski konuştu. Ardından Çevik Bir kürsüye davet edildi. Işıklar kapatıldı, Orgeneral Bir, on sayfalık konuşmasını görsel efektler eşliğinde okudu. "Zaman değişti, biz de değişmek zorundayız." diyen Çevik Bir, söz Türkiye'nin bölgedeki rolüne gelince şunları söyledi: "Türkiye'nin bölgede artan rolü, güvenlik üreten bir ülke olarak bölgemizin barış ve istikrarına katkısını güvenlik açısından sizinle paylaşmak istiyorum."

Türkiye belki de, "güvenlik üreten(security producer) bir ülke" oluşunu ilk kez Çevik Bir'in konuşmasıyla öğrendi. Peki, "güvenlik üreten ülke" olmak ne demekti?...

Türkiye'nin askeri stratejistlerine göre, bölgemizdeki ülkelerin çoğu güvenlik tüketen (Security consumer) devletler. Çünkü, bu ülkelerde düzenli bir istikrar söz konusu olmadığı gibi, terör hareketlerini destekliyorlar. Üstelik çoğu da demokrasi ile yönetilmiyor. Buna karşılık Türkiye, güçlü silahlı kuvvetleriyle, demokratik bir ülke oluşuyla, teröre ve uyuşturucu kaçakçılığına karşı açık tavrıyla bölge ülkeleri için güvenlik ortamı üretiyor. Üstelik onlar tüketirken, Türkiye üretiyor. Çevik Bir, Rumeli Sanayici ve İşadamları Derneği toplantısındaki konuşmasında, Türkiye'nin bir rolüne daha değindi: "Türkiye, güvenliğin yanı sıra strateji de üretiyor..."

Yine Çırağan Sarayı'ndaki bir toplantıda konuşan MGK eski Genel Sekreteri ve Hava Kuvvetleri eski komutanı Orgeneral İlhan Kılıç da, Türkiye'nin strateji üreten konumuna işaret etti: "Zaman zaman 'Türkiye, Ortadoğu'nun lider ülkesi olsun.' deniyor. Lider ülke olup herkesin problemleriyle uğraşacağına, bölge için strateji üreten bir ülke olsun daha iyi... "

Yeni bin yılı belirleyecek ülke

Yeni bin yılın başında Türkiye'nin rolü yalnızca bizim askeri stratejistlerimiz tarafından dile getirilmiyor. Amerikan Başkanı Bill Clinton, Türkiye gezisine bir iki gün kala, ABD'deki Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Önümüzdeki 1000 yılı Türkiye belirleyecek." dedi. Amerikan Başkanı, 16 Kasım 1999 günü Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada da aynı vurguları yaptı: "20. yüzyılı anlamak için Türkiye'nin tarihi, bir anahtardır. Ancak ben inanıyorum ki, Türkiye'nin geleceği önümüzdeki bin yılın ilk yüz yılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır. İnsanlar harita çizebilmeye başladığından bu yana Türkiye'nin coğrafyasının sabit gerçeklerine dikkat çekmişlerdir, Anadolu kıtalar arasında bir köprüdür. Boğaz'ın en yakın iki noktası bir kilometreden kısa bir mesafe, Avrupa ile Asya'yı ayırır. İnşa ettiğiniz köprüler, ticaret ilişkileri ve haberleşme devrimi sayesinde kıtalar arasında ayrım da kalmamıştır. Türkiye'nin Doğu ile Batı'yı birleştirme konusundaki başarısı bu coğrafyayı gözönüne alınca daha da önem kazanmaktadır."

Yalnızca Amerikan Başkanı da değil, aslında bütün dünya, Türkiye'nin geleceğin dünyasındaki yerini anlamaya ve yorumlamaya çalışıyor.

Dolayısıyla dünyanın her köşesinde, bu yönde toplantılar, beyin fırtınaları yapılıyor. Örneğin, geçtiğimiz Ağustos ayının ilk haftası, Türkiye'den ve ABD'den katılımcılarla, Kuzey İtalya'nın Como Gölü kıyısında iki gün boyunca "21. yüzyılda Türkiye" tartışıldı. Örneğin, bir kaçgün önce, İngiltere'nin Oxford kenti yakınlarında üç gün boyunca "Türkiye'nin Gelecek Yolu" tartışıldı; Türk, Amerikan, İngiliz ve çeşitli Avrupa ülkelerinden 50 ismin katılımıyla.

Örneğin, kasım ayının son haftası, İngiltere'de Wilton Park Konferansları adı verilen toplantılar yapıldı. Toplantının konusu, "21. Yüzyılda İslam ve Batı"ydı.

Türkiye, gücünün farkında mı?

Toplantıya Türkiye'den katılan Şahin Alpay, izlenimlerini şöyle yazdı: "Konferanstaki tartışmaları izlerken, kaçınılmaz olarak Türkiye'nin İslam dünyasındaki çok farklı konumunu düşündüm: Türkiye, İslam dünyasının tartışılmaz yıldızı. Osmanlı döneminde öyleydi; Cumhuriyet döneminde de öyle olmaya devam ediyor. Türkiye, ekonomik bakımdan İslam dünyasının çok ilerisine gitti. Bunu mükemmel olmaktan uzak demokrasisi sayesinde; demokrasiyi de dört başı mamur olmaktan uzak laikliği sayesinde başardı. Bütün eksik, kusur, ilkellik ve talihsizliklerine rağmen bugünün Türkiyesi'nin gündeminde 'Kopenhag kriterleri'nin (Avrupa Birliği üyeliği için öngörülen standartlar.) nasıl yerine getirileceği var. Türkiye'nin İslamcıları bile demokrasimizin liberalleşmesini, laikliğimizin laikleşmesini talep ediyor. Türkiye, dünyadaki yerini iyi görebilmeli; daha da ileri gitmek için kendine güvenebilmeli."(30 Kasım 1999, Milliyet).

Gücünün farkında olan Türkiye de geleceğini anlamaya çalışıyor. Bu yüzden İstanbul'da bulunan Harp Akademileri'nde düzenlenen sempozyumda şu soruya cevap arandı: "21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye'nin genel vizyonu, politikası ve stratejisi ne olmalıdır?.."

Yine çok sayıda yerli ve yabancı katılımcıyla... Ordu'dan yeni ayrılan emekli askerler de, yaşanan 28 Şubat sürecine rağmen, Türkiye'nin artık geçmişe değil geleceğe bakması gerektiğini, "darbeler" döneminin kapandığını, hedefin "tam demokrasi" olması gerektiğini vurguluyorlar.

Askerin vizyonu

Bu düşünceleri en çarpıcı biçimde, Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu dile getirdi: "Demokratik ülkeler listesinde 36 ülke sayılıyor, biz yokuz. 'İktidar değişikliği, dört veya beş dönem sorunsuz vuku bulabiliyorsa, o ülke demokratiktir.' deniyor. Türkiye'de 1983'ten beri 20 seneyi tamamlamadığı için listeye giremedi. 4 yıl daha dayanabilirsek listeye gireriz. Listede 36 tane demokratik ülke sayılıyor. Papua Yeni Gine dahil, biz yokuz..." (1 Kasım 1999, Hürriyet).

Dervişoğlu, bu düşüncelerini, Arend Lijphart'ın yazdığı ve Yale Üniversitesi'nin yayınladığı "Patterns of Democracy" (Demokrasi Şekilleri) kitabına dayandırdı.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin şart olduğunu, buna karşı çıkan tek bir askere rastlamadığını belirten Dervişoğlu, "Bunu Atatürk'ün Türkiye'ye gösterdiği çağdaşlık doğrultusunun kaçınılmaz bir uzantısı olarak görüyorsak mutlaka AB'ye üye olmalıyız. Dışarıda kalamayız... Yunanistan ile beraber NATO'nun içindeydik. Eşit şartlar altında kendi menfaatlerimizi koruyabiliyorduk. Ama AB'de dışta kalmamız, gördüğümüz kadarıyla Türkiye'ye pahalıya mal oluyor." dedi.

"Demokratik düzen devlet için değil, fert içindir... Türkiye'de demokrasinin insan haklarına ne kadar saygılı olduğu konusunda kuşkularım var." gibi çok önemli bir vurgu daha yapan Dervişoğlu, Avrupa Birliği tarafından eleştiri konusu yapılan Milli Güvenlik Kurulu'nun konumu için ise, gelecekte MGK'da bazı rötuşlar yapılabileceğini ifade ediyor.

 

Özal'ın vizyonu MGK'nın hedefi

Amerikan Başkanı Clinton, Meclis'teki konuşmasında Türkiye'nin Amerika ile ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunan liderleri sayarken 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ismini özenle andı. Ve Türk liderler arasında yalnızca onun "vizyon"undan söz etti.

Türkiye'de son yıllarda siyaset sahnesinde pek "vizyon" kelimesinden söz edilmiyor. Buna karşılık, her biri zengin bir meslek geçmişine sahip birkaç bürokrat ve birkaç iş adamı, Türkiye'nin geleceği için yüksek sesle kafa yoruyorlar.

Devlet Planlama Teşkilatı eski müsteşarı Orhan Güvenen ve Merkez Bankası eski başkanı Yavuz Güvenen'in, "Cumhuriyet'in 100. yılı" olan "2023 Türkiyesi" projelerine bu açıdan bakmak gerekiyor. İlginçtir, yakın zamana kadar, "İstanbul Dükalığı" olarak adlandırılan Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği yöneticileri de, birkaç yıldır "devlette yeniden yapılanma" istiyorlar. Devletin de, tıpkı özel sektör gibi personel politikasında "toplam kalite" yönetimine geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Ankaralı iki prens

Ancak iş dünyasında en çok ilgi çeken çıkışlar, henüz genç sayılabilecek Ankara'lı iki iş adamından geliyor. Ankara Ticaret Odası Başkanı Zafer Çağlayan, devletin içine sürüklendiği "borç faizi" kısır döngüsüne televizyon ekranlarından isyan etmekle kalmadı. Ortaya attığı somut bir projeyi devletin zirvesine kabul ettirdi. Deprem sonrasında bedelli askerlik fikrini o dile getirdi. Başbakana, cumhurbaşkanına, genelkurmay başkanına mektuplar yazdı. Sonuçta önerisi Genelkurmay tarafından benimsendi. Hükümet hazırlanan taslağı Meclis'e sevk etti, Meclis'in onayı alındı. Böylece bedelli askerlik uygulamasıyla devletin hazinesi en az "bir milyar mark" gelir elde edecek.

Ankara Sanayi Odası Başkanı Sinan Aygün ise, devlete çok daha köklü bir proje sunuyor. Uzun bir süredir bunu yazılı ve görsel medyada dile getiriyor. Aygün, "Devlet, elindeki kadastrolu arazilerin yüzde birini imara açıp satsa 50 milyar dolar gelir elde edecek." diyor. Projenin ana hatları şöyle: "Devlet, elinde tuttuğu kamu arazileri nedeniyle, arsa ağalığı yapıyor. Türkiye bir yandan deprem yaralarını sarmak için kaynak arayışını sürdürürken, diğer yandan 40 milyar dolar iç, 102 milyar dolar da dış borç kıskacı içinde ve varlık içinde yokluk çekiyor. Türkiye topraklarının üçte ikisi, 4,5 trilyon dolar değerinde Hazine arazisinden oluşuyor. Devletin elinde halen 66 milyar 348 milyon metre kare kadastrolu arsa var. Bunun yüzde 30'unu oluşturan 19 milyar 900 milyon metre karesi, yol, park, sosyal alan gibi alt yapı yatırımlarında kullanılması gerekir. Geriye net 46 milyar 444 milyon metre kare kadastrolu alan kalıyor. Bu arsalara her biri 100 metre kareden 464 milyon 440 bin konut yapılabiliyor. Bu arsaların tanesi 10 bin dolardan değerlendirildiğinde, toplam 4 trilyon 440 milyar dolarlık bir gelir havuzu elde ediliyor. Bundan sonra önemli olan bu havuzdan ne kadarlık bir kaynağın musluktan akıtılarak, ekonomiye kazandırılacağıdır. 15 milyon konut alanı, 10 bin dolardan satılırsa 150 milyar dolar gelir elde edilebilir. Bu şekilde Türkiye'nin toplam iç ve dış borcu kapatılabilir. Türkiye'nin başına en büyük deprem, her yıl büyüyen iç ve dış borç stoku nedeniyle 2000 yılında gelecek."

Ankara Ticaret Odası, devletin harcamalarını da denetliyor. Oluşturulan "Kamu Harcamalarını Denetleme Masası" bu görevi yapıyor.

MGK, Özal'ı hedef yaptı

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren serbest piyasa ekonomisine geçişin fırsatlarını araştırmasına rağmen, uzun süre devlet ekonomik hayatın içinde kaldı. 1963'ten itibaren de Devlet Planlama Teşkilatı tarafından beşer yıllık kalkınma planları hazırlandı. 1998-2002 dönemini kapsayan 8. beş yıllık kalkınma planı, Dışişleri'nin parlak isimlerinden Büyükelçi Yaman Başkut ile birlikte, "Küresel Bir Aktörün Doğuşu" çalışmasına imza atan Orhan Güvenen'in imzasını taşıyor.

Orhan Güvenen, 8. beş yıllık kalkınma planıyla, "Cumhuriyet'in 100.yıl dönümünün Türkiye Projesi" hazırladı. Türkiye'nin, 2015 yılında dünyanın en etkin 9 ülkesi arasında yer alması, "devlet politikası" oldu. Bu hedef, Milli Güvenlik Kurulu'na sunuldu. Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevi öncesinde, Paris Üniversitesi'nde istatistik dalı öğretim üyesi olan ve Dünya Ekonometri Derneği Başkanlığı görevi yapan Güvenen, belki de siyasetçilerin yapması gereken bir görevi yaptı. Sonuçta, 10 yıl önce 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Türkiye'nin önüne koyduğu hedefler, 10 yıl sonra devletin ana politikası haline geldi.

Peki Özal ne demişti?..

Özal'ın deyimiyle 1983 seçimleri, ANAP'la birlikte "Kalkınmada yeni görüşün esasları" projesini de iktidara getirmiş oldu. Proje, serbest pezer sistemi ve ferdin önceliğine dayanan bir ilkeler bütünüydü. Türkiye, 1980'li yıllar boyunca yaşadığı dönüşümü işte Özal'ın bu projesi sayesinde sağladı. Özal, projeksiyonunu 2000'li yıllara da tutmuştu. 1998'de Milli Güvenlik Kurulu'na sunulan Türkiye'nin "ulusal politikasını", 4 Haziran 1992 günü 3. İzmir İktisat Kongresi'ni açarken şöyle anlattı: "Şimdi bizim için önemli olan Türkiye'nin bu noktadan nereye gitmesi gerektiğini tayin etmektir. 3. İzmir İktisat Kongresi'ni yaptığımız 1992'den on yıl sonra inşaallah yine bu bu güzel şehirde yapacağımız 4. İktisat Kongresi için ana hedefimiz ne olmalıdır. Ben, önümüzdeki on yıl içinde Türkiye'nin ana hedefi, sayıları nihayet 1015'i geçmeyen ileri ülkelerden bir tanesi olmaktır, diyorum. Birinci sınıf büyük devlet olabilmenin şartlarından birincisi iyi bir coğrafi konumda bulunmak, ikincisi yeterli büyüklükte, nitelikte nüfustur. Üçüncü, gelecek on yıl Türkiye'nin önünde çok büyük bir istikbal açan dönemdir. Balkanlardan Orta Asya'ya kadar Müslüman ve büyük bir kısmı Türk olan yeni devletlerle birlikte kendi gücümüzü daha tesirli hale getirebiliriz. bunlar bize Allah'ın bahşettiği büyük imkanlardır. Bu avantajjları mutlak surette kullanmalı, gücümüzü kuvveden fiile çıkarmalıyız."

Kaçan fırsatlar, yeni imkanlar

Türkiye'nin geçen on yıl içinde bu gücünü ne kadar kuvveden fiile çıkardığı tartışılabilir. Özal'ın sözleriyle, "Şayet Türkiye, önümüzdeki yıllarda üzerine düşen rolleri gereği gibi oynarsa gerek Kafkasya, gerek Balkanlar ve gerekse Karadeniz ve Doğu Akdeniz havzasını içine alan bütün bir Ön Asya bizim etrafımızda, bizim inisiyatifimizde ve bizim katkılarımızla kendi içindeki problemleri en optimal çözümlere kavuşturarak sulh ve sükun içinde yeni dünyaya entegre olibilir." Nihayet, "Böyle bir olumlu sürecin hızlandırılması ise, güçlü ekonomisi ve istikrarlı siyaseti ile kendisini kabul ettirecek Türkiye'nin önderlik rolüne muhtaçtır."

20 yıl önce neler demişti?

Daha 1980 öncesinde Özal, "Kalkınmada yeni görüşün esasları" başlığını verdiği 23 sayfalık projesinde şöyle demekteydi:

Güçlü devlet, memurları çok olan devlet değildir. Güçlü devlet harcamaları çok; fakat iki yakası bir araya gelmeyen devlet değildir.

Güçlü devlet, memurları az fakat kabiliyetli ve seçkin kimselerden müteşekkil devlettir.

Güçlü devlet, harcamaları hak ölçüler içinde; fakat hazinesi dolu olan devlettir.

Devlet, mabut veya baba değildir.

Devlet bir istihdam kapısı da değildir.

Aslolan devletin zenginliği sonucu milletin zenginliği değil, milletin zenginliği sonucu devletin zengin olmasıdır.

Cumhuriyet'in 100. Yılı Sözleşmesi

Orhan Güvenen'in "2023 Türkiyesi" projesinin benzerini, Merkez Bankası eski başkanı Yavuz Canevi ortaya attı. 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının içinde yer alan bir eski bürokrat olan Canevi, "birinci kuşak reform hareketi" dediği 24 Ocak'tan 20 yıl sonra 24 Ocak 2000'de, uzun soluklu "ikinci kuşak reform dalgasının" başlatılması gerektiğini vurguluyor.

2000'nin eşiğinde, Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve demokratik bir "yeni dalga" atılımı ile bu yarışı başlatmasının çok şık ve anlamlı olacağını belirten Canevi, şöyle konuşuyor: "Gerçekten 20 yıl sonra daha da kapsamlı bir atılım için ülkemiz daha şanslı ve daha güçlüdür. İlk olarak, 1980'li yıllarda Türk ekonomisine çalınan 'piyasa ekonomisi' mayası tutmuştur. Rekabet fırsatı ve imkanı, Türk müteşebbisinin bastırılan teşebbüs gücünü geri dönülmez şekilde harekete geçirmiştir. İkinci olarak, 20 yıldır bu kültür ve küreselleşme rüzgarı ile yetişmiş genç bir kuşak Türkiye nüfusuna ağırlığını koymuştur. Üçüncü olarak, 1996'dan bu yana parçası olduğumuz Avrupa Topluluğu Gümrük Birliği Anlaşması Türk insanının, Türk sanayicisinin rekabet, pazarlama ve her şeyden önemlisi 'toplam kalite' kavramlarını yeniden keşfetmesine imkan tanımıştır... 24 Ocak 2000 kararları, Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023 yılına kadar uzanan, hasretini çektiğimiz uzun soluklu bir çözümler demeti olabilir. Bu atılım vizyonu ve misyonu içinde olan, Türkiye'yi 21. yüzyıla taşıyacak ve 65 milyon Türk insanının yeniden silkinip bölgedeki ve dünyadaki kendisinin arzuladığı ve layık olduğuna inandığı yerini garanti edecek bir toplumsal hareketin, bir ulusal heyecanın ve bir kitlesel enerjinin ateşlenmesi demektir."

"Enflasyon, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, güvensizlik, çete, terör, haksız rekabet yorgunu" olan Türkiye'nin, "başarıya, toplumsal barışa, ulusal itibara, rekabetin haklısına, adaletin hızlısına" susadığını belirten Canevi, ülkenin bu atılıma hazır ve mecbur olduğunu vurguladı. Canevi'ye göre, 1980'li yılların birinci kuşak reformlarının kurumsallaştırılamaması, şeffaflık, gözetim ve denetim mekanizmaları ile donatılamaması, kanun devletinden hukuk devletine geçiş sürecinin yavaş işlemesi ekonomik, sosyal ve hukuksal alt yapımızın ve demokrasimizin derinleşme ihtiyacını ön plana çıkardı. İşte bu artı ve eksiler ikinci kuşak reform hareketinin, yeni "100. Yıl Cumhuriyet Dayanışma Belgesi'nin de yönünü belirliyor. Canevi'ye göre, toplumun bütün kesimlerinin katılımı ile hazırlanacak söz konusu "Dayanışma Belgesi", üç boyutlu olmalı. 1. Amaç ve vizyon, 2. Süreç, takvim ve öncelikler, 3. İçerik (ekonomik, sosyal ve hukuki, eğitimle ilgili).

Canevi, projesini, "Bundan daha heyecan verici bir senaryo var mı?" sorusu, ve "var" diyenlere, "Hodri meydan" çağrısı ile noktalıyor.


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.