Nerdeyiz nereye gidiyoruz?
Küresel bir aktörün gücü
Türkiye, AB şemsiyesi altında
ve İslam dünyasındaki 'öncü' konumuyla çift taraflı lider
ülke potansiyeline sahip tek ülke olarak değerlendiriliyor.
"Amerika kıtası keşfedildiğinde Osmanlı Devleti 192
yaşındaydı. Türkiye'nin dünyanın sayılı üç dört devleti
olduğu dönemlerin yanı sıra zorluklarla karşılaştığı,
yenilgiler aldığı zamanlar da olmuş. Ama hiçbir dönemde
Türkiye kendini küçük bir devlet gibi görmemiş."
Bu satırlar, Türk Dışişleri'nin
parlak isimlerinden Büyükelçi Onur Öymen'in, "Türkiye'nin
Gücü" ismini verdiği kitabından alındı. Halen Türkiye'nin
NATO büyükelçisi olarak görev yapan Onur Öymen, üçüncü
bin yılın eşiğinde, Türkiye'nin dünyanın sayılı lider
ülkelerinden biri olmaya aday olduğunu rakamlarıyla ortaya
koyuyor.
Önce Öymen'in kitabından bazı
rakamlar alalım: Yeryüzünde, toprakları Türkiye'den büyük
ülke sayısı 35. Türkiye dünya nüfusu sıralamasında 17.
sırada yer alıyor. Hem toprakları Türkiye'den büyük hem de
nüfusu Türkiye'den fazla yalnızca 11 ülke var. Bu ülkelerin
başında ABD ve Rusya geliyor. Hem toprakları Türkiye'den
büyük hem de nüfusları Türkiye'den fazla olan ülkeler arasında,
kişi başına milli geliri de bizden fazla olan ülke sayısı
ise sekiz.
AB Parlamentosu'nda en çok
milletvekili
Onur Öymen, "Türkiye yalnızca
toprakları ve nüfusuyla değil, toplam ekonomik gücüyle de
Avrupa Birliği üyelerinin yarıdan çoğunun ilerisinde."
tespitini yapıyor. Çünkü Türkiye, yıllık toplam 220 milyar
dolarlık gayrisafi milli hasılası ile ilk 20 ülke arasında
yer alıyor.
Peki "demokrasi tecrübesi"
açısından Türkiye şu anda kaçıncı sırada?
"Toprakları Türkiye'den
büyük veya nüfusu 50 milyondan fazla olan ülkeler arasında,
ki bu ülkeler arasına Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya da
girer, Türkiye demokrasi tecrübesi açısından ilk sekiz devlet
arasında yer alıyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
girmesiyle, 15 yıl içinde, Avrupa Parlamentosu'nda en çok
milletvekiline sahip iki ülke olacak: Almanya ve Türkiye.
Çünkü nüfus verilerine göre,
15 yıl içinde Almanya'yı da geçiyoruz ve Avrupa'da birinci sıraya
yükseliyoruz. Yalnızca nüfus tahminlerine bakıldığında, Türkiye
50 yıl içinde Almanya'nın iki katı nüfusa sahip olacak ve
Avrupa Birliği nüfusunun da üçte birini oluşturacak. Genç
nüfus açısından 29 ve altındaki yaş grubu itibarıyla da Türkiye
Avrupa'da açık farkla lider durumunda. Türkiye'nin en yakın
takipçisi ise İrlanda Cumhuriyeti. Almanya bu açıdan
İrlanda'nın bile çok gerisinde bulunuyor.
Çünkü Avrupa Birliği
ülkelerinde nüfus artışı değil, azalması söz konusu. Öyle
ki, Amerika Birleşik Devletleri önümüzdeki 50 yıl içinde 400
milyona dayanacakken, Avrupa Birliği ülkelerinin toplam nüfusu
80 milyon gerileyip 290 milyon düzeyine inecek. Bu tarihte
Türkiye'nin tahmini nüfusu ise yaklaşık 103 milyon olacak.
Rusya geriliyor, Türk
cumhuriyetleri ilerliyor
Peki Avrasya'da durum ne olacak?
Şimdiki nüfusu 150 milyon civarında
olan Rusya Federasyonu da Avrupa ülkeleri ile aynı kaderi
paylaşıyor. 50 yıl içinde 30 milyonluk bir nüfus kaybına
uğraması bekleniyor. Buna karşılık, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan,
Özbekistan ve Kırgızistan'tan oluşan beş Türk cumhuriyetinin
şimdi 60 milyona yakın olan nüfusunun, 50 yıl içinde 30
milyon artması yani 90 milyona ulaşması bekleniyor. "Medeniyetler
Çatışması" tezini ortaya atan ünlü bilim adamı Samuel
Huntington, dünya nüfusunun hangi oranlarda hangi medeniyetin
etkisi altında olduğunu açıklarken ilginç veriler kullandı.
Huntington'a göre, yüz yılın
başında dünya nüfusunun yüzde 44,3'ü Batı medeniyetinin
etkisi altındaydı. Bu oran 1995'te yüzde 13,1'e indi, 25 yıl
sonra ise yüzde 10,1'e inecek. Oysa yüz yılın başında dünya
nüfusunun yalnızca yüzde 4,2'si İslam medeniyetinin etkisi
altındaydı. 1995'te yüzde 15,9'a çıkan bu oran 25 yıl sonra
yüzde 19,2'ye yükselecek.
Türkiye, Batı ile tam
entegrasyonu hedeflemesine karşılık "Müslüman"
kimliği sebebiyle İslam medeniyeti şemsiyesi altında bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye, yeni yüz yılın ilk çeyreğinde Avrupa
Birliği şemsiyesi altında elde edeceği etkin konumun yanında,
bin yıldır içinde yer aldığı İslam şemsiyesi altındaki
"öncü" konumuyla çift taraflı olarak bir lider ülke
olma potansiyeline sahip tek ülke oluyor.
Onur Öymen, "Türkiye'nin
Gücü"nü araştırırken şüphesiz ekonomik durumumuzu,
savunma gücümüzü ve ülke olarak milli gücümüzü oluşturan
bütün diğer unsurları yine rakamlarla net olarak ortaya koydu.
Neresinden bakarsak bakalım,
Avrupa ve Asya'nın tam ortasındaki bu iki yönlü avantajıyla Türkiye,
yeni bin yıla en öndeki bir lider adayı olarak giriyor.
Türk Dışişleri'nin vizyonu
Peki Türk Dışişleri de bu
"vizyonu" paylaşıyor mu?
Onur Öymen'in kitabının
girişine şu iki cümle yerleştirilmiş: "Bu kitapta yer
alan görüşler, yazarın kişisel görüşleridir. Türkiye
Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı'nın resmi görüşleri
olarak algılanmamalıdır."
Ancak, bu cümle bizi aldatmasın.
Çünkü Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz yıl, Öymen'in
kitabı piyasa çıkmadan üç ay önce benzer bir çalışmaya
imza attı. Araştırmaya çok da çarpıcı bir isim verildi:
"Türkiye ve Dünya, Dünya 20102020, Küresel Bir Aktörün
Doğuşu"
Bu çalışmada, Türkiye'nin son
dönemlerde sivrilen "prenslerinden" olan iki ünlü
bürokratın imzası var. Halen Tokyo Büyükelçisi olan Yaman Başkut
ve o tarihte Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olan Orhan Güvenen...
Dışişleri Bakanı İsmail Cem,
araştırmanın önsözünde şu çarpıcı cümleleri kullandı:
"Bu geniş sosyopolitik coğrafyada, en dinamik ekonomiye, en
gelişmiş silahlı kuvvetlere ve en deneyimli demokrasiye sahip
olan Türkiye, yeni "Avrasya Düzeni"nin istikrarına
katkı getirmek ve onun sunduğu imkanlardan yararlanmak için
elverişli koşullara sahip bulunmaktadır. Hem tarihsel ve kültürel
birikimiyle, hem de aynı zamanda Avrupalı ve Asyalı olmanın
imtiyazından kaynaklanmış çift boyutlu kimliğiyle Türkiye,
Avrasya'nın 'merkezini' oluşturmaya dönük güçlü bir
konumdadır... Türkiye, yeni ve güçlü bir ekonomik ivmenin sağladığı
hızla, geçmişteki bölgesel rolünü, şimdi küresel bir role
dönüştürüyor... Bir ülkenin konumunun öncelikle silahlı gücüyle
ölçüldüğü bir dünyada yaşamıyoruz artık. Dünyamız küresel
bir pazar özellikleri alırken, çağdaş model, yeni bir gücün,
ekonomik dinamizm ve sürekliliğin önceliğine işaret ediyor."
Teröre ve afetlere rağmen
15 yıl boyunca PKK terörü ile
mücadele eden Türkiye, bu uğurda 100 milyar dolar harcadı.
Eğer terör olmasaydı, örneğin Türkiye 32 milyar dolarlık
bir proje olan üç tane daha GAP(Güneydoğu Anadolu Projesi)
yapabilirdi. Veya bu parayı borç ödemelerine ayırsaydı tek
kuruşluk dış borcu olmazdı.
Türkiye, topladığı vergilerin
neredeyse tamamını iç ve dış borç faizlerine ayırmak
zorunda kalıyor ve gelir dağılımında büyük adaletsizlik yaşanıyor.
Bunun yanı sıra, Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan
devlet içindeki illegal örgütlenmelere ve 17 Ağustos
depremiyle ortaya çıkan devletin hantal yüzüne rağmen;
dinamik özel sektörü ve uyanan sivil toplumuyla ümit veriyor.
Depremin ardından Newsweek
dergisine konuşan Bilkent Üniversitesi öğretim Üyesi Prof.
Norman Sotne şunları söyledi: "Deprem felaketi Türkiye'yi
birinci dünyaya geçişinin eşiğinde iken vurdu. Fakat Türkiye
bu eşiği er geç geçecek. Türkiye, kısa bir süre öncesine
kadar üçüncü dünya ülkesiydi. Ancak son 20 yılda bir
modernleşme rayına oturdu. Yirmi yıl önce İsveç'in ekonomisi
Türkiye'nin üç katı iken, şimdi Türk ekonomisi İsveç'ten
çok daha büyük. Ham maddesi az; fakat dış ticareti Rusya'yı
bile yakında geçecek bir seyir izliyor. Deprem, Atatürk
reformlarından bu yana en dramatik siyasi ve ekonomik
değişikliklerin yapılacağı bir döneme rastladı. Sınırlı
devlet sektörüyle sağlam bir para birimiyle, dünya klasındaki
firmalarıyla, sağlıklı iç tasarruflarıyla Türkiye, birinci
dünyaya adım atmak üzereydi. Deprem, bu program için de
felaket oldu. Fakat Türkiye, daha önceki felaketlerde ayakta
kalmayı bildiği gibi bu kez de aynı şeyi yapacak. Buna şüphe
yok."
Business Week dergisi de ekim ayının
son haftasında Türkiye ile ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
"Türkiye, gözlerden uzak, tozlu bir ekonomiden, istimi
üzerinde güçlü bir lokomotife dönüştü. İstanbul'un
baharat, inci boncuk satılan çarşıları, bugün dijital
elektronik cihazların pazarlandığı mekanlar haline geldi. Bu,
Türkiye'nin görünümünün büyük ölçüde değiştiğini gösteren
örneklerden sadece birkaçı. Ancak bu değişim 17 Ağustos
depremiyle engellendi. Her şeye rağmen özel sektör,
Atatürk'ün Batılılaşma girişimlerine paralel olarak onun
meşalesini 64 milyon adına daha ileriye götürmeye kararlı.
Fırsat pencereleri, yüksek satın alma gücü olan Avrupa Birliği'nden
1996'da başlayan gümrük birliği anlaşmasına, petrol zengini
Kazakistan gibi Türk cumhuriyetlerinden başbakanın Washington
gezisi sonrasında beklenen IMF standby anlaşmasına kadar
değişik alanlara uzanıyor... ABD Dışişleri Bakanlığı
tarafından dünyanın gelişmekte olan en büyük on ülkesi arasında
gösterilen Türkiye, ekonomisi güçlü, modern bir ülke olma
yolunda dev adımlarla ilerliyor. İstanbul'u ziyaret eden her
yabancı iş adamı mutlaka Sakıp Sabancı'nın Emirgan'daki Köşkü'nü
ziyaret ediyor..."
Güvenlik üreten ülke
Çırağan Sarayı, İstanbul
zirvesinde dünya liderlerini ağırlamasından bir yıl önce
çok ilginç bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Amerikalı ve
Avrupalı etkili bir grup stratejistin oluşturduğu, Atlantik
İnisiyatifi adı verilen girişim, Türkiye'den de birçok katılımcıyla
geçtiğimiz yılın mayıs ayında üç gün boyunca Çırağan
Sarayı'nda beyin fırtınası yaptı.
Türkiye'den katılımcılar şöyleydi:
"Çevik Bir (Genelkurmay 2. başkanı), İlter Turan (Koç
Üniversitesi), Şükrü Gürel (Devlet bakanı), İlhan Kesici (milletvekili),
Nezihi Çakar (emekli orgeneral), Uğur Bayar (Özelleştirme
İdaresi başkanı), Şükrü Elekdağ (Bilkent Üniversitesi),
Halil Şıvgın (Türk Dünyası Demokrasi Vakfı başkanı),
Murat Karayalçın (TBMM Dışişleri Komisyonu başkanı), Hasan
Köni (Ankara Üniversitesi)."
Toplantının çok sayıdaki
yabancı katılımcıları arasında ise, başta dünyaca ünlü
stratejist Zbigniew Brzezinski, ABD eski savunma bakan yardımcısı
Richard Perle, Ankara eski büyükelçisi Morton Abramowitz, yeni
Büyükelçi Mark Parris ve Türkiye'de görev yapan bütün Batılı
gazeteciler yer aldı. Sadece oturumların başlıklarına bakmak
bile, nelerin konuşulup tartışıldığı hakkında bize
yeterince fikir verebilir:
"1. Atlantisizm, İslam ve Türkiye'nin
rolü, 2. Atlantik'in petrol, su ve boru hatları perspektifi, 3.
Atlantik İttifakı'nın geleceği (2012), 4. Avrupa Birliği'nin
tek para birimine geçişi ve sonrası, Serbest ticaret ve
Transatlantik pazarı, 5. Federal bir Avrupa, Atlantisizm ile
rekabet edebilir mi?, 6. Balkanlardan Ortadoğu'ya Türkiye'nin
bölgedeki rolü, istikrar ve güvenlik, 7. Atlantik İttifakı
Ortadoğu'da güvenliği sağlayabilir mi?, 8. Kosova, Bosna ve
ötesi, 9. Clinton, Blair, Schroeder: Büyük proje hangisi?, 10.
Hangi yolla reform?, 11. NATO'nun genişlemesinden sonra ne olacak?,
12. Demokrasi ve İslam."
İki özel konuşmacı
Toplantının en özel oturumu, 3
Mayıs 1998 günü yapıldı. İki konuşmacı vardı: Genelkurmay
2. başkanı Çevik Bir ve Brzezinski. Önce Brzezinski konuştu.
Ardından Çevik Bir kürsüye davet edildi. Işıklar kapatıldı,
Orgeneral Bir, on sayfalık konuşmasını görsel efektler eşliğinde
okudu. "Zaman değişti, biz de değişmek zorundayız."
diyen Çevik Bir, söz Türkiye'nin bölgedeki rolüne gelince
şunları söyledi: "Türkiye'nin bölgede artan rolü,
güvenlik üreten bir ülke olarak bölgemizin barış ve
istikrarına katkısını güvenlik açısından sizinle
paylaşmak istiyorum."
Türkiye belki de, "güvenlik
üreten(security producer) bir ülke" oluşunu ilk kez Çevik
Bir'in konuşmasıyla öğrendi. Peki, "güvenlik üreten
ülke" olmak ne demekti?...
Türkiye'nin askeri
stratejistlerine göre, bölgemizdeki ülkelerin çoğu güvenlik
tüketen (Security consumer) devletler. Çünkü, bu ülkelerde
düzenli bir istikrar söz konusu olmadığı gibi, terör
hareketlerini destekliyorlar. Üstelik çoğu da demokrasi ile yönetilmiyor.
Buna karşılık Türkiye, güçlü silahlı kuvvetleriyle,
demokratik bir ülke oluşuyla, teröre ve uyuşturucu kaçakçılığına
karşı açık tavrıyla bölge ülkeleri için güvenlik ortamı
üretiyor. Üstelik onlar tüketirken, Türkiye üretiyor. Çevik
Bir, Rumeli Sanayici ve İşadamları Derneği toplantısındaki
konuşmasında, Türkiye'nin bir rolüne daha değindi: "Türkiye,
güvenliğin yanı sıra strateji de üretiyor..."
Yine Çırağan Sarayı'ndaki bir
toplantıda konuşan MGK eski Genel Sekreteri ve Hava Kuvvetleri
eski komutanı Orgeneral İlhan Kılıç da, Türkiye'nin strateji
üreten konumuna işaret etti: "Zaman zaman 'Türkiye, Ortadoğu'nun
lider ülkesi olsun.' deniyor. Lider ülke olup herkesin
problemleriyle uğraşacağına, bölge için strateji üreten bir
ülke olsun daha iyi... "
Yeni bin yılı belirleyecek
ülke
Yeni bin yılın başında Türkiye'nin
rolü yalnızca bizim askeri stratejistlerimiz tarafından dile
getirilmiyor. Amerikan Başkanı Bill Clinton, Türkiye gezisine
bir iki gün kala, ABD'deki Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı
konuşmada, "Önümüzdeki 1000 yılı Türkiye belirleyecek."
dedi. Amerikan Başkanı, 16 Kasım 1999 günü Ankara'da Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada da aynı
vurguları yaptı: "20. yüzyılı anlamak için Türkiye'nin
tarihi, bir anahtardır. Ancak ben inanıyorum ki, Türkiye'nin
geleceği önümüzdeki bin yılın ilk yüz yılının
şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır.
İnsanlar harita çizebilmeye başladığından bu yana Türkiye'nin
coğrafyasının sabit gerçeklerine dikkat çekmişlerdir,
Anadolu kıtalar arasında bir köprüdür. Boğaz'ın en yakın
iki noktası bir kilometreden kısa bir mesafe, Avrupa ile
Asya'yı ayırır. İnşa ettiğiniz köprüler, ticaret ilişkileri
ve haberleşme devrimi sayesinde kıtalar arasında ayrım da
kalmamıştır. Türkiye'nin Doğu ile Batı'yı birleştirme
konusundaki başarısı bu coğrafyayı gözönüne alınca daha
da önem kazanmaktadır."
Yalnızca Amerikan Başkanı da
değil, aslında bütün dünya, Türkiye'nin geleceğin dünyasındaki
yerini anlamaya ve yorumlamaya çalışıyor.
Dolayısıyla dünyanın her köşesinde,
bu yönde toplantılar, beyin fırtınaları yapılıyor. Örneğin,
geçtiğimiz Ağustos ayının ilk haftası, Türkiye'den ve
ABD'den katılımcılarla, Kuzey İtalya'nın Como Gölü kıyısında
iki gün boyunca "21. yüzyılda Türkiye" tartışıldı.
Örneğin, bir kaçgün önce, İngiltere'nin Oxford kenti
yakınlarında üç gün boyunca "Türkiye'nin Gelecek Yolu"
tartışıldı; Türk, Amerikan, İngiliz ve çeşitli Avrupa
ülkelerinden 50 ismin katılımıyla.
Örneğin, kasım ayının son
haftası, İngiltere'de Wilton Park Konferansları adı verilen
toplantılar yapıldı. Toplantının konusu, "21. Yüzyılda
İslam ve Batı"ydı.
Türkiye, gücünün farkında
mı?
Toplantıya Türkiye'den katılan
Şahin Alpay, izlenimlerini şöyle yazdı: "Konferanstaki
tartışmaları izlerken, kaçınılmaz olarak Türkiye'nin İslam
dünyasındaki çok farklı konumunu düşündüm: Türkiye,
İslam dünyasının tartışılmaz yıldızı. Osmanlı döneminde
öyleydi; Cumhuriyet döneminde de öyle olmaya devam ediyor.
Türkiye, ekonomik bakımdan İslam dünyasının çok ilerisine
gitti. Bunu mükemmel olmaktan uzak demokrasisi sayesinde;
demokrasiyi de dört başı mamur olmaktan uzak laikliği
sayesinde başardı. Bütün eksik, kusur, ilkellik ve
talihsizliklerine rağmen bugünün Türkiyesi'nin gündeminde 'Kopenhag
kriterleri'nin (Avrupa Birliği üyeliği için öngörülen
standartlar.) nasıl yerine getirileceği var. Türkiye'nin
İslamcıları bile demokrasimizin liberalleşmesini,
laikliğimizin laikleşmesini talep ediyor. Türkiye, dünyadaki
yerini iyi görebilmeli; daha da ileri gitmek için kendine
güvenebilmeli."(30 Kasım 1999, Milliyet).
Gücünün farkında olan Türkiye
de geleceğini anlamaya çalışıyor. Bu yüzden İstanbul'da
bulunan Harp Akademileri'nde düzenlenen sempozyumda şu soruya
cevap arandı: "21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye'nin
genel vizyonu, politikası ve stratejisi ne olmalıdır?.."
Yine çok sayıda yerli ve
yabancı katılımcıyla... Ordu'dan yeni ayrılan emekli askerler
de, yaşanan 28 Şubat sürecine rağmen, Türkiye'nin artık geçmişe
değil geleceğe bakması gerektiğini, "darbeler" döneminin
kapandığını, hedefin "tam demokrasi" olması
gerektiğini vurguluyorlar.
Askerin vizyonu
Bu düşünceleri en çarpıcı
biçimde, Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Salim
Dervişoğlu dile getirdi: "Demokratik ülkeler listesinde 36
ülke sayılıyor, biz yokuz. 'İktidar değişikliği, dört veya
beş dönem sorunsuz vuku bulabiliyorsa, o ülke demokratiktir.'
deniyor. Türkiye'de 1983'ten beri 20 seneyi tamamlamadığı için
listeye giremedi. 4 yıl daha dayanabilirsek listeye gireriz.
Listede 36 tane demokratik ülke sayılıyor. Papua Yeni Gine
dahil, biz yokuz..." (1 Kasım 1999, Hürriyet).
Dervişoğlu, bu düşüncelerini,
Arend Lijphart'ın yazdığı ve Yale Üniversitesi'nin yayınladığı
"Patterns of Democracy" (Demokrasi Şekilleri) kitabına
dayandırdı.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
üyeliğinin şart olduğunu, buna karşı çıkan tek bir askere
rastlamadığını belirten Dervişoğlu, "Bunu Atatürk'ün
Türkiye'ye gösterdiği çağdaşlık doğrultusunun kaçınılmaz
bir uzantısı olarak görüyorsak mutlaka AB'ye üye olmalıyız.
Dışarıda kalamayız... Yunanistan ile beraber NATO'nun içindeydik.
Eşit şartlar altında kendi menfaatlerimizi koruyabiliyorduk.
Ama AB'de dışta kalmamız, gördüğümüz kadarıyla Türkiye'ye
pahalıya mal oluyor." dedi.
"Demokratik düzen devlet
için değil, fert içindir... Türkiye'de demokrasinin insan
haklarına ne kadar saygılı olduğu konusunda kuşkularım
var." gibi çok önemli bir vurgu daha yapan Dervişoğlu,
Avrupa Birliği tarafından eleştiri konusu yapılan Milli Güvenlik
Kurulu'nun konumu için ise, gelecekte MGK'da bazı rötuşlar
yapılabileceğini ifade ediyor.
Özal'ın vizyonu MGK'nın hedefi
Amerikan Başkanı Clinton,
Meclis'teki konuşmasında Türkiye'nin Amerika ile ilişkilerinin
gelişmesine katkıda bulunan liderleri sayarken 8.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ismini özenle andı. Ve Türk
liderler arasında yalnızca onun "vizyon"undan söz
etti.
Türkiye'de son yıllarda siyaset
sahnesinde pek "vizyon" kelimesinden söz edilmiyor.
Buna karşılık, her biri zengin bir meslek geçmişine sahip
birkaç bürokrat ve birkaç iş adamı, Türkiye'nin geleceği için
yüksek sesle kafa yoruyorlar.
Devlet Planlama Teşkilatı eski
müsteşarı Orhan Güvenen ve Merkez Bankası eski başkanı
Yavuz Güvenen'in, "Cumhuriyet'in 100. yılı" olan
"2023 Türkiyesi" projelerine bu açıdan bakmak
gerekiyor. İlginçtir, yakın zamana kadar, "İstanbul Dükalığı"
olarak adlandırılan Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği
yöneticileri de, birkaç yıldır "devlette yeniden
yapılanma" istiyorlar. Devletin de, tıpkı özel sektör
gibi personel politikasında "toplam kalite" yönetimine
geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.
Ankaralı iki prens
Ancak iş dünyasında en çok
ilgi çeken çıkışlar, henüz genç sayılabilecek Ankara'lı
iki iş adamından geliyor. Ankara Ticaret Odası Başkanı Zafer
Çağlayan, devletin içine sürüklendiği "borç faizi"
kısır döngüsüne televizyon ekranlarından isyan etmekle
kalmadı. Ortaya attığı somut bir projeyi devletin zirvesine
kabul ettirdi. Deprem sonrasında bedelli askerlik fikrini o dile
getirdi. Başbakana, cumhurbaşkanına, genelkurmay başkanına
mektuplar yazdı. Sonuçta önerisi Genelkurmay tarafından
benimsendi. Hükümet hazırlanan taslağı Meclis'e sevk etti,
Meclis'in onayı alındı. Böylece bedelli askerlik uygulamasıyla
devletin hazinesi en az "bir milyar mark" gelir elde
edecek.
Ankara Sanayi Odası Başkanı
Sinan Aygün ise, devlete çok daha köklü bir proje sunuyor.
Uzun bir süredir bunu yazılı ve görsel medyada dile getiriyor.
Aygün, "Devlet, elindeki kadastrolu arazilerin yüzde birini
imara açıp satsa 50 milyar dolar gelir elde edecek." diyor.
Projenin ana hatları şöyle: "Devlet, elinde tuttuğu kamu
arazileri nedeniyle, arsa ağalığı yapıyor. Türkiye bir
yandan deprem yaralarını sarmak için kaynak arayışını sürdürürken,
diğer yandan 40 milyar dolar iç, 102 milyar dolar da dış borç
kıskacı içinde ve varlık içinde yokluk çekiyor. Türkiye
topraklarının üçte ikisi, 4,5 trilyon dolar değerinde Hazine
arazisinden oluşuyor. Devletin elinde halen 66 milyar 348 milyon
metre kare kadastrolu arsa var. Bunun yüzde 30'unu oluşturan 19
milyar 900 milyon metre karesi, yol, park, sosyal alan gibi alt
yapı yatırımlarında kullanılması gerekir. Geriye net 46
milyar 444 milyon metre kare kadastrolu alan kalıyor. Bu arsalara
her biri 100 metre kareden 464 milyon 440 bin konut yapılabiliyor.
Bu arsaların tanesi 10 bin dolardan değerlendirildiğinde,
toplam 4 trilyon 440 milyar dolarlık bir gelir havuzu elde
ediliyor. Bundan sonra önemli olan bu havuzdan ne kadarlık bir
kaynağın musluktan akıtılarak, ekonomiye
kazandırılacağıdır. 15 milyon konut alanı, 10 bin dolardan
satılırsa 150 milyar dolar gelir elde edilebilir. Bu şekilde Türkiye'nin
toplam iç ve dış borcu kapatılabilir. Türkiye'nin başına en
büyük deprem, her yıl büyüyen iç ve dış borç stoku
nedeniyle 2000 yılında gelecek."
Ankara Ticaret Odası, devletin
harcamalarını da denetliyor. Oluşturulan "Kamu
Harcamalarını Denetleme Masası" bu görevi yapıyor.
MGK, Özal'ı hedef yaptı
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan
itibaren serbest piyasa ekonomisine geçişin fırsatlarını
araştırmasına rağmen, uzun süre devlet ekonomik hayatın içinde
kaldı. 1963'ten itibaren de Devlet Planlama Teşkilatı
tarafından beşer yıllık kalkınma planları hazırlandı.
1998-2002 dönemini kapsayan 8. beş yıllık kalkınma planı,
Dışişleri'nin parlak isimlerinden Büyükelçi Yaman Başkut
ile birlikte, "Küresel Bir Aktörün Doğuşu" çalışmasına
imza atan Orhan Güvenen'in imzasını taşıyor.
Orhan Güvenen, 8. beş yıllık
kalkınma planıyla, "Cumhuriyet'in 100.yıl dönümünün
Türkiye Projesi" hazırladı. Türkiye'nin, 2015 yılında dünyanın
en etkin 9 ülkesi arasında yer alması, "devlet politikası"
oldu. Bu hedef, Milli Güvenlik Kurulu'na sunuldu. Devlet Planlama
Teşkilatı Müsteşarlığı görevi öncesinde, Paris
Üniversitesi'nde istatistik dalı öğretim üyesi olan ve Dünya
Ekonometri Derneği Başkanlığı görevi yapan Güvenen, belki
de siyasetçilerin yapması gereken bir görevi yaptı. Sonuçta,
10 yıl önce 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Türkiye'nin
önüne koyduğu hedefler, 10 yıl sonra devletin ana politikası
haline geldi.
Peki Özal ne demişti?..
Özal'ın deyimiyle 1983 seçimleri,
ANAP'la birlikte "Kalkınmada yeni görüşün esasları"
projesini de iktidara getirmiş oldu. Proje, serbest pezer sistemi
ve ferdin önceliğine dayanan bir ilkeler bütünüydü. Türkiye,
1980'li yıllar boyunca yaşadığı dönüşümü işte Özal'ın
bu projesi sayesinde sağladı. Özal, projeksiyonunu 2000'li yıllara
da tutmuştu. 1998'de Milli Güvenlik Kurulu'na sunulan
Türkiye'nin "ulusal politikasını", 4 Haziran 1992 günü
3. İzmir İktisat Kongresi'ni açarken şöyle anlattı: "Şimdi
bizim için önemli olan Türkiye'nin bu noktadan nereye gitmesi
gerektiğini tayin etmektir. 3. İzmir İktisat Kongresi'ni
yaptığımız 1992'den on yıl sonra inşaallah yine bu bu güzel
şehirde yapacağımız 4. İktisat Kongresi için ana hedefimiz
ne olmalıdır. Ben, önümüzdeki on yıl içinde Türkiye'nin
ana hedefi, sayıları nihayet 1015'i geçmeyen ileri ülkelerden
bir tanesi olmaktır, diyorum. Birinci sınıf büyük devlet
olabilmenin şartlarından birincisi iyi bir coğrafi konumda
bulunmak, ikincisi yeterli büyüklükte, nitelikte nüfustur.
Üçüncü, gelecek on yıl Türkiye'nin önünde çok büyük bir
istikbal açan dönemdir. Balkanlardan Orta Asya'ya kadar
Müslüman ve büyük bir kısmı Türk olan yeni devletlerle
birlikte kendi gücümüzü daha tesirli hale getirebiliriz.
bunlar bize Allah'ın bahşettiği büyük imkanlardır. Bu
avantajjları mutlak surette kullanmalı, gücümüzü kuvveden
fiile çıkarmalıyız."
Kaçan fırsatlar, yeni imkanlar
Türkiye'nin geçen on yıl içinde
bu gücünü ne kadar kuvveden fiile çıkardığı
tartışılabilir. Özal'ın sözleriyle, "Şayet Türkiye,
önümüzdeki yıllarda üzerine düşen rolleri gereği gibi
oynarsa gerek Kafkasya, gerek Balkanlar ve gerekse Karadeniz ve
Doğu Akdeniz havzasını içine alan bütün bir Ön Asya bizim
etrafımızda, bizim inisiyatifimizde ve bizim katkılarımızla
kendi içindeki problemleri en optimal çözümlere kavuşturarak
sulh ve sükun içinde yeni dünyaya entegre olibilir."
Nihayet, "Böyle bir olumlu sürecin hızlandırılması ise,
güçlü ekonomisi ve istikrarlı siyaseti ile kendisini kabul
ettirecek Türkiye'nin önderlik rolüne muhtaçtır."
20 yıl önce neler demişti?
Daha 1980 öncesinde Özal,
"Kalkınmada yeni görüşün esasları" başlığını
verdiği 23 sayfalık projesinde şöyle demekteydi:
Güçlü devlet, memurları çok
olan devlet değildir. Güçlü devlet harcamaları çok; fakat
iki yakası bir araya gelmeyen devlet değildir.
Güçlü devlet, memurları az
fakat kabiliyetli ve seçkin kimselerden müteşekkil devlettir.
Güçlü devlet, harcamaları hak
ölçüler içinde; fakat hazinesi dolu olan devlettir.
Devlet, mabut veya baba değildir.
Devlet bir istihdam kapısı da
değildir.
Aslolan devletin zenginliği
sonucu milletin zenginliği değil, milletin zenginliği sonucu
devletin zengin olmasıdır.
Cumhuriyet'in 100. Yılı Sözleşmesi
Orhan Güvenen'in "2023
Türkiyesi" projesinin benzerini, Merkez Bankası eski
başkanı Yavuz Canevi ortaya attı. 24 Ocak 1980 ekonomik
kararlarının içinde yer alan bir eski bürokrat olan Canevi,
"birinci kuşak reform hareketi" dediği 24 Ocak'tan 20
yıl sonra 24 Ocak 2000'de, uzun soluklu "ikinci kuşak
reform dalgasının" başlatılması gerektiğini vurguluyor.
2000'nin eşiğinde, Türkiye'nin
ekonomik, sosyal ve demokratik bir "yeni dalga" atılımı
ile bu yarışı başlatmasının çok şık ve anlamlı
olacağını belirten Canevi, şöyle konuşuyor: "Gerçekten
20 yıl sonra daha da kapsamlı bir atılım için ülkemiz daha
şanslı ve daha güçlüdür. İlk olarak, 1980'li yıllarda Türk
ekonomisine çalınan 'piyasa ekonomisi' mayası tutmuştur.
Rekabet fırsatı ve imkanı, Türk müteşebbisinin bastırılan
teşebbüs gücünü geri dönülmez şekilde harekete geçirmiştir.
İkinci olarak, 20 yıldır bu kültür ve küreselleşme rüzgarı
ile yetişmiş genç bir kuşak Türkiye nüfusuna ağırlığını
koymuştur. Üçüncü olarak, 1996'dan bu yana parçası
olduğumuz Avrupa Topluluğu Gümrük Birliği Anlaşması Türk
insanının, Türk sanayicisinin rekabet, pazarlama ve her şeyden
önemlisi 'toplam kalite' kavramlarını yeniden keşfetmesine
imkan tanımıştır... 24 Ocak 2000 kararları, Cumhuriyetimizin
100. yılı olan 2023 yılına kadar uzanan, hasretini çektiğimiz
uzun soluklu bir çözümler demeti olabilir. Bu atılım vizyonu
ve misyonu içinde olan, Türkiye'yi 21. yüzyıla taşıyacak ve
65 milyon Türk insanının yeniden silkinip bölgedeki ve
dünyadaki kendisinin arzuladığı ve layık olduğuna
inandığı yerini garanti edecek bir toplumsal hareketin, bir
ulusal heyecanın ve bir kitlesel enerjinin ateşlenmesi demektir."
"Enflasyon, siyasi ve
ekonomik istikrarsızlık, güvensizlik, çete, terör, haksız
rekabet yorgunu" olan Türkiye'nin, "başarıya,
toplumsal barışa, ulusal itibara, rekabetin haklısına,
adaletin hızlısına" susadığını belirten Canevi,
ülkenin bu atılıma hazır ve mecbur olduğunu vurguladı.
Canevi'ye göre, 1980'li yılların birinci kuşak reformlarının
kurumsallaştırılamaması, şeffaflık, gözetim ve denetim
mekanizmaları ile donatılamaması, kanun devletinden hukuk
devletine geçiş sürecinin yavaş işlemesi ekonomik, sosyal ve
hukuksal alt yapımızın ve demokrasimizin derinleşme
ihtiyacını ön plana çıkardı. İşte bu artı ve eksiler
ikinci kuşak reform hareketinin, yeni "100. Yıl Cumhuriyet
Dayanışma Belgesi'nin de yönünü belirliyor. Canevi'ye göre,
toplumun bütün kesimlerinin katılımı ile hazırlanacak söz
konusu "Dayanışma Belgesi", üç boyutlu olmalı. 1.
Amaç ve vizyon, 2. Süreç, takvim ve öncelikler, 3. İçerik
(ekonomik, sosyal ve hukuki, eğitimle ilgili).
Canevi, projesini, "Bundan
daha heyecan verici bir senaryo var mı?" sorusu, ve
"var" diyenlere, "Hodri meydan" çağrısı
ile noktalıyor.
|