'Aranızdan biri hedefte'
MİT Müsteşarı Koman, kurumda
öğle yemeği verdiği ve aralarında Uğur Mumcu da bulunan bir
grup gazeteciyi ciddi olarak uyarmıştı.
Ankara’nın Gaziosmanpaşa
semtindeki Karlı Sokak’ta bombanın patlayacağı o pazar gününe
henüz zaman vardı. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı
Teoman Koman, yüksek tirajlı gazetelerin Ankara’da görev
yapan önemli isimlerine MİT’in Yenimahalle’deki
karargahında öğle yemeği veriyordu.
MİT Müsteşarı’nın amacı
kapalı kapılar ardındaki teşkilatı gazetecilere sınırlı da
olsa tanıtmak, böylece zaman zaman teşkilata yöneltilen eleştirilere
cevap vermekti. Kuruluşundan beri genellikle kapalı kalmayı
tercih eden MİT için bu yemek aynı zamanda bir ilk uygulamaydı.
Bu yemeğin konuklarından biri
de Cumhuriyet gazetesi başyazarı Uğur Mumcu’ydu. Gazeteciler,
Türkiye’nin gündemi ile paralel olarak terör olayları ve
siyasi nitelikli suikastler konularında MİT Müsteşarı’nın
görüşlerini merak ediyordu. Atatürkçü Düşünce Derneği
Başkanı Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990’da, Hürriyet gazetesi
yazarı Çetin Emeç’in 7 Mart 1990’da, ve SHP Parti Meclisi
Üyesi Doç. Bahriye Üçok’un 3 Ekim 1990’da öldürülmeleri
olayları da sohbetin konuları arasındaydı.
Konu Bahriye Üçok’a yönelik
bombalı saldırıya gelince MİT Müsteşarı Koman; “Bahriye
Üçok’u ölümünden kısa bir süre önce bombalı paketlerin
nasıl açılacağı konusunda eğitmiştik.” dedi. Müsteşarın
bu sözleri, sonradan değişik yorumlara da konu oldu. Müsteşar
Koman Türkiye’nin o günlerde yaşadığı puslu havaya işaret
etti. Terör grupları ve onları taşeron olarak kullanan
odakların her an yeni hedeflere yönelebileceğini anlatırken
bir ara şu çarpıcı sözleri kullandı: “Terör önümüzdeki
günlerde içinizden birini de hedef alabilir.”
Mumcu'nun yaşam serüveni
Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de
Kırşehir’de doğmuştu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni
bitirmesinin ardından 1967-69 yıllarında avukatlık, 69-72 döneminde
de Ankara Üniversitesi’nde İdare Hukuku asistanlığı yaptı.
12 Mart 1971 muhtırasının ardından Prof. Uğur Alacakaptan ile
birlikte tutuklandı, yedi yıl hapis cezası aldı. Ancak bu
cezası Yargıtay tarafından bozuldu. 12 Mart dönemindeki bu
kimliği sebebiyle askerliğini “sakıncalı piyade” olarak
Ağrı’nın Patnos ilçesinde yaptı. Tuzla Yedeksubay Okulu’ndan
mezun edilmemiş ve askerliğini er olarak yapması istenmişti.
Gazeteciliğe, terhis olduğu 1974 yılında Yeni Ortam
gazetesinde başladıktan bir yıl sonra Cumhuriyet gazetesinde köşe
yazarı oldu ve “Gözlem” köşesini yazmaya başladı.
Gözlem yazıları, onun Türk
basınında araştırmacı gazeteciliğin çarpıcı örneklerini
sergilemesini sağladı. 1975’li yıllardan itibaren, hayali
ihracat olayları ve kahramanları, ucu Bulgaristan ve Papa
suikastlerine dayanan kaçakçılık olayları, politikacıların
isimlerinin karıştığı uçak alımlarındaki yolsuzluklar ve
son olarak uyuşturucu-kaçakçılık-PKK üçgeni, bütün bu
olayları yöneten asıl aktörler onun ilgi alanındaydı.
Cumhuriyet gazetesinde yaşanan iç
çalkantı sebebiyle İlhan Selçuk ve 80 kadar Cumhuriyet çalışanı
ile birlikte Kasım 1991’de gazeteden ayrıldı. Cumhuriyet’te
yönetimin değişmesi üzerine yeniden döndüğü Nisan 1992’ye
kadar yazılarını Milliyet Gazetesi’nde yazdı.
Cumhuriyet gazetesini bundan böyle
Yeni Gün Şirketi çıkaracaktı. İşte Uğur Mumcu,
ölümünden üç gün önce 21 Ocak 1993 Perşembe günü Yeni
Gün şirketinin ortakları toplantısına katılmak için
İstanbul’a gitti. Aynı akşam, gazeteci arkadaşı Cüneyt
Arcayürek ile birlikte Ankara’ya döndü.
24 Ocak 1993 Pazar
Cuma günü okullar kış
tatiline girmişti. O akşam eşi Güldal Mumcu ve iki çocuğu
ile birlikte yemeği dışarda yediler. Yemek dönüşü Renault
marka aracını, evin önünde park yeri kalmadığından yan
apartmanın karşısına parketti. Araba, 24 Ocak 1993 Pazar günü
öğle saatlerine kadar orada kaldı. Mumcu, o gün eşiyle
birlikte hasta ziyaretine gidecekti. Evden önce o çıktı,
arabasına doğru ilerledi, kapıyı açtı, arabasına bindi.
Emniyet’in raporuna göre, kontak anahtarını çevirmeden bomba
patladı. Bomba, arabayı alttan ikiye bölerken, taban sacı da bütünüyle
koptu. Mumcu’nun cansız bedeni, yaklaşık üç metre yüksekliğindeki
duvarı aşarak 6,5 metre mesafedeki bahçeye düştü.
Özal: Bu bir provokasyon
24 Ocak gününün öğleden
sonrası haber ajansları Mumcu suikastini flash haber olarak Türkiye
ve dünyaya duyururken, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ABD
gezisindeydi. New York’ta kaldığı otel odasında olayı duyar
duymaz yanında bulunan dört Türk gazeteciye ilk tepkisi şu
oldu: “Bu bir provokasyon...”
Mumcu suikastinin bir provokasyon
olduğu, Türkiye’nin 1990’dan itibaren yaşamaya
başladığı ortamın bir ürünü olduğu sadece Özal’ın
değil aslında her çevrenin benimsediği bir tezdi. Nitekim
Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli koramiral
Yılmaz Doğrusöz bu tezi şöyle temellendiriyordu: “Jak Kamhi
suikasti (Mumcu suikastinden dört gün sonra) yine laisizme karşı
bir problem olarak değerlendirilebilir. Tamamen bir provokasyon
var. Ben suikast girişiminin, bu olayların esas nedeninin
Karabağ, Bosna-Hersek-Orta Doğu’daki menfaat çatışmaları
ve Kıbrıs anlaşmazlıkları olduğunu düşünüyorum.”
Doğrusöz’ün sözleri,
Türkiye’yi dünya politikasında etkisiz bırakmak isteyen güçlerin,
ülkenin mukavemet gücünü kırarak zayıflatmak stratejisini
uyguladığını açıklıyordu.
Peki ama bu provokasyonun
arkasındaki beyin kimdi ve niçin Uğur Mumcu seçilmişti?
İşte Uğur Mumcu dosyası altı yıldır bu arkadaki güçlerin
ortaya çıkarılmasını ve Mumcu’yu niçin hedef
seçtiklerinin aydınlatılmasını bekliyor.
6 yıldır çözülemedi
Görünüşte 24 Ocak 1993 gününden
itibaren bütün devlet birimleri seferber oldu. MİT, suikasti yönetenleri
ortaya çıkarmak için CİA ve MOSSAD’dan yardım istedi. Olay
yerine gelip soruşturmayı üstlenen Ankara DGM Başsavcısı
Nusret Demiral, “Eğer olay harici menşeli ise aydınlatmamız
çok zor, dahili ise mutlaka aydınlanacaktır.” dedi.
Özellikle C-4 patlayıcısı
üzerinde duran Nusret Demiral, “Bizim yaptığımız
araştırmalara göre, kullanılan plastik patlayıcı, genellikle
yurt dışı kaynaklı örgütler tarafından Türkiye’de kullanılıyor.
Çok nadiren yerli örgütler kullanıyor. Ama üç tane büyük
cinayet Türkiye’de ve bunun yanında bir de buna eklentili
yabancılara yönelik dört cinayet var. Bunlarda kullanılan
patlayıcılar da aynı. Biz yurt dışı bağlantılı olduğu düşüncesini
oradan çıkarıyoruz. Zaten biri çözülürse hepsi de
çözülecek...” açıklamalarını yaptı.
“Biri çözülürse hepsi
çözülecek”
Başsavcının “Biri
çözülürse hepsi çözülecek” dediği ve Ankara’da meydana
gelen suikastlere hedef olan üç yerli, dört yabancı isim şöyle:
Prof. Muammer Aksoy, Doç. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ankara’daki
Musevi Cemaati lideri Prof. Yuda Yürüm(yaralı olarak kurtuldu),
İsrail Büyükelçiliği güvenlik görevlisi Ehud Sadan, Jusmat’ta
görevli ABD’li çavuş Mawrick ve Suudi Arabistanlı Ahmet
Bendevi.
Prof. Muammer Aksoy’a yönelik
suikast, ucuna susturucu takılmış tabanca ile işlenmişti;
ancak kaynak olarak bu yedi suikast birlikte değerlendiriliyordu.
Nusret Demiral’ın 1984
yılından emekli olduğu 1995 yılına kadar Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcılığı yaptığı için, bu dosyalardan
birinin aydınlatılması halinde diğerlerinin da “tesbih
tanesi gibi” aydınlanacağını söylemesi anlamlıydı. Ama
Demiral, tetikçi Kartal Demirağ ele geçirildiği halde Turgut
Özal’a yönelik suikasti aydınlatamadığı gibi bu
dosyalardan hiçbirini aydınlatamadan emekli oldu. Sonuç olarak
söyleyebildiği tek şey, “Adam geliyor, bombayı bırakıyor
ve gidiyor, o kadar...” oldu.
Uğur Mumcu, Muammer Aksoy
dosyasını soruşturan Nusret Demiral’ı o günlerde şöyle
anlatmıştı:
“Demiral, eski başbakan Özal’a
yönelen suikastin soruşturmasını da yapmış, saldırgan ele
geçtiği halde olayın gerçek nedenini kanıtlayamamıştır.
Aksoy cinayetini soruşturmak, Kartal Demirağ olayını
soruşturmaktan çok daha güçtür. Sanığı ele geçen bir olayı
çözemeyen Demiral, herhangi bir ip ucu bırakmadan kaçan
katilleri ya da bu katilleri cinayete yönelten örgütlü suç
çetelerini nasıl ortaya çıkaracaktır?.. O zaman yapılacak
iş bellidir. Özel bir yasa çıkarıp Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı’na bağlı savcı, polis ve MİT görevlilerinden
bir kurul ile olaya el koymak... Devlet devletse, Aksoy cinayeti
bir an önce aydınlanmalıdır...” (4 Şubat 1990, Cumhuriyet).
Koman'dan uyarı
MİT Müsteşarı Teoman Koman, yüksek
tirajlı gazetelerin Ankara’da görev yapan önemli isimlerine
kurumun Yenimahalle’deki karargahında öğle yemeği veriyordu.
Konuklarından biri de Cumhuriyet başyazarı Uğur Mumcu’ydu.
Gazeteciler, Türkiye’nin gündemi ile paralel olarak terör
olayları ve siyasi nitelikli suikastler konularında MİT Müsteşarı’nın
görüşlerini merak ediyordu. Konu Bahriye Üçok’a yönelik
bombalı saldırıya gelince MİT Müsteşarı Koman; “Bahriye
Üçok’u ölümünden kısa bir süre önce bombalı paketlerin
nasıl açılacağı konusunda eğitmiştik.” demişti.
Yurt dışı bağlantısı
“Eğer olay harici menşeli ise
aydınlatmamız çok zor, dahili ise mutlaka aydınlanacaktır.”
diyen Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral özellikle olayda
kullanılan C-4 patlayıcısı üzerinde duruyor ve “Araştırmalara
göre, plastik patlayıcı, genellikle yurt dışı kaynaklı
örgütler tarafından kullanılıyor. Çok nadiren yerli
örgütler kullanıyor. Ama üç tane büyük cinayet Türkiye’de
ve bunun yanında bir de buna eklentili yabancılara yönelik
dört cinayet var. Bunlarda kullanılan patlayıcılar da aynı.
Biz yurt dışı bağlantılı olduğu düşüncesini oradan çıkarıyoruz.
Zaten biri çözülürse hepsi de çözülecek...” açıklamasını
yapıyordu.
Özel yasa ve kurul
Uğur Mumcu, Nusret Demiral’ın
Muammer Aksoy dosyasını soruşturduğu günlerde Cumhuriyet
gazetesindeki köşesinde şöyle yazmıştı: “Demiral, eski
başbakan Özal’a yönelen suikastin soruşturmasını da
yapmış, saldırgan ele geçtiği halde olayın gerçek nedenini
kanıtlayamamıştır. Aksoy cinayetini soruşturmak, Kartal
Demirağ olayını soruşturmaktan çok daha güçtür. O zaman
yapılacak iş bellidir. Özel bir yasa çıkarıp Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı savcı, polis ve MİT görevlilerinden
bir kurul ile olaya el koymak... Devlet devletse, Aksoy cinayeti
bir an önce aydınlanmalıdır...”
Meclis'in çabaları
Uğur Mumcu suikastını
aydınlatmak için Meclis’te de iki ayrı araştırma komisyonu
görev yaptı. 1994 seçimlerinden sonra DYP-SHP koalisyonu
döneminde siyasi nitelikli suikastleri ve Güney Doğu’da
meydana gelen faili meçhul cinayetleri araştırmak için bir
Meclis Komisyonu kuruldu. Komisyon, faaliyetlerini özellikle
Ankara, İstanbul ve Batman’da yoğunlaştırdı.
Bu Meclis Komisyonu spesifik
olarak Çetin Emeç ve Uğur Mumcu suikastleri üzerinde durdu.
Emeç suikasti ile bağlantısı ileri sürülen ünlü kaçakçı
Celal Zehebi’yi İstanbul’da dinleyen komisyon, Emeç suikasti
dosyasını inceledi. Bu dosyanın sanıkları İrfan Çağırıcı
ve arkadaşlarının Mumcu suikasti ile ilintilerini araştırdı.
Komisyon raporunda, “Uğur Mumcu gibi potansiyel olarak
birtakım örgütlerin devamlı tehdidine maruz kalan bir
vatandaşın niçin koruma tedbirlerinden faydalandırılmadığı
düşündürücüdür” denildi.
Susurluk kazasından sonra Uğur
Mumcu dosyası ile ilgili çeşitli iddiaların ortaya
atılmasından sonra bu kez yalnızca Uğur Mumcu suikastini
araştırmak için bir Meclis Komisyonu kuruldu. Uğur Mumcu
Komisyonu, birbiriyle ilgisiz bir çok senaryo ile ilgili ayrıntıları
ele aldı.
Örneğin Yüksekova çetesini
ortaya çıkaran Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz’a
göre, “Mumcu cinayeti Alaattin Çakıcı, Korkut Eken ve Ahmet
Cem Ersever tarafından planlandı. Bombayı, çek senet işleriyle
uğraşan eski ülkücü Şişko Tekin lakaplı Tekin Coşkuner
yerleştirdi.” Tekin Coşkuner gelip Meclis Komisyonu’na ifade
verdi, çıkışta da gözaltına alındı. Emekli astsubay
Muharrem Tunç’a göre ise, “Mumcu, Talabani’ye verilmek
üzere hazırlanan 100 bin silahın PKK’ya satılması ile
ilgili dosyayı ele geçirdi. Bu dosyayı Mumcu’ya emekli albay
Dursun Coşkun Kıvrak verdi. Mumcu’nun ölümünden sonra bu
dosya ortadan kayboldu.” Bugüne kadar bu emekli albayın
ifadesine başvurulduğuna yönelik herhangi bir bilgi basına
yansımadı.
Susurluk’un itirafçıları
olarak bilinen Murat Demir ve Murat İpek ise, “Mumcu, Kürdistan
Demokrat Partisi, PKK ve bazı devlet görevlileri arasındaki
silah ticaretini belgelemişti. Bombayı eski bir PKK’lı olan
Velit Hüseyin arabaya yerleştirdi.” dediler. Velit Hüseyin, 2
Mart 1998 günü Silopi’de zehirlenerek öldürülmüş olarak
bulundu.
Alaattin Çakıcı’nın, 22-23
Ocak 1993 tarihlerinde Meclis’in karşısındaki Büyük Ankara
otelinde 806 numaralı odada kaldığını belgeleyen komisyon,
Abdullah Çatlı’nın da Mehmet Özbay kimliğiyle 6 Haziran
1992 günü Uğur Mumcu’yu aradığını ortaya çıkardı.
Bilgi isteyen Komisyon’a MİT Müsteşarı
Sönmez Köksal, “Teşkilatın elinde hiçbir belge
bulunmamaktadır” cevabını verirken, Ankara DGM’nin yeni
Başsavcısı Cevdet Volkan, “Üzülerek söylüyorum ki Mumcu
suikastinde çıkmazdayız.” dedi. Sonuçta Uğur Mumcu
dosyasına yepyeni bir isim girdi. Kendisini çetelerin bombacısı
olarak tanıtan Abdullah Argun Çetin hakkında Ankara DGM
Savcılığı idam talebiyle dava açtı.
'Sakıncalı piyade'ye Ayakta
alkış
500 kurmay subay bir zamanların
"sakıncalı piyade"si Uğur Mumcu'yu dinledikleri
konferans sonunda ayakta alkışladı.
1992 yılının son yazısını,
"Savaşsız ve terörsüz bir yılda buluşma dileği ile
hepinize yürek dolusu saygılar ve sevgiler..." sözleriyle
bitirmişti. Ama yeni yılın ilk ayında terör onu vurdu...
Oysa gazetecilik mesleğindeki 20
yıllık birikimi ve başarılı araştırmacı özelliği onu Türk
basınının en gözde isimlerinden biri haline getirmişti. Yeni
yılda onun da projeleri vardı. Bir yandan, "Yakında
yayınlanacak bir yayınımda Kürt milliyetçileri ile istihbarat
ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler
açıklayacağım." sözleriyle anlattığı son dosyasını
yazarken diğer taraftan bir televizyon programıyla seyircilerin
karşısına çıkacaktı. Televizyonlardaki yüksek tansiyonlu
tartışma programlarının yıldızlarından biriydi, TRT, onun
bu popülaritesinden yararlanmak istiyordu. Nitekim TRT açıklamasında,
"Eğer yaşasaydı, tüm kamuoyunun dikkatini çekecek olağanüstü
bir programla televizyon seyircilerinin karşısına çıkacaktı."
deniliyordu. (8 Ocak ve 27 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazeteleri)
13 Ocak 1993 günü İstanbul'da
Harp Akademileri Komutanlığı'nda "Türk Basını"
başlığıyla verdiği konferansın ardından 500 kurmay subay
tarafından ayakta alkışlandı. Onun "Sakıncalı Piyade"
kimliği 1971'li yılların şartlarından kaynaklanmıştı.
Sorumlu bir gazeteciydi...
Gazetecilik görevini yaparken
devlet birimleri ve devlet görevlileri ile ilişkileri oldukça
iyi denilebilecek düzeydeydi. Kalem oynattığı bir konu hangi
devlet kurumunu ilgilendiriyorsa, o kurumun kapısını çalardı.
Yakın zamana kadar MİT'in önde gelen isimlerinden olan Mehmet
Eymür, Meclis Susurluk Komisyonu'na şunları anlattı: "Kendi
sorduğu şeyler oluyordu bazen, mümkün olduğu kadar cevap
veriyordum; teşkilatın bilgisi dahilinde tabii bu..."(Eymür'ün
26 Aralık 1996 tarihli ifadesi, sayfa 56)
Mumcu'nun ölümünden sonra akla
PKK ve bazı finans çevrelerinin geldiğini belirten dönemin
Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, onu anlatırken, "Eskiden
beri tanırdım, görüşürdük." sözlerini kullanıyor.
(11 Şubat 1993, Hürriyet). Dönemin Emniyet Genel Müdürü Yılmaz
Ergun, "Gelir, belli konularda bilgi ister, dosyaları
incelerdi." diyor. Ceyhan Mumcu, "Uğur'u sevmezdi"
dese de Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin ünlü başsavcısı
Nusret Demiral, "Mumcu ile aile dostuyduk." ifadelerini
kullanıyor.
Ötekileri yazamadı...
Uğur Mumcu'nun son yazıları,
onun son dosyasının içeriğini de yansıtıyordu. 5 Ocak
1993'te, aleyhindeki bir yazı için Özgür Gündem Gazetesi'ne
cevap verdi. 7 Ocak tarihli yazısının başlığı "MOSSAD
ve Barzani"ydi. Ertesi gün yine Özgür Gündem ve Yaşar
Kaya'ya cevapverdi. 13 ocakta PKK-uyuşturucu bağlantısını
yazdı ve şu cümleleri kullandı: "Türkleri Kürtlere,
Kürtleri de Türklere karşı kışkırtıp uyuşturucu ve silah
kaçakçılığından yine vurgunlar vurmaya hazırlananlar var.
Bunların bir kısmı Kısmetim-1 ve Lucky-S gemileriyle
yakalandı. Ötekiler kim?.." Mumcu, ötekiler kim sorusunun
cevabını da mutlaka son dosyasında yazacaktı...
Son dosyası için her kaynaktan
bilgi araştırıyordu. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet
Sezgin'e de başvurmuştu: "Uğur Mumcu benim de yakın
arkadaşım. Özellikle 12 Eylül'den sonra yakın münasebetlerim
olan bir kişiydi. Bana söylediği birtakım şeyler var. Ben Apo
ile ilgili çalışma yapıyorum, bana yardım edin diye. Ben de söylemişimdir.
Mesela Apo'nun nüfus kütüğüne baktırdık. Bunun dışında
elinde birtakım belgeler ve uğraşılar vardı."(31 Ocak
1993 tarihli Nokta dergisi)
Baki Tuğ'a Apo'yu soracaktı...
Apo'nun kütüğü kadar, kimliği
ve bağlantılarını da ortaya çıkarmak istiyordu. Eğer
ölmeseydi 27 Ocak 1993 günü, 12 Mart 1971 döneminin askeri
savcısı Baki Tuğ ile randevusu vardı. Baki Tuğ'a, "O dönemde
gözaltına aldığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi
Abdullah Öcalan'ı neden serbest bıraktınız? Herhangi bir
devlet biriminin tavassutu oldu mu?" Sorusunu yöneltecekti.
Baki Tuğ, Öcalan'ın, "Komünizm propagandası, askeri
kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik, askeri kuvvetleri tahkir,
suç olan fiili övmek ve suç işlemeye tahrik" suçlarından
cezalandırılmasını istediği halde daha sonra fikrini
değiştirip, yalnızca fakültedeki boykot eylemine katılmak suçundan
cezalandırılmasını istedi. Böylece Öcalan, yalnızca üç ay
hapis cezası aldı.
Apo-MİT bağlantısı!...
Mumcu, MİT'in o dönemde Sıkıyönetim
Mahkemesi'ne göndermiş olabileceği, "Bizim mensubumuzdur."
biçimindeki bir belgenin peşindeydi. Baki Tuğ, Mumcu'nun
ölümünden bir gün sonra konuyla ilgili şu açıklamayı
yapmıştı:
"Uğur Mumcu bana son dönemde
Apo ve PKK ile ilgili geniş bir araştırma yaptığını, bu
araştırmanın sonucunda elindeki bulguların Apo'nun MİT'le
bağlantısı olduğunu söylemiş, bu konuda benimle de görüşme
talebinde bulunmuş, bilgi, belge istemişti. Mumcu ile bir hafta
önce görüştük, 10 gün sonrası için (27 Ocak 1993 günü)
tekrar randevulaştık. Vakit yetmedi. Kendisi bir cinayete kurban
gitti ve artık bu randevu gerçekleşmeyecek... Ben, PKK lideri
Abdullah Öcalan'ın 1971'de yargılandığı sıkıyönetim
mahkemesinin savcısı idim. Benden bazı belge ve bilgileri
istedi. Ben de tetkik ettikten sonra bir şeyler verebileceğimi söyledim.
Ben bunları araştırırken maalesef bu felaket oldu. Benden
Apo'nun MİT ile irtibatını sormuştu. 12 Mart yargılamaları
sırasında elimden böyle bir bilgi geçip geçmediğini sordu.
Ben elimde böyle bir şey olmadığını, ancak araştırdıktan
sonra kendisine net bir şey diyebileceğimi söyledim. Tam sonuca
gitmiş olsaydı makalesini yazacaktı. Mumcu'ya verdiğim söz doğrultusunda
araştırmamı sürdüreceğim. Elde edeceğim bulguları açıklamakta
yarar görürsem açıklayacağım... Mumcu son altı ay içinde
PKK konusunu enine boyuna araştırmıştı." (26 Ocak 1993
tarihli Milliyet Gazetesi).
Bu kapsamlı araştırması için,
yakın gazeteci arkadaşı Emin Çölaşan'dan da yardım
istemişti. Çölaşan'dan İsmet Paşa dönemine ait bir Kürt
raporu alan Mumcu, "Bu çalışmada çok yoruldum, ama dört
dörtlük bir çalışma ortaya çıkarıyorum." demekteydi.
(Uğur Mumcu'nun son on günü, Celalettin Çetin, 9-12 Şubat
1993 tarihli Hürriyet gazeteleri).
Sakıncalı piyadelikten,
sakıncalı yazarlığa!..
Ötekiler kimdi?
Uğur Mumcu'nun son yazıları,
onun son dosyasının içeriğini de yansıtıyordu. 5 Ocak
1993'te, aleyhindeki bir yazı için Özgür Gündem Gazetesi'ne
cevap verdi. 7 Ocak tarihli yazısının başlığı "MOSSAD
ve Barzani"ydi. Ertesi gün yine Özgür Gündem ve Yaşar
Kaya'ya cevap verdi. 13 Ocak'ta PKK-uyuşturucu bağlantısını
yazdı ve şu cümleleri kullandı: "Türkleri Kürtlere,
Kürtleri de Türklere karşı kışkırtıp uyuşturucu ve silah
kaçakçılığından yine vurgunlar vurmaya hazırlananlar var.
Bunların bir kısmı Kısmetim-1 ve Lucky-S gemileriyle
yakalandı. Ötekiler kim?.." Uğur Mumcu, ötekiler kim
sorusunun cevabını da mutlaka son dosyasında yazacaktı...
Kritik randevu!
Mumcu, Apo'nun kütüğü kadar,
kimliği ve bağlantılarını da ortaya çıkarmak istiyordu.
Eğer ölmeseydi 27 Ocak 1993 günü, 12 Mart 1971 döneminin
askeri savcısı Baki Tuğ ile randevusu vardı. Tuğ'a, "O dönemde
gözaltına aldığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi
Abdullah Öcalan'ı neden serbest bıraktınız? Herhangi bir
devlet biriminin tavassutu oldu mu?" sorusunu yöneltecekti.
Tuğ, Öcalan'ın, "Komünizm propagandası, askeri kanunlara
karşı itaatsizliğe teşvik, askeri kuvvetleri tahkir, suç olan
fiili övmek ve suç işlemeye tahrik" suçlarından
cezalandırılmasını istediği halde daha sonra fikrini
değiştirip, yalnızca fakültedeki boykot eylemine katılmak suçundan
cezalandırılmasını istedi.
Son bir ayındaki şifreler
Uğur Mumcu ve bağlantılı
olarak Bahriye Üçok, Muammer Aksoy olayları hakkında en çok
yazı yazan kalemlerin başında gelen Taha Kıvanç, yazılarında
Uğur Mumcu suikasti hakkındaki öngörülerini şöyle anlattı:
"Uğur'un ölümünden önceki son bir ayda kimlerle görüştüğünü,
kimlere ne anlattığını tespit etmeye çalışsınlar; o
tespitleri ile aynı dönemde yazdıklarını
karşılaştırsınlar... Bu yolla, bugünlerde oldukça güncel
bir konuya ilk ışık tutanın o olduğunu, önemli bulgularını
kitaplaştırmaya hazırlandığını, bunu fikirdaş gördüğü
bir gruba açtığını öğrenebilirler. Uğur Mumcu'nun sonunu,
yanlış birinin de bulunduğu bir mecliste, gereksiz yere
boşboğazlık etmesi getirmiş olabilir diye düşünüyorum."
(Dördüncü Kuvvet Medya'nın web saygası, Kulis, Bir suikastın
anatomisi, 3 Ocak 1999)
"Susurluk'tan hareketle
biliyoruz ki, devlet içinde yuvalanmış çetelerle ilgili
irtibatları keşfetmek için üç mahal çok önemli: Biri doğal
olarak Ankara; diğeri çete mensuplarının kendi evleri gibi
gidip geldikleri, üs olarak kullandıkları Almanya, sonuncusu da
Papa-Ağca-mafya ilişkisi ve P-2 irtibatı sebebiyle İtalya.
Uğur Mumcu Ankara'da yaşayan bir gazeteciydi; Papa- Ağca-mafya
ilişkisinin izini İtalya'da sürmüştü ve son olarak
Almanya'da araştırma yapmıştı. Bu sebeple, büyük ihtimalle
Almanya'da rastladığı parmak izlerini sürerek İtalya'ya
ulaşmış ve o sıralarda tam gaz ifşaatlara konu olan 'P-2'
locasının bizdeki benzerinin varlığını kestirmişti.
Bazılarının, neredeyse her gün temas halinde bulunduğu tipler
olduğunu öğrenmesi onu çok şaşırtmış olmalı. Acaba,
locanın kırmızı pasaportlu 'Üstad-ı Muhterem'inin kimliğini
de keşfetmiş miydi?" (17 Ocak 1997, Kulis, Zaman)
"Uğur Mumcu'nun gazetecilik
sezgileri, Avrupa'daki araştırmaları sırasında, onu
Rabıta'dan çok daha önemli bir iz peşinde olduğuna ikna etti...
Benim kanaatim, Uğur Mumcu'nun, Almanya'da Rabıta peşinde
dolaşırken Susurluk'ta ortaya çıkan çarpık ilişkileri
keşfettiğidir. Uyuşturucu, siyasi cinayet, kitle eylemleri,
kara para aklanmasi gibi konularla çeteler arasındaki irtibatı,
muhtemelen, herkesten önce Uğur Mumcu kurdu. Kurdu ve sonradan o
tespitini ispatlayacak dosyaların peşine düşünce, kendisini
aileden sayan, dost kabul eden, her istediğinde devlet arşivini
önüne açanların bile koruyup kollayamayacağı bir mayınlı
tarlaya girmiş oldu. Benim hükmüm şu: Meraklı gazeteci Uğur
Mumcu'yu, o meraktan hiç hoşlanmayan birileri, vurucu güç
olarak kullandıkları bir çeteye öldürttü." (1 Ocak
1997, Kulis, Zaman)
"Uğur Mumcu, P-2 mason
locası ve İtalyan gladyosu gibi konulara ilk dikkat çeken
gazetecilerdendi. Almanya'da peşine düştüğü aslında, 'Rabıta'
bağlantısı değildi; kolunu Avrupa'daki Türk varlığına
uzatmış o gizli odaktı. Ancak, sonradan edinilen bilgilere
bakılırsa, buldukları onun da gözünü yıldırmış ve
kendisine anlatılanları 'epey değiştirerek' Rabıta bağına
indirgemişti... Ne de olsa devlet ile mesafesiz, Doğan Güreş'in,
'İyi görüşürdük', Nusret Demiral'in, 'Aile dostuydum' dediği
bir gazeteciydi Uğur Mumcu... Öldürülmeden az önce PKK ile
istihbarat örgütleri, Kürtler ve İsrail ilişkileri üzerinde
kalem oynatmaya başlamıştı..." (24 Ocak 1996, Kulis,
Zaman)
"Uğur Mumcu'nun
öldürülmeden önceki günleri olağanüstü yoğun geçmişti.
Yalnızca gazetedeki sütununu boş bırakmakmamakla kalmıyor,
haftada birkaç kez panellere katılıyor, TRT'de Nurzen
Amuran'ın Ayda Bir programında sözcü rolünü üstleniyor. Ateş
Hattı, Yüksek Gerilim gibi programlarda sert görüşleriyle
dikkat çekiyor, biz dahil birçok kişiyle kalem münakaşalarına
giriyordu. C-4 plastik bombası otomobilini havaya uçurduğunda
500 bin kişiyi sokağa dökecek bir birikim sağlanmıştı
bile... Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu'yu ortadan kaldıranlar bu
işin ilk provasını 1990 Ocak ayında Muammer Aksoy ile
yapmışlardı. Kesin olarak bildiğim bir şey var. Bu üç
siyasi cinayet, amaç bakımından da, işleniş bakımından da
birbirine çok benziyor. Birini yapan diğer ikisini de
yapmıştır. Adettir, devrimler kendi çocuklarını yer.
Ülkedeki kopkoyu bir baskı rejimini yıllarca uygulayanlar,
özgürlüklerin kapısını yıllarca aralamak istemeyenler, bu
davranışlarıyla Türkiye'yi bölünmenin eşiğine kadar
getirenler, gizli ve karanlık iktidarlarının bir süre daha
devam etmesi için kendi adamlarını kurban vermekten
çekinmediler. Prof. Aksoy, Doç. Üçok ve Mumcu cinayetleri o
karanlık güçlerin eseridir." (1 Ekim 1993, Kulis, Zaman
Gazetesi)
Altı 'kayıp, yıl
Mumcu suikastı yakın
tarihimizin en karışık dosyası. Bu dosyada, sahte MİT belgesi,
tanık, sanık ve senaryolar var.
1993 yılının Ocak ayının
başlarında İstanbul polisi çeşitli eylemler yapan bir grubun
neredeyse bütün elemanlarını tespit etmişti. O dönemde
İstanbul Emniyeti'nde görevli olan emniyet istihbaratçısı
Hanefi Avcı'nın yönettiği bu operasyon sıradan bir olayla
başladı.
20 Ocak 1993 günü Kadıköy'deki
STFA bloklarındaki bir garajda Süleyman Tokmaktepe sahte
kimlikli Mehmet Zeki Yıldırım yakalandı. Bunun üzerine hemen
düğmeye basıldı. İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi'nin
tespit ettiği Pendik, Maltepe, Bostancı, Kadıköy, Üsküdar ve
Aksaray'daki evlerde bu eylemci grubun 20 elemanı gözaltına
alındı. Evlerde ele geçen bazı dokümanlarda "İslami
Hareket" nitelemesine sıkça rastlandığı için polis ve
iddianameyi hazırlayan İstanbul DGM savcısı gruba "İslami
Hareket Örgütü" ismini verdi. Ancak grubun lideri olarak
gösterilen İrfan Çağırıcı polisten kaçmayı başarmıştı.
Bu grup, Çetin Emeç, Turan Dursun ve İranlı Ali Akbar
Gorbani'nin öldürülmesi olaylarından sorumlu tutuluyordu.
İstanbul polisinin bu gruba yönelik
sorgusu sürerken 24 ocakta Uğur Mumcu, 28 ocakta ise Jak Kamhi
suikastları yaşandı. Jak Kamhi suikastının sanığı Can
Özbilen olayın üzerinden üç gün gibi kısa bir süre
geçtikten sonra Van'da yakalanarak İstanbul'a getirildi.
Özbilen ve arkadaşlarına ise "İslami Hareket Süreci"
ismi verildi.
Uğur Mumcu suikastının tam da
bu sırada yapılmış olması, polisiye kuşkular gereği eldeki
bu kişilerle Mumcu olayının bağlantılı olabileceğini düşündürdüğü
için Kamhi ve Emeç suikastının 11 sanığı Ankara'ya götürülerek
burada Ankara polisi tarafından yeni bir sorgudan geçirildiler.
Ancak hem Emeç ve Kamhi suikastlarının işleniş biçimi, (Emeç
otomatik tabancayla öldürüldü, Jak Kamhi'ye ise uzun namlulu
silahlar ve bir adet lav silahıyla saldırıldı, Kamhi yara
almadan kurtuldu.) hem de İstanbul polisinin, "Bu kişilerin
Mumcu suikastı ile ilintisi yoktur." şeklindeki bulguları,
Ankara'daki sorguyu da bu yönde sonuçlandırdı.
Tutanak tahrifatı
Ancak daha sonra Ankara'da ortaya
çıkan Ayhan Aydın ismindeki bir "tanık" Emeç
suikastı sanıklarından Mehmet Ali Şeker ve Ayhan Usta'yı 24
ocak günü Karlı Sokak'ta gördüğünü söyleyince ve yerleşik
bir polis uygulaması da kafaları karıştırınca, "tutanak
tahrifatı" olarak anlatılan tartışma doğdu.
Terör gruplarına yönelik
olaylarda, bu grup elemanlarını ele geçiren polisin hemen
gözaltı tutanağı düzenlemediği, bu tutanakların bazen daha
sonraki bir tarihle düzenlendiği biliniyor. Emeç suikastı
olayında böyle olmuştu. Mehmet Zeki Yıldırım 20 ocak günü
gözaltına alındığı halde, biri 20 ocak diğeri ise 23 ocak
tarihli olmak üzere iki ayrı yakalama tutanağı vardı. Oysa bu
kişinin 20 ocak günü yakalandığı, diğer sanıkların da
aynı gün sabaha kadar süren operasyonlarla ele geçirildiği yüzde
yüz kesinliğinde ve İstanbul DGM savcılarının da bildiği
bir olguydu. Buna karşılık, "tanık" Ayhan Aydın'ın
24 ocak günü Karlı Sokak'ta gördüğünü söylediği Mehmet
Ali Şeker ve Ayhan Usta'nın yakalanma tutanakları üzerindeki
tarihler 23 ve 24 ocak olarak gözüküyordu.
Uygun senaryo!..
Daha sonraları İrfan Çağırıcı,
1996'nın Mart ayında yakalanınca İstanbul Emniyeti'ndeki
sorgulamada yine Emeç suikastı ile birlikte Mumcu suikastı için
de sorgulandı. Çağırıcı da Mumcu için sorgulanmak üzere
Ankara polisine teslim edildi. Çağırıcı ve arkadaşları
Mumcu sorgusu üzerine polise, "Uygun bir senaryoyla Mumcu
suikastını üstlenelim." bile dediler. Ancak sorguyu
yöneten polis şefleri Mumcu suikastının bu grubun işi
olmadığı kanısındaydı. Buna karşılık bu grubun Çetin
Emeç suikastını işlediğinde neredeyse kesin kanıya
varmışlardı. Örneğin, "Asıl hedefimiz Çetin Emeç değil,
Oktay Ekşi'ydi." diyen sanığa, Hürriyet Başyazarı'nın
arabasının plaka numarası sorulunca, harf ve rakamları tam
olarak bildiği anlaşıldı.
Bu tabloya rağmen, örneğin
kendilerini "Uğur Mumcu'nun öğrencileri" olarak
tanıtan iki gazetecinin yazdığı, 279 sayfalık Suikast Raporu
kitabının (Suikast Raporu 93/96, Evren Değer, Tuncay Özkan)
129 sayfası "tutanak tahrifatı" konusuna ayrıldı.
Bu dosyada her şey var...
Türkiye'nin yakın tarihi Uğur
Mumcu suikastı kadar kafaların karıştırıldığı ikinci bir
dosyaya tanık olmadı. Bu dosyada, sahte MİT belgeleri var,
sahte tanıklar var, sahte sanıklar var, sahte senaryolar var...
Örneğin 19 Aralık 1989 tarihli ve "Konu: Muammer Aksoy,
Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Dursun Karataş"
başlıklı, MİT Müsteşarı Teoman Koman'ın imzasının monte
edildiği bir yazıya göre bir tarikat ülke çapındaki
yayılması için engel gördüğü bu kişileri öldürtmek için
yurt dışından eleman getirmişti. İnfaz kararının
alındığı ileri sürülen Keçiören'deki adrese giden dergi
muhabiri boş bir arsa ile karşılaşınca belgenin hayal
ürünü olduğu anlaşıldı (2 Aralık 1990, Nokta dergisi).
Sahte MİT belgesi...
2 Şubat 1993 tarihli ve dönemin
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın imzasını taşıyan ikinci
yazı da yine Başbakanlık Makamı'na yazılmıştı. Yazıda şöyle
deniliyordu: "ABD haber alma servisi CİA denetiminde,
İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail Gadna
birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim Hayfa Deniz
Üssü'nden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır. Mezkur timin
ülkemizdeki görevleri teşkilatımızın değerli haber
kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand'ı
öldürmektir. Gazeteci Uğur Mumcu'yu öldüren tim elemanları
ikinci görevleri olan Birand'ı öldürmek için ülkemizden çıkış
yapmışlardır. Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat
neticesinde İsrail hükümetinin Ankara temsilciliğinde
kaldıkları tespit edilmiştir."
Uğur Mumcu'nun ölümünden kısa
süre önce 13 Ocak 1993 günü İsrail'in Ankara büyükelçisi
tarafından, yalnız gelmesi kaydıyla yemeğe davet edildiği
bilindiği için bu sahte belge Meclis gündemine kadar geldi. MİT
Müsteşarı Sönmez Köksal, 15 Şubat 1995 tarihinde Ankara
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı'na gönderdiği
cevabi yazıda, "Bu belge sahtedir" açıklamasını
yaptı.
En fazla dostlar(!)ın kafası
karışık...
Uğur Mumcu suikastı dosyasında
kafa karışıklığına, onun gazetesi, öğrencisi gazeteciler
ve yakın arkadaşları yazarlar nedense daha çok maruz kaldılar.
Yoksa, Mumcu'nun da tanıdığı üst düzey bir askeri yetkilinin
şu sözlerini onların da algılama yeteneği yok muydu? "Bu
olay neleri bir araya getirdi? Laikliği, Atatürkçülüğü ve
bölünmezliği savunanları... Kimdir bunlar, yani hangi
gruplardır? Bu gruplardan hangisini harekete geçirmek amaçtır?
Neden ölüm şekli bu yöntem? Ne harekete geçirilmek isteniyor?
Devletin bu işle ilgisi olamaz. Bir de olay sürekli olarak İran
yanlısı dinci örgütler üzerine kurduruluyor. Bu arada basına
da dinci örgütlerle ilgili pompalama yapılıyor. Bence bu olay
bunlarla bağlantılı değil. Buna askerlikte örtülü harekat
denilir. İşin içinde başka güçler var..."(Suikast
Raporu, 93/96, sayfa 21)
Yozlaşmamış 5 köşe yazarı!
Örneğin, "1991 seçimlerinden
sonra DYP-SHP koalisyonu benim ve Mumcu'nun evinde kuruldu."
diyen yakın arkadaşı Emin Çölaşan, suikasttan bir ay önce
yedikleri yemeği şöyle anlatıyor: "En son görüşmemiz
bir ay önce oldu. RV'de (Ankara'daki ünlü restoran) yemek yedik.
Bizimle beraber Melih Aşık, Teoman Erel ve Bekir Coşkun vardı.
Türk basınında sağlam kalmış, yozlaşmamış beş köşe
yazarı bir araya geldik. Türkiye'de giderek hırsızlıkların
yolsuzlukların, holdinglerin yobazların oluşturduğu bir cephe
ortaya çıkmıştı. Bu nedenle biz de artık bu beş gazeteci
sık sık bir araya gelerek, Türkiye nereye gidiyor ve neler
oluyor konuşalım istedik. Akşam 8'den 01'e kadar kaldık orada.
Ve şu yargıya vardık: Türkiye'de basın bitmek üzere, ya da
bitirilmek üzere. Giderek yozlaşıyor çünkü. Uğur'a tabancan
var mı dedik, var dedi. Artık birbirimize destek olmaya karar
verdik (12 Şubat 1993, Hürriyet)."
Çölaşan'a düşen görev, her
açıdan dayanışma içinde olduğu gazeteci arkadaşının
dosyasını aydınlatmak için bir gazeteci olarak çaba harcamak
değil miydi?
"Bilerek ya da bilmeyerek
birilerinin nasırına basıyordu." (25 Mart 1993,
Cumhuriyet) ve "Bu olay sadece Uğur Mumcu ile ilgili değil,
Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok olayları da öyle. Burada çok
büyük bir olay tezgahlanıyor. Bu tezgahın önünde bazı
engeller var. Engeller zaman içinde hedef haline getiriliyor. Uğur
Mumcu bir hedefti. Ve bu hedefi de otomobilinin altına bomba
koyanlar seçmediler. Bombayı koyanlardan daha önemli olan
arkadakiler..." (29 Eylül 1993, Milliyet) diyen Başsavcı
Nusret Demiral, televizyon ekranlarına çıkıp, "C-4
patlayıcılarını kullanmak dinci örgütlerin özelliğidir."
sözleriyle neyi hedefledi?.. C-4 patlayıcısının
kullanıldığı hangi cinayet dosyasını aydınlatmıştı ki bu
sözleri kullandı? Uğur Mumcu'nun, "Bu tür dosyaları
aydınlatma yeteneği yoktur." dediği bu savcı, yoksa bu
yeteneksizliğini örtbas etmek için mi ileri geri konuşmalar
yaptı?
Ya Baki Tuğ?.. Mumcu'nun
ölümünden dört gün sonra, 28 Ocak 1993 günü, bir
gazetecinin "Apo gözaltına alındıktan sonra
salıverilmesi için size telkin geldiği, talimat verildiği
yolunda iddialar var. Bunlar doğru mu?" sorusuna şu cevabı
verdi: "Ben o tür bir olay hatırlıyorum. Ancak Apo'yla mı
ilgiliydi, başka bir mensupla mı ilgiliydi onu çözemedik. Sayın
Mumcu'ya da söylediğim şuydu: Bana böyle bir şey gelmişti.
Onunla ilgili mi değil mi, bende resmi yazı olacak dedim. Ben o
yazıyı ararken o olay oldu."
Tuğ, gazetecinin, "Yazı,
bu şahsa dokunmayın ya da bırakın diye mi geldi? sorusuna ise
şu cevabı verdi: "Dokunmayın mealinde değil bizim
mensubumuz şeklindeydi. Yalnız o mu değil mi çözemedik. O
belgeyi arıyordum ben. Aradığım belge oydu. Bulsaydım onu
verecektim. Mumcu'ya söylediğim sürede istediğim belgeye henüz
ulaşamadım. Bunu kendisine en son telefon görüşmemizde
bildirdim. İncelemem 15 gün daha sürecek. Belgede bir şahıs
ismi var, MİT hesabına çalışan bir sanığın ismi. O belgeyi
arıyorum. Onu bulursak Mumcu'nun aradığı düğüm
çözülecek..."(Suikast Raporu 93/96, sayfa 66)
Tuğ, susmayı tercih etti...
Mumcu'nun ölümünden iki gün
sonra çok net ve açık konuşmalar yapan eski savcı Baki Tuğ,
niçin daha sonra susmayı tercih etti? Bir dava dosyasındaki
belgenin var olup olmadığını belirlemek, üstelik eski bir
savcı olarak sizin açtığınız bir dava dosyası ise bu kadar
zor mu? Böylesine önemli bir dosyayı aydınlatmak eski bir
savcı olarak Baki Tuğ'un da görevi değil midir?
Uğur Mumcu, araştırmacı
gazeteciliğin çok zahmetli bir iş olduğunu bildiği için,
Güldal Mumcu'ya evlilik teklifinde bulunurken, "Bu zor yolda
benimle bu zahmetlere katlanacak mısın?" sorusunu yöneltmişti.
Her yazısı ve kitabı çok yorucu araştırmalara dayandığı için
geniş bir okur kitlesi vardı. Eğer işin kolayını seçseydi o
ününe kavuşamaz, ölümünün ardından 500 bin kişiyi sokağa
dökemezdi.
Ama nedense onun ölümünün ardından
başta gazetesi ve en yakınları olmak üzere, ölüm dosyasını
elinde tutanlar hep kolaycılığı seçtiler ve karışık
kafalarıyla bu dosyayı da karmakarışık hale getirdiler.
|