GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYALAR/Uğur Mumcu Dosyası 25 Ocak 1999

FARUK MERCAN


'Aranızdan biri hedefte'

MİT Müsteşarı Koman, kurumda öğle yemeği verdiği ve aralarında Uğur Mumcu da bulunan bir grup gazeteciyi ciddi olarak uyarmıştı.

Ankara’nın Gaziosmanpaşa semtindeki Karlı Sokak’ta bombanın patlayacağı o pazar gününe henüz zaman vardı. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Teoman Koman, yüksek tirajlı gazetelerin Ankara’da görev yapan önemli isimlerine MİT’in Yenimahalle’deki karargahında öğle yemeği veriyordu.

MİT Müsteşarı’nın amacı kapalı kapılar ardındaki teşkilatı gazetecilere sınırlı da olsa tanıtmak, böylece zaman zaman teşkilata yöneltilen eleştirilere cevap vermekti. Kuruluşundan beri genellikle kapalı kalmayı tercih eden MİT için bu yemek aynı zamanda bir ilk uygulamaydı.

Bu yemeğin konuklarından biri de Cumhuriyet gazetesi başyazarı Uğur Mumcu’ydu. Gazeteciler, Türkiye’nin gündemi ile paralel olarak terör olayları ve siyasi nitelikli suikastler konularında MİT Müsteşarı’nın görüşlerini merak ediyordu. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990’da, Hürriyet gazetesi yazarı Çetin Emeç’in 7 Mart 1990’da, ve SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Bahriye Üçok’un 3 Ekim 1990’da öldürülmeleri olayları da sohbetin konuları arasındaydı.

Konu Bahriye Üçok’a yönelik bombalı saldırıya gelince MİT Müsteşarı Koman; “Bahriye Üçok’u ölümünden kısa bir süre önce bombalı paketlerin nasıl açılacağı konusunda eğitmiştik.” dedi. Müsteşarın bu sözleri, sonradan değişik yorumlara da konu oldu. Müsteşar Koman Türkiye’nin o günlerde yaşadığı puslu havaya işaret etti. Terör grupları ve onları taşeron olarak kullanan odakların her an yeni hedeflere yönelebileceğini anlatırken bir ara şu çarpıcı sözleri kullandı: “Terör önümüzdeki günlerde içinizden birini de hedef alabilir.”

Mumcu'nun yaşam serüveni

Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğmuştu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmesinin ardından 1967-69 yıllarında avukatlık, 69-72 döneminde de Ankara Üniversitesi’nde İdare Hukuku asistanlığı yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Prof. Uğur Alacakaptan ile birlikte tutuklandı, yedi yıl hapis cezası aldı. Ancak bu cezası Yargıtay tarafından bozuldu. 12 Mart dönemindeki bu kimliği sebebiyle askerliğini “sakıncalı piyade” olarak Ağrı’nın Patnos ilçesinde yaptı. Tuzla Yedeksubay Okulu’ndan mezun edilmemiş ve askerliğini er olarak yapması istenmişti. Gazeteciliğe, terhis olduğu 1974 yılında Yeni Ortam gazetesinde başladıktan bir yıl sonra Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarı oldu ve “Gözlem” köşesini yazmaya başladı.

Gözlem yazıları, onun Türk basınında araştırmacı gazeteciliğin çarpıcı örneklerini sergilemesini sağladı. 1975’li yıllardan itibaren, hayali ihracat olayları ve kahramanları, ucu Bulgaristan ve Papa suikastlerine dayanan kaçakçılık olayları, politikacıların isimlerinin karıştığı uçak alımlarındaki yolsuzluklar ve son olarak uyuşturucu-kaçakçılık-PKK üçgeni, bütün bu olayları yöneten asıl aktörler onun ilgi alanındaydı.

Cumhuriyet gazetesinde yaşanan iç çalkantı sebebiyle İlhan Selçuk ve 80 kadar Cumhuriyet çalışanı ile birlikte Kasım 1991’de gazeteden ayrıldı. Cumhuriyet’te yönetimin değişmesi üzerine yeniden döndüğü Nisan 1992’ye kadar yazılarını Milliyet Gazetesi’nde yazdı.

Cumhuriyet gazetesini bundan böyle Yeni Gün Şirketi çıkaracaktı. İşte Uğur Mumcu, ölümünden üç gün önce 21 Ocak 1993 Perşembe günü Yeni Gün şirketinin ortakları toplantısına katılmak için İstanbul’a gitti. Aynı akşam, gazeteci arkadaşı Cüneyt Arcayürek ile birlikte Ankara’ya döndü.

24 Ocak 1993 Pazar

Cuma günü okullar kış tatiline girmişti. O akşam eşi Güldal Mumcu ve iki çocuğu ile birlikte yemeği dışarda yediler. Yemek dönüşü Renault marka aracını, evin önünde park yeri kalmadığından yan apartmanın karşısına parketti. Araba, 24 Ocak 1993 Pazar günü öğle saatlerine kadar orada kaldı. Mumcu, o gün eşiyle birlikte hasta ziyaretine gidecekti. Evden önce o çıktı, arabasına doğru ilerledi, kapıyı açtı, arabasına bindi. Emniyet’in raporuna göre, kontak anahtarını çevirmeden bomba patladı. Bomba, arabayı alttan ikiye bölerken, taban sacı da bütünüyle koptu. Mumcu’nun cansız bedeni, yaklaşık üç metre yüksekliğindeki duvarı aşarak 6,5 metre mesafedeki bahçeye düştü.

Özal: Bu bir provokasyon

24 Ocak gününün öğleden sonrası haber ajansları Mumcu suikastini flash haber olarak Türkiye ve dünyaya duyururken, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ABD gezisindeydi. New York’ta kaldığı otel odasında olayı duyar duymaz yanında bulunan dört Türk gazeteciye ilk tepkisi şu oldu: “Bu bir provokasyon...”

Mumcu suikastinin bir provokasyon olduğu, Türkiye’nin 1990’dan itibaren yaşamaya başladığı ortamın bir ürünü olduğu sadece Özal’ın değil aslında her çevrenin benimsediği bir tezdi. Nitekim Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli koramiral Yılmaz Doğrusöz bu tezi şöyle temellendiriyordu: “Jak Kamhi suikasti (Mumcu suikastinden dört gün sonra) yine laisizme karşı bir problem olarak değerlendirilebilir. Tamamen bir provokasyon var. Ben suikast girişiminin, bu olayların esas nedeninin Karabağ, Bosna-Hersek-Orta Doğu’daki menfaat çatışmaları ve Kıbrıs anlaşmazlıkları olduğunu düşünüyorum.”

Doğrusöz’ün sözleri, Türkiye’yi dünya politikasında etkisiz bırakmak isteyen güçlerin, ülkenin mukavemet gücünü kırarak zayıflatmak stratejisini uyguladığını açıklıyordu.

Peki ama bu provokasyonun arkasındaki beyin kimdi ve niçin Uğur Mumcu seçilmişti? İşte Uğur Mumcu dosyası altı yıldır bu arkadaki güçlerin ortaya çıkarılmasını ve Mumcu’yu niçin hedef seçtiklerinin aydınlatılmasını bekliyor.

6 yıldır çözülemedi

Görünüşte 24 Ocak 1993 gününden itibaren bütün devlet birimleri seferber oldu. MİT, suikasti yönetenleri ortaya çıkarmak için CİA ve MOSSAD’dan yardım istedi. Olay yerine gelip soruşturmayı üstlenen Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral, “Eğer olay harici menşeli ise aydınlatmamız çok zor, dahili ise mutlaka aydınlanacaktır.” dedi.

Özellikle C-4 patlayıcısı üzerinde duran Nusret Demiral, “Bizim yaptığımız araştırmalara göre, kullanılan plastik patlayıcı, genellikle yurt dışı kaynaklı örgütler tarafından Türkiye’de kullanılıyor. Çok nadiren yerli örgütler kullanıyor. Ama üç tane büyük cinayet Türkiye’de ve bunun yanında bir de buna eklentili yabancılara yönelik dört cinayet var. Bunlarda kullanılan patlayıcılar da aynı. Biz yurt dışı bağlantılı olduğu düşüncesini oradan çıkarıyoruz. Zaten biri çözülürse hepsi de çözülecek...” açıklamalarını yaptı.

“Biri çözülürse hepsi çözülecek”

Başsavcının “Biri çözülürse hepsi çözülecek” dediği ve Ankara’da meydana gelen suikastlere hedef olan üç yerli, dört yabancı isim şöyle: Prof. Muammer Aksoy, Doç. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ankara’daki Musevi Cemaati lideri Prof. Yuda Yürüm(yaralı olarak kurtuldu), İsrail Büyükelçiliği güvenlik görevlisi Ehud Sadan, Jusmat’ta görevli ABD’li çavuş Mawrick ve Suudi Arabistanlı Ahmet Bendevi.

Prof. Muammer Aksoy’a yönelik suikast, ucuna susturucu takılmış tabanca ile işlenmişti; ancak kaynak olarak bu yedi suikast birlikte değerlendiriliyordu.

Nusret Demiral’ın 1984 yılından emekli olduğu 1995 yılına kadar Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı yaptığı için, bu dosyalardan birinin aydınlatılması halinde diğerlerinin da “tesbih tanesi gibi” aydınlanacağını söylemesi anlamlıydı. Ama Demiral, tetikçi Kartal Demirağ ele geçirildiği halde Turgut Özal’a yönelik suikasti aydınlatamadığı gibi bu dosyalardan hiçbirini aydınlatamadan emekli oldu. Sonuç olarak söyleyebildiği tek şey, “Adam geliyor, bombayı bırakıyor ve gidiyor, o kadar...” oldu.

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy dosyasını soruşturan Nusret Demiral’ı o günlerde şöyle anlatmıştı:

“Demiral, eski başbakan Özal’a yönelen suikastin soruşturmasını da yapmış, saldırgan ele geçtiği halde olayın gerçek nedenini kanıtlayamamıştır. Aksoy cinayetini soruşturmak, Kartal Demirağ olayını soruşturmaktan çok daha güçtür. Sanığı ele geçen bir olayı çözemeyen Demiral, herhangi bir ip ucu bırakmadan kaçan katilleri ya da bu katilleri cinayete yönelten örgütlü suç çetelerini nasıl ortaya çıkaracaktır?.. O zaman yapılacak iş bellidir. Özel bir yasa çıkarıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı savcı, polis ve MİT görevlilerinden bir kurul ile olaya el koymak... Devlet devletse, Aksoy cinayeti bir an önce aydınlanmalıdır...” (4 Şubat 1990, Cumhuriyet).

Koman'dan uyarı

MİT Müsteşarı Teoman Koman, yüksek tirajlı gazetelerin Ankara’da görev yapan önemli isimlerine kurumun Yenimahalle’deki karargahında öğle yemeği veriyordu. Konuklarından biri de Cumhuriyet başyazarı Uğur Mumcu’ydu. Gazeteciler, Türkiye’nin gündemi ile paralel olarak terör olayları ve siyasi nitelikli suikastler konularında MİT Müsteşarı’nın görüşlerini merak ediyordu. Konu Bahriye Üçok’a yönelik bombalı saldırıya gelince MİT Müsteşarı Koman; “Bahriye Üçok’u ölümünden kısa bir süre önce bombalı paketlerin nasıl açılacağı konusunda eğitmiştik.” demişti.

Yurt dışı bağlantısı

“Eğer olay harici menşeli ise aydınlatmamız çok zor, dahili ise mutlaka aydınlanacaktır.” diyen Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral özellikle olayda kullanılan C-4 patlayıcısı üzerinde duruyor ve “Araştırmalara göre, plastik patlayıcı, genellikle yurt dışı kaynaklı örgütler tarafından kullanılıyor. Çok nadiren yerli örgütler kullanıyor. Ama üç tane büyük cinayet Türkiye’de ve bunun yanında bir de buna eklentili yabancılara yönelik dört cinayet var. Bunlarda kullanılan patlayıcılar da aynı. Biz yurt dışı bağlantılı olduğu düşüncesini oradan çıkarıyoruz. Zaten biri çözülürse hepsi de çözülecek...” açıklamasını yapıyordu.

Özel yasa ve kurul

Uğur Mumcu, Nusret Demiral’ın Muammer Aksoy dosyasını soruşturduğu günlerde Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde şöyle yazmıştı: “Demiral, eski başbakan Özal’a yönelen suikastin soruşturmasını da yapmış, saldırgan ele geçtiği halde olayın gerçek nedenini kanıtlayamamıştır. Aksoy cinayetini soruşturmak, Kartal Demirağ olayını soruşturmaktan çok daha güçtür. O zaman yapılacak iş bellidir. Özel bir yasa çıkarıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı savcı, polis ve MİT görevlilerinden bir kurul ile olaya el koymak... Devlet devletse, Aksoy cinayeti bir an önce aydınlanmalıdır...”

Meclis'in çabaları

Uğur Mumcu suikastını aydınlatmak için Meclis’te de iki ayrı araştırma komisyonu görev yaptı. 1994 seçimlerinden sonra DYP-SHP koalisyonu döneminde siyasi nitelikli suikastleri ve Güney Doğu’da meydana gelen faili meçhul cinayetleri araştırmak için bir Meclis Komisyonu kuruldu. Komisyon, faaliyetlerini özellikle Ankara, İstanbul ve Batman’da yoğunlaştırdı.

Bu Meclis Komisyonu spesifik olarak Çetin Emeç ve Uğur Mumcu suikastleri üzerinde durdu. Emeç suikasti ile bağlantısı ileri sürülen ünlü kaçakçı Celal Zehebi’yi İstanbul’da dinleyen komisyon, Emeç suikasti dosyasını inceledi. Bu dosyanın sanıkları İrfan Çağırıcı ve arkadaşlarının Mumcu suikasti ile ilintilerini araştırdı. Komisyon raporunda, “Uğur Mumcu gibi potansiyel olarak birtakım örgütlerin devamlı tehdidine maruz kalan bir vatandaşın niçin koruma tedbirlerinden faydalandırılmadığı düşündürücüdür” denildi.

Susurluk kazasından sonra Uğur Mumcu dosyası ile ilgili çeşitli iddiaların ortaya atılmasından sonra bu kez yalnızca Uğur Mumcu suikastini araştırmak için bir Meclis Komisyonu kuruldu. Uğur Mumcu Komisyonu, birbiriyle ilgisiz bir çok senaryo ile ilgili ayrıntıları ele aldı.

Örneğin Yüksekova çetesini ortaya çıkaran Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz’a göre, “Mumcu cinayeti Alaattin Çakıcı, Korkut Eken ve Ahmet Cem Ersever tarafından planlandı. Bombayı, çek senet işleriyle uğraşan eski ülkücü Şişko Tekin lakaplı Tekin Coşkuner yerleştirdi.” Tekin Coşkuner gelip Meclis Komisyonu’na ifade verdi, çıkışta da gözaltına alındı. Emekli astsubay Muharrem Tunç’a göre ise, “Mumcu, Talabani’ye verilmek üzere hazırlanan 100 bin silahın PKK’ya satılması ile ilgili dosyayı ele geçirdi. Bu dosyayı Mumcu’ya emekli albay Dursun Coşkun Kıvrak verdi. Mumcu’nun ölümünden sonra bu dosya ortadan kayboldu.” Bugüne kadar bu emekli albayın ifadesine başvurulduğuna yönelik herhangi bir bilgi basına yansımadı.

Susurluk’un itirafçıları olarak bilinen Murat Demir ve Murat İpek ise, “Mumcu, Kürdistan Demokrat Partisi, PKK ve bazı devlet görevlileri arasındaki silah ticaretini belgelemişti. Bombayı eski bir PKK’lı olan Velit Hüseyin arabaya yerleştirdi.” dediler. Velit Hüseyin, 2 Mart 1998 günü Silopi’de zehirlenerek öldürülmüş olarak bulundu.

Alaattin Çakıcı’nın, 22-23 Ocak 1993 tarihlerinde Meclis’in karşısındaki Büyük Ankara otelinde 806 numaralı odada kaldığını belgeleyen komisyon, Abdullah Çatlı’nın da Mehmet Özbay kimliğiyle 6 Haziran 1992 günü Uğur Mumcu’yu aradığını ortaya çıkardı.

Bilgi isteyen Komisyon’a MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, “Teşkilatın elinde hiçbir belge bulunmamaktadır” cevabını verirken, Ankara DGM’nin yeni Başsavcısı Cevdet Volkan, “Üzülerek söylüyorum ki Mumcu suikastinde çıkmazdayız.” dedi. Sonuçta Uğur Mumcu dosyasına yepyeni bir isim girdi. Kendisini çetelerin bombacısı olarak tanıtan Abdullah Argun Çetin hakkında Ankara DGM Savcılığı idam talebiyle dava açtı.

 

'Sakıncalı piyade'ye Ayakta alkış

500 kurmay subay bir zamanların "sakıncalı piyade"si Uğur Mumcu'yu dinledikleri konferans sonunda ayakta alkışladı.

1992 yılının son yazısını, "Savaşsız ve terörsüz bir yılda buluşma dileği ile hepinize yürek dolusu saygılar ve sevgiler..." sözleriyle bitirmişti. Ama yeni yılın ilk ayında terör onu vurdu...

Oysa gazetecilik mesleğindeki 20 yıllık birikimi ve başarılı araştırmacı özelliği onu Türk basınının en gözde isimlerinden biri haline getirmişti. Yeni yılda onun da projeleri vardı. Bir yandan, "Yakında yayınlanacak bir yayınımda Kürt milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım." sözleriyle anlattığı son dosyasını yazarken diğer taraftan bir televizyon programıyla seyircilerin karşısına çıkacaktı. Televizyonlardaki yüksek tansiyonlu tartışma programlarının yıldızlarından biriydi, TRT, onun bu popülaritesinden yararlanmak istiyordu. Nitekim TRT açıklamasında, "Eğer yaşasaydı, tüm kamuoyunun dikkatini çekecek olağanüstü bir programla televizyon seyircilerinin karşısına çıkacaktı." deniliyordu. (8 Ocak ve 27 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazeteleri)

13 Ocak 1993 günü İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı'nda "Türk Basını" başlığıyla verdiği konferansın ardından 500 kurmay subay tarafından ayakta alkışlandı. Onun "Sakıncalı Piyade" kimliği 1971'li yılların şartlarından kaynaklanmıştı.

Sorumlu bir gazeteciydi...

Gazetecilik görevini yaparken devlet birimleri ve devlet görevlileri ile ilişkileri oldukça iyi denilebilecek düzeydeydi. Kalem oynattığı bir konu hangi devlet kurumunu ilgilendiriyorsa, o kurumun kapısını çalardı. Yakın zamana kadar MİT'in önde gelen isimlerinden olan Mehmet Eymür, Meclis Susurluk Komisyonu'na şunları anlattı: "Kendi sorduğu şeyler oluyordu bazen, mümkün olduğu kadar cevap veriyordum; teşkilatın bilgisi dahilinde tabii bu..."(Eymür'ün 26 Aralık 1996 tarihli ifadesi, sayfa 56)

Mumcu'nun ölümünden sonra akla PKK ve bazı finans çevrelerinin geldiğini belirten dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, onu anlatırken, "Eskiden beri tanırdım, görüşürdük." sözlerini kullanıyor. (11 Şubat 1993, Hürriyet). Dönemin Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergun, "Gelir, belli konularda bilgi ister, dosyaları incelerdi." diyor. Ceyhan Mumcu, "Uğur'u sevmezdi" dese de Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin ünlü başsavcısı Nusret Demiral, "Mumcu ile aile dostuyduk." ifadelerini kullanıyor.

Ötekileri yazamadı...

Uğur Mumcu'nun son yazıları, onun son dosyasının içeriğini de yansıtıyordu. 5 Ocak 1993'te, aleyhindeki bir yazı için Özgür Gündem Gazetesi'ne cevap verdi. 7 Ocak tarihli yazısının başlığı "MOSSAD ve Barzani"ydi. Ertesi gün yine Özgür Gündem ve Yaşar Kaya'ya cevapverdi. 13 ocakta PKK-uyuşturucu bağlantısını yazdı ve şu cümleleri kullandı: "Türkleri Kürtlere, Kürtleri de Türklere karşı kışkırtıp uyuşturucu ve silah kaçakçılığından yine vurgunlar vurmaya hazırlananlar var. Bunların bir kısmı Kısmetim-1 ve Lucky-S gemileriyle yakalandı. Ötekiler kim?.." Mumcu, ötekiler kim sorusunun cevabını da mutlaka son dosyasında yazacaktı...

Son dosyası için her kaynaktan bilgi araştırıyordu. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'e de başvurmuştu: "Uğur Mumcu benim de yakın arkadaşım. Özellikle 12 Eylül'den sonra yakın münasebetlerim olan bir kişiydi. Bana söylediği birtakım şeyler var. Ben Apo ile ilgili çalışma yapıyorum, bana yardım edin diye. Ben de söylemişimdir. Mesela Apo'nun nüfus kütüğüne baktırdık. Bunun dışında elinde birtakım belgeler ve uğraşılar vardı."(31 Ocak 1993 tarihli Nokta dergisi)

Baki Tuğ'a Apo'yu soracaktı...

Apo'nun kütüğü kadar, kimliği ve bağlantılarını da ortaya çıkarmak istiyordu. Eğer ölmeseydi 27 Ocak 1993 günü, 12 Mart 1971 döneminin askeri savcısı Baki Tuğ ile randevusu vardı. Baki Tuğ'a, "O dönemde gözaltına aldığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Abdullah Öcalan'ı neden serbest bıraktınız? Herhangi bir devlet biriminin tavassutu oldu mu?" Sorusunu yöneltecekti. Baki Tuğ, Öcalan'ın, "Komünizm propagandası, askeri kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik, askeri kuvvetleri tahkir, suç olan fiili övmek ve suç işlemeye tahrik" suçlarından cezalandırılmasını istediği halde daha sonra fikrini değiştirip, yalnızca fakültedeki boykot eylemine katılmak suçundan cezalandırılmasını istedi. Böylece Öcalan, yalnızca üç ay hapis cezası aldı.

Apo-MİT bağlantısı!...

Mumcu, MİT'in o dönemde Sıkıyönetim Mahkemesi'ne göndermiş olabileceği, "Bizim mensubumuzdur." biçimindeki bir belgenin peşindeydi. Baki Tuğ, Mumcu'nun ölümünden bir gün sonra konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştı:

"Uğur Mumcu bana son dönemde Apo ve PKK ile ilgili geniş bir araştırma yaptığını, bu araştırmanın sonucunda elindeki bulguların Apo'nun MİT'le bağlantısı olduğunu söylemiş, bu konuda benimle de görüşme talebinde bulunmuş, bilgi, belge istemişti. Mumcu ile bir hafta önce görüştük, 10 gün sonrası için (27 Ocak 1993 günü) tekrar randevulaştık. Vakit yetmedi. Kendisi bir cinayete kurban gitti ve artık bu randevu gerçekleşmeyecek... Ben, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın 1971'de yargılandığı sıkıyönetim mahkemesinin savcısı idim. Benden bazı belge ve bilgileri istedi. Ben de tetkik ettikten sonra bir şeyler verebileceğimi söyledim. Ben bunları araştırırken maalesef bu felaket oldu. Benden Apo'nun MİT ile irtibatını sormuştu. 12 Mart yargılamaları sırasında elimden böyle bir bilgi geçip geçmediğini sordu. Ben elimde böyle bir şey olmadığını, ancak araştırdıktan sonra kendisine net bir şey diyebileceğimi söyledim. Tam sonuca gitmiş olsaydı makalesini yazacaktı. Mumcu'ya verdiğim söz doğrultusunda araştırmamı sürdüreceğim. Elde edeceğim bulguları açıklamakta yarar görürsem açıklayacağım... Mumcu son altı ay içinde PKK konusunu enine boyuna araştırmıştı." (26 Ocak 1993 tarihli Milliyet Gazetesi).

Bu kapsamlı araştırması için, yakın gazeteci arkadaşı Emin Çölaşan'dan da yardım istemişti. Çölaşan'dan İsmet Paşa dönemine ait bir Kürt raporu alan Mumcu, "Bu çalışmada çok yoruldum, ama dört dörtlük bir çalışma ortaya çıkarıyorum." demekteydi. (Uğur Mumcu'nun son on günü, Celalettin Çetin, 9-12 Şubat 1993 tarihli Hürriyet gazeteleri).

Sakıncalı piyadelikten, sakıncalı yazarlığa!..

Ötekiler kimdi?

Uğur Mumcu'nun son yazıları, onun son dosyasının içeriğini de yansıtıyordu. 5 Ocak 1993'te, aleyhindeki bir yazı için Özgür Gündem Gazetesi'ne cevap verdi. 7 Ocak tarihli yazısının başlığı "MOSSAD ve Barzani"ydi. Ertesi gün yine Özgür Gündem ve Yaşar Kaya'ya cevap verdi. 13 Ocak'ta PKK-uyuşturucu bağlantısını yazdı ve şu cümleleri kullandı: "Türkleri Kürtlere, Kürtleri de Türklere karşı kışkırtıp uyuşturucu ve silah kaçakçılığından yine vurgunlar vurmaya hazırlananlar var. Bunların bir kısmı Kısmetim-1 ve Lucky-S gemileriyle yakalandı. Ötekiler kim?.." Uğur Mumcu, ötekiler kim sorusunun cevabını da mutlaka son dosyasında yazacaktı...

Kritik randevu!

Mumcu, Apo'nun kütüğü kadar, kimliği ve bağlantılarını da ortaya çıkarmak istiyordu. Eğer ölmeseydi 27 Ocak 1993 günü, 12 Mart 1971 döneminin askeri savcısı Baki Tuğ ile randevusu vardı. Tuğ'a, "O dönemde gözaltına aldığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Abdullah Öcalan'ı neden serbest bıraktınız? Herhangi bir devlet biriminin tavassutu oldu mu?" sorusunu yöneltecekti. Tuğ, Öcalan'ın, "Komünizm propagandası, askeri kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik, askeri kuvvetleri tahkir, suç olan fiili övmek ve suç işlemeye tahrik" suçlarından cezalandırılmasını istediği halde daha sonra fikrini değiştirip, yalnızca fakültedeki boykot eylemine katılmak suçundan cezalandırılmasını istedi.

Son bir ayındaki şifreler

Uğur Mumcu ve bağlantılı olarak Bahriye Üçok, Muammer Aksoy olayları hakkında en çok yazı yazan kalemlerin başında gelen Taha Kıvanç, yazılarında Uğur Mumcu suikasti hakkındaki öngörülerini şöyle anlattı: "Uğur'un ölümünden önceki son bir ayda kimlerle görüştüğünü, kimlere ne anlattığını tespit etmeye çalışsınlar; o tespitleri ile aynı dönemde yazdıklarını karşılaştırsınlar... Bu yolla, bugünlerde oldukça güncel bir konuya ilk ışık tutanın o olduğunu, önemli bulgularını kitaplaştırmaya hazırlandığını, bunu fikirdaş gördüğü bir gruba açtığını öğrenebilirler. Uğur Mumcu'nun sonunu, yanlış birinin de bulunduğu bir mecliste, gereksiz yere boşboğazlık etmesi getirmiş olabilir diye düşünüyorum." (Dördüncü Kuvvet Medya'nın web saygası, Kulis, Bir suikastın anatomisi, 3 Ocak 1999)

"Susurluk'tan hareketle biliyoruz ki, devlet içinde yuvalanmış çetelerle ilgili irtibatları keşfetmek için üç mahal çok önemli: Biri doğal olarak Ankara; diğeri çete mensuplarının kendi evleri gibi gidip geldikleri, üs olarak kullandıkları Almanya, sonuncusu da Papa-Ağca-mafya ilişkisi ve P-2 irtibatı sebebiyle İtalya. Uğur Mumcu Ankara'da yaşayan bir gazeteciydi; Papa- Ağca-mafya ilişkisinin izini İtalya'da sürmüştü ve son olarak Almanya'da araştırma yapmıştı. Bu sebeple, büyük ihtimalle Almanya'da rastladığı parmak izlerini sürerek İtalya'ya ulaşmış ve o sıralarda tam gaz ifşaatlara konu olan 'P-2' locasının bizdeki benzerinin varlığını kestirmişti. Bazılarının, neredeyse her gün temas halinde bulunduğu tipler olduğunu öğrenmesi onu çok şaşırtmış olmalı. Acaba, locanın kırmızı pasaportlu 'Üstad-ı Muhterem'inin kimliğini de keşfetmiş miydi?" (17 Ocak 1997, Kulis, Zaman)

"Uğur Mumcu'nun gazetecilik sezgileri, Avrupa'daki araştırmaları sırasında, onu Rabıta'dan çok daha önemli bir iz peşinde olduğuna ikna etti... Benim kanaatim, Uğur Mumcu'nun, Almanya'da Rabıta peşinde dolaşırken Susurluk'ta ortaya çıkan çarpık ilişkileri keşfettiğidir. Uyuşturucu, siyasi cinayet, kitle eylemleri, kara para aklanmasi gibi konularla çeteler arasındaki irtibatı, muhtemelen, herkesten önce Uğur Mumcu kurdu. Kurdu ve sonradan o tespitini ispatlayacak dosyaların peşine düşünce, kendisini aileden sayan, dost kabul eden, her istediğinde devlet arşivini önüne açanların bile koruyup kollayamayacağı bir mayınlı tarlaya girmiş oldu. Benim hükmüm şu: Meraklı gazeteci Uğur Mumcu'yu, o meraktan hiç hoşlanmayan birileri, vurucu güç olarak kullandıkları bir çeteye öldürttü." (1 Ocak 1997, Kulis, Zaman)

"Uğur Mumcu, P-2 mason locası ve İtalyan gladyosu gibi konulara ilk dikkat çeken gazetecilerdendi. Almanya'da peşine düştüğü aslında, 'Rabıta' bağlantısı değildi; kolunu Avrupa'daki Türk varlığına uzatmış o gizli odaktı. Ancak, sonradan edinilen bilgilere bakılırsa, buldukları onun da gözünü yıldırmış ve kendisine anlatılanları 'epey değiştirerek' Rabıta bağına indirgemişti... Ne de olsa devlet ile mesafesiz, Doğan Güreş'in, 'İyi görüşürdük', Nusret Demiral'in, 'Aile dostuydum' dediği bir gazeteciydi Uğur Mumcu... Öldürülmeden az önce PKK ile istihbarat örgütleri, Kürtler ve İsrail ilişkileri üzerinde kalem oynatmaya başlamıştı..." (24 Ocak 1996, Kulis, Zaman)

"Uğur Mumcu'nun öldürülmeden önceki günleri olağanüstü yoğun geçmişti. Yalnızca gazetedeki sütununu boş bırakmakmamakla kalmıyor, haftada birkaç kez panellere katılıyor, TRT'de Nurzen Amuran'ın Ayda Bir programında sözcü rolünü üstleniyor. Ateş Hattı, Yüksek Gerilim gibi programlarda sert görüşleriyle dikkat çekiyor, biz dahil birçok kişiyle kalem münakaşalarına giriyordu. C-4 plastik bombası otomobilini havaya uçurduğunda 500 bin kişiyi sokağa dökecek bir birikim sağlanmıştı bile... Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu'yu ortadan kaldıranlar bu işin ilk provasını 1990 Ocak ayında Muammer Aksoy ile yapmışlardı. Kesin olarak bildiğim bir şey var. Bu üç siyasi cinayet, amaç bakımından da, işleniş bakımından da birbirine çok benziyor. Birini yapan diğer ikisini de yapmıştır. Adettir, devrimler kendi çocuklarını yer. Ülkedeki kopkoyu bir baskı rejimini yıllarca uygulayanlar, özgürlüklerin kapısını yıllarca aralamak istemeyenler, bu davranışlarıyla Türkiye'yi bölünmenin eşiğine kadar getirenler, gizli ve karanlık iktidarlarının bir süre daha devam etmesi için kendi adamlarını kurban vermekten çekinmediler. Prof. Aksoy, Doç. Üçok ve Mumcu cinayetleri o karanlık güçlerin eseridir." (1 Ekim 1993, Kulis, Zaman Gazetesi)

 

Altı 'kayıp, yıl

Mumcu suikastı yakın tarihimizin en karışık dosyası. Bu dosyada, sahte MİT belgesi, tanık, sanık ve senaryolar var.

1993 yılının Ocak ayının başlarında İstanbul polisi çeşitli eylemler yapan bir grubun neredeyse bütün elemanlarını tespit etmişti. O dönemde İstanbul Emniyeti'nde görevli olan emniyet istihbaratçısı Hanefi Avcı'nın yönettiği bu operasyon sıradan bir olayla başladı.

20 Ocak 1993 günü Kadıköy'deki STFA bloklarındaki bir garajda Süleyman Tokmaktepe sahte kimlikli Mehmet Zeki Yıldırım yakalandı. Bunun üzerine hemen düğmeye basıldı. İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi'nin tespit ettiği Pendik, Maltepe, Bostancı, Kadıköy, Üsküdar ve Aksaray'daki evlerde bu eylemci grubun 20 elemanı gözaltına alındı. Evlerde ele geçen bazı dokümanlarda "İslami Hareket" nitelemesine sıkça rastlandığı için polis ve iddianameyi hazırlayan İstanbul DGM savcısı gruba "İslami Hareket Örgütü" ismini verdi. Ancak grubun lideri olarak gösterilen İrfan Çağırıcı polisten kaçmayı başarmıştı. Bu grup, Çetin Emeç, Turan Dursun ve İranlı Ali Akbar Gorbani'nin öldürülmesi olaylarından sorumlu tutuluyordu.

İstanbul polisinin bu gruba yönelik sorgusu sürerken 24 ocakta Uğur Mumcu, 28 ocakta ise Jak Kamhi suikastları yaşandı. Jak Kamhi suikastının sanığı Can Özbilen olayın üzerinden üç gün gibi kısa bir süre geçtikten sonra Van'da yakalanarak İstanbul'a getirildi. Özbilen ve arkadaşlarına ise "İslami Hareket Süreci" ismi verildi.

Uğur Mumcu suikastının tam da bu sırada yapılmış olması, polisiye kuşkular gereği eldeki bu kişilerle Mumcu olayının bağlantılı olabileceğini düşündürdüğü için Kamhi ve Emeç suikastının 11 sanığı Ankara'ya götürülerek burada Ankara polisi tarafından yeni bir sorgudan geçirildiler. Ancak hem Emeç ve Kamhi suikastlarının işleniş biçimi, (Emeç otomatik tabancayla öldürüldü, Jak Kamhi'ye ise uzun namlulu silahlar ve bir adet lav silahıyla saldırıldı, Kamhi yara almadan kurtuldu.) hem de İstanbul polisinin, "Bu kişilerin Mumcu suikastı ile ilintisi yoktur." şeklindeki bulguları, Ankara'daki sorguyu da bu yönde sonuçlandırdı.

Tutanak tahrifatı

Ancak daha sonra Ankara'da ortaya çıkan Ayhan Aydın ismindeki bir "tanık" Emeç suikastı sanıklarından Mehmet Ali Şeker ve Ayhan Usta'yı 24 ocak günü Karlı Sokak'ta gördüğünü söyleyince ve yerleşik bir polis uygulaması da kafaları karıştırınca, "tutanak tahrifatı" olarak anlatılan tartışma doğdu.

Terör gruplarına yönelik olaylarda, bu grup elemanlarını ele geçiren polisin hemen gözaltı tutanağı düzenlemediği, bu tutanakların bazen daha sonraki bir tarihle düzenlendiği biliniyor. Emeç suikastı olayında böyle olmuştu. Mehmet Zeki Yıldırım 20 ocak günü gözaltına alındığı halde, biri 20 ocak diğeri ise 23 ocak tarihli olmak üzere iki ayrı yakalama tutanağı vardı. Oysa bu kişinin 20 ocak günü yakalandığı, diğer sanıkların da aynı gün sabaha kadar süren operasyonlarla ele geçirildiği yüzde yüz kesinliğinde ve İstanbul DGM savcılarının da bildiği bir olguydu. Buna karşılık, "tanık" Ayhan Aydın'ın 24 ocak günü Karlı Sokak'ta gördüğünü söylediği Mehmet Ali Şeker ve Ayhan Usta'nın yakalanma tutanakları üzerindeki tarihler 23 ve 24 ocak olarak gözüküyordu.

Uygun senaryo!..

Daha sonraları İrfan Çağırıcı, 1996'nın Mart ayında yakalanınca İstanbul Emniyeti'ndeki sorgulamada yine Emeç suikastı ile birlikte Mumcu suikastı için de sorgulandı. Çağırıcı da Mumcu için sorgulanmak üzere Ankara polisine teslim edildi. Çağırıcı ve arkadaşları Mumcu sorgusu üzerine polise, "Uygun bir senaryoyla Mumcu suikastını üstlenelim." bile dediler. Ancak sorguyu yöneten polis şefleri Mumcu suikastının bu grubun işi olmadığı kanısındaydı. Buna karşılık bu grubun Çetin Emeç suikastını işlediğinde neredeyse kesin kanıya varmışlardı. Örneğin, "Asıl hedefimiz Çetin Emeç değil, Oktay Ekşi'ydi." diyen sanığa, Hürriyet Başyazarı'nın arabasının plaka numarası sorulunca, harf ve rakamları tam olarak bildiği anlaşıldı.

Bu tabloya rağmen, örneğin kendilerini "Uğur Mumcu'nun öğrencileri" olarak tanıtan iki gazetecinin yazdığı, 279 sayfalık Suikast Raporu kitabının (Suikast Raporu 93/96, Evren Değer, Tuncay Özkan) 129 sayfası "tutanak tahrifatı" konusuna ayrıldı.

Bu dosyada her şey var...

Türkiye'nin yakın tarihi Uğur Mumcu suikastı kadar kafaların karıştırıldığı ikinci bir dosyaya tanık olmadı. Bu dosyada, sahte MİT belgeleri var, sahte tanıklar var, sahte sanıklar var, sahte senaryolar var... Örneğin 19 Aralık 1989 tarihli ve "Konu: Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Dursun Karataş" başlıklı, MİT Müsteşarı Teoman Koman'ın imzasının monte edildiği bir yazıya göre bir tarikat ülke çapındaki yayılması için engel gördüğü bu kişileri öldürtmek için yurt dışından eleman getirmişti. İnfaz kararının alındığı ileri sürülen Keçiören'deki adrese giden dergi muhabiri boş bir arsa ile karşılaşınca belgenin hayal ürünü olduğu anlaşıldı (2 Aralık 1990, Nokta dergisi).

Sahte MİT belgesi...

2 Şubat 1993 tarihli ve dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın imzasını taşıyan ikinci yazı da yine Başbakanlık Makamı'na yazılmıştı. Yazıda şöyle deniliyordu: "ABD haber alma servisi CİA denetiminde, İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail Gadna birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim Hayfa Deniz Üssü'nden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır. Mezkur timin ülkemizdeki görevleri teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand'ı öldürmektir. Gazeteci Uğur Mumcu'yu öldüren tim elemanları ikinci görevleri olan Birand'ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmışlardır. Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail hükümetinin Ankara temsilciliğinde kaldıkları tespit edilmiştir."

Uğur Mumcu'nun ölümünden kısa süre önce 13 Ocak 1993 günü İsrail'in Ankara büyükelçisi tarafından, yalnız gelmesi kaydıyla yemeğe davet edildiği bilindiği için bu sahte belge Meclis gündemine kadar geldi. MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, 15 Şubat 1995 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı'na gönderdiği cevabi yazıda, "Bu belge sahtedir" açıklamasını yaptı.

En fazla dostlar(!)ın kafası karışık...

Uğur Mumcu suikastı dosyasında kafa karışıklığına, onun gazetesi, öğrencisi gazeteciler ve yakın arkadaşları yazarlar nedense daha çok maruz kaldılar. Yoksa, Mumcu'nun da tanıdığı üst düzey bir askeri yetkilinin şu sözlerini onların da algılama yeteneği yok muydu? "Bu olay neleri bir araya getirdi? Laikliği, Atatürkçülüğü ve bölünmezliği savunanları... Kimdir bunlar, yani hangi gruplardır? Bu gruplardan hangisini harekete geçirmek amaçtır? Neden ölüm şekli bu yöntem? Ne harekete geçirilmek isteniyor? Devletin bu işle ilgisi olamaz. Bir de olay sürekli olarak İran yanlısı dinci örgütler üzerine kurduruluyor. Bu arada basına da dinci örgütlerle ilgili pompalama yapılıyor. Bence bu olay bunlarla bağlantılı değil. Buna askerlikte örtülü harekat denilir. İşin içinde başka güçler var..."(Suikast Raporu, 93/96, sayfa 21)

Yozlaşmamış 5 köşe yazarı!

Örneğin, "1991 seçimlerinden sonra DYP-SHP koalisyonu benim ve Mumcu'nun evinde kuruldu." diyen yakın arkadaşı Emin Çölaşan, suikasttan bir ay önce yedikleri yemeği şöyle anlatıyor: "En son görüşmemiz bir ay önce oldu. RV'de (Ankara'daki ünlü restoran) yemek yedik. Bizimle beraber Melih Aşık, Teoman Erel ve Bekir Coşkun vardı. Türk basınında sağlam kalmış, yozlaşmamış beş köşe yazarı bir araya geldik. Türkiye'de giderek hırsızlıkların yolsuzlukların, holdinglerin yobazların oluşturduğu bir cephe ortaya çıkmıştı. Bu nedenle biz de artık bu beş gazeteci sık sık bir araya gelerek, Türkiye nereye gidiyor ve neler oluyor konuşalım istedik. Akşam 8'den 01'e kadar kaldık orada. Ve şu yargıya vardık: Türkiye'de basın bitmek üzere, ya da bitirilmek üzere. Giderek yozlaşıyor çünkü. Uğur'a tabancan var mı dedik, var dedi. Artık birbirimize destek olmaya karar verdik (12 Şubat 1993, Hürriyet)."

Çölaşan'a düşen görev, her açıdan dayanışma içinde olduğu gazeteci arkadaşının dosyasını aydınlatmak için bir gazeteci olarak çaba harcamak değil miydi?

"Bilerek ya da bilmeyerek birilerinin nasırına basıyordu." (25 Mart 1993, Cumhuriyet) ve "Bu olay sadece Uğur Mumcu ile ilgili değil, Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok olayları da öyle. Burada çok büyük bir olay tezgahlanıyor. Bu tezgahın önünde bazı engeller var. Engeller zaman içinde hedef haline getiriliyor. Uğur Mumcu bir hedefti. Ve bu hedefi de otomobilinin altına bomba koyanlar seçmediler. Bombayı koyanlardan daha önemli olan arkadakiler..." (29 Eylül 1993, Milliyet) diyen Başsavcı Nusret Demiral, televizyon ekranlarına çıkıp, "C-4 patlayıcılarını kullanmak dinci örgütlerin özelliğidir." sözleriyle neyi hedefledi?.. C-4 patlayıcısının kullanıldığı hangi cinayet dosyasını aydınlatmıştı ki bu sözleri kullandı? Uğur Mumcu'nun, "Bu tür dosyaları aydınlatma yeteneği yoktur." dediği bu savcı, yoksa bu yeteneksizliğini örtbas etmek için mi ileri geri konuşmalar yaptı?

Ya Baki Tuğ?.. Mumcu'nun ölümünden dört gün sonra, 28 Ocak 1993 günü, bir gazetecinin "Apo gözaltına alındıktan sonra salıverilmesi için size telkin geldiği, talimat verildiği yolunda iddialar var. Bunlar doğru mu?" sorusuna şu cevabı verdi: "Ben o tür bir olay hatırlıyorum. Ancak Apo'yla mı ilgiliydi, başka bir mensupla mı ilgiliydi onu çözemedik. Sayın Mumcu'ya da söylediğim şuydu: Bana böyle bir şey gelmişti. Onunla ilgili mi değil mi, bende resmi yazı olacak dedim. Ben o yazıyı ararken o olay oldu."

Tuğ, gazetecinin, "Yazı, bu şahsa dokunmayın ya da bırakın diye mi geldi? sorusuna ise şu cevabı verdi: "Dokunmayın mealinde değil bizim mensubumuz şeklindeydi. Yalnız o mu değil mi çözemedik. O belgeyi arıyordum ben. Aradığım belge oydu. Bulsaydım onu verecektim. Mumcu'ya söylediğim sürede istediğim belgeye henüz ulaşamadım. Bunu kendisine en son telefon görüşmemizde bildirdim. İncelemem 15 gün daha sürecek. Belgede bir şahıs ismi var, MİT hesabına çalışan bir sanığın ismi. O belgeyi arıyorum. Onu bulursak Mumcu'nun aradığı düğüm çözülecek..."(Suikast Raporu 93/96, sayfa 66)

Tuğ, susmayı tercih etti...

Mumcu'nun ölümünden iki gün sonra çok net ve açık konuşmalar yapan eski savcı Baki Tuğ, niçin daha sonra susmayı tercih etti? Bir dava dosyasındaki belgenin var olup olmadığını belirlemek, üstelik eski bir savcı olarak sizin açtığınız bir dava dosyası ise bu kadar zor mu? Böylesine önemli bir dosyayı aydınlatmak eski bir savcı olarak Baki Tuğ'un da görevi değil midir?

Uğur Mumcu, araştırmacı gazeteciliğin çok zahmetli bir iş olduğunu bildiği için, Güldal Mumcu'ya evlilik teklifinde bulunurken, "Bu zor yolda benimle bu zahmetlere katlanacak mısın?" sorusunu yöneltmişti. Her yazısı ve kitabı çok yorucu araştırmalara dayandığı için geniş bir okur kitlesi vardı. Eğer işin kolayını seçseydi o ününe kavuşamaz, ölümünün ardından 500 bin kişiyi sokağa dökemezdi.

Ama nedense onun ölümünün ardından başta gazetesi ve en yakınları olmak üzere, ölüm dosyasını elinde tutanlar hep kolaycılığı seçtiler ve karışık kafalarıyla bu dosyayı da karmakarışık hale getirdiler.

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.