|
Zihniyet değişimi
İngiltere'nin güneyinde, sahildeki bir otelde tatilini geçirmek isteyen bir adam her sabah kalktığında, uçsuz bucaksız bir plajda, her sabah aynı saatte yere eğilen, kalkan ve eliyle denize bir taş atıyor gibi figürler çizen bir adam görüyormuş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra otelde kalan adam, merakından dayanamayarak sahile iner ve diğer adamın yanına gider. Görür ki adam, denizin çekilmesiyle kıyıya vuran ve kıyıda binlerce bulunan denizyıldızlarını tek tek denize geri atıyor. Şaşkınlık içinde soruyor:
–Kardeşim sahilde yüz binlerce denizyıldızı var. Senin denize geri attığın ise bir günde en fazla elli tane ya da yüz tane. Ne önemi var ki bu senin yaptığının?
Adam bir denizyıldızı daha alır ve denize atarken şöyle der:
–Bu denizyıldızı için çok önemi var.
O günden sonra İngiltere'nin güneyindeki sahilde, her sabah iki adam yere eğiliyor, bir denizyıldızı alıyor ve denize atıyor."
Bu hikâyeyi anlatan Komiser Yardımcısı Fatih Beren daha sonra şöyle devam ediyor:
"Karakollara gelen vatandaşa 'müşteri' olarak bakılması, meslekî yaşama daha derinlemesine bakılabilmesini sağlayacak ve ticaret yaşamında sık sık karşılaşılan 'Müşteri her zaman haklıdır' veya 'Müşteri velinimetimizdir' sözleri güvenlik hizmetlerinde de kullanılmaya başlanacaktır. Karakola gelen bir yurttaşa, müşteri perspektifiyle sergilenen ve olumlu etki bırakan bir davranış, yaşama tekrar dönen İngiltere'deki denizyıldızı gibi o yurttaş için de gerçekten çok önemli ve değerlidir." (Polis dergisi, sayı 22, sayfa 115, 116).
Değişimin boyutları
İngiltere sahillerindeki denizyıldızı hikâyesiyle sembolleşen bu yeni polislik tarzı, artık daha çok konuşuluyor. Nitekim Emniyet, 1999 başında önde gelen uzmanlarına hazırlattığı "21. Yüzyılda Polis" kitabını yayınlayıp bugüne kadar süregelen polisiye anlayışın bir özeleştirisini yaptı. Emniyet Müdürü Taner Arda, 1997–98 döneminde eğitim kursuna tabi tutulan 6 bin Çevik Kuvvet polisinin bu süreçte geçirdikleri değişimi onların ağzından şöyle aktarıyor:
"Düşüncelerimiz ve hayata bakışımız çok değişti. Olaylara daha geniş açıdan bakmaya başladık. Toplumsal olayların demokrasilerde bir hak arama biçimi olduğunu öğrendik. Sokağa hak aramak için çıkan insanların da en az bizim kadar vatansever olabileceklerini öğrendik. Toplumsal olaylarda polisin bir amacının da olaya katılanların daha güvenli bir ortamda haklarını arayabilmelerine imkân sağlamak olduğunu öğrendik. Toplumsal olaylarda görevimizin, olayın amacı dışında hareket edenleri polisiye yöntemlerle yakalayarak yetkili mercilere teslim etmek olduğunu anladık. Amir–memur tüm personelin bu tür eğitimlere katılmaları gerektiğini düşünüyoruz.''(21. Yüzyılda Polis, sayfa 355).
77 makale, 545 sayfa
Bu yıl ise çok daha kapsamlı çalışmalarla karşı karşıyayız. Emniyet Teşkilatı'nın 155. kuruluş yılı sebebiyle yayınlanan Polis dergisi özel sayısında çok çeşitli konulara ilişkin 77 ayrı makale yer aldı. Komiser yardımcısından birinci sınıf emniyet müdürüne kadar her kademedeki polislerin kaleme aldığı ve 545 sayfalık bir hacmi olan bu yazılarda, Emniyet'in gelecekteki vizyonunu belirleyecek çok çeşitli görüş, eleştiri ve öneriler ortaya atıldı. Bir anlamda Emniyet, kendisini yenileyip çağa uydurmanın arayışlarını sürdürüyor.
Daha önce, polisin giderek halktan uzaklaştığını, halktan kopuk ayrı bir kültürün (polis alt kültürü) etkisine girdiği tezini ortaya atan Polis Akademisi Öğretim Üyesi İbrahim Cerrah, 21. yüzyıl Türk polisinin profilini şöyle çiziyor:
"Bir polis önce insan, sonra sivil, daha sonra da polistir... Demokratik toplumlarda polis halkın hizmetindedir. Polis devletin hizmetinde değil; devlet, polisi ile beraber halkın hizmetindedir. Halk kavramının içine sadece masum ve dürüst insanlar değil, suçlular bile dahildir... Polis teşkilatı veya diğer güvenlik birimleri, kendi içinden çıktığı ve ona hizmet etmesi gereken topluma karşı adeta bir yumruk gibi bir kuvvet olarak görülemez ve kullanılamaz. Aksi taktirde, güvenlik personeli kendi ülkesinde adeta bir işgalci güç konumuna düşer... Kısacası güvenlik birimleri her zaman küçük bir azınlık olan suçlu ve potansiyel suçlulara karşı kuvvet (force), öte yandan büyük bir çoğunluk olan dürüst ve masum insanlar için ise bir hizmet (service) üretmektedir. 1989 yılında Londra Polisi'nin adı Metropolitan Police Force (Londra Büyükşehir Polis Kuvveti) olarak kullanılmaktaydı. 1990'lı yılların başlarından itibaren bu isim London Metropolitan Police Service (Londra Büyükşehir Polis Hizmetleri) olarak değiştirildi." (Polis dergisi sayı 22, sayfa 299–301)
Çağdaş polisliğin anlamı ve sonuçları
Komiser Yardımcısı Azem Arslan, çağdaş polislik olarak adlandırılan gelişmenin ne anlama geldiğini bir başka açıdan şöyle ortaya koyuyor:
"Teknolojideki gelişmeleri yakından takip eden polis teşkilatları, artık günümüz şartlarını düşündüğümüzde suçluları yakalamak için aciz duruma düşmeyecek ve insan hakkı ihlali gibi ağır ithamlarla karşı karşıya kalmayacaklardır... Günümüzde çağdaş polislik, yakalanan suçlu oranıyla değil, halkla geliştirilen ilişkinin niteliği, halka verilen güven ve suçu önleme sorumluluğuna halkın katılımını sağlama oranı ile değerlendirilmektedir." (İnsan Hakları ve Polis, Polis dergisi, sayı 22, sayfa 213–214).
Polisin olayların ancak yüzde dördünde suç üstü yapabildiğini, yüzde birinde olayı tamamen kendi imkanları ile çözebildiğini, geriye kalan yüzde 90 oranındaki olayları ise ancak halkın yardımıyla sonuçlandırabildiğini belirten Polis Akademisi öğretim üyesi Nurullah Öztürk de "çağdaş polislik" kavramı üzerinde duruyor:
"21. yüzyıl polisliği, insan haklarını, hukuku, saygıyı ve iletişimi(vatandaşla ortak polislik yapmayı, community policing temel alan ve alması gereken bir polislik anlayışıdır. Bunnun da temelinde, hem kendi personeli ile barışık(iç müşteri memnuniyetini sağlamış) hem de hizmet verdiği halkın ve kurumların güven ve desteğini sağlamış olmak yatar." (Emniyet'in halkla ilişkileri, Polis dergisi, sayı 22, safya 272).
Sivil toplumun polisi
Polis Akademisi Öğretim üyeleri Önder Aytaç ve İhsan Bilir, Emniyet'te son dönemde yapılan yüksek sesli tartışmanın önemli bir örneğini ortaya koyuyorlar: "Eğer biz yalnızca emredileni yapsın, kafasını çalıştırmasın ve bir çeşit kukla polis olsun biçiminde düşünüyorsak, şu an polisin içinde bulunduğu sistem gerçekten de şahanedir ve en güzel hasatın alınabileceği bir yapıdadır. Eğer polis; kafasını çalıştırsın, olayları yorumlasın, kendini geliştirsin, hakkını arasın, kendini ezdirmesin ve görevini en verimli şekilde yapsın isteniyorsa, o zaman polisin eğitiminden başlayarak yeniden bir yapılanmanın başlatılmasına gerek vardır."
Aytaç ve Bilir, "devletin parmakları" olan, bu sebeple devletin dokunma işlevini yerine getiren poliste, "devlet benim" anlayışının gerilerde kaldığını belirtiyorlar: "Artık polis yalnızca üniformalı vatandaştır, üniforma ayrıcalığının yerini, üniformalı yurttaş anlayışı alıyor."
Emniyet'in yönetici sınıfını yetiştiren Polis Akademisi'nde ders veren iki öğretim görevlisi, eleştiri ve önerilerini sıraladıktan sonra şu çarpıcı tespiti de yapıyorlar:
"Emniyet, devlet kurumları içerisinde kendisini en çok geliştiren ve yenileyen kurumlardan bir tanesidir. Eğer bu ivme ile hareket etmeye, artarak ve kendini geliştirerek, yenileyerek, eleştirerek, eleştirilere kulak tıkamayarak devam ederse, dünyanın en iyi üç emniyet teşkilatından birisi olmak yolundadır. Son faili meçhullerin çözümlenmesi, kara para operasyonları ve mafya babalarının yakalanması da bu anlatıma zenginlik katacak güzel örneklerdir."
Polis okuluna kimler giriyor?
Türkiye'de polisin yönetici sınıfını Polis Koleji ve Polis Akademisi yetiştiriyor. Polis memurlarını ise, Türkiye'nin hemen hemen bütün yörelerine yayılmış 22 ayrı polis okulu yetiştiriyor. Polis okullarına her yıl ortalama 10 bin polis adayı alınıyor ve bunlar 9 aylık bir eğitimden sonra polis oluyorlar. Her yıl bu düzeyde polis alınması gerekli mi diye bakıldığında, ABD ve Avrupa ülkelerinde her 250–300 kişiye bir polis düşerken Türkiye'de ise yaklaşık olarak 600 kişiye bir polis düştüğünü görüyoruz.
Aytaç ve Bilir, "Her yeni içişleri bakanının göreve başlamasıyla o bakanın milletvekili seçildiği 'il'e polis okulu açma sendromundan ve dolayısıyla söz konusu olan kaynak israfından vazgeçilmelidir." sözleriyle bu okulların fazlalığına işaret ediyorlar.
Diğer taraftan bu okullara girecek erkek adaylarda askerliğini yapmış olması şartı aranması şu eleştiriye yol açıyor: "20–25 yaşına gelmiş, askerliğini yapmış; fakat bir işte dikiş tutturamamış kişilerin yaptığı başvurular kabul edilir duruma geldiğinden, bu kimselerin eğitilmesi ve kendilerine göre doğru olan değer yargılarının, polis okullarında eğitimle geçtiği iddia edilen 9 ay içinde değiştirilmesi neredeyse hiç söz konusu olamamaktadır."
Nitekim, örneğin askerlik şartının aranmadığı 1994 yılında 61 bin 244 kişi polis olmak için başvurmuş. Bunların yaklaşık üçte biri seçilmiş (21 bin 503). Ama, 1997'de yapılan başvuruda askerlik şartı arandığı için başvuru sayısı oldukça düşmüş, 16 bin 602 müracaat olmuş ve bunların üçte ikisi (10 bin 500) mesleğe kabul edilmiş. Doğal olarak, 1994'te alınan polislerle, 1997'de alınanların kalitesi arasında büyük uçurum meydana geliyor.
Polisliğe başvuranların büyük çoğunluğunun (yaklaşık yüzde 80) işçi, memur ve çiftçi ailelerinin çocukları oldukları tespit edilmiş. Doğal olarak, polis adaylarının çoğunluğu, kırsal kesimlerin çok çocuklu ve gelir seviyesi düşük ailelerinden geliyor. Adayların yüzde 69'unun, polis okuluna gelmeden önce en az bir yıl olmak üzere eğitime ara verdikleri belirlenmiş. Bu, liseden sonra uzun müddet herhangi bir iş bulamayan adayların, askere de gidip geldikten sonra son çare olarak polisliğe yöneldikleri anlamına geliyor.
Bir anketin sonuçları
Peki polis okullarında 9 ayda nasıl bir eğitim veriliyor? Aytaç ve Bilir bunu ilginç bir örnekle anlatıyorlar. Bir yazarın aşağıdaki sözleri anket konusu yapılmış ve ankete cevap veren polis okulu yöneticilerinin fikirleri sorulmuş:
"Türkiye'deki 22 polis okulunun öğretim kadrosunda genellikle şu veya bu nedenle 'kızağa çekilmiş' emniyet müdürleri görev yapıyor. Kiminde bir karanlık işten dolayı kızağa çekilme, kiminde ise belki kendilerine de haksızlık yapılarak tayin katakullileri söz konusu: Yani her iki durumda da öfke, tepki, kızgınlık, küskünlük kuvvetle muhtemel... Şu veya bu nedenle kızağa çekilenlerin (kadrosuzluk nedeniyle ya da spekülatif değerlendirmelerden uzak kalmak amacıyla) şu veya bu nedenle kapağı dokuz aylık polis okullarına atanlara verdikleri bir 'polis eğitimi' ile polis olmak mümkün de, 'eğitim' ne kadar mümkün?.."
İşte Umur Talu'nun bu yazısı (26 Haziran 1998, Milliyet), öğretmen emniyet müdürlerine anket olarak soruldu. Bu müdürlerin yüzde 95'i, Talu'nun sözlerini yüzde 100–80 arasında doğru bulduklarını ifade etmişler.
Aslında bu olayın özüne, Komiser Yardımcısı Zekeriya Dursun'un yazdığı "Polis eğitiminin önemi" başlıklı yazıdaki şu cümle cevap veriyor:
"Eğitim teşkilatında eğitim sınıfının olmaması, bu görevi yapanların özel eğitim almamaları polis eğitimini olumsuz etkilemektedir."
Dursun, "ağırlıklı olarak orta ve ortanın altı ekonomik seviyeye sahip, lise sonrası eğitime ara vermiş, iş sahibi olma düşüncesi ağır basan, belirli bir kültür altyapısı oluşturmuş, dolayısıyla eğitime ve yönlendirmeye büyük oranda kapalı kişilerden oluşan" polis okulu öğrencilerini eğitecek sınıf komiserleri için şöyle diyor:
"Bu kişiler, Polis Akademisi son sınıfında gönüllü olarak seçilmeli, pedagojik eğitime tabi tutulmalı, eğitimci–kadrocu ayırımlarına karşı psikolojik olarak dirençli hale getirilmeli, mesleğe başladıktan sonra eğitimle ilgili master, doktora imkânları sağlanmalı, böylece bu göreve akademik ve bilimsel hüviyet kazandırılmalıdır."
Akademi'de kurmay eğitimi
Bu arada ilginç bir bilgi daha karşımıza çıkıyor. Sadece polis okullarında değil, polis koleji ve akademisinde içişleri bakanı, bakanlık müsteşarı ve emniyet genel müdürünün, sınavsız girişi sağlayabileceği belirli bir kontenjanı var. Önder Aytaç ve İhsan Bilir, memurundan yöneticisine kadar polisin eğitim sistemine ve diğer bazı noktalara yönelik şu önerileri ortaya atıyorlar:
Polis koleji idareciliğinin de polis okulları gibi kızak görevler olarak düşünülmemesi gerekir Hem artan nüfusla paralel, hem de jandarmanın sorumluluğundaki bazı yerleşim yerlerinin belirli periyotlarla polise devredilmesi sebebiyle yeni polis amirlerine ihtiyaç var. Bu sebeple Polis Akademisi'ndeki öğrenci sayısının artırılması gerekir. Diğer taraftan emniyet müdürlüğüne terfi ve Emniyet'te kurmaylık eğitimleri Polis Akademisi'nde verilmelidir. ABD ve batı ülkelerinde birinci derecedeki amirlerin (komiser yardımcısı, komiser, başkomiser) emrindeki polis memuru sayısı oranı ortalama 8 kişi iken bu oran Türkiye'de 20'dir.
Sabancı polisi denetlesin
Amerikan üniversitelerinde olduğu gibi, sivilleşme ve demokratikleşme ile doğru orantılı olarak, polis eğitim kurumlarında bunları denetleyen bir mütevelli heyeti oluşturulmalı ve bu heyetlerin içinde Sakıp Sabancı, Üzeyir Garih, Kadir Has gibi etkinliği, bilgeliği ve yardımseverliği ön plana çıkmış kişilerin ekonomik ve psikolojik birikimlerinden, desteklerinden yararlanılmalıdır.
Polis memurlarının ve amirlerinin 12 saat mesai, 12 saat izin ya da 12 saat mesai, 24 saat izin uygulamalarından vazgeçilmelidir: Fazla yaptırılan her mesaiden sonra, Hollanda ve İngiliz polisinde olduğu gibi fazla mesaiye ekstra ücret ödenmelidir.
Yalnızca birkaç müdürün kişisel reklamına ve belki de yerlerini sağlamlaştırmalarına dönük olarak yapıldığı iddia edilen huzur operasyonu adlı gece tatbikatları (huzursuzluk operasyonları) yoluyla, bütün kurumda çalışan personelin şimşekleri üzerimize çekilmemeli ve gece operasyonları konusunda daha mantıklı, kalıcı ve bilimsel yöntemlerle olayların üzerine gidilmesinin yolları araştırılmalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarına gereken önem verilmeli ve gökkuşağındaki bütün renklere eş, bölücü unsurlar taşıyanlar hariç olmak kaydıyla, ayrı ayrı sivil toplum kuruluşlarının kurulmasına ve çoğalmasına destek verilmelidir.
Stratejik önemi olan görev ve hizmetlere, bu alanda başarısını kanıtlamış yetenekli kişiler atanmalıdır. Yine tayin edilecek kişinin görüş ve düşüncelerinin de dikkate alınmasında yarar vardır. Bu konuda da İngiliz sistemi örnek alınabilir mi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.
------------------------------------
Toplumsal olay polisliği
Polis Akademisi Öğretim Üyesi İbrahim Cerrah, demokratik bir düzende gösteri ve yürüyüşlere karşı polisin alması gereken pozisyonu şöyle anlatıyor: "Sağlıklı bir şekilde kullanılan gösteri yapma hakkı, sistem için bir tehlike oluşturmayacağı gibi tam aksine sistemin nefes alarak daha sağlıklı yaşamasını sağlayacaktır. Bu da ancak, toplumsal olaylarda taraf olan 'kitle' ve 'polisin' karşılıklı olarak birbirlerini kabullenmesi ile başarılabilecektir... Toplumsal olaylarda görev alan polisin bir yandan gösteri yapan kalabalıkların haklarını kullanmalarını sağlamak, öte yandan bu hakkın kötüye kullanımını önlemek gibi iki yönlü bir görevi vardır...
Klasik polis alt kültürüne göre gerçek polislik suçluyu yakalamaktır. Toplumsal olaylar, halkla ilişkiler ve suçu önlemeye yönelik tedbirler polisin gerçek görevleri arasında değildir... Polis tarihi ve teşkilatlarının kuruluş sebebi incelendiğinde, toplumsal olayların polis teşkilatlarının kurulmaları için önemli bir etken olduğu görülecektir... Demokratik sistemlerin toplumsal olaylara bakışı, bu tür olayları güç kullanarak kanlı bir şekilde bastırmaktan daha çok, bu seslere kulak vererek sistemde gerekli düzenlemeleri yapma şeklindedir. Baskıcı sistemlerde ise tabandan gelen sese kulak verilmez ve her ne pahasına olursa olsun bunlar kuvvet kullanılarak bastırma yoluna gidilir..."
İbrahim Cerrah, toplumsal olayların, "sisteme karşı zamanla birikmiş olan gerilimin sağlıklı bir şekilde dışarıya atılmasını" sağladığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor: "Toplumsal olaylar için gerekli olan yasal izinlerin kolayca verilmesi durumunda bu tür kitle eylemleri daha da kolaylaştırılacaktır. Toplumsal olayların iyi eğitilmiş bir polis kontrolünde gerçekleşmesi, bu olaylardaki gerilimi giderek azaltacak ve sonuç olarak toplumsal olaylar macera peşinde olanlar için bir cazibe odağı olmaktan çıkacaktır... Unutulmamalıdır ki, bir toplumsal olay hiçbir zaman iki düşman ordusu arasında gerçekleşen bir meydan savaşı değildir. Toplumsal olaylarda görev yapan polisler kadar, bu hakkı kullanan insanlar da bu ülkenin vatandaşlarıdır. Bu olaylarda polis tarafından mağdur edilen insanlar, küskünlük ve kırgınlıklarını beraberlerinde toplumun derinliklerine taşımaktadırlar. Bu da toplumdaki sosyal barışı giderek artan bir oranda ve olumsuz bir şekilde etkileyecektir. Sokaklar bir sonraki olaylarda daha küskün kitleler ile dolacaktır." (İbrahim Cerrah'ın makalesi, 21. Yüzyılda Polis kitabı, sayfa 218–222)
AB'nin yolu nereden geçer
"AB süreci, Türk polisinin bu sürece olumlu katkısı sağlanmadıkça tamamlanmayacaktır. AB'ye giden yol, her ne kadar Diyarbakır'dan geçse de, Diyarbakır'dan önce uğrayacağı en önemli durak karakollar ve şubelerdir." Bu iki cümle, Polis Akademisi'nde 'Devletler Özel Hukuku' derslerine giren öğretim görevlisi Dr. Mehmet Özcan'a ait. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin Türkiye'ye yaptığı ziyaretler sonunda, 1996'da açıkladığı rapora göre, polisin işkence ve kötü muamele yaptığına dair deliller olduğu ve bunların münferit hareketler olmadığının vurgulandığını belirten Polis Akademisi Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Özcan, ardından şöyle devam ediyor:
"Son günlerde TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Sema Pişkinsüt ve beraberindeki heyetin İstanbul karakollarında yaptıkları araştırmalarda elde ettikleri işkence aletleri de sanki AB komisyonunun iddialarını ispatlar nitelikte bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. TBMM Komisyonu'nun bu araştırmayı yapması, teşkilat (emniyet) açısından olumlu neticeleri olacak bir gelişmedir. Eğer teşkilat, bünyesindeki problemlere çözüm bulmak istiyorsa, bu tür denetimleri daha sıkı ve gerçekçi olarak kendi müfettişlerine yaptırması gerekir."
Kopenhag kriterleri dayatma mı?
Dr. Mehmet Özcan, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde polisin üzerine düşen görevleri ele alıyor. Uluslararası insan hakları metinlerinde yaşama hakkının bile istisnaları mevcutken, işkencenin hiçbir istisnasının bulunmadığını belirten Özcan, Türkiye'nin AB üyeliğinin önündeki engellerin başında "insan hakları ihlalleri"nin geldiğini, polisin bu alanda yapacağı katkının çok önemli olduğunu vurguluyor.
"Görevi gereği zor kullanma ve kanunun verdiği yetkiye dayanarak bireylerin hürriyetini kısıtlama yetkisine sahip olan polis, bu sürece nasıl olumlu katkı yapabilir?" sorusunu soran Özcan, şu cevabı veriyor: "Asgari düzeyde de olsa, Türkiye'nin dış politikaları ve çıkarları hakkında bilgilendirilmesi gerekir: Bu bağlamda her rütbedeki polise, AB ile Türkiye arasındaki ilişki en iyi şekilde anlatılmalıdır. Kopenhag Kriterleri'nin, AB'nin Türkiye'ye bir dayatması değil, kendi özdeğerlerimiz olarak algılanması, kabul edilmesi temin edilmelidir... Polisin bilmesi gereken bir diğer nokta ise, Avrupalılaşmanın veya çağdaşlaşmanın bir değerler bütünü olduğu gerçeğidir. Bu değerler bütünü sadece Avrupa'nın malı değildir. Bu değerler evrenseldir... Polis bireylerin temel haklarını ihlal anlamına gelecek davranışlardan şiddetle kaçınmalıdır... Polisin görevi, suçluyu veya zanlıyı adalete teslim etmektir. Ne onun zorla konuşturulması, ne de onun cezalandırılması polisin görevi değildir... Vatan ve devleti için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen polis, duygularına hakim olamamasından dolayı canından çok sevdiği devletinin menfaatlerine aykırı davranmakta veya devletinin uluslararası arenada baskı altında kalmasına neden olmaktadır... Dolayısıyla ülkesi için çalışan, yakaladığı teröristi bilgi almak için işkence yaparak sorgulayan bir teşkilat mensubu, bilmeyerek de olsa ülkesinin menfaatiyle çatışan bir faaliyette bulunmuş olmaktadır. Aslında bu, gerçekleştirdiği yasadışı işlemi, devletini korumak için yaptığını iddia eden bir kişinin mantıksal olarak içine düştüğü acı bir çelişki ve çıkmazdır."
Özcan bu aşamada, polisin yaptığı bazı insan hakları ihlallerini şöyle sıralıyor: "Televizyon kameraları eşliğinde yapılan baskınlar, gece kulüplerine televizyonlar eşliğinde baskın yaparak insanları teşhir etmek, huzur operasyonları olarak adlandırılan genel aramalar yapmak (çünkü bu aramalarda gözaltına alınanların ancak yüzde 10'unun bir suça karıştığı tespit edilmiş), adli tıp raporlarındaki özensizlik, (bu raporların özenli olması karakolda ve şubelerde şiddete maruz kalma olaylarını azaltır)."
Birinci lig ülkesi olmak için
Polis Akademisi Öğretim Üyesi Bülent Olcay'ın deyimiyle, "hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları ve azınlıkların korunması olmak üzere dört ana başlıkta toplanan Kopenhag siyasi kriterleri Türkiye'nin halihazırda kökleşmiş bulunan siyasi idare anlayışını büyük oranda sarsacağına göre", bu sarsıntı poliste de meydana gelecek. Polisin kendisini Avrupa Birliği standartlarına dönüştürmesi için küçümsenmeyecek miktarda finansmana da ihtiyaç olacak: "Nezarethanelerin, ifade alma odaları ve müdafi görüşme odalarının belirlenen standartlara uygun hale getirilebilmesi için AB mali kaynaklarından yararlanma imkanlarının da araştırılarak bu konuda kaynak sağlanması zorunluluğu bulunmaktadır." (Başkomiser Aydoğan Asar, Kopenhag Kriterleri'nin Önemi ve Emniyet'e Yansımaları, Polis dergisi, 22. sayı, sayfa 73).
Ancak Mehmet Özcan'a göre, polisin öncelikle Kopenhag Kriterleri'ne zihnen ikna olması, Türkiye'nin bir birinci lig ülkesi olması açısından bu değerlerin vazgeçilmezliğine inanması gerekiyor: "Türkiye Avrupa Birliği'ne girmese bile, küreselleşen dünyada üçüncü dünya ülkesi olmamak için bu konularda daha ciddi adımlar atmak zorundadır. Burada polisin uygulamaları ile Kopenhag Kriterleri'nin sıkı bir ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Eğer Avrupa liginde, birinci ligde oynamak istiyorsak, polis bu kriterlere harfiyen uymalı ve bunları kendisine dikte ettirilen emirler olarak değil, uygulanması olmazsa olmaz kurallar bütünü olarak algılamalıdır... İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratikleşme konularında polisin yapacağı olumlu katkılar ile Türkiye'nin bu kriterlere uyması daha kısa sürede gerçekleşecektir."
Savcılara eleştiri
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın son dönemdeki bazı konuşmalarında birkaç kez savcılara hitaben bazı sözler kullanması kimsenin dikkatinden kaçmadı. Örneğin 28 Şubat 2000 günü İstanbul’da düzenlenen bir toplantıda, “Artık savcıların koltuklarda oturur şekilde değil, uygulamanın içinde, polisin önünde olması gerekmektedir.” dedi. Türkiye’deki uygulamaya göre polis, adlî işlerde cumhuriyet savcısına bağlı olarak ve savcı adına çalışıyor. Dolayısıyla savcının emir ve talimatları doğrultusunda adlî dosyaların gereğini yapıyor. Bu sebeple, neredeyse bütün dava dosyaları ilk olarak polisin elinden geçiyor. Hazırlık soruşturması adı verilen işlemlerin neredeyse tamamı polis tarafından yapılıyor. Yakalanan sanıklar polisin sorgusundan geçiyor. Sorgu tamamlanınca da sanık ve dosyası savcının huzuruna çıkarılıyor. Savcı, önüne gelen sanığın ifadesini alıyor, gerek görürse tutuklanması için mahkemeye sevk ediyor, gerek görmezse serbest bırakıyor. Her iki durumda da ya dava açması veya soruşturmayı bitirip takipsizlik kararı vermesi gerekiyor. Dava, savcının iddianamesini yazmasıyla açılmış oluyor. Bu aşamadan sonra, hem savcı hem polis devreden çıkmış oluyor, olay bütünüyle mahkemenin inisiyatifine girmiş oluyor.
Savcılar ve deliller
Ancak, bu sistem anlatıldığı kadar kolay işlemiyor. Soruşturmalar eksik kalıyor, yeterince kuvvetli olmayan iddianamelerle açılan davalar, olaylar yeterince delillendirilemediği için çoğunlukla sanıkların lehine sonuçlanıyor. Polis soruşturması sırasında ortaya atılan işkence iddiaları da hemen her davada tartışma konusu oluyor ve sanıkların neredeyse tamamı polis ifadesini hakim önünde reddediyorlar. Son dönemde, ''Aşırı yorgundum, polis savcının kapısında bekliyordu.'' gibi çeşitli gerekçelerle savcılık ifadeleri de reddedilmeye başlandı. 1970’li yıllardan itibaren bu tür soruşturmaların içinden gelen eski bir polis şefi olarak Sadettin Tantan, aslında yıllardır süregelen bir tartışmayı yüksek sesle dile getirmiş oldu. Buna karşılık savcıların da elbette ki söyleyecek çok sözleri var. Tantan’ın, “Polisin önünden yürüsünler.” dediği hiçbir savcının altında araba yok. Acil hallerde, örneğin ambulans bulunamadığı için olay yerine veya otopsiye gidilemediği oluyor. Doğal olarak cumhuriyet savcıları, polis arabalarının önüne “yürüyerek” geçemezler. Diğer taraftan, emniyette bir “adlî polis” sınıfı olmaması, savcıların verdiği talimatların yeterince seri yerine getirilmesini veya doğru biçimde algılanmasını engelleyebiliyor. Bu sebeple yargı dünyasında son dönemde “adlî polis” kurulması talepleri giderek hızlandı. Hatta adlî polis, hemen her hükümetin yargı reformu paketi içinde yer alan bir alt paket haline geldi.
Başkomiser Ali Kuyaksil, savcıların dosyalar henüz polisin elindeyken denetim görevlerini iyi yapıp, mahkeme aşamasına gelinmeden eksikliklerin giderilmesi gerektiğini belirtiyor:
Karakolları denetlesinler
“Adlî yönden tüm olumsuzluklar polis üzerinde kalmaktadır. Oysa polis cumhuriyet savcısının yardımcısı sıfatıyla işlemleri yürütmektedir. Savcılar adlî konularda polisin amiri konumundadırlar. Bu nedenle karakolları zaman zaman gezip kontrol ederek eksikliklerin evraklar adliyeye intikal ettirilip farkına varılıp düzeltilmesinde ve adlî işlemlerin hızlandırılmasında yardımı olacaktır.” Emniyet Müdürü Halil Yılmaz, Emniyet Genel Müdürlüğü Teşkilat Kanunu’nda, her bir polis karakolunda adlî işlerle uğraşmak üzere adlî polis kurulmasının öngörüldüğünü; ancak bunun şimdiye kadar yapılmadığını belirtiyor. Yılmaz şöyle devam ediyor: “Sadece fiilî bir adlî polis hizmeti sürdürüldü. Kolluğun (polis ve jandarma) delilleri tespit hususundaki yeterli yetişkinliğe sahip olmaması, ceza yargılamasını uzatan temel sebeplerdendir... 1970 ve 1980’li yıllarda adlî işlem yapan polis amirleri açısından en önemli konu, polisin hazırladığı dosyanın savcı tarafından eksik veya yanlış işlem nedeniyle geri çevrilmesiydi. Çünkü bu dönemde savcılar gerçekten çok titiz çalıştığı, bu anlamda savcıların polis açısından eğitici rollerinin bulunduğu o dönemlerde adlî şubelerde görev yapmış polis müdürleri tarafından ifade edilmektedir. Ancak günümüzde soruşturma dosyasını polis hazırlamakta, cumhuriyet savcısı da polis tarafından hazırlanan dosyaya bakarak dava açılmasına gerek gördüğünde bir iddianame ekleyip mahkemeye sunmaktadır. Bir suçun işlendiği zehabını verecek bir durumu öğrenir öğrenmez işin hakikatini araştırmak ve gerektiğinde kamu davasını açmaya gerek olup olmadığına karar vermekle görevli olan savcılık makamı suç araştırması yapan polisle beraber olması gerektiği halde, kendisini yargılama makamı olan mahkemelere/hakimlere daha yakın hissediyor. Savcı ve polisin içinde bulundukları bu psikoloji onları adeta birbirlerinden uzaklaştırıyor.”
Adlî kolluğun sakıncası
Halil Yılmaz, emniyetten bağımsız olarak bir “adlî polis” kurulması halinde bunun yol açacağı sakıncaları ise şöyle ifade ediyor:
“Adlî kolluk (polis ve jandarma), görevi ile ilgili işlerde cumhuriyet savcısına karşı herhangi bir güvence ile korunmamıştır... Adlî kolluğun özlük hakları itibariyle Adalet Bakanlığı’na, sicil itibariyle de savcılara bağlanması halinde, kolluk ve savcının ayrı ayrı kuruluşlara bağlı olması durumundaki şu andaki mevcut olan denge ortadan kalkacaktır... Adlî kolluğun cumhuriyet savcısına bağlanması halinde cumhuriyet savcısına yaptırılamayan işler için muhtemelen kolluğa ve özel anlamda polise nüfuz girişimi her zaman olabilecektir. Burada vurgulamak gerekir ki, cumhuriyet savcısı da dahil her kamu görevlisinin öyle ya da böyle güç odaklarının etkisi, nüfuzu hatta baskısı altında kalabileceği her zaman ihtimal dairesindedir... Amerika ve İngiltere’de polis, savcıdan bağımsız olarak suç soruşturması yürütmektedir. Ancak sağlıklı bir adlî kolluk sisteminin Emniyet Teşkilatı’nda da kurulması gerekmektedir. Terör, kaçakçılık ve asayiş şubeleri suç soruşturması yürüten birimler olduğundan, terörle mücadele birimleri siyasî polis değil, adlî polis statüsüne alınmalı, ayrıca adlî hizmetlerde niteliğin artırılabilmesi için adlî hizmet yürüten bu şubelere suç önleme görevi verilmemelidir.”
Halkımız ihbarı sevmiyor
Halil Yılmaz, ilginç bir araştırmayı da şöyle aktarıyor: “Araştırma konusu yapılan 1117 dosya arasında polisin doğrudan doğruya kendi gayretiyle tespit ve takip etmiş olduğu suç oranı yüzde 32,8 olarak çıkmıştır. Batı’da ortalama olarak polis olayların yüzde doksanını ihbar ve diğer yollarla öğrenebilmektedir. Halbuki Türkiye’de ihbar oranı ortalama yüzde 39’dur. Bu da polisin gerek önleyici hizmetler gerekse adlî hizmetler bakımından suçun aydınlatılması için gereken tedbirleri aldığını ve araştırmaları usulüne uygun yaptığını göstermektedir. Ceza adalet sisteminin işleyişinde sorunların yegane kaynağının ayrı bir adlî polis biriminin bulunmamasının olmadığı görülmektedir.”
------------------------------
Polisin gözüyle medya
Polisin bazı davranışlarının zaman zaman medyada eleştiri konusu olmasına acaba emniyet mensupları nasıl bakıyor? Emniyette medyaya karşı yaygın olan bir bakış, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın bir gazete mülakatında, “Medya da halka işkence yapıyor.” şeklindeki sözleriyle paralellik taşıyor. Komiser Yardımcısı Mehmet Doğan'ın konuyla ilgili incelemesinden bir bölüm şöyle:
“Kendi faaliyetlerini insan hakları konusunda belirlenen kural ve değerler eksenli sorgulamadan, insan haklarını evrensel kriterlere göre kendi kurumunda hakim kılmadan polis teşkilatı hakkında birtakım önyargılı ve hukuki dayanaktan yoksun iddialarda bulunmak ve bu iddiaları savunmak, objektif olması gereken bir kamuoyu oluşturma aracı olan medya için en temel problemlerden kabul edilmelidir. Anayasa ilkelerinin ihlalinden, ahlakî kriterlerin yozlaştırılmasından, demokratik zeminin çapraşık ilişkiler için bir araç olarak kullanılmasından, özelleştirme ihaleleri ile ilgili olarak kamuoyunda yapılan yorum ve değerlendirmelere kadar hemen hemen her konu medya birimleri ile ilgilidir. Her alanda Batı’nın kriterlerini örnek alan medyamızın kendi ihtisas alanı olan haber verme konusunda Batı standartlarını yakalayamaması nedeniyle kamuoyunda insan hakları, hâlâ istenen seviyede ve nitelikte ele alınamamaktadır. Medyanın haber verme değil de haber yapma eksenli yayınları objektif değil, sübjektif ve provokatif değerlendirmeleri ön plana çıkarmasına sebebiyet vermekte, bu da insan hakları konusunda mevcut olan problemlerin daha da artmasına sebep olmaktadır.”
Polis operasyonlarının televizyonlarda bazen “canlı” yayınlanması konusunu ele alan Polis Akademisi öğretim görevlisi Dr. Turgut Göksu ise şöyle diyor: “Televizyonlar bir taraftan özel olarak polisi ve genel olarak güvenlik güçlerini yargısız infaz yapmakla suçlarlarken, diğer taraftan ellerindeki silahları olan kameraları canlı yayınlarda ‘suçlu’ addettikleri vatandaşların üzerine tutarak onları milyonların gözünde mahkûm ettiler. İnsanlar aile fertlerinin yüzüne bakamaz, sokağa çıkamaz hale geldiler. Bunların pek çoğu mahkemelerde suçsuz bulundu; ancak onları kamuoyunda mahkûm edenler bir özür bile dilemediler... Tüm bu yapılanlarda medyanın temel gerekçesi evrensel anayasal bir hak olan halkın haber alma özgürlüğüydü. Ancak hiçbir evrensel belge hiç kimseye bu hakkı hoyratça kullanma özgürlüğü vermiyordu.”
Medya hakimi tahrik ediyor
Göksu, medyanın mahkemede görüntü alırken hakimleri “tahrik ettiğini” belirtiyor: “Terörist faaliyetlerin Tv’de ve basında yer alması diğer örgütleri kıskandırmakta, onları daha fazla ses getirici eylem yapma konusunda tahrik etmektedir. Bu da şiddet hareketlerini artıracak; şiddet eylemlerinin artması devleti ve onun güvenlik kolu olan polisi daha sert tedbirler almaya itecek, böylece polis devletine de yeşil ışık yakılmış olacaktır... Bazı medya organlarımız, toplumsal sorumluluktan ziyade vahşi kapitalizmin rekabet prensibine göre seyirci çeken her yayın mubahtır, reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığı içerisinde hareket etmektedirler ki bu yanlıştır. RTÜK kendilerine kapatma cezası verince evrensel ilkelerden bahsetmekte, medyanın kendisini otokontrol sistemiyle kontrol etmesi gerektiğini savunmaktadırlar... Demokraside vesayeti ‘Türkiye şartları’ gerekçesiyle kabul eden medyamızın kendilerine vasi tayin edilmesini kınamaları gerçekçi görünmemektedir.”
------------------------------
Siyasi rejimin karakterini polis belirler
Polisin son yıllarda özellikle ''insan hakları'' konusunda çokça kafa yorduğu dikkat çekiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’nde beş emniyet görevlisinin master çalışması yapması oldu. Kanunen ''zor kullanma'' yetkisine sahip polisin, bu yetkiyi ''toplumu adam etmek'' amacıyla kullanamayacağını belirten Erzincan Polis Okulu’nda görevli Komiser Yardımcısı Osman Seyhan şöyle diyor:
"Bir insan suç da işlese bu onun lanetli bir varlık haline dönüştürüp insanlık dışı muamele görmesine gerekçe değildir. Her ne suçu işlerse işlesin o bir insandır ve yaşadığı müddetçe öyle kalacaktır... Yasal çerçevede zor kullanma, yakalama, gözaltına alma gibi yetkilere sahip olan polis, bu gücü toplumu adam edip terbiye etmek amaçlı değil, toplumun ortak iradesinin ona sunduğu ve yine toplumun esenliğine zarar verme niyeti taşıyanlara karşı ve fakat sıradan masum bireylere hırpalayıcı olmadan kullandığı bir güç olarak değerlendirmelidir.''
Rejimin karakteri
''Polisin vatandaşın gözündeki imajı, aynı zamanda siyasi rejimin ve devletin imajı demektir.'' diyen Elazığ Zülfü Ağar Polis Okulu’nda görevli Komiser Nevzat Sönmez, bugün ülkelerin gelişmişlik düzeyinin ''faili meçhulleri aydınlatma oranıyla'' belirlendiğini belirtiyor:
''Polise işi düşen bir vatandaş, karakola gelirken polisin tarafsızlığından şüpheye düşerse devlet bitmiş demektir. Bu duruma düşen polise emniyette yer verilmesi halkın devletine olan güvenini bitirir... Günümüzde, rastgele kişilere cop, silah, polis hüviyeti vererek polislik hizmetlerini yürütmeye çalışmak hayal olmuştur... Bilgisiz ve yeteneksiz bir polisin görev yapması, görev yapmamasından çok daha tehlikelidir... Eskiden ülkelerin gelişmişlik düzeyi kişi başına düşen milli gelir ile değerlendirilirken, bugün polisin başarısı faili meçhul olayları aydınlatma ile değerlendirilmektedir. Polisin davranış ve tutumlarına dayanılarak bir ülkenin sosyal ve siyasi sistemi hakkında genel bir değerlendirme yapmak mümkündür... Hürriyetler arasında en önemlilerinden biri korkudan kurtulma hürriyetidir... Artık vuruşarak değil, konuşarak; silahla değil sevgiyle, insanı kaçıran, kaybettiren değil, kazandıran ferdî değil kolektif polislik anlayışı hakimdir.''
Bu yaklaşımların yanında, insan haklarına daha toplu bakılması gerektiğini, ''sanık hakları''nın yanı sıra, polisin haklarının da gözetilmesi gerektiğini belirten Komiser Yardımcısı Mehmet Doğan, en başta ''polisin çalışma şartları''nın insan hakları ihlali olduğunu vurguluyor:
''Sadece sanık hakları eksenli bir insan hakları anlayışı dünyaya entegre olmak açısından ülkemizi evrensel ilkeleri uygulamada geri planda bırakır. Artık gelişen dünyada tanığın, mağdurun, kolluk mensuplarının, hakimlerin, savcıların, müdafaa görevini yapan birimlerin/kişilerin hakları da ön plana çıkmaktadır. Özellikle tanığın ve mağdurun haklarının ceza adaletinin sağlanmasında ihmal edildiği, muhakemede çoğunlukla sanık hakları üzerinde yoğunlaşıldığı bilinmektedir... Asayiş hizmetlerinde ve çevik kuvvet birimlerinde görev yapan personel sayısının yetersizliği sebebiyle çalışma saatlerinde yaşanan problemler, çalışmaların karşılığının ekonomik olarak düşük seviyede olması, personeli pasifliğe itmekte, aidiyet duygusunun ve motivasyonun olumsuz yönde etkilenmesine sebebiyet vermektedir... ''
|