Yarım kalan final;
Susurluk'un ikinci perdesi
Evcil'in kefili Malki
1995 yılının Mart ayı, Türk
Ticaret Bankası'nın başına yeni getirilen Oğuz Özkan'ın o günkü
konuğu Nesim Malki'ydi. O sıralarda iş dünyası dışında
kimsenin ismini bilmediği Nesim Malki banka genel müdürü Oğuz
Özkan'ın odasına alındı. Yeni genel müdür, güç durumdaki
Türk Ticaret Bankası'nı yeniden ayağa kaldırmak için
formüller arıyordu. Hepimizin televizyon reklamlarında, "Türkbank,
ikinci adresiniz" olarak bildiği banka kötü günler
geçiriyordu. Bankayı yeniden dirliğe çıkarma yöntemlerinden
biri de piyasadaki itibarlı isimlere krediler açarak gelir sağlamaktı.
Genel müdürün odasında Nesim
Malki yalnız değildi. Yanındaki kişiyi genel müdüre tanıttı:
İşadamı arkadaşımız Erol Bey.
Malki, Erol Bey'in işadamı
kişiliğini ve şirketlerinin iş hacmini övdü. Uzun ve güzel
bir sohbetin ardından asıl konuya girildi. Malki, "Erol
Bey'e rahatlıkla kredi açabilirsiniz. Ben ona kefilim."
dedi.
Zaten bankasını dirliğe çıkarmak
için çırpınan Oğuz Özkan için bu altın bir fırsattı.
Elinden ne trilyonlar geçtiğini bütün iş dünyasının
bildiği Nesim Malki tavsiye ettikten sonra kredi vermemek
aptallık olurdu.
Ama bankacılığın temel
kuralı olarak kabul edilen bir ilkeye göre kredi verilecek
şahıs için bir istihbarat çalışması yapılırdı. Genel müdür
bu ilkeyi göz ardı ederse ne kadar kötü bir bankacı olduğu düşünülürdü.
Bu sebeple Erol Bey hakkında istihbarat yapılması için talimat
verdi. Bankanın Bursa şubesinin yaptığı çalışma olumlu
sonuçlandı. Eşrefoğlu Şirketler Grubu'nun sahibi Bursalı
işadamı Erol Evcil'e milyon dolarlık kredilerin kapısı artık
açılmıştı.
Malki'nin banka rüyası
Türkiye'deki Musevi cemaatine
mensup olan Nesim Malki, bu kredileri Erol Evcil'e kendisine ait
bir bankadan vermeyi ne kadar da çok isterdi. Ama "Tefeci"
kimliği sebebiyle bir türlü Hazine Müsteşarlığı'nı
aşamıyor ve Türkiye'de bir banka kuramıyordu. Sadece Kuzey
Kıbrıs'ta Tuncabank'ı kurabilmişti. Bu sebeple Sümerbank'ı
da kaçırmıştı. Özelleştirilen Sümerbank'ın ihalesine
girmesine izin verilmemiş o da Adanalı işadamı Hayyam
Garipoğlu'na finans desteğinde bulunmuştu. Zaten bu sebeple Sümerbank'ın
gizli ortağı olarak anılmaya başlamıştı. Sümerbank'tan
sonra POAŞ ve Türk Ticaret Bankası ihalelerinin de flaş ismi
olan Hayyam Garipoğlu bu ilişkiyi şöyle anlatıyor: "Nesim
Malki benim bu bankayı satın almamı Şükrü Karahasanoğlu'ndan
öğrenmiş. Bir gün Şükrü Karahasanoğlu'nun aracılığı
ile beni ziyarete geldi. Ve benim satın almış bulunduğum Sümerbank'a
ortak olmak istediğini söyledi. Ben sebebini sordum. Kendisi
bana dünyadaki tüm önemli bankaların başlarında Yahudi
işadamlarının bulunduğunu, kendisinin de Yahudi olması
sebebiyle benimle ortak olursa dünyanın bu önemli bankalarıyla
irtibat kuracağımızı ve bizim için çok yararlı olacağını
ve bankanın çok çabuk büyüyeceğini söyledi. Bu teklifi bana
makul geldi. Ayrıca Türkiye'deki Yahudi cemaatinin de bankamızla
çalışmasını temin yönünden çalışma yapacağını söylediğinden
teklifine olumlu baktım. Benim 60 milyon dolar teminat mektubu,
51 milyon dolar da nakit olmak üzere Hazine ile anlaşmam vardı.
Nesim Malki kredi bulamadığı için vermesi gereken teminat
mektubunun yarısını veremedi ancak, nakit ödemem gereken
paraya karşılık 25 milyon 860 bin dolar borç verdi. Ben karşılığında
kendisine çek verdim. İleride Hazine'ye müracaatımızı
edecektik. Hazine Nesim Malki'ye sakınca görmezse ben de bu para
karşılığında bankanın hisselerinden kendisine verecektim.
Ancak bu görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Nesim Malki
öldürüldü." (9 Kasım 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifade).
Malki, Türkiye'de iplik piyasasını
elinde tutuyordu. Zaten Erol Evcil'le ilişkisi de bu çerçevede
başlamıştı. 1966'da Bursa'nın Mudanya ilçesinde doğan Evcil,
Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirmişti. 1986'da
Eşrefoğlu Turizm'i kurup iş hayatına atılan Evcil, 1991'de
iplik işine girdi.
Evcil-Malki ilişkisi
Erol Evcil'in yakın arkadaşı
Şükrü Elverdi'nin anlatımlarında Evcil-Malki ilişkisi şöyle
ortaya çıkıyor:
"1993 yılının ortalarına
doğru Erol Evcil sigortacılığın yanı sıra iplik alım
satımı yaparak tekstil işine girdi. Bildiğim kadarıyla Erol
Evcil'i iplik işine sokan Cavit Çağlar'ın oğlu Mustafa Çağlar'dır.
Erol Evcil, Mustafa Çağlar ile çok samimidir. Bu yüzden Erol
Evcil, Cavit Çağlar'ın iplik fabrikalarının ürettiği bütün
iplikleri satın alırdı. Hatta Sönmez grubuna ait iplik
fabrikalarının ürettiği bütün iplikleri satın alırdı.
Daha önce ise gerek Cavit Çağlar'ın iplik fabrikalarının ve
gerekse Sönmez grubunun iplik fabrikalarının üretilen bütün
ipliklerini Nesim Malki satın alırdı. Erol Evcil bu iplikleri
satın almaya başlayınca Nesim Malki'nin bir Bursa bayii veya
Bursa şubesi gibi çalışmaya başladı." (5 Kasım 1998
tarihli polis ifadesi, İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla
Mücadele Şubesi).
Ama Evcil'in asıl rüyası,
ailesine ait 1200 dönümlük zeytinlikten elde ettiği onbinlerce
ton zeytini işlemek için Edremit'te Avrupa'nın en büyük
zeytin fabrikasını kurmaktı. Nitekim kısa sürede isteğine
kavuştu. İş Bankası'ndan aldığı 150 milyon dolarlık kredi
ile kurduğu zeytin fabrikasında 1996 yılında üretime başlamayı
hesaplıyordu. Kendi anlatımına göre 1995 yılı içinde 19
milyon dolarlık zeytin ihracatı yapmış, 1996'da bunu 80 milyon
dolara çıkarmayı planlıyordu. Erol Evcil gibi genç ve
yetenekli bir isimle Bursa işlerini yürüten Nesim Malki, parasını
en iyi biçimde değerlendiren bir "para sihirbazı"
gibiydi. O sebeple iş dünyasının yeni sivrilen isimleri ya da
çok verimli alanlarda iş yapan kişilerle ortaklıklar kuruyordu.
Korkmaz Yiğit'i, çok verimli alanlarda iş yapan isimler
kategorisinde görüyor ve beğeniyordu.
İstanbul'un zengin tabakası için
yaptığı Platin Konutları ile ismini duyuran Korkmaz Yiğit
üstelik çok da iddialı bir isimdi. Tanesi bir milyon dolara
evler satıyordu. Her yerde, İstanbul'a adeta küçük bir
Amerika inşa edeceğim. 15 milyar dolarlık yeni bir kent
yapıyorum, diyordu. Yiğit'in "15 milyarlık yeni bir
kent"le kastettiği Bahçeşehir'de inşa edeceği yeni konut
alanıydı. Nesim Malki, büyük konut projelerine imza atan
Korkmaz Yiğit ile de ortaklığa girmişti. Yeşil Vadi Projesi
olarak nitelendirilen büyük çaplı bir konut inşaatına 6
milyon dolarla ortak olmuştu. Korkmaz Yiğit'e göre bu ortaklığın
boyutları şöyleydi:
"Ben Nesim Malki'yi
ölümünden dört ay kadar önce daha evvel müşterim olan
Hayyim Akdel ve İsak Baruh vasıtasıyla tanıdım. Nesim
Malki'yi bana onlar getirdi. Yeşil Vadi arazisinin yüzde 40'ına
Nesim Malki ve Erol Erkohen'i (Malki'nin iş arkadaşı) ortak
ettim. Bunun karşılığında bu şahıslar 6 milyon dolar arsa
sahiplerine ödediler. Bu projeye ayrıca Hayyim Akdel ve İsak
Baruh da yüzde beşer, yine Kemal Gülman yüzde 25 ortak oldu.
Bilahare aynı projeye Nezih Erdem ve Zeynel Abidin Erdem de yüzde
2,5'ar ortak oldular. Nesim Malki öldükten sonra ben 6 milyon
doları şu anda ismini hatırlayamadığım bir banka
aracılığıyla Meri Malki (Malki'nin eşi), Melisa Malki (kızı)
ve Erol Erkohen'e avukatlarının da huzurunda ödedim." (Korkmaz
Yiğit'in 11 Kasım 1998 günü İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla
Mücadele Şube Müdürlüğü'nde verdiği ifade).
Ve Malki vuruluyor
Nesim Malki, 28 Kasım 1995 günü
iş görüşmesi için Bursa'ya gitti. Kendisini hava alanından
şehir merkezine götüren araç, bir trafik ışığına
takıldığı sırada çapraz ateşe tutuldu. Olay yerinde ölen
Malki'nin alacak-borç kayıtlarını içeren defteri de ortadan
kayboldu. Korkmaz Yiğit, İstanbul Emniyeti'nin Organize Suçlar
Bürosu'nda gözaltındayken kendi el yazısı ile yazdığı ve
12 Kasım 1998 tarihini taşıyan beş sayfalık ifadesinde
Bursa'daki ölüm tuzağının perde arkasını şöyle anlatıyor:
"Alaattin Çakıcı beni ilk defa Nesim Malki öldürülmeden
bir ay önce aradı. Ben Nesim Malki'yi tehdit aldığı için
randevu alarak İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu'na götürdüm.
Nesim, problemini Hayri Bey'e anlattı. Hayri Bey de, devlet
olarak gerekeni yapacaklarını söyledi. Valilikten ayrıldık.
15 dakika sonra cep telefonum çaldı ve, 'Ben Alaattin Çakıcı...'
dedi. 'Nesim'i valiye götürüyorsun. Sakın yapma; çünkü o
benim ekmek kapım. Bunu yaparsan benim ekmeğimle oynamış
olursun.' dedi. Alaattin Çakıcı'yla ilk konuşmam böyle oldu.
15 gün sonra bir daha aradı ve, 'Ben sana Nesim'i koruma
demiştim. Şimdi de onu Dündar Kılıç'a götürmüşsün.'
dedi. Tabii böyle bir şey yapmamıştım. Bana epeyce ağır
konuştu ve kapadı. Beni tehdit ettiği zaman elim ayağım
kesiliyor ve vücut kimyam bozuluyordu. Son olarak Nesim
öldürüldükten sonra iki veya üç gün sonra tekrar aradı. Ve
'Benim telefonumu emniyet dinliyor ve sesimi de tanır. Bu benim
emniyete ihbarımdır.' dedi. 'Erol beni iki gün önce aradı ve
Nesim'i ara, yarın seni öldüreceğim de, dedi. Ben de
huylandım ve aramadım. Demek ki benim üstüme yıkmak için
bunu dedi. O Yahudi'nin intikamını almayı Allah bana nasip
edecek.' dedi ve kapattı..."
Nesim Malki cinayetini
soruşturan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Engin
Baltacı'ya göre, Erol Evcil, Nesim Malki'ye 1995 rakamlarına göre
tam 2,5 trilyon borçluydu ve bu parayı ödeyemiyordu. Evcil,
Malki'yi öldürtme kararını işte bu şartlarda verdi. Ancak
Erol Evcil, ısrarla Nesim Malki cinayeti ile ilişkisinin
olmadığını belirtiyor. Evcil, "Bizler onu Niso diye çağırırdık.
Asıl Niso cinayetinden sonra kimlerin yükselişe geçtiği, o
sıralarda kimlerin banka sahibi olduğu ve fayda sağladığına
iyice bakmak gerekir..." diyor.
Televizyoncunun kaçışı
1998 yılı Mart ayının
sonları, yer Ankara Sheraton Oteli... Danışmanı Ercan Erdem
ile birlikte akşam yemeği yiyen Devlet Bakanı Güneş Taner
kahve içiyordu.
İstanbul Milletvekili Cefi Kamhi
yanındaki kişi ile birlikte Bakan Taner'in masasına geldi:
- İş adamı arkadaşımı
sizinle tanıştırmak istiyorum, dedi.
Taner ile iş adamı
tokalaştılar ve hal hatır sordular. Konuşmanın bir yerinde Güneş
Taner işadamına aynen şöyle dedi:
- Sizin adınızı iş
çevrelerinden duyuyorum. Ancak arkadaş ve dostlarınızın düzgün
insanlar olmadığını işitiyorum.
Ercan Erdem'in tanıklığına göre
bu sözler bomba etkisi yaptı. İşadamının yüzü tuhaflaştı.
Ve kısa süre sonra Cefi Kamhi ile birlikte Bakan Taner'in yanından
uzaklaştılar.
Ercan Erdem olayın gerisini şöyle
anlatıyor:
"Üç dört dakika sonra
Cefi Kamhi yalnız olarak geri döndü. Beni yanına çağırdı.
Korkmaz Yiğit'in bana bir şey söyleyeceğini ifade etti. Ben de
nezaketen onların bulunduğu yere geçtim. Korkmaz Yiğit orada
bana Vedat Yelkenci ile olan ihtilafı kendi açısından anlattı.
Parasının bir bölümünü Vedat Yelkenci'den geri almak istediğini
ve hisselerini de tekrar Vedat Yelkenci'ye vermek istediğini söyledi.
Ben de Vedat Yelkenci'nin yurt dışında bulunduğunu söyledim."
Bu konuşmanın yapıldığı
tarihte henüz Türk Ticaret Bankası'nın satışı ile ilgili
tanıtım kitapçığı bile hazırlanmamıştı. Dolayısıyla
ihaleye başvuru tarihi belli olmadığı gibi bankayla kimlerin
ilgilendiği de somut olarak bilinmiyordu. İhaleye teklif verecek
kişiler için öngörülen bir aylık süre çok sonraları 4
Mayıs 1998'de başlayacaktı.
Doğal olarak Vedat Yelkenci'nin
de Türk Ticaret Bankası ile bir ilişkisi yoktu. Bu, bambaşka
bir olaydı.
Peki Vedat Yelkenci kimdi? Niçin
yurt dışına kaçmıştı? Korkmaz Yiğit hangi amaçla bakan
Güneş Taner'le tanışmak istemişti? Aracı kişi niçin
İstanbul Milletvekili Cefi Kamhi'ydi? Olayın Güneş Taner'le
bir ilgisi var mıydı? En önemlisi bir radyosu ve televizyon
şirketi olan Vedat Yelkenci'yi kim tehdit etmişti?..
Bu sorulara cevap bulabilmek için
ta 1995'lere kadar gitmek gerekiyor. Çünkü bu soruların
cevabı aslında Genç Tv'nin hikayesiydi. Daha sonra, Türkiye'yi
sarsacak ve hükümet düşürecek olan Türk Ticaret Bankası
skandalının tam göbeğindeki Genç Tv'nin hikayesi...
Nasıl başladı?
1995 yılında Raks Grubu,
Karacan Tv'nin sahibi Ali Karacan ve Enerji FM Radyosu'nun sahibi
Vedat Yelkenci bir araya gelerek yüzde 33'er payla ortak oldukları
ER-YA şirketini kurdular. Amaçları, güçlü bir şirketle
ulusal çapta yayın yapacak bir televizyon yayınını
başlatmaktı. ER-YA'nın yayın hayatına kazandırdığı
televizyonun adı "Genç Tv" idi.
Karacan ve Yelkenci, bir radyo
istasyonu işleten İstanbul Yayıncılık'a da Raks ile birlikte
ortak oldular. Bu radyo istasyonunun ortaklarından biri de, Türk
Ticaret Bankası ihalesinde ismi çokça geçen İstanbul
Milletvikili Cefi Kamhi'ydi. 1997 yılının ortalarına doğru
Ali Karacan, Vedat Yelkenci ve Raks Grubu arasında doğan
anlaşmazlıklar üzerine Vedat Yelkenci hisselerini devredeceği
bir müşteri arayışına girdi. Kısa sürede bu müşteri
bulundu. Müşterinin ismi Korkmaz Yiğit'ti.
Ancak Ali Karacan ve Cefi Kamhi;
- Biz olmadan bu satışı
yapamazsın, diyerek Vedat Yelkenci ile masaya oturdular. Yılmaz
hükümetinin Devlet Bakanı Güneş Taner'in danışmanı Ercan
Erdem, 19 Kasım 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifadede Genç Tv'nin
hikayesini şöyle anlatıyor:
"Müzakereler sonucunda
Korkmaz Yiğit'in bilmediğim bir rakamı nakit çek ve senetlerle
ödediğini Vedat Yelkenci bana söylüyor. Bu çekler ve senetler
bir masa etrafında Ali Karacan tarafından pay ediliyor. Bunu da
bana söyleyen Vedat Yelkenci'dir. Ali Karacan 450 bin dolarlık bölümünü
Cefi Kamhi'ye veriyor. 500 bin dolarlık bölümünü kendine alıyor.
...bin dolarlık (ifade metninden okunamıyor) bölümünü de
Emre Oral adlı Ali Karacan'ın yardımcısına veriyor. Geri
kalan bölümü de Vedat Yelkenci'nin hissesinin karşılığı
olarak kendisine bir miktar nakit ve gerisi de çek senet olarak
veriliyor. Vedat Yelkenci'nin dışındakilere verilen paralar bu
satıştan kaynaklanan komisyondur. Ancak bu komisyon Vedat
Yelkenci'nin hissesinin içerisinden ödenmiş olmaktadır. Bir süre
sonra Korkmaz Yiğit'in borcu çek ve senetler vadesinde
ödenmiyor. Bunun üzerine Vedat Yelkenci beni arıyor. Korkmaz
Yiğit'in çek ve senet karşılığındaki borçlarını ödemediğini
ve kendisinin zor duruma düştüğünü söylüyor. Bu sebeple de
icra takibine geçtiğini bildiriyor. İcra takibi sırasında da
Korkmaz Yiğit'in sahibi olduğu Bank Ekspres'in hisselerine haciz
işlemi başlattığını bana bildirdi. Ancak Vedat Yelkenci'nin
yine bana söylediğine göre bu senetlerin yani Korkmaz Yiğit'in
borcuna karşı verdiği senetlerin borçlu olarak şoförüne yazıp
imzalattığını, kendisinin ciro eden kişi olarak yer
aldığını söylemektedir.
Yelkenci-Yiğit ihtilafı
Bu icra takibi ile alacaklarını
tahsile tevessül edilince 1997 yılının Kasım ve Aralık
ayında panik içerisinde tekrar beni aradı. Ve Korkmaz Yiğit'in
Alaattin Çakıcı vasıtası ile kendisini tehdit ettiğini söyledi.
Benim yanıma geldi. Hatta bu kısa konuşmayı ve Alaattin Çakıcı'nın
kendisini aramasına dair tehdit ve ihtarın, telefonunun
telesekreterinde kayıtlı olduğunu söyleyerek bana da dinletti.
Ben şu anda, dinlediğim bu seste neler dendiğini
hatırlamıyorum ancak, 'Kardeşim beni bir daha ara' diye sert ve
tehditkar ifadeyi hatırlıyorum. Telesekreterdeki sesi benim büromda
başka bir banda kaydettik. Vedat Yelkenci bu ses bandını alarak
büromdan ayrıldı. Ve bir süre sonra Vedat Yelkenci beni aradı.
Alaattin Çakıcı'nın kendisini defalarca aradığını ve
sıkıştırdığını söyleyerek 'Ben bu olayı Bakan Güneş
Taner'e anlatmak istiyorum.' dedi. Ben Bakan Güneş Taner'in
danışmanı olduğum için Vedat Yelkenci'yi daha önce kendisi
ile tanıştırmıştım. Bakanlığından önce tanışıyorlardı.
Maruz kaldığı bu tehdidi bir devlet büyüğüne intikal
ettirerek çare arıyordu.
Ben, 'Bu konu bakana anlatılacak
bir konu değildir. Bunu diğer ilgili mercilere söyle.' dedim...
Vedat Yelkenci bir gün benim telefonumu arayarak tehditlerin
devam ettiğini ve bu konuyu mutlaka bakana anlatmak istediğini söyledi.
Ben de o esnada Bakan Güneş Taner'le birlikte yurt dışına
gitmek üzere hava alanında bulunuyorduk. Yerimizi söyledim,
Vedat Yelkenci kısa bir süre sonra yanımıza geldi. Bakan Güneş
Taner de kendisine bu konunun kendi görevi veya işi
olmadığını, emniyet makamlarına aksettirmesini, yakın bir
hayati tehlike içerisindeyse adresini değiştirmesini tavsiye
ederek oradan ayrıldı. Daha sonra biz Vedat Yelkenci'nin
adresini değiştirerek yurt dışına gittiğini öğrendik.
Halen de yurt dışında bulunmaktadır."
Güneş Taner biliyordu
Güneş Taner, işte bu hikayeyi
bildiği için Korkmaz Yiğit'e çıkışıyordu. Yani Korkmaz
Yiğit-Alaattin Çakıcı ilişkisini daha 1997 yılının Kasım/Aralık
aylarında çok açık olarak biliyordu. Hazine Müsteşarlığı
aynı Güneş Taner'e bağlıydı ve eğer "kasetler"
devreye girmeseydi, Korkmaz Yiğit'in Türkbank'ı almasında hiçbir
sorun yaşanmayacaktı. Çünkü Hazine Müsteşarlığı
bankanın Yiğit'e satılmasına onay verecekti.
Güneş Taner, 13 Kasım 1998 günü
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdiği ifadede Cefi
Kamhi'nin ısrarlı aramaları sonucunda Korkmaz Yiğit'e 30 Nisan
1998 günü bakanlık makamında randevu verdiğini ve saat
11.30'da görüşmeye başladıklarını belirtiyor ve şöyle
devam ediyor:
"Korkmaz Yiğit, Sheraton
Oteli'ndeki ifademden rahatsız olduğunu ve haksızlığa
uğradığını iddia ederek benim gibi bir devlet adamının
kendisi hakkında böyle düşünmesinin şeref ve haysiyetini
rencide ettiğini ve durumu izah ederek devletin adaletini
istediğini belirtti. Çantasından Vedat Yelkenci ile olan
kontratı çıkardığında Ercan Erdem'i de odaya davet ederek
meseleyi dinledim."
Korkmaz Yiğit'in "devletin
adaletini" istediği bu tarihe dikkat edelim. Henüz Türk
Ticaret ihalesine teklif verme süresi bile başlamamış. 4
Mayıs günü bu süre başladıktan sonra Yiğit bu kez
İstanbul'daki evinde Güneş Taner ile bir araya geliyor ve
geleceğe yönelik bütün projelerini ayrıntılarıyla
anlatıyor.
Bakan Taner'in danışmanı Ercan
Erdem, bu temasların anlamını şöyle anlatıyor:
"Vedat Yelkenci beni dün
yani 18 Kasım 1998 tarihinde yurt dışından aradı. Ben bu
ihtilafların tahkikat konusu olduğunu söyledim. Kendisinin
bildiklerini savcılığa intikal ettirmesini tavsiye ettim. Bu
arada da Alaattin Çakıcı ile tehdit durumunun ne olduğunu
sordum. Bana kendisinin Alaattin Çakıcı ile birkaç ay önce
telefonla görüştüğünü ve Alaattin Çakıcı'nın kendisine
hitaben, 'Bu işler artık halloldu. Artık sen benim kardeşimsin.'
dediğini iletti. Bu durumda benim değerlendirmem de, Alaattin
Çakıcı'nın Türkbank ihalesinde birlikte hareket ettikleri ve
Vedat Yelkenci'nin Güneş Taner'le görüşmesini öğrenip, bu görüşmelerin
Türk Ticaret Bankası ihalesinde kendi aleyhlerinde sonuç doğuracağını
tahmin ettikleri için Vedat Yelkenci'yle ihtilaflarını sona
erdirdiklerini ve onun gönlünü almaya çalıştıklarını ve
hatta tehdit sırasında ondan istedikleri paradan da vezgeçtiklerini
tahmin ediyorum."
Dinlenen telefonlar
1998'in Mayıs ayı içinde çok
önemli bir gelişme daha oldu. 18 Mayıs günü Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ne başvuran İstanbul polisi, "532 2151"
numaralı cep telefonunu kullanan kişinin organize suç
örgütleri ile irtibatlı olduğunu ve bu kişilere maddi
yardımlar sağladığını belirterek bir ay süreyle dinlenmesi
için izin istedi. İstanbul 5 No'lu DGM Hakimi İdris Karaçuha
aynı gün bu izni verdi. Bu kişi Korkmaz Yiğit'ti.
Bu tarihten beş ay önce 12 Ocak
1998 günü ise Erol Evcil'in dört ayrı cep telefonu DGM'den
alınan izinle dinlemeye alınmıştı.
Basit bir cümleyle özetlemek
gerekirse, bütün Türkiye'nin ancak 1998'in Ağustos ortasında
öğrendiği bu ilişkiler ağı, en az 10 ay öncesinden devletin
her kademesi için ayrıntılarına kadar bilinen birer dosyaydı.
Daha sonra ilgililer, "Görmedim, duymadım, bilmiyordum"
klasik oyununu oynasa da bu gerçek değişmiyordu.
Türkiye, "Kasetler
Demokrasisi" istikametinde hızla yol alıyordu. O kasetler
ki, hükümetleri bile devirip geçecekti.
Büyük operasyon
Milli İstihbarat
Teşkilatı'nın bilgi notundaki kayıtlara göre, 1953'te
Trabzon'un Arsin ilçesinde doğdu.
Ortaokulu son sınıftan terk
etti. Babası Ali Çakıcı, İstanbul Gültepe bölgesinde büfe
ve nalburiye işleri ile uğraşan varlıklı bir insan olarak
biliniyordu.
12 Eylül müdahalesi sonrasında,
"Mecidiyeköy bölgesinde ülkücü kesime ait çeşitli
kumarhane, kulüp ve işyerlerinden büyük miktarda kaynak
sağladığı, ülkücüleri sakladığı ve maddi destek
sağladığı" gerekçeleriyle tutuklandı.
İfadesinde şunları söyledi:
"Sağ görüşü
benimsiyorum, Atatürk milliyetçisiyim. Babam (Ali Çakıcı) ve
amcamın oğlu Necati Çakıcı'nın öldürülmesinden sonra can
güvenliğimi sağlamak amacıyla Şişli Ülkü Ocakları
Derneği'ne gidip gelmeye başladım. Kendi kazancımdan va
karşılıksız olarak derneğe para yardımında bulundum.
Birçok ülkücü kişi ile tanıştım. Ancak bu kişilerden
kimlerin ne tür eylemlere katıldığını bilmiyorum. Benim de
karıştığım herhangi bir eylem yoktur. Ülkücüler arasında
güvenlik güçleri tarafından aranan kimseyi saklamadım.
Babamı ve amcamın oğlunu öldüren kişilerin sol görüşlü
olduklarını öğrendim. Bu olaydan sonra Gültepe'deki Tekel
büfesi, nalburiye dükkanı, kahvehane ve evimiz birkaç defa
bombalandı ve kurşunla tarandı. Hatta Tekel büfesi tamamen
yakıldı."
Harbiye'deki gece kulübü
MİT'in bilgi notunda devamla
şöyle deniliyor:
"12 Eylül 1980 öncesi
Şişli ve Gültepe drijan ve militan ülkücüleri maddi yönden
destekleyen ve Harbiye'deki kumarhanesinde barındıran adı
geçen, Harbiye'deki kumarhanesini kapatarak, Hakettin Biber
adına bir yazıhane açmıştır. Anılan yazıhanede piyasadaki
batık senetleri tahsil işiyle uğraşmış ve bu işi yüzde 50
ile yaparak büyük paralar kazanmıştır. 2 Mart 1982 tarihinde
cezaevinden çıkmıştır. Yurtdışında bulunan firari
ülkücülerle iltisaklıdır. 1985 yılı itibariyle İstanbul
Harbiye'de Fantim adlı gece kulübünü çalıştırmış olup,
söz konusu gece kulübünde batık paraların kurtarılması
işini ağırlıklı olarak yürütmüştür. Elde edilen gelirler,
Gültepe, Çeliktepe ve Mecidiyeköy bölgesinin eski ülkücü
militanlarını maddi yönden destekleyerek, batık paraların
kurtarılması konusunda kullanmıştır. 1 Temmuz 1985 tarihi
itibariyle bulunduğu gazinoda olay çıkarması üzerine bazı
ülkücülerce, Ünal Erkan ve Kemal Yazıcıoğlu ile temas
kurularak işin fazla uzatılmaması hususunda tavassutta
bulunulmuştur. İstanbul'da bulunan muhtelif zengin, Ermeni ve
Yahudi işadamlarından haraç almıştır. 1995 yılı itibariyle
DEV-SOL tarafından öldürülecek şahıslar arasında yer
almıştır."
Yavuz Ataç anlatıyor
İlginçtir, bilgi notunda hiç
Çakıcı'nın teşkilatla ilişkilerinden söz edilmiyor. Onu da
yakın zamana kadar MİT'in Operasyon Dairesi'nde görevli olan
Yavuz Ataç'ın ağzından dinleyelim:
"Milli İstihbarat
Teşkilatı yetkili makamının yaptığı teklifi kabul ederek
Silahlı Kuvvetler'den emekli olmak suretiyle Mayıs 1987
yılında Milli İstihbarat Teşkilatı'na katıldım. Bu
teşkilatta Güvenlik Dairesi Şube Müdürü olarak göreve
başladım. Görevimin niteliği gereği benden beklenen
hizmetleri yapabilme hazırlığına başladım. Bu çerçevede
amir makamların vermiş olduğu emir gereği Temmuz 1987
tarihinde Alaattin Çakıcı ile temasım başlamış oldu, bu
temas bilfiil amir makamların huzurunda tanıştırılmam
şeklinde gerçekleştirildi. Ve bu görev çerçevesinde kendisi
ile olan münasebetim devam etti. Ben Alaattin Çakıcı ile yurt
içerisinde görevim gereği itibari ile herhangi bir çalışma
yapmadım. Bu kişi ile yaptığımız çalışmalar yurtdışı
görevine ilişkindir. Alaattin Çakıcı'ya Türkiye'de işlemiş
olduğu bir kısım eylemleri sebebiyle isnatlarda bulunulmakta ve
hakkında davalar açılmış olmaktadır. Benim Alaattin
Çakıcı'nın Türkiye'deki bu davaları ile ilgili olarak
hiçbir ilişkim yoktur. Bunlar tamamen kendisinin benimle görev
ilişkileri dışındaki münferit ve kişisel eylemleridir. Bu
eylemlerinin mahiyeti hakkında bir bilgim yoktur... 1987
tarihinde ben Alaattin Çakıcı ile tanıştırıldığımda bu
kişi zaten 6-7 suçtan dolayı aranan birisiymiş o sırada. Ben
bunu bilmiyordum... Benim bildiğim kadarı ile bu suçlardan
cezasını çekti, arındırıldı ve tahliye oldu. Bu dönemde
ben onun kız kardeşinin düğünü sırasında da nikah
şahitliği yaptım. Zira o dönemlerde cezalarını çekmiş
tahliye olmuş, aranmayan ve serbest hareket eden bir kişiydi. (Tarih:
16 Ağustos 1991). Aranmadığı bu dönemde yine kendimle bir
görev münasebeti ile ve sıralı amirlerin bilgi ve talimatı
ile bir irtibatım oldu. Ve kendisi bu münasebette yurtdışına
çıktı. O tarihten sonra da bir daha yurtdışından gelmedi. (Yavuz
Ataç'ın 11 Aralık 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifade).
Çakıcı'yı ilk ben kullandım
Milli İstihbarat
Teşkilatı'nın önemli isimlerinden Mehmet Eymür de 1988'de bir
gazetecinin, "Alaattin Çakıcı'yı Çankaya Kliniği'nde
estetik ameliyat yaptırarak sahte pasaporta İsviçre'ye
yolladığınız söyleniyor?" sorusuna şu cevabı veriyor:
"Bu konuda beyanat vermek
istemiyorum. Alaaddin Çakıcı'yı tanıyorum. Bu da benim
şahsımla ilgili bir ilişki değil."
Eymür, 1998'e gelindiğinde ise
Çakıcı ile olan ilişkisini şöyle anlattı:
"1984 yılı, ya da 80'li
yıllardı. Çakıcı'yı belki de kullanan ilk insan benim.
Çakıcı'nın devlet için yaptığı hemen hiçbir şey yoktur.
Teşebbüsler olmuştur. Ben bilen olarak söylüyorum. Yaptığı
mühim bir iş yok. Yani herhangi bir haber kaynağı kadar, Eyüp
Aşık'a verdiği bilgi kadar bize de bilgi vermiştir."
Flash Tv konuşması ve yakalama
emri
İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ndeki çok sayıda dosyası sebebiyle uzun süredir
gıyabi tutuklama kararlarıyla aranan Alaattin Çakıcı için
Ankara'dan yakalama emrini Başbakan Tansu Çiller verdi.
Çakıcı, Türkbank'ı satın
almak isteyen ilk müşterilerden olan Erol Evcil'e zorluk
çıkarılması üzerine 1 Mayıs 1997 akşamı Flash Tv'ye
telefonla bağlanarak Çiller ailesi için ağır sözler
kullanmıştı. Başbakan Çiller, İçişleri Bakanı Meral
Akşener'e, "Çakıcı'yı yakalayın" talimatını
verince Akşener, Emniyet istihbaratı ve Milli İstihbarat
Teşkilatı görevlileriyle çalışmaya başladı. 1997 Mayıs
ayının ortalarında Alaattin Çakıcı'nın Amerika Birleşik
Devletleri'nde New York yakınlarındaki Long Island'da bir
Türk'e ait benzin istasyonuna çokça uğradığı tespit edildi.
ABD ile yapılan resmi
yazışmalar doğrultusunda, İstanbul Emniyeti'nde görevli
Başkomiser Şentürk Demiral ve Emniyet Genel Müdürlüğü
İnterpol Dairesi görevlisi Adnan Karadeniz, 13 Temmuz günü New
York'a hareket ettiler.
Bu sırada Çakıcı'nın irtibat
halinde olduğu telefonlar, polisiye deyimle "teknik takip"
altındaydı, yani dinleniyordu. Şentürk Demiral ve Adnan
Karadeniz, Long Island'a vardıklarında, benzin istasyonunu
izlemeye aldılar, gerçekten de Çakıcı düzenli olarak
istasyona uğruyordu. Ancak Amerikan polisi sürpriz bir sorun
çıkardı. Amerikalılara göre evraklar eksik hazırlanmıştı.
Amerikalılar, "Gözaltına alınsa bile, bu evraklarla
Türkiye'ye veremeyiz. 24 saat içinde tekrar serbest bırakmak
zorunda kalırız." demekteydi. Hemen Ankara ile temas
kuruldu, artık saatler bile çok önemliydi. Evraktaki
eksikliğin bir an önce giderilmesi için Ankara'ya mesaj
gönderildi. Ankara'dan gelen bazı yeni evraklar da Amerikan
polisini tatmin etmedi.
Çakıcı annesine söylüyor
Polis ekibinin Amerika'daki
görev süresi dolmak üzereydi. Bu sırada Alaattin Çakıcı
Trabzon'daki annesine telefon açtı ve şöyle dedi:
"Buraya kadar da geldiler.
Ama merak etme bizim de Allah'ımız var..."
Alaattin Çakıcı nasıl
öğrendiyse öğrenmiş, polisin yakın takibini haber almıştı.
Gerçekten de o telefon konuşmasından sonra bir daha da benzin
istasyonuna uğramadı. Türk polis ekibi son olarak onu New York
Manhattan bölgesinde kalabalık bir caddede gördü, ardından da
izini kaybetti. Alaattin Çakıcı Amerika'yı terk ederek
sessizce Kanada'ya geçmişti.
Şentürk Demiral'ın savcılık
ifadesine göre, istihbarat birimleri son olarak 17 Ağustos
1998'de Fransa'da yakalanmasından yaklaşık 2 ay önce
Çakıcı'nın Rodos adasına geldiğini tespit ettiler. Yakın
takipte olduğunu bilen Çakıcı da, her an bir operasyonla
karşı karşıya kalacağını bildiğinden, Türkiye'ye iade
edilmeden yeniden serbest kalabileceği bir ülkeye geçmenin daha
doğru olacağına karar verdi. Sonunda yaptığı araştırmada,
"Fransa" üzerinde karar kıldı. Nitekim Fransa'nın
sahil kentlerinden Nice'e girişinden kısa süre sonra da
beklediği operasyonla karşılaştı.
17 Ağustos 1998 akşamı,
Türkiye Büyük Kulüp'te yapılan Mehmet Ağar'ın oğlunun
düğününü konuşurken Alaattin Çakıcı'nın yakalandığı
haberi geldi. O Büyük Kulüp ki, başka buluşmalara da sahne
olmuştu, sonuçta en ünlü iki yöneticisi İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi'nde sanık sandalyesine oturacaktı. Alaattin
Çakıcı, arkadaşı Murat Güler ve Aslı Ural, kaldıkları
otel odasında Fransız polisinin operasyonuyla gözaltına
alındılar. Fransa'ya sahte diplomatik pasaportla girmek
suçlamasıyla da yargılanmaya başladılar.
Türkiye de hemen iade işlemleri
için düğmeye bastı.
Şimdilerde Türkiye'ye iade
edilmesi beklenen Alaattin Çakıcı birkaç gün öncesine kadar
Marsilya'daki Les Baumates Cezaevi'nde kalıyordu. İtalya'daki
P-2 locasının ünlü şefi Gelli de halen bu cezaevinde
tutuluyor. Ancak Çakıcı, kısa süre önce bu kez bir başka
ünlü ismin Çakal olarak bilinen Carlos'un halen kaldığı, bir
zamanlar Abdullah Çatlı'nın da uzun süre hapis yattığı
Paris'teki ünlü Sante Cezaevi'ne nakledildi.
Final yapmak istiyorum
Türkbank ihalesiyle final yapmak
isteyen Alaattin Çakıcı'nın bu planı yarım kaldığı gibi
Korkmaz Yiğit için de, polis sorgusunun ardından cezaevi
günleri başladı.
Acaba Alaattin Çakıcı tam
olarak Türk Ticaret Bankası ile ne zaman ilgilenmeye başladı?
Çünkü onun Türkbank olarak da bilinen bu bankayla ilgilenmeye
başlaması birbirini izleyen çok sayıda girift olay ve
ilişkinin doğmasına, sonuçta görev başındaki bir
hükümetin düşmesine yol açtığı gibi kendisinin
yakalanması sürecini de hızlandırmış oldu. Erol Evcil, Nesim
Malki aracılığıyla kredi ilişkisine girdiği Türkbank'ı
tamamen satın almak isteğindeydi. Erol Evcil-Alaattin Çakıcı
arkadaşlığının başladığı nokta, aynı zamanda Türkbank
ihalesi skandalına gelinceye kadar meydana gelen gelişmelerin de
başlangıç noktasını oluşturuyor.
Adil Öngen vuruluyor
Borsacı Adil Öngen 12 Mart 1997
günü İstanbul'da silahlı saldırıya uğradı, zırhlı
arabası sayesinde ölümden döndü. Emekli polis olan koruması
saldırganlara karşılık verdiği için yaralandı. Ama işin
ilginç tarafı Adil Öngen'in, Türk Ticaret Bankası ile kağıt
üzerinde herhangi bir bağlantısı yoktu. O halde Çakıcı ve
Evcil ile neden karşı karşıya gelmişti? Öngen, kendi
açısından ayrıntılı bilgileri 11 Ekim 1998 günü bir
gazeteciye anlattı:
"Bu Bursalı (Erol Evcil)
Türkbank'tan kredi alıyormuş. Bankanın teftiş kurulundan eski
bir dostum Nuran (Nuran Atahan) bu kredilerde usulsüzlük
görmüş, engellemiş. Bunun üstüne Alaattin, Nuran'ı tehdit
etmiş. Nuran bana geldi, ben de Alaattin'in kardeşi Gencay'ı
aradım, Nuran'la da konuşturdum. Hatta Alaattin'e, 'Bu işe
karışma.' dedim, çünkü pislik vardı. Ama Bursalı kredi
istemeye devam etti, Çakıcı da tehdide devam etti. Benim bu
işe engel olduğumu düşünerek beni de tehdit etti. Ben de
kendi tedbirlerimi aldım. Nuran sonunda tehditlerden yıldı,
bana telefon edip, 'Ben istifa ediyorum, bırakıyorum.' dedi. Ben
de Alaattin'e telefon edip, 'İşte, sonunda istediğiniz oldu.'
dedim. Ama bundan sonra bankanın yönetim kurulu 7 kişiden 4
kişiye indi; çünkü istifalar oldu. Yönetim kurulunda karar
alınamaz hale geldi. Bunun üstüne, Alaattin benim bir etkim
olacağını düşünerek beni aradı, yönetim kuruluna atanmak
üzere bazı isimler bildirdi. Yapamayacağımı, böyle bir
gücüm olmadığını söyledim. Alaattin buna çok kızdı.
Benim vurulmam 1997 Mart ayındadır... Özer Çiller'i 20
yıldır tanırım. Çünkü ben Şişli şube müdürüyken o da
Çukurova Grubu'ndaydı. Tanışıklığımız oradan başlar.
Ortak olduğum iddia edildi; ama ortak işim yok, sadece bir
gayrimenkul alım satımı oldu, onlardan ev aldım. Tansu
Hanım'la hayatımda ilk kez bu yaz Marmaris'te yüz yüze geldim,
tanıştım."
Evcil olmayınca Yiğit
Alaattin Çakıcı, 1 Mayıs
akşamı telefonla bağlandığı Flash Tv'de konuştu.
Çakıcı'ya göre Adil Öngen, bankalar konusunda Özer
Çiller'in müşavirliğini yapıyordu. Çakıcı'nın
anlatımına göre DYP'li Devlet Bakanı Ufuk Söylemez; Ahmet
Özal ve Erol Evcil'le bir araya gelip, "Kanal 6'yı alıp
Çiller yanlısı yayın yaparsanız bankayı size vereceğiz."
demişti.
Çakıcı, Mehmet Kocabaş
aracılığıyla Mehmet Kurt ve Ahmet Özal'ı buluşturduğunu,
Kurt'un bu isteği kabul ettiğini; ancak daha sonra hesapta
olmayan bir gelişme yaşandığını, Adil Öngen'in Özer
Çiller'e verilmek üzere kendilerinden 20 milyon dolar para
istediğini ileri sürdü.
Adil Öngen'i adamlarına
vurduran Çakıcı, kararını vermişti:
"Öngen, Ali Balkaner'in de
müşaviridir. Yani özel müşaviridir. Bu bankayı Ali
Balkaner'e pazarlıyor. Onun neticesinde baktık biz alamıyoruz.
Biz alamıyorsak kimse alamasın. Benim amacım banka değil."
Aradan geçen sürede, DYP-FP
ortaklığındaki Refahyol hükümeti dağılmış, yerine Mesut
Yılmaz liderliğinde Anasol-D hükümeti kurulmuştu. 4 Ağustos
1997'de, Bankalar Kanunu'nun 64. maddesi uyarınca, güç durumda
bulunan Türkbank'ın yönetimi Hazine'ye devredildi. 3 Nisan
1998'de Türkbank'ın özelleştirilmesi için Türkçe-İngilizce
tanıtım kitapçığı hazırlandı, aynı gün yerli ve yabancı
gazetelerde Türkbank ihalesi resmen duyuruldu.
4 Mayıs 1998 günü, bir aylık
ihaleye teklif verme süresi başladı.
Bu gelişmeler sürerken
İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi, kısa süre önce mahkeme
kararıyla teknik takibe aldığı Korkmaz Yiğit'in cep
telefonunu 21 Mayıs 1998 günü saat 19.45'te dikkatle dinliyordu.
Arayan Alaattin Çakıcı'ydı, konu Türk Ticaret Bankası
ihalesine kimlerin ilgi duyduğuydu.
Daha sonra Korkmaz Yiğit'in
bütün planlarını alt üst edecek ve hükümet düşürecek
kasetteki konuşma işte buydu.
Peker: Çakıcı'nın finali
Ama henüz kimsenin o konuşmada
belirtilen temaslardan haberi yoktu. Bu temaslarda çok önemli
bir gelişme daha yaşandı. Alaattin Çakıcı, Türkbank
ihalesini Korkmaz Yiğit'in almasını sağlayıp
"final" yapmak istiyordu.
Trabzonspor Kulübü
yöneticilerinden Atilla Yıldırım, 15 Aralık 1998 tarihli
savcılık ifadesinde şunları söylüyor:
"Yaklaşık yedi-sekiz ay
önceydi. Yine Alaattin Çakıcı beni telefonla aradı. Türkbank
ihalesinde Sedat Peker'in Hayyam Garipoğlu'nu destekleyip
desteklemediğini öğrenmemi istedi. Ben de Sedat Peker'e telefon
açtım. Zira Sedat Peker'i de yedi sekiz yıldan beri tanırım.
Sedat Peker'e Alaattin Çakıcı'nın sorduğu konuyu ilettim.
Sedat Peker bana cevaben, Hayyam Garipoğlu'nun Hayrettin Alp
isimli bir kişi vasıtası ile kendisini aradığını ve
Türkbank ihalesinde kendisini desteklemesini, bunun
karşılığında Sedat Peker'e 25 milyon dolar para vereceğini
söyledi. Ayrıca Sedat Peker, Türk Ticaret Bankası ihalesinin
Alaattin Çakıcı'nın finali olduğunu, yani onun hemen hemen
yapması gereken son işlerden biri olduğunu ve bu ihaleye
Korkmaz Yiğit isimli bir kişinin yanında gireceğini ve bu
nedenle Hayyam Garipoğlu'nu desteklemeyeceğini söyledi. Ve
Alaattin Çakıcı'nın da bu konuda kendisini aramasını
söyledi. Ben de Sedat Peker'in sözlerini telefonla Alaattin
Çakıcı'ya ilettim."
Sedat Peker de 21 Ağustos 1998
tarihli polis ifadesinde konuyla ilgili şu bilgileri veriyor:
"Özelleştirme İdaresi
tarafından Türk Ticaret Bankası'nın satılması kararının
alınmasından sonra yapılacak ihaleye katılacak olan
şahıslardan Hayyam Garipoğlu ile benim birlikte ihaleye
gireceğim söylentisi üzerine Alaattin Çakıcı beni telefon
ile arayarak ihalede Hayyam Garipoğlu'nu destekleyip
desteklemediğimi sordu. Ben de bu tür bir konunun olmadığını
kendisine ilettim. Kendisi de bana arkadaşı Korkmaz Yiğit'in
ihaleye gireceğini, benim herhangi bir şahsı destekleyip
desteklemediğimi öğrenmek için aradığını söyledi. Ben de
kendisine ilgilenmediğimi ilettim."
Gerçekten de Alaattin
Çakıcı'nın artık final yapmak istediğine dair başka
emareler de bulunuyor. Örneğin MİT görevlisi Yavuz Ataç,
savcılık ifadesinde şunları söylüyor:
"Bana sağlık yönünden
sıkıntılarından bahseder, psikolojik bunalımlarını bildirir
ve Türkiye'yi özlediğini, gelmek istediğini söylerdi. Ben de
kendisine beklemesini, af çıkabileceğini bildirir ve kendisini
sağlık yönünden ve psikolojik yönden rahatlatacak yerlere
gitmesini tavsiye ederdim." (11 Aralık 1998 günü İstanbul
Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği
ifade).
Şükrü Elverdi'nin ifadesine
göre, Türkbank ihalesinde destek karşılığı Korkmaz
Yiğit'in Çakıcı'ya vereceği komisyon 40 milyon dolardı.
Beklenmedik gelişmeler
Başlangıçta çok sayıda
işadamı Türkbank ihale dosyasını almasına rağmen sonuçta
beş işadamı başvurdu. Bunlar Korkmaz Yiğit, Hayyam
Garipoğlu, Erol Aksoy, Ali Balkaner ve Ahmet Nazif Zorlu'ydu.
Hayyam Garipoğlu ve Ali Balkaner
ihalenin ilk turunda çekildiler. Son tur, 4 Ağustos 1998 günü
yapıldı. Erol Aksoy, Ahmet Nazif Zorlu ve Korkmaz Yiğit
yarıştı. Yarışı, 600 milyon dolara Yiğit kazandı. Yiğit,
bankanın kendisine devriyle ilgili biçimsel prosedürün
bitmesini beklerken 17 Ağustos 1998 günü Alaattin Çakıcı
yakalandı. İlk sıra dışı gelişme bu oldu. Elverdi'ye göre
Yiğit, Çakıcı'nın ihtiyaçları için Paris'e 3 milyon dolar
gönderdi.
Yiğit telaşlıydı; ama henüz
prosedürde bir aksama yoktu. Hazine, 8 Eylül 1998 günü
bankanın satışına onayını verdi. Yiğit'le yapılan
sözleşmeye göre, 240 milyon dolar peşin ödenecek, diğer
bölüm faizi için ise 8 Aralık 1998 tarihine teminat mektubu
verilecekti.
Artık Yiğit, Bank Expres'in
ardından Türk Ticaret Bankası'nın da sahibi olmuştu. Ancak
gücü bankacılık piyasası ile sınırlı değildi. Kanal 6 ve
Genç Tv'nin yanı sıra, Yeni Yüzyıl ve Ateş gazetelerini
almıştı. Bunlarla yetinmesi mümkün değildi. Milliyet
Gazetesi'ni de satın aldı. Türkiye'nin 3. büyük medya patronu
olmuştu. Bankalar, gazeteler, televizyonlar, tam 1 milyar 300
milyon dolarlık alım gerçekleştirmişti.
Ancak bununla yetinmesi mümkün
değildi. 30 Eylül 1998 günü Kutlu Aktaş'ı ziyaretinde çok
önemli bir bilgi daha verdi. Sabah Gazetesi'ni de satın
alıyordu. Kutlu Aktaş,
-O zaman Dinç Bilgin'in elinde
bir şey kalmıyor, deyince
Yiğit'in tepkisi şöyle oldu:
-Efendim öyle, hepsini
alıyorum. Göreceksiniz ki medyada dört beş ay sonra farklı
bir ruh olacak, okur sayısı kalmamış, medyaya güven
kalmamış.
Kısacası Korkmaz Yiğit, 1999
Türkiye'sine en güçlü medya patronu olarak girecekti.
İkinci sıra dışı gelişme,
Yiğit-Çakıcı konuşma kasetlerinin CHP Milletvekili Fikri
Sağlar'a ulaştırılması ve Sağlar'ın bu bantları 13 Ekim
1998 günü Meclis'te basın toplantısıyla açıklaması oldu.
Başbakan Mesut Yılmaz aynı
gün Türk Ticaret Bankası'nın satışının dondurulduğunu
açıkladı.
Çakıcı'nın finali yarım
kaldığı gibi Korkmaz Yiğit için de, polis sorgusunun
ardından cezaevi günleri başladı.
Korkmaz Yiğit gözaltına
alınmadan önce bir bant dolusu açıklama yapmıştı. Bu kaset
de Mesut Yılmaz hükümetini devirdi. Demiştik ya, Türkiye bir
kasetler demokrasisiydi. Her kaset adeta bir bombaydı. Kimi hedef
aldıysa tepe taklak deviriyordu.
|