GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYALAR/Türkbank dosyası       1 Kasım 1999

FARUK MERCAN

Yarım kalan final; 
Susurluk'un ikinci perdesi 

 

Evcil'in kefili Malki

1995 yılının Mart ayı, Türk Ticaret Bankası'nın başına yeni getirilen Oğuz Özkan'ın o günkü konuğu Nesim Malki'ydi. O sıralarda iş dünyası dışında kimsenin ismini bilmediği Nesim Malki banka genel müdürü Oğuz Özkan'ın odasına alındı. Yeni genel müdür, güç durumdaki Türk Ticaret Bankası'nı yeniden ayağa kaldırmak için formüller arıyordu. Hepimizin televizyon reklamlarında, "Türkbank, ikinci adresiniz" olarak bildiği banka kötü günler geçiriyordu. Bankayı yeniden dirliğe çıkarma yöntemlerinden biri de piyasadaki itibarlı isimlere krediler açarak gelir sağlamaktı.

Genel müdürün odasında Nesim Malki yalnız değildi. Yanındaki kişiyi genel müdüre tanıttı: İşadamı arkadaşımız Erol Bey.

Malki, Erol Bey'in işadamı kişiliğini ve şirketlerinin iş hacmini övdü. Uzun ve güzel bir sohbetin ardından asıl konuya girildi. Malki, "Erol Bey'e rahatlıkla kredi açabilirsiniz. Ben ona kefilim." dedi.

Zaten bankasını dirliğe çıkarmak için çırpınan Oğuz Özkan için bu altın bir fırsattı. Elinden ne trilyonlar geçtiğini bütün iş dünyasının bildiği Nesim Malki tavsiye ettikten sonra kredi vermemek aptallık olurdu.

Ama bankacılığın temel kuralı olarak kabul edilen bir ilkeye göre kredi verilecek şahıs için bir istihbarat çalışması yapılırdı. Genel müdür bu ilkeyi göz ardı ederse ne kadar kötü bir bankacı olduğu düşünülürdü. Bu sebeple Erol Bey hakkında istihbarat yapılması için talimat verdi. Bankanın Bursa şubesinin yaptığı çalışma olumlu sonuçlandı. Eşrefoğlu Şirketler Grubu'nun sahibi Bursalı işadamı Erol Evcil'e milyon dolarlık kredilerin kapısı artık açılmıştı.

Malki'nin banka rüyası

Türkiye'deki Musevi cemaatine mensup olan Nesim Malki, bu kredileri Erol Evcil'e kendisine ait bir bankadan vermeyi ne kadar da çok isterdi. Ama "Tefeci" kimliği sebebiyle bir türlü Hazine Müsteşarlığı'nı aşamıyor ve Türkiye'de bir banka kuramıyordu. Sadece Kuzey Kıbrıs'ta Tuncabank'ı kurabilmişti. Bu sebeple Sümerbank'ı da kaçırmıştı. Özelleştirilen Sümerbank'ın ihalesine girmesine izin verilmemiş o da Adanalı işadamı Hayyam Garipoğlu'na finans desteğinde bulunmuştu. Zaten bu sebeple Sümerbank'ın gizli ortağı olarak anılmaya başlamıştı. Sümerbank'tan sonra POAŞ ve Türk Ticaret Bankası ihalelerinin de flaş ismi olan Hayyam Garipoğlu bu ilişkiyi şöyle anlatıyor: "Nesim Malki benim bu bankayı satın almamı Şükrü Karahasanoğlu'ndan öğrenmiş. Bir gün Şükrü Karahasanoğlu'nun aracılığı ile beni ziyarete geldi. Ve benim satın almış bulunduğum Sümerbank'a ortak olmak istediğini söyledi. Ben sebebini sordum. Kendisi bana dünyadaki tüm önemli bankaların başlarında Yahudi işadamlarının bulunduğunu, kendisinin de Yahudi olması sebebiyle benimle ortak olursa dünyanın bu önemli bankalarıyla irtibat kuracağımızı ve bizim için çok yararlı olacağını ve bankanın çok çabuk büyüyeceğini söyledi. Bu teklifi bana makul geldi. Ayrıca Türkiye'deki Yahudi cemaatinin de bankamızla çalışmasını temin yönünden çalışma yapacağını söylediğinden teklifine olumlu baktım. Benim 60 milyon dolar teminat mektubu, 51 milyon dolar da nakit olmak üzere Hazine ile anlaşmam vardı. Nesim Malki kredi bulamadığı için vermesi gereken teminat mektubunun yarısını veremedi ancak, nakit ödemem gereken paraya karşılık 25 milyon 860 bin dolar borç verdi. Ben karşılığında kendisine çek verdim. İleride Hazine'ye müracaatımızı edecektik. Hazine Nesim Malki'ye sakınca görmezse ben de bu para karşılığında bankanın hisselerinden kendisine verecektim. Ancak bu görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Nesim Malki öldürüldü." (9 Kasım 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifade).

Malki, Türkiye'de iplik piyasasını elinde tutuyordu. Zaten Erol Evcil'le ilişkisi de bu çerçevede başlamıştı. 1966'da Bursa'nın Mudanya ilçesinde doğan Evcil, Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirmişti. 1986'da Eşrefoğlu Turizm'i kurup iş hayatına atılan Evcil, 1991'de iplik işine girdi.

Evcil-Malki ilişkisi

Erol Evcil'in yakın arkadaşı Şükrü Elverdi'nin anlatımlarında Evcil-Malki ilişkisi şöyle ortaya çıkıyor:

"1993 yılının ortalarına doğru Erol Evcil sigortacılığın yanı sıra iplik alım satımı yaparak tekstil işine girdi. Bildiğim kadarıyla Erol Evcil'i iplik işine sokan Cavit Çağlar'ın oğlu Mustafa Çağlar'dır. Erol Evcil, Mustafa Çağlar ile çok samimidir. Bu yüzden Erol Evcil, Cavit Çağlar'ın iplik fabrikalarının ürettiği bütün iplikleri satın alırdı. Hatta Sönmez grubuna ait iplik fabrikalarının ürettiği bütün iplikleri satın alırdı. Daha önce ise gerek Cavit Çağlar'ın iplik fabrikalarının ve gerekse Sönmez grubunun iplik fabrikalarının üretilen bütün ipliklerini Nesim Malki satın alırdı. Erol Evcil bu iplikleri satın almaya başlayınca Nesim Malki'nin bir Bursa bayii veya Bursa şubesi gibi çalışmaya başladı." (5 Kasım 1998 tarihli polis ifadesi, İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şubesi).

Ama Evcil'in asıl rüyası, ailesine ait 1200 dönümlük zeytinlikten elde ettiği onbinlerce ton zeytini işlemek için Edremit'te Avrupa'nın en büyük zeytin fabrikasını kurmaktı. Nitekim kısa sürede isteğine kavuştu. İş Bankası'ndan aldığı 150 milyon dolarlık kredi ile kurduğu zeytin fabrikasında 1996 yılında üretime başlamayı hesaplıyordu. Kendi anlatımına göre 1995 yılı içinde 19 milyon dolarlık zeytin ihracatı yapmış, 1996'da bunu 80 milyon dolara çıkarmayı planlıyordu. Erol Evcil gibi genç ve yetenekli bir isimle Bursa işlerini yürüten Nesim Malki, parasını en iyi biçimde değerlendiren bir "para sihirbazı" gibiydi. O sebeple iş dünyasının yeni sivrilen isimleri ya da çok verimli alanlarda iş yapan kişilerle ortaklıklar kuruyordu. Korkmaz Yiğit'i, çok verimli alanlarda iş yapan isimler kategorisinde görüyor ve beğeniyordu.

İstanbul'un zengin tabakası için yaptığı Platin Konutları ile ismini duyuran Korkmaz Yiğit üstelik çok da iddialı bir isimdi. Tanesi bir milyon dolara evler satıyordu. Her yerde, İstanbul'a adeta küçük bir Amerika inşa edeceğim. 15 milyar dolarlık yeni bir kent yapıyorum, diyordu. Yiğit'in "15 milyarlık yeni bir kent"le kastettiği Bahçeşehir'de inşa edeceği yeni konut alanıydı. Nesim Malki, büyük konut projelerine imza atan Korkmaz Yiğit ile de ortaklığa girmişti. Yeşil Vadi Projesi olarak nitelendirilen büyük çaplı bir konut inşaatına 6 milyon dolarla ortak olmuştu. Korkmaz Yiğit'e göre bu ortaklığın boyutları şöyleydi:

"Ben Nesim Malki'yi ölümünden dört ay kadar önce daha evvel müşterim olan Hayyim Akdel ve İsak Baruh vasıtasıyla tanıdım. Nesim Malki'yi bana onlar getirdi. Yeşil Vadi arazisinin yüzde 40'ına Nesim Malki ve Erol Erkohen'i (Malki'nin iş arkadaşı) ortak ettim. Bunun karşılığında bu şahıslar 6 milyon dolar arsa sahiplerine ödediler. Bu projeye ayrıca Hayyim Akdel ve İsak Baruh da yüzde beşer, yine Kemal Gülman yüzde 25 ortak oldu. Bilahare aynı projeye Nezih Erdem ve Zeynel Abidin Erdem de yüzde 2,5'ar ortak oldular. Nesim Malki öldükten sonra ben 6 milyon doları şu anda ismini hatırlayamadığım bir banka aracılığıyla Meri Malki (Malki'nin eşi), Melisa Malki (kızı) ve Erol Erkohen'e avukatlarının da huzurunda ödedim." (Korkmaz Yiğit'in 11 Kasım 1998 günü İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nde verdiği ifade).

Ve Malki vuruluyor

Nesim Malki, 28 Kasım 1995 günü iş görüşmesi için Bursa'ya gitti. Kendisini hava alanından şehir merkezine götüren araç, bir trafik ışığına takıldığı sırada çapraz ateşe tutuldu. Olay yerinde ölen Malki'nin alacak-borç kayıtlarını içeren defteri de ortadan kayboldu. Korkmaz Yiğit, İstanbul Emniyeti'nin Organize Suçlar Bürosu'nda gözaltındayken kendi el yazısı ile yazdığı ve 12 Kasım 1998 tarihini taşıyan beş sayfalık ifadesinde Bursa'daki ölüm tuzağının perde arkasını şöyle anlatıyor: "Alaattin Çakıcı beni ilk defa Nesim Malki öldürülmeden bir ay önce aradı. Ben Nesim Malki'yi tehdit aldığı için randevu alarak İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu'na götürdüm. Nesim, problemini Hayri Bey'e anlattı. Hayri Bey de, devlet olarak gerekeni yapacaklarını söyledi. Valilikten ayrıldık. 15 dakika sonra cep telefonum çaldı ve, 'Ben Alaattin Çakıcı...' dedi. 'Nesim'i valiye götürüyorsun. Sakın yapma; çünkü o benim ekmek kapım. Bunu yaparsan benim ekmeğimle oynamış olursun.' dedi. Alaattin Çakıcı'yla ilk konuşmam böyle oldu. 15 gün sonra bir daha aradı ve, 'Ben sana Nesim'i koruma demiştim. Şimdi de onu Dündar Kılıç'a götürmüşsün.' dedi. Tabii böyle bir şey yapmamıştım. Bana epeyce ağır konuştu ve kapadı. Beni tehdit ettiği zaman elim ayağım kesiliyor ve vücut kimyam bozuluyordu. Son olarak Nesim öldürüldükten sonra iki veya üç gün sonra tekrar aradı. Ve 'Benim telefonumu emniyet dinliyor ve sesimi de tanır. Bu benim emniyete ihbarımdır.' dedi. 'Erol beni iki gün önce aradı ve Nesim'i ara, yarın seni öldüreceğim de, dedi. Ben de huylandım ve aramadım. Demek ki benim üstüme yıkmak için bunu dedi. O Yahudi'nin intikamını almayı Allah bana nasip edecek.' dedi ve kapattı..."

Nesim Malki cinayetini soruşturan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Engin Baltacı'ya göre, Erol Evcil, Nesim Malki'ye 1995 rakamlarına göre tam 2,5 trilyon borçluydu ve bu parayı ödeyemiyordu. Evcil, Malki'yi öldürtme kararını işte bu şartlarda verdi. Ancak Erol Evcil, ısrarla Nesim Malki cinayeti ile ilişkisinin olmadığını belirtiyor. Evcil, "Bizler onu Niso diye çağırırdık. Asıl Niso cinayetinden sonra kimlerin yükselişe geçtiği, o sıralarda kimlerin banka sahibi olduğu ve fayda sağladığına iyice bakmak gerekir..." diyor.

 

Televizyoncunun kaçışı

1998 yılı Mart ayının sonları, yer Ankara Sheraton Oteli... Danışmanı Ercan Erdem ile birlikte akşam yemeği yiyen Devlet Bakanı Güneş Taner kahve içiyordu.

İstanbul Milletvekili Cefi Kamhi yanındaki kişi ile birlikte Bakan Taner'in masasına geldi:

- İş adamı arkadaşımı sizinle tanıştırmak istiyorum, dedi.

Taner ile iş adamı tokalaştılar ve hal hatır sordular. Konuşmanın bir yerinde Güneş Taner işadamına aynen şöyle dedi:

- Sizin adınızı iş çevrelerinden duyuyorum. Ancak arkadaş ve dostlarınızın düzgün insanlar olmadığını işitiyorum.

Ercan Erdem'in tanıklığına göre bu sözler bomba etkisi yaptı. İşadamının yüzü tuhaflaştı. Ve kısa süre sonra Cefi Kamhi ile birlikte Bakan Taner'in yanından uzaklaştılar.

Ercan Erdem olayın gerisini şöyle anlatıyor:

"Üç dört dakika sonra Cefi Kamhi yalnız olarak geri döndü. Beni yanına çağırdı. Korkmaz Yiğit'in bana bir şey söyleyeceğini ifade etti. Ben de nezaketen onların bulunduğu yere geçtim. Korkmaz Yiğit orada bana Vedat Yelkenci ile olan ihtilafı kendi açısından anlattı. Parasının bir bölümünü Vedat Yelkenci'den geri almak istediğini ve hisselerini de tekrar Vedat Yelkenci'ye vermek istediğini söyledi. Ben de Vedat Yelkenci'nin yurt dışında bulunduğunu söyledim."

Bu konuşmanın yapıldığı tarihte henüz Türk Ticaret Bankası'nın satışı ile ilgili tanıtım kitapçığı bile hazırlanmamıştı. Dolayısıyla ihaleye başvuru tarihi belli olmadığı gibi bankayla kimlerin ilgilendiği de somut olarak bilinmiyordu. İhaleye teklif verecek kişiler için öngörülen bir aylık süre çok sonraları 4 Mayıs 1998'de başlayacaktı.

Doğal olarak Vedat Yelkenci'nin de Türk Ticaret Bankası ile bir ilişkisi yoktu. Bu, bambaşka bir olaydı.

Peki Vedat Yelkenci kimdi? Niçin yurt dışına kaçmıştı? Korkmaz Yiğit hangi amaçla bakan Güneş Taner'le tanışmak istemişti? Aracı kişi niçin İstanbul Milletvekili Cefi Kamhi'ydi? Olayın Güneş Taner'le bir ilgisi var mıydı? En önemlisi bir radyosu ve televizyon şirketi olan Vedat Yelkenci'yi kim tehdit etmişti?..

Bu sorulara cevap bulabilmek için ta 1995'lere kadar gitmek gerekiyor. Çünkü bu soruların cevabı aslında Genç Tv'nin hikayesiydi. Daha sonra, Türkiye'yi sarsacak ve hükümet düşürecek olan Türk Ticaret Bankası skandalının tam göbeğindeki Genç Tv'nin hikayesi...

Nasıl başladı?

1995 yılında Raks Grubu, Karacan Tv'nin sahibi Ali Karacan ve Enerji FM Radyosu'nun sahibi Vedat Yelkenci bir araya gelerek yüzde 33'er payla ortak oldukları ER-YA şirketini kurdular. Amaçları, güçlü bir şirketle ulusal çapta yayın yapacak bir televizyon yayınını başlatmaktı. ER-YA'nın yayın hayatına kazandırdığı televizyonun adı "Genç Tv" idi.

Karacan ve Yelkenci, bir radyo istasyonu işleten İstanbul Yayıncılık'a da Raks ile birlikte ortak oldular. Bu radyo istasyonunun ortaklarından biri de, Türk Ticaret Bankası ihalesinde ismi çokça geçen İstanbul Milletvikili Cefi Kamhi'ydi. 1997 yılının ortalarına doğru Ali Karacan, Vedat Yelkenci ve Raks Grubu arasında doğan anlaşmazlıklar üzerine Vedat Yelkenci hisselerini devredeceği bir müşteri arayışına girdi. Kısa sürede bu müşteri bulundu. Müşterinin ismi Korkmaz Yiğit'ti.

Ancak Ali Karacan ve Cefi Kamhi;

- Biz olmadan bu satışı yapamazsın, diyerek Vedat Yelkenci ile masaya oturdular. Yılmaz hükümetinin Devlet Bakanı Güneş Taner'in danışmanı Ercan Erdem, 19 Kasım 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifadede Genç Tv'nin hikayesini şöyle anlatıyor:

"Müzakereler sonucunda Korkmaz Yiğit'in bilmediğim bir rakamı nakit çek ve senetlerle ödediğini Vedat Yelkenci bana söylüyor. Bu çekler ve senetler bir masa etrafında Ali Karacan tarafından pay ediliyor. Bunu da bana söyleyen Vedat Yelkenci'dir. Ali Karacan 450 bin dolarlık bölümünü Cefi Kamhi'ye veriyor. 500 bin dolarlık bölümünü kendine alıyor. ...bin dolarlık (ifade metninden okunamıyor) bölümünü de Emre Oral adlı Ali Karacan'ın yardımcısına veriyor. Geri kalan bölümü de Vedat Yelkenci'nin hissesinin karşılığı olarak kendisine bir miktar nakit ve gerisi de çek senet olarak veriliyor. Vedat Yelkenci'nin dışındakilere verilen paralar bu satıştan kaynaklanan komisyondur. Ancak bu komisyon Vedat Yelkenci'nin hissesinin içerisinden ödenmiş olmaktadır. Bir süre sonra Korkmaz Yiğit'in borcu çek ve senetler vadesinde ödenmiyor. Bunun üzerine Vedat Yelkenci beni arıyor. Korkmaz Yiğit'in çek ve senet karşılığındaki borçlarını ödemediğini ve kendisinin zor duruma düştüğünü söylüyor. Bu sebeple de icra takibine geçtiğini bildiriyor. İcra takibi sırasında da Korkmaz Yiğit'in sahibi olduğu Bank Ekspres'in hisselerine haciz işlemi başlattığını bana bildirdi. Ancak Vedat Yelkenci'nin yine bana söylediğine göre bu senetlerin yani Korkmaz Yiğit'in borcuna karşı verdiği senetlerin borçlu olarak şoförüne yazıp imzalattığını, kendisinin ciro eden kişi olarak yer aldığını söylemektedir.

Yelkenci-Yiğit ihtilafı

Bu icra takibi ile alacaklarını tahsile tevessül edilince 1997 yılının Kasım ve Aralık ayında panik içerisinde tekrar beni aradı. Ve Korkmaz Yiğit'in Alaattin Çakıcı vasıtası ile kendisini tehdit ettiğini söyledi. Benim yanıma geldi. Hatta bu kısa konuşmayı ve Alaattin Çakıcı'nın kendisini aramasına dair tehdit ve ihtarın, telefonunun telesekreterinde kayıtlı olduğunu söyleyerek bana da dinletti. Ben şu anda, dinlediğim bu seste neler dendiğini hatırlamıyorum ancak, 'Kardeşim beni bir daha ara' diye sert ve tehditkar ifadeyi hatırlıyorum. Telesekreterdeki sesi benim büromda başka bir banda kaydettik. Vedat Yelkenci bu ses bandını alarak büromdan ayrıldı. Ve bir süre sonra Vedat Yelkenci beni aradı. Alaattin Çakıcı'nın kendisini defalarca aradığını ve sıkıştırdığını söyleyerek 'Ben bu olayı Bakan Güneş Taner'e anlatmak istiyorum.' dedi. Ben Bakan Güneş Taner'in danışmanı olduğum için Vedat Yelkenci'yi daha önce kendisi ile tanıştırmıştım. Bakanlığından önce tanışıyorlardı. Maruz kaldığı bu tehdidi bir devlet büyüğüne intikal ettirerek çare arıyordu.

Ben, 'Bu konu bakana anlatılacak bir konu değildir. Bunu diğer ilgili mercilere söyle.' dedim... Vedat Yelkenci bir gün benim telefonumu arayarak tehditlerin devam ettiğini ve bu konuyu mutlaka bakana anlatmak istediğini söyledi. Ben de o esnada Bakan Güneş Taner'le birlikte yurt dışına gitmek üzere hava alanında bulunuyorduk. Yerimizi söyledim, Vedat Yelkenci kısa bir süre sonra yanımıza geldi. Bakan Güneş Taner de kendisine bu konunun kendi görevi veya işi olmadığını, emniyet makamlarına aksettirmesini, yakın bir hayati tehlike içerisindeyse adresini değiştirmesini tavsiye ederek oradan ayrıldı. Daha sonra biz Vedat Yelkenci'nin adresini değiştirerek yurt dışına gittiğini öğrendik. Halen de yurt dışında bulunmaktadır."

Güneş Taner biliyordu

Güneş Taner, işte bu hikayeyi bildiği için Korkmaz Yiğit'e çıkışıyordu. Yani Korkmaz Yiğit-Alaattin Çakıcı ilişkisini daha 1997 yılının Kasım/Aralık aylarında çok açık olarak biliyordu. Hazine Müsteşarlığı aynı Güneş Taner'e bağlıydı ve eğer "kasetler" devreye girmeseydi, Korkmaz Yiğit'in Türkbank'ı almasında hiçbir sorun yaşanmayacaktı. Çünkü Hazine Müsteşarlığı bankanın Yiğit'e satılmasına onay verecekti.

Güneş Taner, 13 Kasım 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdiği ifadede Cefi Kamhi'nin ısrarlı aramaları sonucunda Korkmaz Yiğit'e 30 Nisan 1998 günü bakanlık makamında randevu verdiğini ve saat 11.30'da görüşmeye başladıklarını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

"Korkmaz Yiğit, Sheraton Oteli'ndeki ifademden rahatsız olduğunu ve haksızlığa uğradığını iddia ederek benim gibi bir devlet adamının kendisi hakkında böyle düşünmesinin şeref ve haysiyetini rencide ettiğini ve durumu izah ederek devletin adaletini istediğini belirtti. Çantasından Vedat Yelkenci ile olan kontratı çıkardığında Ercan Erdem'i de odaya davet ederek meseleyi dinledim."

Korkmaz Yiğit'in "devletin adaletini" istediği bu tarihe dikkat edelim. Henüz Türk Ticaret ihalesine teklif verme süresi bile başlamamış. 4 Mayıs günü bu süre başladıktan sonra Yiğit bu kez İstanbul'daki evinde Güneş Taner ile bir araya geliyor ve geleceğe yönelik bütün projelerini ayrıntılarıyla anlatıyor.

Bakan Taner'in danışmanı Ercan Erdem, bu temasların anlamını şöyle anlatıyor:

"Vedat Yelkenci beni dün yani 18 Kasım 1998 tarihinde yurt dışından aradı. Ben bu ihtilafların tahkikat konusu olduğunu söyledim. Kendisinin bildiklerini savcılığa intikal ettirmesini tavsiye ettim. Bu arada da Alaattin Çakıcı ile tehdit durumunun ne olduğunu sordum. Bana kendisinin Alaattin Çakıcı ile birkaç ay önce telefonla görüştüğünü ve Alaattin Çakıcı'nın kendisine hitaben, 'Bu işler artık halloldu. Artık sen benim kardeşimsin.' dediğini iletti. Bu durumda benim değerlendirmem de, Alaattin Çakıcı'nın Türkbank ihalesinde birlikte hareket ettikleri ve Vedat Yelkenci'nin Güneş Taner'le görüşmesini öğrenip, bu görüşmelerin Türk Ticaret Bankası ihalesinde kendi aleyhlerinde sonuç doğuracağını tahmin ettikleri için Vedat Yelkenci'yle ihtilaflarını sona erdirdiklerini ve onun gönlünü almaya çalıştıklarını ve hatta tehdit sırasında ondan istedikleri paradan da vezgeçtiklerini tahmin ediyorum."

Dinlenen telefonlar

1998'in Mayıs ayı içinde çok önemli bir gelişme daha oldu. 18 Mayıs günü Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvuran İstanbul polisi, "532 2151" numaralı cep telefonunu kullanan kişinin organize suç örgütleri ile irtibatlı olduğunu ve bu kişilere maddi yardımlar sağladığını belirterek bir ay süreyle dinlenmesi için izin istedi. İstanbul 5 No'lu DGM Hakimi İdris Karaçuha aynı gün bu izni verdi. Bu kişi Korkmaz Yiğit'ti.

Bu tarihten beş ay önce 12 Ocak 1998 günü ise Erol Evcil'in dört ayrı cep telefonu DGM'den alınan izinle dinlemeye alınmıştı.

Basit bir cümleyle özetlemek gerekirse, bütün Türkiye'nin ancak 1998'in Ağustos ortasında öğrendiği bu ilişkiler ağı, en az 10 ay öncesinden devletin her kademesi için ayrıntılarına kadar bilinen birer dosyaydı. Daha sonra ilgililer, "Görmedim, duymadım, bilmiyordum" klasik oyununu oynasa da bu gerçek değişmiyordu.

Türkiye, "Kasetler Demokrasisi" istikametinde hızla yol alıyordu. O kasetler ki, hükümetleri bile devirip geçecekti.

 

Büyük operasyon

Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bilgi notundaki kayıtlara göre, 1953'te Trabzon'un Arsin ilçesinde doğdu.

Ortaokulu son sınıftan terk etti. Babası Ali Çakıcı, İstanbul Gültepe bölgesinde büfe ve nalburiye işleri ile uğraşan varlıklı bir insan olarak biliniyordu.

12 Eylül müdahalesi sonrasında, "Mecidiyeköy bölgesinde ülkücü kesime ait çeşitli kumarhane, kulüp ve işyerlerinden büyük miktarda kaynak sağladığı, ülkücüleri sakladığı ve maddi destek sağladığı" gerekçeleriyle tutuklandı.

İfadesinde şunları söyledi:

"Sağ görüşü benimsiyorum, Atatürk milliyetçisiyim. Babam (Ali Çakıcı) ve amcamın oğlu Necati Çakıcı'nın öldürülmesinden sonra can güvenliğimi sağlamak amacıyla Şişli Ülkü Ocakları Derneği'ne gidip gelmeye başladım. Kendi kazancımdan va karşılıksız olarak derneğe para yardımında bulundum. Birçok ülkücü kişi ile tanıştım. Ancak bu kişilerden kimlerin ne tür eylemlere katıldığını bilmiyorum. Benim de karıştığım herhangi bir eylem yoktur. Ülkücüler arasında güvenlik güçleri tarafından aranan kimseyi saklamadım. Babamı ve amcamın oğlunu öldüren kişilerin sol görüşlü olduklarını öğrendim. Bu olaydan sonra Gültepe'deki Tekel büfesi, nalburiye dükkanı, kahvehane ve evimiz birkaç defa bombalandı ve kurşunla tarandı. Hatta Tekel büfesi tamamen yakıldı."

Harbiye'deki gece kulübü

MİT'in bilgi notunda devamla şöyle deniliyor:

"12 Eylül 1980 öncesi Şişli ve Gültepe drijan ve militan ülkücüleri maddi yönden destekleyen ve Harbiye'deki kumarhanesinde barındıran adı geçen, Harbiye'deki kumarhanesini kapatarak, Hakettin Biber adına bir yazıhane açmıştır. Anılan yazıhanede piyasadaki batık senetleri tahsil işiyle uğraşmış ve bu işi yüzde 50 ile yaparak büyük paralar kazanmıştır. 2 Mart 1982 tarihinde cezaevinden çıkmıştır. Yurtdışında bulunan firari ülkücülerle iltisaklıdır. 1985 yılı itibariyle İstanbul Harbiye'de Fantim adlı gece kulübünü çalıştırmış olup, söz konusu gece kulübünde batık paraların kurtarılması işini ağırlıklı olarak yürütmüştür. Elde edilen gelirler, Gültepe, Çeliktepe ve Mecidiyeköy bölgesinin eski ülkücü militanlarını maddi yönden destekleyerek, batık paraların kurtarılması konusunda kullanmıştır. 1 Temmuz 1985 tarihi itibariyle bulunduğu gazinoda olay çıkarması üzerine bazı ülkücülerce, Ünal Erkan ve Kemal Yazıcıoğlu ile temas kurularak işin fazla uzatılmaması hususunda tavassutta bulunulmuştur. İstanbul'da bulunan muhtelif zengin, Ermeni ve Yahudi işadamlarından haraç almıştır. 1995 yılı itibariyle DEV-SOL tarafından öldürülecek şahıslar arasında yer almıştır."

Yavuz Ataç anlatıyor

İlginçtir, bilgi notunda hiç Çakıcı'nın teşkilatla ilişkilerinden söz edilmiyor. Onu da yakın zamana kadar MİT'in Operasyon Dairesi'nde görevli olan Yavuz Ataç'ın ağzından dinleyelim:

"Milli İstihbarat Teşkilatı yetkili makamının yaptığı teklifi kabul ederek Silahlı Kuvvetler'den emekli olmak suretiyle Mayıs 1987 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı'na katıldım. Bu teşkilatta Güvenlik Dairesi Şube Müdürü olarak göreve başladım. Görevimin niteliği gereği benden beklenen hizmetleri yapabilme hazırlığına başladım. Bu çerçevede amir makamların vermiş olduğu emir gereği Temmuz 1987 tarihinde Alaattin Çakıcı ile temasım başlamış oldu, bu temas bilfiil amir makamların huzurunda tanıştırılmam şeklinde gerçekleştirildi. Ve bu görev çerçevesinde kendisi ile olan münasebetim devam etti. Ben Alaattin Çakıcı ile yurt içerisinde görevim gereği itibari ile herhangi bir çalışma yapmadım. Bu kişi ile yaptığımız çalışmalar yurtdışı görevine ilişkindir. Alaattin Çakıcı'ya Türkiye'de işlemiş olduğu bir kısım eylemleri sebebiyle isnatlarda bulunulmakta ve hakkında davalar açılmış olmaktadır. Benim Alaattin Çakıcı'nın Türkiye'deki bu davaları ile ilgili olarak hiçbir ilişkim yoktur. Bunlar tamamen kendisinin benimle görev ilişkileri dışındaki münferit ve kişisel eylemleridir. Bu eylemlerinin mahiyeti hakkında bir bilgim yoktur... 1987 tarihinde ben Alaattin Çakıcı ile tanıştırıldığımda bu kişi zaten 6-7 suçtan dolayı aranan birisiymiş o sırada. Ben bunu bilmiyordum... Benim bildiğim kadarı ile bu suçlardan cezasını çekti, arındırıldı ve tahliye oldu. Bu dönemde ben onun kız kardeşinin düğünü sırasında da nikah şahitliği yaptım. Zira o dönemlerde cezalarını çekmiş tahliye olmuş, aranmayan ve serbest hareket eden bir kişiydi. (Tarih: 16 Ağustos 1991). Aranmadığı bu dönemde yine kendimle bir görev münasebeti ile ve sıralı amirlerin bilgi ve talimatı ile bir irtibatım oldu. Ve kendisi bu münasebette yurtdışına çıktı. O tarihten sonra da bir daha yurtdışından gelmedi. (Yavuz Ataç'ın 11 Aralık 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifade).

Çakıcı'yı ilk ben kullandım

Milli İstihbarat Teşkilatı'nın önemli isimlerinden Mehmet Eymür de 1988'de bir gazetecinin, "Alaattin Çakıcı'yı Çankaya Kliniği'nde estetik ameliyat yaptırarak sahte pasaporta İsviçre'ye yolladığınız söyleniyor?" sorusuna şu cevabı veriyor:

"Bu konuda beyanat vermek istemiyorum. Alaaddin Çakıcı'yı tanıyorum. Bu da benim şahsımla ilgili bir ilişki değil."

Eymür, 1998'e gelindiğinde ise Çakıcı ile olan ilişkisini şöyle anlattı:

"1984 yılı, ya da 80'li yıllardı. Çakıcı'yı belki de kullanan ilk insan benim. Çakıcı'nın devlet için yaptığı hemen hiçbir şey yoktur. Teşebbüsler olmuştur. Ben bilen olarak söylüyorum. Yaptığı mühim bir iş yok. Yani herhangi bir haber kaynağı kadar, Eyüp Aşık'a verdiği bilgi kadar bize de bilgi vermiştir."

Flash Tv konuşması ve yakalama emri

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki çok sayıda dosyası sebebiyle uzun süredir gıyabi tutuklama kararlarıyla aranan Alaattin Çakıcı için Ankara'dan yakalama emrini Başbakan Tansu Çiller verdi.

Çakıcı, Türkbank'ı satın almak isteyen ilk müşterilerden olan Erol Evcil'e zorluk çıkarılması üzerine 1 Mayıs 1997 akşamı Flash Tv'ye telefonla bağlanarak Çiller ailesi için ağır sözler kullanmıştı. Başbakan Çiller, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e, "Çakıcı'yı yakalayın" talimatını verince Akşener, Emniyet istihbaratı ve Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileriyle çalışmaya başladı. 1997 Mayıs ayının ortalarında Alaattin Çakıcı'nın Amerika Birleşik Devletleri'nde New York yakınlarındaki Long Island'da bir Türk'e ait benzin istasyonuna çokça uğradığı tespit edildi.

ABD ile yapılan resmi yazışmalar doğrultusunda, İstanbul Emniyeti'nde görevli Başkomiser Şentürk Demiral ve Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesi görevlisi Adnan Karadeniz, 13 Temmuz günü New York'a hareket ettiler.

Bu sırada Çakıcı'nın irtibat halinde olduğu telefonlar, polisiye deyimle "teknik takip" altındaydı, yani dinleniyordu. Şentürk Demiral ve Adnan Karadeniz, Long Island'a vardıklarında, benzin istasyonunu izlemeye aldılar, gerçekten de Çakıcı düzenli olarak istasyona uğruyordu. Ancak Amerikan polisi sürpriz bir sorun çıkardı. Amerikalılara göre evraklar eksik hazırlanmıştı. Amerikalılar, "Gözaltına alınsa bile, bu evraklarla Türkiye'ye veremeyiz. 24 saat içinde tekrar serbest bırakmak zorunda kalırız." demekteydi. Hemen Ankara ile temas kuruldu, artık saatler bile çok önemliydi. Evraktaki eksikliğin bir an önce giderilmesi için Ankara'ya mesaj gönderildi. Ankara'dan gelen bazı yeni evraklar da Amerikan polisini tatmin etmedi.

Çakıcı annesine söylüyor

Polis ekibinin Amerika'daki görev süresi dolmak üzereydi. Bu sırada Alaattin Çakıcı Trabzon'daki annesine telefon açtı ve şöyle dedi:

"Buraya kadar da geldiler. Ama merak etme bizim de Allah'ımız var..."

Alaattin Çakıcı nasıl öğrendiyse öğrenmiş, polisin yakın takibini haber almıştı. Gerçekten de o telefon konuşmasından sonra bir daha da benzin istasyonuna uğramadı. Türk polis ekibi son olarak onu New York Manhattan bölgesinde kalabalık bir caddede gördü, ardından da izini kaybetti. Alaattin Çakıcı Amerika'yı terk ederek sessizce Kanada'ya geçmişti.

Şentürk Demiral'ın savcılık ifadesine göre, istihbarat birimleri son olarak 17 Ağustos 1998'de Fransa'da yakalanmasından yaklaşık 2 ay önce Çakıcı'nın Rodos adasına geldiğini tespit ettiler. Yakın takipte olduğunu bilen Çakıcı da, her an bir operasyonla karşı karşıya kalacağını bildiğinden, Türkiye'ye iade edilmeden yeniden serbest kalabileceği bir ülkeye geçmenin daha doğru olacağına karar verdi. Sonunda yaptığı araştırmada, "Fransa" üzerinde karar kıldı. Nitekim Fransa'nın sahil kentlerinden Nice'e girişinden kısa süre sonra da beklediği operasyonla karşılaştı.

17 Ağustos 1998 akşamı, Türkiye Büyük Kulüp'te yapılan Mehmet Ağar'ın oğlunun düğününü konuşurken Alaattin Çakıcı'nın yakalandığı haberi geldi. O Büyük Kulüp ki, başka buluşmalara da sahne olmuştu, sonuçta en ünlü iki yöneticisi İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde sanık sandalyesine oturacaktı. Alaattin Çakıcı, arkadaşı Murat Güler ve Aslı Ural, kaldıkları otel odasında Fransız polisinin operasyonuyla gözaltına alındılar. Fransa'ya sahte diplomatik pasaportla girmek suçlamasıyla da yargılanmaya başladılar.

Türkiye de hemen iade işlemleri için düğmeye bastı.

Şimdilerde Türkiye'ye iade edilmesi beklenen Alaattin Çakıcı birkaç gün öncesine kadar Marsilya'daki Les Baumates Cezaevi'nde kalıyordu. İtalya'daki P-2 locasının ünlü şefi Gelli de halen bu cezaevinde tutuluyor. Ancak Çakıcı, kısa süre önce bu kez bir başka ünlü ismin Çakal olarak bilinen Carlos'un halen kaldığı, bir zamanlar Abdullah Çatlı'nın da uzun süre hapis yattığı Paris'teki ünlü Sante Cezaevi'ne nakledildi.

 

Final yapmak istiyorum

Türkbank ihalesiyle final yapmak isteyen Alaattin Çakıcı'nın bu planı yarım kaldığı gibi Korkmaz Yiğit için de, polis sorgusunun ardından cezaevi günleri başladı.

Acaba Alaattin Çakıcı tam olarak Türk Ticaret Bankası ile ne zaman ilgilenmeye başladı? Çünkü onun Türkbank olarak da bilinen bu bankayla ilgilenmeye başlaması birbirini izleyen çok sayıda girift olay ve ilişkinin doğmasına, sonuçta görev başındaki bir hükümetin düşmesine yol açtığı gibi kendisinin yakalanması sürecini de hızlandırmış oldu. Erol Evcil, Nesim Malki aracılığıyla kredi ilişkisine girdiği Türkbank'ı tamamen satın almak isteğindeydi. Erol Evcil-Alaattin Çakıcı arkadaşlığının başladığı nokta, aynı zamanda Türkbank ihalesi skandalına gelinceye kadar meydana gelen gelişmelerin de başlangıç noktasını oluşturuyor.

Adil Öngen vuruluyor

Borsacı Adil Öngen 12 Mart 1997 günü İstanbul'da silahlı saldırıya uğradı, zırhlı arabası sayesinde ölümden döndü. Emekli polis olan koruması saldırganlara karşılık verdiği için yaralandı. Ama işin ilginç tarafı Adil Öngen'in, Türk Ticaret Bankası ile kağıt üzerinde herhangi bir bağlantısı yoktu. O halde Çakıcı ve Evcil ile neden karşı karşıya gelmişti? Öngen, kendi açısından ayrıntılı bilgileri 11 Ekim 1998 günü bir gazeteciye anlattı:

"Bu Bursalı (Erol Evcil) Türkbank'tan kredi alıyormuş. Bankanın teftiş kurulundan eski bir dostum Nuran (Nuran Atahan) bu kredilerde usulsüzlük görmüş, engellemiş. Bunun üstüne Alaattin, Nuran'ı tehdit etmiş. Nuran bana geldi, ben de Alaattin'in kardeşi Gencay'ı aradım, Nuran'la da konuşturdum. Hatta Alaattin'e, 'Bu işe karışma.' dedim, çünkü pislik vardı. Ama Bursalı kredi istemeye devam etti, Çakıcı da tehdide devam etti. Benim bu işe engel olduğumu düşünerek beni de tehdit etti. Ben de kendi tedbirlerimi aldım. Nuran sonunda tehditlerden yıldı, bana telefon edip, 'Ben istifa ediyorum, bırakıyorum.' dedi. Ben de Alaattin'e telefon edip, 'İşte, sonunda istediğiniz oldu.' dedim. Ama bundan sonra bankanın yönetim kurulu 7 kişiden 4 kişiye indi; çünkü istifalar oldu. Yönetim kurulunda karar alınamaz hale geldi. Bunun üstüne, Alaattin benim bir etkim olacağını düşünerek beni aradı, yönetim kuruluna atanmak üzere bazı isimler bildirdi. Yapamayacağımı, böyle bir gücüm olmadığını söyledim. Alaattin buna çok kızdı. Benim vurulmam 1997 Mart ayındadır... Özer Çiller'i 20 yıldır tanırım. Çünkü ben Şişli şube müdürüyken o da Çukurova Grubu'ndaydı. Tanışıklığımız oradan başlar. Ortak olduğum iddia edildi; ama ortak işim yok, sadece bir gayrimenkul alım satımı oldu, onlardan ev aldım. Tansu Hanım'la hayatımda ilk kez bu yaz Marmaris'te yüz yüze geldim, tanıştım."

Evcil olmayınca Yiğit

Alaattin Çakıcı, 1 Mayıs akşamı telefonla bağlandığı Flash Tv'de konuştu. Çakıcı'ya göre Adil Öngen, bankalar konusunda Özer Çiller'in müşavirliğini yapıyordu. Çakıcı'nın anlatımına göre DYP'li Devlet Bakanı Ufuk Söylemez; Ahmet Özal ve Erol Evcil'le bir araya gelip, "Kanal 6'yı alıp Çiller yanlısı yayın yaparsanız bankayı size vereceğiz." demişti.

Çakıcı, Mehmet Kocabaş aracılığıyla Mehmet Kurt ve Ahmet Özal'ı buluşturduğunu, Kurt'un bu isteği kabul ettiğini; ancak daha sonra hesapta olmayan bir gelişme yaşandığını, Adil Öngen'in Özer Çiller'e verilmek üzere kendilerinden 20 milyon dolar para istediğini ileri sürdü.

Adil Öngen'i adamlarına vurduran Çakıcı, kararını vermişti:

"Öngen, Ali Balkaner'in de müşaviridir. Yani özel müşaviridir. Bu bankayı Ali Balkaner'e pazarlıyor. Onun neticesinde baktık biz alamıyoruz. Biz alamıyorsak kimse alamasın. Benim amacım banka değil."

Aradan geçen sürede, DYP-FP ortaklığındaki Refahyol hükümeti dağılmış, yerine Mesut Yılmaz liderliğinde Anasol-D hükümeti kurulmuştu. 4 Ağustos 1997'de, Bankalar Kanunu'nun 64. maddesi uyarınca, güç durumda bulunan Türkbank'ın yönetimi Hazine'ye devredildi. 3 Nisan 1998'de Türkbank'ın özelleştirilmesi için Türkçe-İngilizce tanıtım kitapçığı hazırlandı, aynı gün yerli ve yabancı gazetelerde Türkbank ihalesi resmen duyuruldu.

4 Mayıs 1998 günü, bir aylık ihaleye teklif verme süresi başladı.

Bu gelişmeler sürerken İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi, kısa süre önce mahkeme kararıyla teknik takibe aldığı Korkmaz Yiğit'in cep telefonunu 21 Mayıs 1998 günü saat 19.45'te dikkatle dinliyordu. Arayan Alaattin Çakıcı'ydı, konu Türk Ticaret Bankası ihalesine kimlerin ilgi duyduğuydu.

Daha sonra Korkmaz Yiğit'in bütün planlarını alt üst edecek ve hükümet düşürecek kasetteki konuşma işte buydu.

Peker: Çakıcı'nın finali

Ama henüz kimsenin o konuşmada belirtilen temaslardan haberi yoktu. Bu temaslarda çok önemli bir gelişme daha yaşandı. Alaattin Çakıcı, Türkbank ihalesini Korkmaz Yiğit'in almasını sağlayıp "final" yapmak istiyordu.

Trabzonspor Kulübü yöneticilerinden Atilla Yıldırım, 15 Aralık 1998 tarihli savcılık ifadesinde şunları söylüyor:

"Yaklaşık yedi-sekiz ay önceydi. Yine Alaattin Çakıcı beni telefonla aradı. Türkbank ihalesinde Sedat Peker'in Hayyam Garipoğlu'nu destekleyip desteklemediğini öğrenmemi istedi. Ben de Sedat Peker'e telefon açtım. Zira Sedat Peker'i de yedi sekiz yıldan beri tanırım. Sedat Peker'e Alaattin Çakıcı'nın sorduğu konuyu ilettim. Sedat Peker bana cevaben, Hayyam Garipoğlu'nun Hayrettin Alp isimli bir kişi vasıtası ile kendisini aradığını ve Türkbank ihalesinde kendisini desteklemesini, bunun karşılığında Sedat Peker'e 25 milyon dolar para vereceğini söyledi. Ayrıca Sedat Peker, Türk Ticaret Bankası ihalesinin Alaattin Çakıcı'nın finali olduğunu, yani onun hemen hemen yapması gereken son işlerden biri olduğunu ve bu ihaleye Korkmaz Yiğit isimli bir kişinin yanında gireceğini ve bu nedenle Hayyam Garipoğlu'nu desteklemeyeceğini söyledi. Ve Alaattin Çakıcı'nın da bu konuda kendisini aramasını söyledi. Ben de Sedat Peker'in sözlerini telefonla Alaattin Çakıcı'ya ilettim."

Sedat Peker de 21 Ağustos 1998 tarihli polis ifadesinde konuyla ilgili şu bilgileri veriyor:

"Özelleştirme İdaresi tarafından Türk Ticaret Bankası'nın satılması kararının alınmasından sonra yapılacak ihaleye katılacak olan şahıslardan Hayyam Garipoğlu ile benim birlikte ihaleye gireceğim söylentisi üzerine Alaattin Çakıcı beni telefon ile arayarak ihalede Hayyam Garipoğlu'nu destekleyip desteklemediğimi sordu. Ben de bu tür bir konunun olmadığını kendisine ilettim. Kendisi de bana arkadaşı Korkmaz Yiğit'in ihaleye gireceğini, benim herhangi bir şahsı destekleyip desteklemediğimi öğrenmek için aradığını söyledi. Ben de kendisine ilgilenmediğimi ilettim."

Gerçekten de Alaattin Çakıcı'nın artık final yapmak istediğine dair başka emareler de bulunuyor. Örneğin MİT görevlisi Yavuz Ataç, savcılık ifadesinde şunları söylüyor:

"Bana sağlık yönünden sıkıntılarından bahseder, psikolojik bunalımlarını bildirir ve Türkiye'yi özlediğini, gelmek istediğini söylerdi. Ben de kendisine beklemesini, af çıkabileceğini bildirir ve kendisini sağlık yönünden ve psikolojik yönden rahatlatacak yerlere gitmesini tavsiye ederdim." (11 Aralık 1998 günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin'e verdiği ifade).

Şükrü Elverdi'nin ifadesine göre, Türkbank ihalesinde destek karşılığı Korkmaz Yiğit'in Çakıcı'ya vereceği komisyon 40 milyon dolardı.

Beklenmedik gelişmeler

Başlangıçta çok sayıda işadamı Türkbank ihale dosyasını almasına rağmen sonuçta beş işadamı başvurdu. Bunlar Korkmaz Yiğit, Hayyam Garipoğlu, Erol Aksoy, Ali Balkaner ve Ahmet Nazif Zorlu'ydu.

Hayyam Garipoğlu ve Ali Balkaner ihalenin ilk turunda çekildiler. Son tur, 4 Ağustos 1998 günü yapıldı. Erol Aksoy, Ahmet Nazif Zorlu ve Korkmaz Yiğit yarıştı. Yarışı, 600 milyon dolara Yiğit kazandı. Yiğit, bankanın kendisine devriyle ilgili biçimsel prosedürün bitmesini beklerken 17 Ağustos 1998 günü Alaattin Çakıcı yakalandı. İlk sıra dışı gelişme bu oldu. Elverdi'ye göre Yiğit, Çakıcı'nın ihtiyaçları için Paris'e 3 milyon dolar gönderdi.

Yiğit telaşlıydı; ama henüz prosedürde bir aksama yoktu. Hazine, 8 Eylül 1998 günü bankanın satışına onayını verdi. Yiğit'le yapılan sözleşmeye göre, 240 milyon dolar peşin ödenecek, diğer bölüm faizi için ise 8 Aralık 1998 tarihine teminat mektubu verilecekti.

Artık Yiğit, Bank Expres'in ardından Türk Ticaret Bankası'nın da sahibi olmuştu. Ancak gücü bankacılık piyasası ile sınırlı değildi. Kanal 6 ve Genç Tv'nin yanı sıra, Yeni Yüzyıl ve Ateş gazetelerini almıştı. Bunlarla yetinmesi mümkün değildi. Milliyet Gazetesi'ni de satın aldı. Türkiye'nin 3. büyük medya patronu olmuştu. Bankalar, gazeteler, televizyonlar, tam 1 milyar 300 milyon dolarlık alım gerçekleştirmişti.

Ancak bununla yetinmesi mümkün değildi. 30 Eylül 1998 günü Kutlu Aktaş'ı ziyaretinde çok önemli bir bilgi daha verdi. Sabah Gazetesi'ni de satın alıyordu. Kutlu Aktaş,

-O zaman Dinç Bilgin'in elinde bir şey kalmıyor, deyince

Yiğit'in tepkisi şöyle oldu:

-Efendim öyle, hepsini alıyorum. Göreceksiniz ki medyada dört beş ay sonra farklı bir ruh olacak, okur sayısı kalmamış, medyaya güven kalmamış.

Kısacası Korkmaz Yiğit, 1999 Türkiye'sine en güçlü medya patronu olarak girecekti.

İkinci sıra dışı gelişme, Yiğit-Çakıcı konuşma kasetlerinin CHP Milletvekili Fikri Sağlar'a ulaştırılması ve Sağlar'ın bu bantları 13 Ekim 1998 günü Meclis'te basın toplantısıyla açıklaması oldu.

Başbakan Mesut Yılmaz aynı gün Türk Ticaret Bankası'nın satışının dondurulduğunu açıkladı.

Çakıcı'nın finali yarım kaldığı gibi Korkmaz Yiğit için de, polis sorgusunun ardından cezaevi günleri başladı.

Korkmaz Yiğit gözaltına alınmadan önce bir bant dolusu açıklama yapmıştı. Bu kaset de Mesut Yılmaz hükümetini devirdi. Demiştik ya, Türkiye bir kasetler demokrasisiydi. Her kaset adeta bir bombaydı. Kimi hedef aldıysa tepe taklak deviriyordu.

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.