|
Yargıda büyük hesaplaşma
Hakim şeytana
uyar mı? Hüseyin ve Duygun Yarsuvat kardeşler Türk yargı
dünyasının önde gelen birkaç avukatı
arasında sayılıyorlar. Duygun Yarsuvat, Karayolları eski Genel
Müdürü Atalay Coşkunoğlu'nu
hukuk hüneriyle Yüce Divan'dan kurtaran isimdi. Hüseyin
Yarsuvat da Türkiye'deki en önemli davalarda karşimiza çıkıyor.
Bir davada MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'un da
avukatlığını üstlendi. Sadece İstanbul'da değil, Paris, Zürih
New York ve Ankara'da bürosu var. Yani mesleğini uluslararası
ölçekte icra ediyor.
Şu sözler Hüseyin Yarsuvat'a
ait: "Adalet Bakanlığı'na
da bildirdim bunu. Bir hakim düşününüz ki, hem kendisini
davada görevsiz görüyor, hem de başlangıçta
verdiği ihtiyati tedbir kararının
devamına karar veriyor. Sonra bu hakim ayrılıyor, Beyoğlu'nun
en lüks yerinde büro açıyor. Şimdi hangi karara itimat
edeceksiniz, nasıl edeceksiniz?" Anketin su yüzüne çıkardığı
gerçek Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Prof. Hayrettin Ökçesiz'in İstanbul Barosu'na kayıtlı 666
avukat üzerinde yaptığı bir anket çalışması, Türk yargısında
son dönemde perde gerisinde yaşanan bazı gelişmelerin
ilk kez yüksek sesle kamuoyu önüne taşınmasını sağladı. İstanbul
Barosu'na kayıtlı 13 bin dolayında avukat bulunuyor.
Yargı dünyasında büyük
gürültü koparan bu ankete 666 avukat katıldı, bunların
631'ı "Yargıda yolsuzluk var." derken, ankete cevap
verenlerin beşte
üçü "Yargı mensupları yolsuzluk yapıyor." dedi. İşte
bu ankete yargının içinden gelen farklı tepkiler, Adalet dünyasında
son yıllarda giderek belirginleşen iki ayrı anlayışın
karşı karşıya
gelmesine yol açtı. Bu iki anlayış, Türkiye'nin sorunları karşısında
farklı tavır alıyor,
yargının öncelikli sorunları konusunda da çok farklı
düşünüyor.
Birinci anlayış,
her seferinde yargı mensuplarının, "vicdanları ile cüzdanları
arasında sıkıştıklarını" dile getiriyor ve Türkiye'nin
sorunları karşısında
daha çok "statükocu" bir tavır aliyor. İkinci anlayış
ise, devlet hayatında
demokratik kuralların tam egemen olmasını, yargının tam
bağımsızlığa kavuşmasını, her alanda Türkiye'nin
önünün açılmasını savunuyor.Örneğin, hakim ve
savcıların az ücret almaları halinde, "şeytana
uymak" tehlikesiyle karşı
karşıya olduklarını başkan vekilinin ağzından açıklayan
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, böylesine çarpıcı bir
anketten ders alınacağını açıklayacağına anketin kendisine
tepki gösterdi. Kurul açıklamasında, anket hakim ve
savcıların saygınlığına gölge düşürücü
bir davraniş olarak nitelendirildi. "Kişi, zaman ve yer
gösterilmeden, hiçbir belge ve kanıta
dayandırılmadan, hakim ve savcılar töhmet altında
bırakıldı." denildi. (9 Aralık 1999). Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu'na Adalet Bakanı'nın başkanlık
ettiğini, yargı mensuplarının atama ve yer değiştirmelerini bu
kurulun kararlaştırdığını hatırlatalım. (Kurulda bakanın
yanısıra, bakanlık müsteşarı, üç Yargıtay
üyesi, iki Danıştay üyesi görev yapar. Son beş üyeyi, Yargıtay
ve Danıştay'ın gösterdiği üçer aday içinden Cumhurbaşkanı
seçer.)
Anketin doğrudan hedefi olan İstanbul'da
görevli hakim ve savcılar, yargıda
yolsuzluk olaylarının yaygın olduğu sonucunu veren çalışmayı
sert biçimde eleştirdiler:
"Bilimsellik hudutlarını aşan, yargıyı töhmet altında
bırakan, haksız ve mesnetsiz bir iddia..." olarak gösterdiler.
(15
Aralık 1999)
Açıklamada imzası olan isimlerin
başında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı
Ferzan Çitici ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı
Erdal Gökçen yer aldi. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcısı da anketi
yapan Prof. Hayrettin Ökçesiz ve çalışmaya
destek veren İstanbul Barosu için soruşturma
açtı. (Savcıya göre, Adliyenin manevi şahsiyeti tahkir ve
tezyif edildi, dolayısıyla
Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesi ihlal edildi.) Buna karşılık
anayasanın meşruiyetini tartışmaya açan, Türkiye'nin tam
domekrasi yolunda ilerlemesini, yargının
da evrensel ölçekte halka hizmet vermesini tarihî bir konuşmayla
açıklayan Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, anketin "bilimsel
bir çalışma"
olduğunu özellikle vurguladı.
Yargıtay Birinci Başkanı sıfatıyla bu
gelişme karşısında duyduğu derin ıstırabı da şu cümlelerle
dile getirdi: "Haberin basına yansıyış biçimi hoş
değil. Diğer devlet kurumlarına oranla yargıda yolsuzluk daha
az. Haber yargıda üzüntüyle karşılanmıştır."
(8 Aralık 1999). Yargıya
egemen olan vizyon Avrupa Birliği eşiğindeki Türkiye'nin yargı
dünyasında son dönemde yaşanan
gelişmeler, ikinci anlayışın daha ağırlıklı bir yere sahip olmaya
başladığını gösteriyor. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na, ‘Mahkemeler
kanuni olmayan istekleri yerine getirme aracı
olursa yargı hukuk dışına çıkarak özünden mahrum kalır."
diyen Ahmet Necdet Sezer'in seçilmesi, Yargıtay Başkanligi'na
Sami Selçuk'un seçilmesi, son olarak Anayasa Mahkemesi Başkanvekilligine
Haşim Kılıç'ın seçilmesi bunu gösteriyor. Siyasi parti başkanı
gibi demeçler veren yüksek mahkeme başkanlarının yerini, kamera
karşısına geçme gereği duymayan isimler aldı. Yeni isimler,
yılın belirli günlerinde konuşmak zorunda kalsalar bile Türkiye'yi
yönetenlere yargının
"vizyonunu" gösteriyorlar.
Aslında Vural Savaş'ın Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı görevine seçilmesi de Yargıtay'daki
bu çizginin zaferiydi. Çünkü Vural Savaş o sırada Adalet
Bakanı Seyfi Oktay'ın yaklaşımlarına karşı çıkıp
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğinden istifa
etmişti. Ancak bir Adalet bakanının yargıya müdahalesini
içine sindiremeyip istifa eden Vural Savaş,
son dönemde çizgi degiştirip Türk Ceza Kanunu'nun
yürürlükten kaldırılmış
163. maddesinin yeniden getirilmesini, basına sansür uygulanmasını
istemek noktasına geldi. Abuzer'i serbest bıraktılar Yargı dünyasında
yaşanan çarpıcı gelişmeleri İstanbul Barosu avukatlarından
önce yine halkın kendisi gördü. Dokuz Eylül Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Bahri Savcı'nın 10 bin
kişi üzerinde yaptırdığı bir anket, halkın yüzde 78'i,
"Yargıya siyaset karışıyor." cevabını verdi.
Dolayısıyla, "Hakimlerin ve savcıların saygınlığına gölge
düşürüyorsunuz."
yaklaşımı kendimizi avutmaktan öteye gitmez.
İstanbul'da görev yapan
hakim ve savcılar her ne kadar sert tepki gösterse de, yargıya
güveni sarsacak bir çok somut gelişme İstanbul'da yaşandı.
Yalnizca şu üç örnek bile, yargıda da bir "temiz eller
operasyonu" gerekliliğini
gözler önüne seriyor: Rüşvet
ve kaçakçılık suçlarından 1980-87 döneminde ceza evinde yatan
Abuzer Uğurlu, 1989'da
Hollan'da yakalanan 95 kilo uyuşturucuya ortak olduğu suçlamasıyla
yeniden tutuklandı. Bir ay içinde tahliye oldu. 1995'te bu kez
Türkiye'ye yurt dışından getirilen yedi kilo kokainle ilgili gözaltına
alındı. Savcı tutuklama talebinde bulundu, serbest
bırakıldı; ama hakkında gıyabi tutuklama kararı çıktı.
Olayın içyüzünü, Hollanda Polisi ve Adalet Bakanlığı'nın
soruşturması ortaya
çıkardı. Soruşturmaya göre İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesinde görevli iki hakim (U.Ç., S. E.) ve iki savcı
(A.D.,
İ.G.) sadece Abuzer Uğurlu'yu değil, birçok uyuşturucu kaçakçısını
serbest bırakmıştı. Serbest kalanlar da, "100 bin dolar
ile 3 milyon mark arasında rüşvet
verdik." demekteydi. Adalet Bakanligi'nin soruşturmasi
sonucunda iki hakim ve
bir savcı meslekten
ihraç edilirken, savcı A.D. başka bir göreve gönderildi.
Banker Bako'nun arkadaşı
savci "Sarıyer
Cumhuriyet Savcısı Ertaç Giray, sahtecilik suçundan 20,5
yıl hapis cezasına çarptırılan
ve aranan Baki Cengiz Aygün ile samimi ilişkiler
kurdu. Giray, Aygün ile bir yakınının cep telefonu aracılığıyla
defalarca görüştü ve evini tarif ederek evinde buluştu.
Durumu haber alan emniyet kuvvetleri evde arama yapmak için
Şişli Cumhuriyet Başsavciligi'ndan izin istediler. Ancak evin
aranmasinin dogru olmayacağı
kararına varıldı. Baki Cengiz Aygün, 13 Temmuz 1999 günü
geldiği evden 14 Temmuz 1999 günü duvar dibinden gitmek
suretiyle kaçtı. Savcı Ertaç Giray'ın, 'cürüm işleyenleri
saklamak suçundan 2 ile 4 yıl arasında ağır hapis cezasına
çarptırılması gerekir." Bu sözler İstanbul Cumhuriyet
Savcısı Selahattin Üstündağ'ın, muhtemelen içi kan ağlayarak
bir meslektaşı için hazırladığı iddianameden alındı.
Evcil'in savcısı
mahkum oldu
Tefeci Nesim Malki'yi öldürtmekle suçlanan Erol Evcil,
sahte çürük raporu almayı başarmış ve askere gitmemişti.
Bu durum anlaşılınca 1996 sonunda asker kaçağı olarak
yakalandı. GATA'nın sağlık roparuna göre, askere elverişliydi.
Mudanya Askerlik Şubesi, Evcil'in serbest birakilinca şubeye
teslim edilmesini istedi. Ancak Kuzey Deniz Saha Komutanligi Adli
Müşaviri Yarbay Nihat Demiral, iki ay içinde tahliye olan
Evcil'in salıverilmesini
sağladı. Erol Evcil de, askere gideceğine yurt dışına çıktı.
Nihat Demiral, bu olay nedeniyle Birinci Ordu Askeri Mahkemesi'nde
yargılandı ve mahkum oldu.
Yargı dünyasına sıçramaya
başlayan mafyöz ilişkiler bu üç örnekle sınırlı değil.
Kumarhanecilerin sahil illerindeki otellerinde ağırlanan yüksek
mahkeme üyelerinden tutun, İstanbul'daki kaçakçıların infaz
dosyalarını kapatan hakimlere kadar daha birçok örnek
verilebilir.
Bodyguardlı avukatlar
Avukatlar, yargının üçüncü ayağını oluşturuyor.
Yargının birinci ayağını iddia makamı olarak savcı, ikinci
ayağını yargılama makamı olarak hakim, üçüncü ayağını
ise savunma makamı olarak avukat teşkil ediyor.
Peki, avukatlar dünyasında, hakim ve
savcılar dünyasındaki gibi bir ayrışma var mı? Varsa
ağırlıklı olarak hangi çizgi egemen?.. Diğer taraftan yargı
mensupları arasında yayıldığı söylenen yolsuzluk furyası
acaba avukatlar arasında ne düzeyde?..
Son sorunun bir avukatın ağzından
cevabı şöyle: "Yargıdaki kriz, mesleğimizin işlevini
yitirmesine neden oluyor. İnsanlarımız hukuka aykırılığı
saptama görevini mafyaya emanet etmeye başladi.
Gerçi adina mafya deniliyor; ama kriz önce beyinlere yerleşti.
Hücreler esir alındı.
Akl-ı selimin bütün kaleleri zaptedilmeye çalışılıyor. Yaşam
biçimini mafyalaştiran düşünce halk arasinda kol gezmeye başladi.
Kimse avukat aramiyor, ilk istek köşeyi dönmek... Hatta hatta
hakkı savunan
savunmanlar günümüzde bodyguardlarla dolaşıp silah kuşandiklarinda
üstlendikleri işi çarçabuk çözen itibarli avukatlar olarak
kabul edilmeye başlanmiş, bilmiyordum. Bu yönde söylentiler
artmaya başladi. Bunu böylece bilenlerin sayisi arttikça,
avukatlik ruhsatini alirken meslek andını
ezbere bilen genç avukatlara hatırlı kişiler ve birileri yasal
boşluklarin nasil
Amerikan Dolari ve Alman Marki'na çevrilebilecegini anlatır
olmuş. Müvekkilden alınan ve adına avans denilen paraların
veya dosyadan ahzu kabz yetkisine dayanılarak çekilen müvekkile
ait paranın bir gecede bir günde bir haftada veya bir ayda
repodaki getirisinin nasıl hesaplanacağını bilen avukatların
olduğunu söylüyorlar; ama ben hiç rastlamadım. Hiçbir
meslekdaşımın müvekille ait paranın faizlerinden
nemalanmanın yolunu öğretecek kadar ustalaştığına tanık
olmadım; ama bu ustaların avukat olduğunu iddia edenlere
rastladım..." (Adli Yargıda Yolsuzluk Araştirmasi,
safya 21-22, Istanbul Barosu yayini).
Hangi avukatlar yükselişte?
Görülüyor ki, davasını
aldığı müşterinin parasından nemalanmakta son derece ustalaşan
avukatlarin varligi bir gerçek. Bizim bunlari yok saymamızla,
bu kişiler yok olmuyorlar. Ancak, tıpkı yargının diğer iki
ayağında olduğu gibi avukatlar arasında da bu tür avukatlar
her zaman azınlıkta kalacak.
Türkiye'de en fazla üyesi olan İstanbul
Barosu Başkanlığı'na "demokrat" kişiligi
ile taninan Yücel Sayman'in seçilmesi, şov yaptigini MHP'nin de
açıkladığı
İmralı avukatlarından Can Özbay'a Ankara Barosu'nun soruşturma
açmasi, Izmir Barosu'nun bazi Susurluk dosyalarını
devlet nezdinde takibe alması bunu gösteriyor. Yücel Sayman başkanligindaki
Istanbul Barosu'nun, yargida yolsuzluk
araştirmasini konu alan ankete destek vermesi bu açidan anlamlı
görünüyor.
Anket, yargı mensuplarının giderek
yozlaşan bu ilişkileri zamanında belirleyip kangrene dönüşmeden
bir temizlik yapmasini saglayacak. İstanbul
Barosu Yönetim Kurulu, İstanbul'da görev yapan başsavcilarin,
"bütün hakim ve savcilar adina" toplanip açiklama
yapmasi ve anket için soruşturma açilmasini, "dürüst
yargilama zeminini ortadan kaldıran
ciddi bir hukuk ihlali" olarak değerlendirdi. İstanbul
Barosu'na göre, bir çalışmanın bilimsel olup olmadığını
ancak bilim çevreleri değerlendirir, bu soruşturmaya rağmen,
avukatların ve kamuouyunun, "Yargıda yolsuzluklar
yapılıyor." kanaati değişmez.(20 Aralık 1999).
Şu çarpici örnek de,
yargida egemen olmaya başlayan mafyöz ilişkilerin örtbas
edilemeyecegini gösteriyor: "1996 yılının
yaz mevsimi... Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal'ın o yaz
ayında da Antalya'daki Seven Seas ve Ofo otellerinde hakim,
savcı, avukat konukları vardı. Bu konuklar arasında bazen
yargı organlarımızın en tepesinden isimler de yer alıyordu.
Yine böyle bir günde oteldeki bu tabloyu gören 15 yaşlarindaki
bir çocuk babasina dönerek şöyle dedi: "Babacığım,
hakimler ve avukatlar burada, peki sanıklar nerede?.." Oysa
sanıklardan biri de konuklarını misafir eden Ömer Lütfi
Topal'dı. Türkiye'deki yaygın uygulamada, suç örgütleriyle
ilişkileri belirlenen hakim ve savcıların genellikle görev
yerleri değiştiriliyor. Dört buçuk ay gibi kısa bir süre
için Adalet Bakanlığı görevini yapan Hasan Denizkurdu, bu kişilerin
meslekle ilişkilerinin kesilmesiyle ilgili tasari hazirlattigini açıklamıştı.
Ancak böyle bir tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne
sevk edildiğine dair bugüne kadar bir haber duyulmadı.
Bıçak adalet çatısına
dayandı
Yargı dünyasında yaşandığına işaret ettiğimiz bu köklü
ayrışmanın ne anlama geldiğini, bir yıl arayla yapılan iki
konuşma arasındaki felsefe farklılığı ortaya koydu.
Yargıtay başkanları her yılın 6 Eylül günü yeni adalet
dönemi açılış töreninde bir konuşma
yaparlar. Ankara'da yapilan bu konuşmayi, cumhurbaşkani,
başbakan, Meclis başkani, siyasi parti başkanlari ve yüksek
hakimler dinler. 1998 Adalet yılının
açış konuşmasını Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun yaptı.
Uygun şöyle konuştu: "Çok üzülerek söylüyorum ki, hak
dağıtma görevlisi yargıç, geçinme hakkını vermeyenlere
karşı 'hak arayan' durumuna düşürülmüştür.
Bilinmelidir ki, vicdani ile cüzdani arasina sikişan yargicin
kararının, tam ve en
sağlıklı olacağını düşünmek, insan aklına ters düşer.
Yargının ihtiyaçlarını yerine getirmeyenler, altında her
şeyin kalacağı 'Adalet çatısının çöküşü'nün de,
'Devletin göçüşü'nün de tek sorumlusu olacaklarını
bilmelidirler." Uygun şöyle
devam etti: "Hangi adla, ne maksatla olursa olsun yüklü
biçimde sunulabilecek bütün yarar ve çıkarlara
sırt çevirebilen, yüreğinde korkuya yer vermeyen yargıç ve
savcıların geçim kaygısı çekmemeleri çok önemlidir. Yargının
hürriyetlere ve mülkiyetlere hükmetme gibi çok nazik ve pek
etkin yetkisi gözetilerek, dışa karşı koruyucu, toplumun ona,
onun kendine güvenini artırıcı bütün önlemler alınmalıdır..."
Bir yıl öncesinin Yargıtay başkanı,
yargı mensuplarının vicdanları yerine cüzdanı tercih
etmeleri halinde Adalet çatısının çökeceğini, devletin göçeceğini
belirtiyor. Elbette, bu sonuç doğru, ancak sorunun özünü
hakim ve savcıların her ne şart
altinda olursa olsun cüzdandan yana tercihte bulunup
bulunamayacakları
oluşturuyor. Mehmet Uygun, emekliye ayrıldığı tarihten bir gün
önce bile yine "cüzdan" konusuna değindi ve şöyle
dedi: "Bıçak
kemiğe dayandı. Yargıtay Başkanı 475 milyon lira maaş ve 11
milyarla emekli oluyor. Eğer babasından kalanları satıp
başını sokacak daire almamış olsa, kümese mahkûm olacak.
İşte yargının durumu bu. Kendim için söylüyorsam iki evladımın
ölüsünü öpeyim. Çok şükür babamın bıraktığını
yiyerek bu mesleği tamamladım."
Elbette diğer devlet görevlileri
gibi yargı mensuplarının maaş sorunları var. Ancak,
"Yargıtay başkanı, banka müdürünün 3000'de biri kadar
maaş aliyor."
diyen ayni Mehmet Uygun'un bugüne kadar yarginin diğer
temel sorunlarını ve Türkiye'nin sorunlarını bu şekilde yüksek
sesle dile getirdiği görülmedi.
Mahkemelerde kim kiminle
sürtüşüyor?
6 Eylül 1999 günü, üçüncü binyılın
ilk Adalet yılını Yargıtay'ın yeni Başkani
Sami Selçuk açti. Peki Sami Selçuk neler anlattı?
"Her şeyi
geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdigi yazili
hukuka göre halkıyla
mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen, hep içe doğru
patlayan, yayılan, genişleyen, hastalık irisi, hantal,
demokrasi göçüğü altında kıvranan, bunalım içinde olan
bir Türkiye" ile yeni yüzyıla adım attığımızı
anlattı. "İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış
evrensel kavramlarla düşünen
ve üreten; dünyanin kiyisinda köşesinde degil, odaginda yer
alan; tarihe maruz kalan değil,
tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye
istiyorum... Düşük
yogunluklu, yozlaşmiş, büyük agabeylerin vesayetindeki
icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş
özgür halkin, özgür halk tarafindan, özgür halk için
yönetimi anlamında çıtası
en yüksek demokrasiyi istiyorum. Demokrasinin yönettiği düşünceler
ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum." dedi.
"Sığlaşan hukuktaki her
yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her
aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren
çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki
hukuk göçüğünden insanımızın kurtarılmasını, yazılı
hukukun değiştirilmesini, "dura dura bayatlayan
adalet" yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların "makûs
talih"lerinin yenilmesini istiyorum." dedi.
Peki Sami Selçuk, yargı mensuplarının
maddi durumlarına hiç değinmedi mi?.. Değindi, ama 30
sayfalık konuşmasında bir paragrafla değindi ve şöyle dedi:
"Özlenen hukuku ya şama
geçirmenin önkoşullarini yaratabilmek için, hukukun biricik
yorumcusu ve sözcüsü yargı
erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle
yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti
ve demokrasiyi meşrulaştiran
yargi gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi
bütün alanlarda eşit kilinmasini istiyorum." Adaletin
kristal vazosu kirletilirse ne olur? Sami
Selçuk'un amacı ise
her alanda olan Türkiye'yi sergilemek, lması
gereken Türkiye'yi işaret etmekti. Olması gereken Türkiye'de
zaten yargı görevlilerinin maddi güçlük içine düşmeleri
engellenirdi.
İşte olan ve olması
gereken Türkiye manzaraları:
"Düşün;
ama içinden düşün demek, hiç düşünme demektir. Birey hem
düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir.
Yasaklarla, kozmik cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce,
inanç, bir bilinç küresine hapsedilir, ağızlar
kapatılır, kalemler kırılırsa, kenetlenmiş dişlerle
özgürlük türküleri söylenemez. Böyle bir toplum henüz
avcilik çağındadır,
ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır, insan
beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta
kendisidir." dedi. "Topluma deli gömleği giydiren böyle
bir rejimde ve devlette insanlar maske takıp sahte kimlik
kartlarıyla dolaşmak zorundadır. Bireyler için tek kurtuluş
yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artik kendisi değildir.
Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir.
Pastörize insanlardan oluşan
bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma
başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun
adı da kültürel soykırımdır." dedi.
"İdeolojik, militan devletin sonu
hep aynıdır. Hızlı yaşlanır. Çünkü ölümcül devlet
yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği
için meşru
degildir. Devleti ayakta tutan zorbalikla meşruluk arasindaki ilişki
ise ters orantilidir... Demokraside çogunlugun karari, hiçbir
zaman gerçeğin
kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona
erdiren çaresizliğin çaresidir... Demokrasi, itiraz temellidir.
Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve
tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden
ve tartişmadan vazgeçme lüksü yoktur." dedi. "Yansız
devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı
hukuktur... Özgürlükçü demokraside halk sayısal,
demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar
yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan
bir topluluktur. Iktidarin tek ve gerçek sahibidir. Demokraside,
kafalar kırılmaz,
kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim,iktidar,
halkın rızasına dayanır." dedi.
"Devletimiz yasama organınca
benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü içine sindirememi ş,
"yalniz kovboy"u oynuyor... Demokrasi, cumhuriyeti
yönlendirecek yerde cumhuriyet, demokrasiyi yönetiyor... Jakoben
devlet, sıkışınca
hukukun bir türlü erişemediği kör, karanlık, görünmez bir
kavrama başvuruyor:
"Hikmet-i hükümet...Türkiye, tipki Fransa gibi, aradaki ayırımı
anlamadığından bir türlü cumhuriyetten demokrasiye
evrilemiyor. Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil normlarla
demokratik cumhuriyeti yaratabilecek çapta büyük bir halktır.
Demokrasiyi öğrenmenin ve yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara
vermeden uygulamaktır." dedi.
"Cumhuriyetin insanı akılcı,
demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir. Cumhuriyette devlet
dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten
etkilenmez... Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından
laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme
açısından laikçi bir devlettir... Öyleyse Fransız örneğini
bir yana bırakalım. Bu bir. Din, özellikle de İslam,
sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır.
Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını
arayalım. Bu iki." dedi.
"Adaletin kirlenmemesi için, yargıya
kristal özeniyle yaklaşmak zorundayız... Türkiye’de her şey
'hikmet-i hükümet' sayesinde birer bilmeceye dönü şmüştür.
2398 yil önce Sokrates’in nasil yargilandigini biliyoruz. Ama
yüz yıl önceki
Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet bakanı
ayrılış konuşmasında "adalete karışmadığını"
övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu
itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere
açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor." dedi.
|