GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


ÖZEL DOSYA/Yargı         23 Aralık 1999

FARUK MERCAN

Yargıda büyük hesaplaşma

Hakim şeytana uyar mı? Hüseyin ve Duygun Yarsuvat kardeşler Türk yargı dünyasının önde gelen birkaç avukatı arasında sayılıyorlar. Duygun Yarsuvat, Karayolları eski Genel Müdürü Atalay Coşkunoğlu'nu hukuk hüneriyle Yüce Divan'dan kurtaran isimdi. Hüseyin Yarsuvat da Türkiye'deki en önemli davalarda karşimiza çıkıyor. Bir davada MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'un da avukatlığını üstlendi. Sadece İstanbul'da değil, Paris, Zürih New York ve Ankara'da bürosu var. Yani mesleğini uluslararası ölçekte icra ediyor.

Şu sözler Hüseyin Yarsuvat'a ait: "Adalet Bakanlığı'na da bildirdim bunu. Bir hakim düşününüz ki, hem kendisini davada görevsiz görüyor, hem de başlangıçta verdiği ihtiyati tedbir kararının devamına karar veriyor. Sonra bu hakim ayrılıyor, Beyoğlu'nun en lüks yerinde büro açıyor. Şimdi hangi karara itimat edeceksiniz, nasıl edeceksiniz?" Anketin su yüzüne çıkardığı gerçek Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Hayrettin Ökçesiz'in İstanbul Barosu'na kayıtlı 666 avukat üzerinde yaptığı bir anket çalışması, Türk yargısında son dönemde perde gerisinde yaşanan bazı gelişmelerin ilk kez yüksek sesle kamuoyu önüne taşınmasını sağladı. İstanbul Barosu'na kayıtlı 13 bin dolayında avukat bulunuyor.

Yargı dünyasında büyük gürültü koparan bu ankete 666 avukat katıldı, bunların 631'ı "Yargıda yolsuzluk var." derken, ankete cevap verenlerin beşte üçü "Yargı mensupları yolsuzluk yapıyor." dedi. İşte bu ankete yargının içinden gelen farklı tepkiler, Adalet dünyasında son yıllarda giderek belirginleşen iki ayrı anlayışın karşı karşıya gelmesine yol açtı. Bu iki anlayış, Türkiye'nin sorunları karşısında farklı tavır alıyor, yargının öncelikli sorunları konusunda da çok farklı şünüyor.

Birinci anlayış, her seferinde yargı mensuplarının, "vicdanları ile cüzdanları arasında sıkıştıklarını" dile getiriyor ve Türkiye'nin sorunları karşısında daha çok "statükocu" bir tavır aliyor. İkinci anlayış ise, devlet hayatında demokratik kuralların tam egemen olmasını, yargının tam bağımsızlığa kavuşmasını, her alanda Türkiye'nin önünün açılmasını savunuyor.Örneğin, hakim ve savcıların az ücret almaları halinde, "şeytana uymak" tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını başkan vekilinin ağzından açıklayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, böylesine çarpıcı bir anketten ders alınacağını açıklayacağına anketin kendisine tepki gösterdi. Kurul açıklamasında, anket hakim ve savcıların saygınlığına gölge şürücü bir davraniş olarak nitelendirildi. "Kişi, zaman ve yer gösterilmeden, hiçbir belge ve kanıta dayandırılmadan, hakim ve savcılar töhmet altında bırakıldı." denildi. (9 Aralık 1999). Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na Adalet Bakanı'nın başkanlık ettiğini, yargı mensuplarının atama ve yer değiştirmelerini bu kurulun kararlaştırdığını hatırlatalım. (Kurulda bakanın yanısıra, bakanlık müsteşarı, üç Yargıtay üyesi, iki Danıştay üyesi görev yapar. Son beş üyeyi, Yargıtay ve Danıştay'ın gösterdiği üçer aday içinden Cumhurbaşkanı seçer.)

Anketin doğrudan hedefi olan İstanbul'da görevli hakim ve savcılar, yargıda yolsuzluk olaylarının yaygın olduğu sonucunu veren çalışmayı sert biçimde eleştirdiler: "Bilimsellik hudutlarını aşan, yargıyı töhmet altında bırakan, haksız ve mesnetsiz bir iddia..." olarak gösterdiler. (15 Aralık 1999)

Açıklamada imzası olan isimlerin başında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Erdal Gökçen yer aldi. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcısı da anketi yapan Prof. Hayrettin Ökçesiz ve çalışmaya destek veren İstanbul Barosu için soruşturma açtı. (Savcıya göre, Adliyenin manevi şahsiyeti tahkir ve tezyif edildi, dolayısıyla Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesi ihlal edildi.) Buna karşılık anayasanın meşruiyetini tartışmaya açan, Türkiye'nin tam domekrasi yolunda ilerlemesini, yargının da evrensel ölçekte halka hizmet vermesini tarihî bir konuşmayla açıklayan Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, anketin "bilimsel bir çalışma" olduğunu özellikle vurguladı.

Yargıtay Birinci Başkanı sıfatıyla bu gelişme karşısında duyduğu derin ıstırabı da şu cümlelerle dile getirdi: "Haberin basına yansıyış biçimi hoş değil. Diğer devlet kurumlarına oranla yargıda yolsuzluk daha az. Haber yargıda üzüntüyle karşılanmıştır." (8 Aralık 1999). Yargıya egemen olan vizyon Avrupa Birliği eşiğindeki Türkiye'nin yargı dünyasında son dönemde yaşanan gelişmeler, ikinci anlayışın daha ağırlıklı bir yere sahip olmaya başladığını gösteriyor. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na, ‘Mahkemeler kanuni olmayan istekleri yerine getirme aracı olursa yargı hukuk dışına çıkarak özünden mahrum kalır." diyen Ahmet Necdet Sezer'in seçilmesi, Yargıtay Başkanligi'na Sami Selçuk'un seçilmesi, son olarak Anayasa Mahkemesi Başkanvekilligine Haşim Kılıç'ın seçilmesi bunu gösteriyor. Siyasi parti başkanı gibi demeçler veren yüksek mahkeme başkanlarının yerini, kamera karşısına geçme gereği duymayan isimler aldı. Yeni isimler, yılın belirli günlerinde konuşmak zorunda kalsalar bile Türkiye'yi yönetenlere yargının "vizyonunu" gösteriyorlar.

Aslında Vural Savaş'ın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görevine seçilmesi de Yargıtay'daki bu çizginin zaferiydi. Çünkü Vural Savaş o sırada Adalet Bakanı Seyfi Oktay'ın yaklaşımlarına karşı çıkıp Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğinden istifa etmişti. Ancak bir Adalet bakanının yargıya müdahalesini içine sindiremeyip istifa eden Vural Savaş, son dönemde çizgi degiştirip Türk Ceza Kanunu'nun yürürlükten kaldırılmış 163. maddesinin yeniden getirilmesini, basına sansür uygulanmasını istemek noktasına geldi. Abuzer'i serbest bıraktılar Yargı dünyasında yaşanan çarpıcı gelişmeleri İstanbul Barosu avukatlarından önce yine halkın kendisi gördü. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Bahri Savcı'nın 10 bin kişi üzerinde yaptırdığı bir anket, halkın yüzde 78'i, "Yargıya siyaset karışıyor." cevabını verdi. Dolayısıyla, "Hakimlerin ve savcıların saygınlığına gölge düşürüyorsunuz." yaklaşımı kendimizi avutmaktan öteye gitmez.

İstanbul'da görev yapan hakim ve savcılar her ne kadar sert tepki gösterse de, yargıya güveni sarsacak bir çok somut gelişme İstanbul'da yaşandı. Yalnizca şu üç örnek bile, yargıda da bir "temiz eller operasyonu" gerekliliğini gözler önüne seriyor: Rüşvet ve kaçakçılık suçlarından 1980-87 döneminde ceza evinde yatan Abuzer Uğurlu, 1989'da Hollan'da yakalanan 95 kilo uyuşturucuya ortak olduğu suçlamasıyla yeniden tutuklandı. Bir ay içinde tahliye oldu. 1995'te bu kez Türkiye'ye yurt dışından getirilen yedi kilo kokainle ilgili gözaltına alındı. Savcı tutuklama talebinde bulundu, serbest bırakıldı; ama hakkında gıyabi tutuklama kararı çıktı. Olayın içyüzünü, Hollanda Polisi ve Adalet Bakanlığı'nın soruşturması ortaya çıkardı. Soruşturmaya göre İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli iki hakim (U.Ç., S. E.) ve iki savcı (A.D., İ.G.) sadece Abuzer Uğurlu'yu değil, birçok uyuşturucu kaçakçısını serbest bırakmıştı. Serbest kalanlar da, "100 bin dolar ile 3 milyon mark arasında rüşvet verdik." demekteydi. Adalet Bakanligi'nin soruşturmasi sonucunda iki hakim ve bir savcı meslekten ihraç edilirken, savcı A.D. başka bir göreve gönderildi. Banker Bako'nun arkadaşı savci "Sarıyer Cumhuriyet Savcısı Ertaç Giray, sahtecilik suçundan 20,5 yıl hapis cezasına çarptırılan ve aranan Baki Cengiz Aygün ile samimi ilişkiler kurdu. Giray, Aygün ile bir yakınının cep telefonu aracılığıyla defalarca görüştü ve evini tarif ederek evinde buluştu. Durumu haber alan emniyet kuvvetleri evde arama yapmak için Şişli Cumhuriyet Başsavciligi'ndan izin istediler. Ancak evin aranmasinin dogru olmayacağı kararına varıldı. Baki Cengiz Aygün, 13 Temmuz 1999 günü geldiği evden 14 Temmuz 1999 günü duvar dibinden gitmek suretiyle kaçtı. Savcı Ertaç Giray'ın, 'cürüm işleyenleri saklamak suçundan 2 ile 4 yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılması gerekir." Bu sözler İstanbul Cumhuriyet Savcısı Selahattin Üstündağ'ın, muhtemelen içi kan ağlayarak bir meslektaşı için hazırladığı iddianameden alındı.

Evcil'in savcısı mahkum oldu
Tefeci Nesim Malki'yi öldürtmekle suçlanan Erol Evcil, sahte çürük raporu almayı başarmış ve askere gitmemişti. Bu durum anlaşılınca 1996 sonunda asker kaçağı olarak yakalandı. GATA'nın sağlık roparuna göre, askere elveri
şliydi. Mudanya Askerlik Şubesi, Evcil'in serbest birakilinca şubeye teslim edilmesini istedi. Ancak Kuzey Deniz Saha Komutanligi Adli Müşaviri Yarbay Nihat Demiral, iki ay içinde tahliye olan Evcil'in salıverilmesini sağladı. Erol Evcil de, askere gideceğine yurt dışına çıktı. Nihat Demiral, bu olay nedeniyle Birinci Ordu Askeri Mahkemesi'nde yargılandı ve mahkum oldu.

Yargı dünyasına sıçramaya başlayan mafyöz ilişkiler bu üç örnekle sınırlı değil. Kumarhanecilerin sahil illerindeki otellerinde ağırlanan yüksek mahkeme üyelerinden tutun, İstanbul'daki kaçakçıların infaz dosyalarını kapatan hakimlere kadar daha birçok örnek verilebilir.

Bodyguardlı avukatlar
Avukatlar, yargının üçüncü ayağını oluşturuyor. Yargının birinci ayağını iddia makamı olarak savcı, ikinci ayağını yargılama makamı olarak hakim, üçüncü ayağını ise savunma makamı olarak avukat teşkil ediyor.

Peki, avukatlar dünyasında, hakim ve savcılar dünyasındaki gibi bir ayrışma var mı? Varsa ağırlıklı olarak hangi çizgi egemen?.. Diğer taraftan yargı mensupları arasında yayıldığı söylenen yolsuzluk furyası acaba avukatlar arasında ne düzeyde?..

Son sorunun bir avukatın ağzından cevabı şöyle: "Yargıdaki kriz, mesleğimizin işlevini yitirmesine neden oluyor. İnsanlarımız hukuka aykırılığı saptama görevini mafyaya emanet etmeye başladi. Gerçi adina mafya deniliyor; ama kriz önce beyinlere yerleşti. Hücreler esir alındı. Akl-ı selimin bütün kaleleri zaptedilmeye çalışılıyor. Yaşam biçimini mafyalaştiran düşünce halk arasinda kol gezmeye başladi. Kimse avukat aramiyor, ilk istek köşeyi dönmek... Hatta hatta hakkı savunan savunmanlar günümüzde bodyguardlarla dolaşıp silah kuşandiklarinda üstlendikleri işi çarçabuk çözen itibarli avukatlar olarak kabul edilmeye başlanmiş, bilmiyordum. Bu yönde söylentiler artmaya başladi. Bunu böylece bilenlerin sayisi arttikça, avukatlik ruhsatini alirken meslek andını ezbere bilen genç avukatlara hatırlı kişiler ve birileri yasal boşluklarin nasil Amerikan Dolari ve Alman Marki'na çevrilebilecegini anlatır olmuş. Müvekkilden alınan ve adına avans denilen paraların veya dosyadan ahzu kabz yetkisine dayanılarak çekilen müvekkile ait paranın bir gecede bir günde bir haftada veya bir ayda repodaki getirisinin nasıl hesaplanacağını bilen avukatların olduğunu söylüyorlar; ama ben hiç rastlamadım. Hiçbir meslekdaşımın müvekille ait paranın faizlerinden nemalanmanın yolunu öğretecek kadar ustalaştığına tanık olmadım; ama bu ustaların avukat olduğunu iddia edenlere rastladım..." (Adli Yargıda Yolsuzluk Araştirmasi, safya 21-22, Istanbul Barosu yayini).

Hangi avukatlar yükselişte?
Görülüyor ki, davas
ını aldığı müşterinin parasından nemalanmakta son derece ustalaşan avukatlarin varligi bir gerçek. Bizim bunlari yok saymamızla, bu kişiler yok olmuyorlar. Ancak, tıpkı yargının diğer iki ayağında olduğu gibi avukatlar arasında da bu tür avukatlar her zaman azınlıkta kalacak.

Türkiye'de en fazla üyesi olan İstanbul Barosu Başkanlığı'na "demokrat" kişiligi ile taninan Yücel Sayman'in seçilmesi, şov yaptigini MHP'nin de açıkladığı İmralı avukatlarından Can Özbay'a Ankara Barosu'nun soruşturma açmasi, Izmir Barosu'nun bazi Susurluk dosyalarını devlet nezdinde takibe alması bunu gösteriyor. Yücel Sayman başkanligindaki Istanbul Barosu'nun, yargida yolsuzluk araştirmasini konu alan ankete destek vermesi bu açidan anlamlı görünüyor.

Anket, yargı mensuplarının giderek yozlaşan bu ilişkileri zamanında belirleyip kangrene dönüşmeden bir temizlik yapmasini saglayacak. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, İstanbul'da görev yapan başsavcilarin, "bütün hakim ve savcilar adina" toplanip açiklama yapmasi ve anket için soruşturma açilmasini, "dürüst yargilama zeminini ortadan kaldıran ciddi bir hukuk ihlali" olarak değerlendirdi. İstanbul Barosu'na göre, bir çalışmanın bilimsel olup olmadığını ancak bilim çevreleri değerlendirir, bu soruşturmaya rağmen, avukatların ve kamuouyunun, "Yargıda yolsuzluklar yapılıyor." kanaati değişmez.(20 Aralık 1999).

Şu çarpici örnek de, yargida egemen olmaya başlayan mafyöz ilişkilerin örtbas edilemeyecegini gösteriyor: "1996 yılının yaz mevsimi... Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal'ın o yaz ayında da Antalya'daki Seven Seas ve Ofo otellerinde hakim, savcı, avukat konukları vardı. Bu konuklar arasında bazen yargı organlarımızın en tepesinden isimler de yer alıyordu. Yine böyle bir günde oteldeki bu tabloyu gören 15 yaşlarindaki bir çocuk babasina dönerek şöyle dedi: "Babacığım, hakimler ve avukatlar burada, peki sanıklar nerede?.." Oysa sanıklardan biri de konuklarını misafir eden Ömer Lütfi Topal'dı. Türkiye'deki yaygın uygulamada, suç örgütleriyle ilişkileri belirlenen hakim ve savcıların genellikle görev yerleri değiştiriliyor. Dört buçuk ay gibi kısa bir süre için Adalet Bakanlığı görevini yapan Hasan Denizkurdu, bu kişilerin meslekle ilişkilerinin kesilmesiyle ilgili tasari hazirlattigini ıklamıştı. Ancak böyle bir tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sevk edildiğine dair bugüne kadar bir haber duyulmadı.

Bıçak adalet çatısına dayandı
Yargı dünyasında yaşandığına işaret ettiğimiz bu köklü ayrışmanın ne anlama geldiğini, bir yıl arayla yapılan iki konuşma arasındaki felsefe farklılığı ortaya koydu. Yargıtay başkanları her yılın 6 Eylül günü yeni adalet dönemi açılış töreninde bir konu
şma yaparlar. Ankara'da yapilan bu konuşmayi, cumhurbaşkani, başbakan, Meclis başkani, siyasi parti başkanlari ve yüksek hakimler dinler. 1998 Adalet yılının açış konuşmasını Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun yaptı. Uygun şöyle konuştu: "Çok üzülerek söylüyorum ki, hak dağıtma görevlisi yargıç, geçinme hakkını vermeyenlere karşı 'hak arayan' durumuna düşürülmüştür. Bilinmelidir ki, vicdani ile cüzdani arasina sikişan yargicin kararının, tam ve en sağlıklı olacağını düşünmek, insan aklına ters düşer. Yargının ihtiyaçlarını yerine getirmeyenler, altında her şeyin kalacağı 'Adalet çatısının çöküşü'nün de, 'Devletin göçüşü'nün de tek sorumlusu olacaklarını bilmelidirler." Uygun şöyle devam etti: "Hangi adla, ne maksatla olursa olsun yüklü biçimde sunulabilecek bütün yarar ve çıkarlara sırt çevirebilen, yüreğinde korkuya yer vermeyen yargıç ve savcıların geçim kaygısı çekmemeleri çok önemlidir. Yargının hürriyetlere ve mülkiyetlere hükmetme gibi çok nazik ve pek etkin yetkisi gözetilerek, dışa karşı koruyucu, toplumun ona, onun kendine güvenini artırıcı bütün önlemler alınmalıdır..."

Bir yıl öncesinin Yargıtay başkanı, yargı mensuplarının vicdanları yerine cüzdanı tercih etmeleri halinde Adalet çatısının çökeceğini, devletin göçeceğini belirtiyor. Elbette, bu sonuç doğru, ancak sorunun özünü hakim ve savcıların her ne şart altinda olursa olsun cüzdandan yana tercihte bulunup bulunamayacakları oluşturuyor. Mehmet Uygun, emekliye ayrıldığı tarihten bir gün önce bile yine "cüzdan" konusuna değindi ve şöyle dedi: "Bıçak kemiğe dayandı. Yargıtay Başkanı 475 milyon lira maaş ve 11 milyarla emekli oluyor. Eğer babasından kalanları satıp başını sokacak daire almamış olsa, kümese mahkûm olacak. İşte yargının durumu bu. Kendim için söylüyorsam iki evladımın ölüsünü öpeyim. Çok şükür babamın bıraktığını yiyerek bu mesleği tamamladım."

Elbette diğer devlet görevlileri gibi yargı mensuplarının maaş sorunları var. Ancak, "Yargıtay başkanı, banka müdürünün 3000'de biri kadar maaş aliyor." diyen ayni Mehmet Uygun'un bugüne kadar yarginin diğer temel sorunlarını ve Türkiye'nin sorunlarını bu şekilde yüksek sesle dile getirdiği görülmedi.

Mahkemelerde kim kiminle sürtüşüyor?
6 Eylül 1999 günü, üçüncü biny
ılın ilk Adalet yılını Yargıtay'ın yeni Başkani Sami Selçuk açti. Peki Sami Selçuk neler anlattı? "Her şeyi geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdigi yazili hukuka göre halkıyla mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen, hep içe doğru patlayan, yayılan, genişleyen, hastalık irisi, hantal, demokrasi göçüğü altında kıvranan, bunalım içinde olan bir Türkiye" ile yeni yüzyıla adım attığımızı anlattı. "İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanin kiyisinda köşesinde degil, odaginda yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum... Düşük yogunluklu, yozlaşmiş, büyük agabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkin, özgür halk tarafindan, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum. Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum." dedi.

"Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımızın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, "dura dura bayatlayan adalet" yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların "makûs talih"lerinin yenilmesini istiyorum." dedi.

Peki Sami Selçuk, yargı mensuplarının maddi durumlarına hiç değinmedi mi?.. Değindi, ama 30 sayfalık konuşmasında bir paragrafla değindi ve şöyle dedi: "Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarini yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştiran yargi gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kilinmasini istiyorum." Adaletin kristal vazosu kirletilirse ne olur? Sami Selçuk'un amacı ise her alanda olan Türkiye'yi sergilemek, lması gereken Türkiye'yi işaret etmekti. Olması gereken Türkiye'de zaten yargı görevlilerinin maddi güçlük içine düşmeleri engellenirdi.

İşte olan ve olması gereken Türkiye manzaraları:
"Dü
şün; ama içinden düşün demek, hiç düşünme demektir. Birey hem düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir. Yasaklarla, kozmik cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce, inanç, bir bilinç küresine hapsedilir, ağızlar kapatılır, kalemler kırılırsa, kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküleri söylenemez. Böyle bir toplum henüz avcilik çağındadır, ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır, insan beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta kendisidir." dedi. "Topluma deli gömleği giydiren böyle bir rejimde ve devlette insanlar maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorundadır. Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artik kendisi değildir. Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir. Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da kültürel soykırımdır." dedi.

"İdeolojik, militan devletin sonu hep aynıdır. Hızlı yaşlanır. Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği için meşru degildir. Devleti ayakta tutan zorbalikla meşruluk arasindaki ilişki ise ters orantilidir... Demokraside çogunlugun karari, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir... Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve tartişmadan vazgeçme lüksü yoktur." dedi. "Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur...  Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur. Iktidarin tek ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim,iktidar, halkın rızasına dayanır." dedi.

"Devletimiz yasama organınca benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü içine sindirememiş, "yalniz kovboy"u oynuyor... Demokrasi, cumhuriyeti yönlendirecek yerde cumhuriyet, demokrasiyi yönetiyor... Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir türlü erişemediği kör, karanlık, görünmez bir kavrama başvuruyor: "Hikmet-i hükümet...Türkiye, tipki Fransa gibi, aradaki ayırımı anlamadığından bir türlü cumhuriyetten demokrasiye evrilemiyor. Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil normlarla demokratik cumhuriyeti yaratabilecek çapta büyük bir halktır. Demokrasiyi öğrenmenin ve yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara vermeden uygulamaktır." dedi.

"Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir. Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez... Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir... Öyleyse Fransız örneğini bir yana bırakalım. Bu bir. Din, özellikle de İslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını arayalım. Bu iki." dedi.

"Adaletin kirlenmemesi için, yargıya kristal özeniyle yaklaşmak zorundayız... Türkiye’de her şey 'hikmet-i hükümet' sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür. 2398 yil önce Sokrates’in nasil yargilandigini biliyoruz. Ama yüz yıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet bakanı ayrılış konuşmasında "adalete karışmadığını" övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor." dedi.

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.