|
Küçük şikayetlere çareler
Baş
ağrısı, dudağımızdaki uçuklar, uykusuzluk gibi çoğu zaman
şikayet ettiğimiz; ama gidermek için ne yapacağımızı da
bilemediğimiz dertlerimizin aslında herkesin uygulayabileceği
kolay çareleri var.
Ciddi hastalıkların dışında
sık sık başımıza gelebilen küçük dertlerimiz de var. Çaresi
bilinmediği zaman tüm vücut ve moral dengesini alt üst eden bu
şikayetler çoğu zaman kolayca halledilebiliyor. Örneğin,
Kanadalı bilim adamları acı kırmızı çarliston biberin veya
kırmızı biberin ağrıya karşı doğal bir çare olduğunu
ortaya çıkardılar. Bibere keskin acılığı veren etkili madde
capsaicin, ağrıya, sancıya karşı hassasiyeti de azaltıyor.
Capsaicin vücutta acıyı hafifleten kimyasal maddelerin oluşmasını
etkiliyor. Çarliston biberin bu arada baş ağrısına, eklem
iltihaplarına iyi geldiği ortaya çıkarıldı. Domates ve kırmızı
çarliston biber de kansere neden olan serbest radikallere karşı
en iyi koruyucudur. Çiğ ve kırmızı sebzede bulunan lycopen
maddesi, radikalleri yakalamada havuçta bulunan betakarotinden
daha etkili.
Gıda
zehirlenmeleri
Eğer
bozulmuş et yediğinizden şüpheleniyorsanız, hemen 3000 mg’lık
C vitamini kapsülü alın. Bu sizi et zehirlenmesine karşı
koruyacaktır. Eczanelerde bulabileceğiniz, hazmı kolaylaştırıcı
enzimleri de deneyebilirsiniz. Bu dönemde eğer bağırsaklarınız
bozulduysa, bol kepekli ve lifli besinler kullanın; sıvı alın.
Asla ishal kesici ilaçlara başvurmayın. Kuru cildi altı ile sekiz hafta
gibi bir sürede nemlendirmek için, her gün bir kapsül E
vitamini ile bir çorba kaşığı kenevir yağı içilebilir. Bu
şekilde, hücre cepheleri yağ asitleri ile güçlendirilmiş
olur ve böylece suyu daha iyi tutmaları sağlanır.
Dudağınız
uçukladıysa
Bir çorba kaşığı
dolusu suyla karıştırılmış, yüzde 3 oranında oksijenli su
ile ağzınızı çalkalayın. Sonra yaranın üzerine, bir saat
boyunca, her 15-20 dakikada bir yoğurt sürün. Bu işlemi gün içinde
birkaç kez tekrarlayın. Ayrıca bu süre içinde çikolata, fındık-fıstık,
patlamış mısır gibi yiyecekleri kesmenizde yarar var. Bunların
yerine, biftek, tavuk, yumurta ve peynir gibi, bir çeşit
aminoasit olan lizin bakımından zengin yiyecekler tüketin.
Uçak
yolculuklarından
sonra
“Jet lag”
denilen, uzun uçuşlar
sonrasındaki bitkinlik halini en aza indirmek için, yolculuk öncesindeki
üç gün boyunca, günde iki kez 25 mg’lık B vitamini
kompleksi ile 1000 mg’lık C vitamini alın. Yağsız et yemeye
dikkat edin, kızarmış yiyeceklerle şekerden uzak durun.
Yolculuk sırasında da bol su içmenizde yarar var. Sıkı bir
step veya alet çalışmasının ardından, ya da çok hareket
edip yorulduğunuzda iyice gerilen kaslarınızı rahatlatmak için,
bir miktar rendelenmiş havucu, nemli bir bezin içine yerleştirin
ve acıyan kısmın üzerinde yarım saat kadar bekletin. Bu işlemi
dilediğinizde tekrarlayın. Tuzlu bir banyo da çok iyi
gelecektir.
Tatlı
rüyalara
Uykusuzluğun
en önemli sorumlularından biri, geceleri kan şekeri
seviyesindeki düşmedir. Bunu önlemek içinse yatmadan önce bir
şeyler atıştırmakta yarar vardır. Bir basit karbonhidrat ile
bir de kompleks karbonhidrat bir arada alınmalı. Tost ekmeği
ile salam gibi. Ya da 20 kez esnemeyi deneyin. İnanılması güç
ama işe yaradığını göreceksiniz. Bir tatlı kaşığı toz
zencefil, özellikle yolculuklardaki mide bulantısına karşı
hem güvenli, hem de çok etkili bir çözüm olacaktır.
Zencefili bir sıvıya karıştırıp içebilirsiniz.
Cilt
temizliği için
Cildinizdeki siyah
noktalardan yakınıyorsanız
ucuz ve kolay bir yöntem önerebiliriz. Mutfağınızda her zaman
bulunabilecek bir malzeme olan karbonat, iyi bir cilt temizleme
malzemesi olabilir. Bir kahve fincanı kaynatılıp soğutulmuş
suyun içine bir çay kaşığı karbonat koyup karıştırın.
Bir pamuk yardımıyla cildinize sürün. Birkaç dakika nemli
kalmasını sağlayacak şekilde, aynı işlemi tekrarlayın ve bu
kez biraz bastırarak yüzünüzü silin.
Çocuğunuzun İlk ayakkabısı
Doğru
ayakkabı seçimi, çocuğun ayağının sağlıklı gelişmesi açısından
büyük önem taşır. Çocuk giysileri içinde belki de aceleye
getirilmeden büyük bir özenle seçilmesi gereken en önemli eşyadır
ayakkabı. Ortopedistler çocuğun ilk ayakkabısının seçiminde
dikkat edilmesi gereken noktaları şöyle sıralıyorlar:
Çocuğunuzun ilk ayakkabısı ayak
bileklerine kadar gelmeli, bütün ayağını yumuşak bir şekilde
sarmalıdır. İlk ayakkabısının topukları da olmalı, ancak
bunların boyu, 3-6 milimetreyi geçmemeli. Topuk çok yüksek
olursa, çocuğun ayağı ayakkabının içinde öne kayar. Ayağın
üstünü kaplayan deri ne kadar yumuşaksa, parmaklarının
bulunduğu yerdeki deri de o kadar sert olmalıdır.
Böylece ayakkabı, rahatça ayakta durmasına
ve yürümesine yardımcı olur. Ayakkabı çocuğun parmaklarını
rahatça hareket ettirebilecek büyüklükte olmalı. Burnunda en
azından 10 mm'lik bir boşluk bulunmalı. Bir bebek, bir ayakkabıyı
en çok altı ay giyebilir. Çoğu kez altı hafta bile ayakkabısının
ayağına küçük gelmesi için yeter de, artar bile. Çok küçük
ayakkabı giyen çocukların ayak parmakları içeriye dönük
gelişir. Ayakkabının tabanlarının kaymamasına dikkat edin.
Lastik ya da sentetik tabanlı ayakkabıları tercih etmelisiniz.
Evde giymesi için yumuşak tabanlı bir ayakkabı alabilirsiniz.
Denemeden
almayın
Çocuğunuzun
ayakkabılarını ezbere satın almayın. Ayakkabıyı alacağınız
dükkana onu da beraber götürmeli ve önceden mutlaka
giydirmelisiniz. Bazen çocuklar ayakkabı denerken parmaklarını
çekerler. Bu durumda ayak parmaklarını gevşetmesini sağlayın.
Çocuğunuz ayakkabıyı denerken, yüzüne ve yürüyüşüne
dikkat edin. Ayakkabı çok büyükse, ayakkabının burnunu sürterek
yürür. Ayakkabının büyüklüğünün uygun olup olmadığını
anlamak için baş parmağınızı ayakkabının burnuna hafifçe
bastırın. Parmak uçları burun kısmına değmiyorsa, ayakkabı
iyi demektir.
Sürekli
ayakkabı giydirmeyin
Bir yaşını
dolduran bir çocuk, aynı ayakkabıyı üç saatten fazla
giymemelidir. Ya başka bir çift ayakkabı giydirmeli ya da çorapla
dolaşmasına izin vermelisiniz. Evde çıplak ayak ya da çorapla
dolaşması küçüklerin ayaklarının gelişmesi yönünden çok
daha sağlıklıdır. Çok dar çoraplar parmakları sıkıştıracağından
çoraplar da yeterince büyük seçilmelidir. Dar ayakkabı ve çoraplar
parmak çarpıklıklarına yol açarlar. Çocuğun ayaklarının
sağlıklı gelişmesi için, hem boyca hem de ence ayakkabısının
ayaklarına uyması gerekir. Bu nedenle ayakkabı satın alırken,
aceleye getirmemek ve bu ölçüleri en iyi veren ayakkabıyı
arayıp bulmak gerekir. Düşük kaliteli ayakkabılar suyu az çektiğinden,
terleyen ayak adeta su dolu bir çukurun içinde gibi olur. Buna
karşılık kaliteli bir çift ayakkabı da emdiği teri ancak 24
saatte kurutabilir.
Çocuğunuzun karnı mı ağrıyor?
Çocuklar sağlıklı bir bünyeye
sahip olsalar bile, mikroplar vücuduna girebilir ve idrar
kesesinde çoğalabilir. İltihaplanma, çoğu defa sadece idrar
kesesinde sınırlı kalır. Ancak bazı durumlarda böbreklere
kadar da yayılabilir. Bunu önlemek için çocuğunuzu zamanında
uygun antibiyotiklerle tedavi ettirmeniz gerekiyor. Böbreklerin
ve idrar yollarının iltihaplanması, çocuklarda, özellikle de
kız çocuklarında sık rastlanan bir durum.
Çocuklarda böbrek rahatsızlıkları
genellikle bademcik ve cilt iltihaplarından sonra görülüyor.
Hastalık, kanlı idrar ve göz kapaklarında, yüzde, bacaklarda
şişlik ile kendini belli ediyor. Bu nedenle çocuğu böbrek
rahatsızlıklarından korumak için önce toplumda bademcik
iltihaplarını azaltmak gerekli. Böylece kısa süreli
iltihapların, hiç belirti göstermeden de vücuda sinsice yerleşen
müzmin hastalıklara dönüşmesi engellenebilir.
Çocuklarda hastalık şu
belirtilerle kendini gösteriyor: Çok su içip, çok idrara çıkma,
idrar yanması, idrar kaçırma, ateş, kilo alımının ve büyümenin
duraksaması, halsizlik, solukluk, iştahsızlık, tekrarlayan
kusmalar, kırmızı veya kahverengi idrar, göz kapaklarında, yüzde,
bacaklarda şişme, karın ağrısı. (Şebnem Akçay)
Diş fırçanızı iyi seçin
Daha sağlıklı olmalarını
sağlamak için dişlerinizi fırçalarken, seçtiğiniz diş fırçası
uygun değilse diş ve diş etlerinize zarar da verebilirsiniz.
Dişlerin sağlıklı
olmalarını sağlamak için 3-4 ayda bir diş fırçalarının değiştirilmesi,
her gün fırçalanması ve sağlıklı bir diş macunu kullanılması
gerektiğini biliriz de, diş fırçasının ağzımıza uygun
olup olmadığına, şekline, boyuna ve kıllarına pek dikkat
etmeyiz.
Diş fırçası satın alırken
daha çok reklamlar ve diş fırçalarının fiyatları
belirleyici olsa da ağız sağlığı açısından diş fırçasının
sapı ve başı, kil sertliği, fırçanın materyali daha önemli.
Bunun için, diş fırçası satın alırken, kılların başa
iyice tutuşturulmuş ve fırçanın başının küçük ve
konturlarının oval olmasına özen gösterin. Böylece fırça
en derin noktalara, kıvrımlara, iç yüzeylere ve yirmi yaş dişlerine
kadar rahatça ulaşır. Dişlerinizi fırçalarken fırçayı
bastırmayın. Baskı uygulandığı takdirde diş etlerine ve
minerallerine zarar verecektir. Bunun için basıncı hafifleten,
hafif kavisli ve boyunlu diş fırçaları tercih edilmelidir.
Fırça
dişinize zarar vermesin
Hiçbir
zaman doğal maddeden yapılmış diş fırçası satın almayın.
Bunun yerine kullanımı gibi, temizliği de kolay olan sentetik
diş fırçalarını tercih edin. Diş fırçalarının kılları
sert, yarı sert ve yumuşak olmak üzere üç tiptir. Genelde ağız
ve dişler için uygun olan yumuşak kıllı diş fırçasıdır.
Sert kıllı fırçalar daha uzun süre dayanır; ama diş
minesine ve diş etine zarar verebilir. Eğer dişlerinizi sık sık
fırçalıyorsanız yumuşak kıllı fırçalar daha uygun. Sigara
içenlerse sert kıllıları tercih etmeli. Çocuklar için de
yumuşak kıllı fırçalar daha uygundur. (Bahar
Berkman)
Kemik erimesine karşı kalsiyum
Halk arasında ‘kemik
erimesi’ de denen osteoporoz, insan hayatının uzaması ile
kendini hissettirmeye başlayan bir hastalık. Günümüzde
Amerika Birleşik Devletleri her yıl sadece bu hastalık nedeni
ile ortaya çıkan kemik kırıklarının tedavisi için yaklaşık
12 milyar dolar harcıyor. Aslında kalsiyum, fosfor ve magnezyum
gibi minerallerin oluşturduğu kristallerden yapılmış olan
kemiklerde, kemik yapan ve kemik yıkan iki tip hücre bulunuyor.
Hayatın başlarından 20-25 yaşlarına kadar kemik yapan hücrelerin
üstünlüğü sürüyor. 40-45 yaşlarına kadar bir yapım-yıkım
dengesi görülürse de bu yaşlardan itibaren yıkım artmaya başlıyor.
İşte bu yıkımın artması kemiğin taşıdığı mineral
miktarını kırıklara sebep olacak kadar ciddi boyutlarda azaltıyor.
Kemiklerin taşıdıkları mineral içeriğinin ciddi olarak azaldığı
durumlarda osteoporozdan bahsediliyor.
Osteoporoz, kadınlarda kemik yıkan
hücrelerin aşırı kemik yıkmalarını engelleyen faktörlerden
birisi olan östrojen hormonunun miktarının düşmesi ile ortaya
çıkıyor. Yaklaşık 45 yaşlarına gelen kadınların menopoz dönemine
girmesi ile yumurtalık faaliyetlerinin bitmesi, büyük
miktarlarda yumurtalıklar tarafından üretilen östrojen miktarını
birdenbire düşürüyor ve kemik yıkan hücreler kontrolsüzce
kemikleri yıkmaya başlıyorlar.
Ağrıları
hafife almayın
Çok sinsi
bir hastalık olan osteoporoz, genelde başka hastalıkların
arkasına saklanarak belirtilerini gösteriyor. Başlangıçta bir
bulgu olmasa da menopozu takip eden 3-5 yıl içerisinde
kemiklerin yüzde 30’dan fazlası kaybedilebiliyor. Eğer
osteoporoz tam olarak oluşmuş ise sırt ve bel ağrıları, sırtta
kamburlaşma, boyda kısalma görülür. Özellikle omur kemikleri
bu tip osteoporozdan çok etkilenirler, sıklıkla bu kemiklerde kırıklar
olur. Ayrıca el bilek kemikleri de bu hastalıktan etkilenir.
Osteoporoz daha sık olarak, ince ve narin yapılı, cilt ve saç
rengi açık olan kadınlarda, erken menopoza giren, fiziksel
aktivitesi az olan kadınlar ile sigara ve alkol kullananlarda, süt
ve süt ürünlerini, besinleri ile az alanlar, böbrek fonksiyon
bozukluğu olanlar, kortizon kullananlar, fazla doğum yapanlar ve
ailesinde osteoporoz görülen kadınlarda görülüyor.
Beslenme
ve hareketlerinize dikkat edin
Düzenli
hekime gitme alışkanlığı bu hastalıktan koruyacak en önemli
adım. Öncelikle de beslenmede bazı değişiklikler yapmak
gerekiyor. Süt ve süt ürünleri gibi kalsiyumca zengin
besinlerin alınması gerekiyor. Ancak bu tip ürünler yüksek
oranlarda da yağ içerebildikleri için yağsız veya yağı
azaltılmış olan tipleri kullanılmalı. Özellikle magnezyum ve
C vitamini takviyesi alınmalı. Yüksek proteinli beslenmeden de
kaçınılmalı. Tuz alımı azaltılıp lifli besinlerle
beslenilmeli. Alkol ve kahveden uzak durulmalı ve mutlaka
doktorun uygun göreceği egzersizler yapılmalı. Kadınlar,
hayatı kolaylaştırmak ve düşmekten korunmak için evlerinde
de bazı değişiklikler yapmalı. İşte bunlardan bir kaçı:
Çorap ve ayakkabı giyerken bir yere
oturun, uygun ayakkabı seçin, ağır eşyaları taşımayın, eğilmeniz
gerekiyorsa belinizi bükmeden, dizlerinizi bükerek eğilin, ani
hareketlerden kaçının, buzlu ve kaygan zeminlerde dolaşmamaya
özen gösterin, evinizin aydınlatmasını gözden geçirin ve
daha iyi bir görüş sağlayacak şekilde aydınlatın, yatak
odası ve banyo arasındaki yolu her zaman aydınlatın, sık
kullandığınız eşyalarınızı yakınınıza yerleştirin,
evinizde kolay erişilebilecek yerlerde telefonlar bulundurun,
banyo ve tuvaletlere sağlam tutunabileceğiniz tutma kolları
yaptırın, banyo küveti ve zemininin kayganlığını önleyecek
tedbirleri alın, yanları destekli iskemleleri tercih edin. (Şebnem
Akçay)
Baharda kâbus yaşayanlar
Bahar aylarının
gelmesiyle alerjik hastalıkları olanlar için de zor geçecek
bir dönem başlar. Çiçek polenlerinin havada uçuşmaya başlamasıyla
burun akıntıları, sulanan gözler ve hapşırma günleri de
gelir. Alerjiyi, vücudun alerjen maddeye verdiği cevap olarak
tanımlayan Avrasya Hastanesi Kulak Burun Boğaz doktoru Ferhat Oğuz,
hastalığın belirtilerini, burundan su gibi akan akıntı, burun
ve boğaz kaşıntısı, çok sık hapşırma, burun tıkanıklığı,
gözlerde sulanma şeklinde açıklıyor. Bir bitkiye veya hayvana
ait bir parçacık vücuda girerse (gözü kaplayan zardan, burun
veya boğazdan) bu istilayı önlemek amacıyla vücutta bir yanıt
gelişiyor. Bu durum normal şartlar altında yararlı ve doğal
bir koruma.
Alerjenler vücudu antikor yapmak
üzere uyarırlar. Bunlar daha sonra alerjenlerle birleşip vücudu
bu istenmeyen etkilere yol açan bazı kimyasal maddeleri salgılamasını
sağlıyorlar. Bunlar içinde en iyi bilinen kimyasal madde olan
Histamin, burun zarlarının şişmesine, kaşıntıya, tahrişe
ve aşırı miktarda akıntı oluşmasına neden oluyor.
Sprey, ilaç ve aşı
tedavisi
Havada taşınabilecek
kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri göz,
burun ve boğazdaki zarlar üzerinde birikiyorlar. Bahar aylarında,
genellikle çayır ve çiçeklerde oluşan polenlerin, yeşililklerin,
ağaçların, ev tozları, ev mantarları, akarlar gibi havada uçuşan
maddelerin alerjiye sebep olduğunu söyleyen Ferhat Oğuz, yapılan
muayene sonucunda hangi maddenin hastada alerji yaptığını
belirlediklerini ve buna göre tedaviye başladıklarını anlatıyor.
Alerjinin tedavisinde, burun spreyleri ve sendromları azaltıcı
etkisi olan ilaçlar veriliyor. Burun kaşıntısını, hapşırığı
azaltıcı etkisi olan ilaçlar, hastaları rahatlatıyor. Tespit
edilmiş alerjinin önlenmesine yönelik aşı tedavisi de yapılıyor;
ama bu tedavi sonucunda herkeste tam sonuç alınamıyor. Üstelik
uzun da sürüyor. Aşı tedavisinin tespit edilen alerjen maddeyi
kişiye verip direnç sağlamak maksadıyla ve daha çok yoğun şikayeti
olanlara uygulandığını ifade eden Dr. Oğuz, hastaların ilk
haftalarda sık sık geldiklerini, daha sonraki aylarda bunun
seyrekleştiğini ve tedavi süresinin 2-3 hatta 5 yıla kadar
uzayabildiğini belirtiyor. Alerjinin ilerleyen safhalarında, sürekli
devam eden kaşıntının burun içinde et büyümesine ve
enfeksiyonlara karşı direnç eksikliğine sebep olabileceğine
dikkat çeken Ferhat Oğuz, bunun için hastaların sürekli
kontrol altında olmaları gerektiğini de vurguluyor.
Ne
yapabilirsiniz?
Her şeyden
önce evde nemsiz bir ortam oluşturun ve evinizi sık sık
havalandırın. Tozlu ortamlara girmeyin. Bitkiler polenlerini özellikle
sabah 5 ile 10 saatleri arasında saçtıkları için bu saatlerde
dışarıda kalmaktan kaçının. Çiçekli yerlerde bulunmayın.
Polenlerden mümkün olduğu kadar uzak durun. Evinizde içeride uçuşan
şeyleri temizleyen aspiratörler kullanabilirsiniz. Çimleri
keserken veya ev temizliği yaparken eczanelerden temin edebileceğiniz
bir polen maskesi takın. Polenlerin çok yoğun olduğu dönemlerde
kapıları ve pencereleri kapalı tutun. Evde bulunan bitki ve
hayvanlardan uzaklaşın. Tüy yastıkları, yün battaniye ve yün
örtüleri pamuk veya sentetik maddede yapılmış olanlarla değiştirin.
Şilteleri plastik kılıf içine koyun. Her gün egzersiz yapın.
Sigarayı bırakın ve diğer hava kirliliğine neden olan şeylerden
uzak durun. Dengeli beslenin, karbonhidratları en aza indirin.
Diyetinizi vitaminlerle özellikle de C vitaminiyle destekleyin. (Şemsinur Bektaş)
Doktorunuzdan ne bekliyorsunuz?
Bazı
sorunlarımıza çare bulmak ya da bunlar büyümeden profesyonel
kişilere danışmak bizim yararımıza olabileceği halde toplum
içerisinde bunun yadırganması nedeniyle, çekiniyoruz.
Dr. Ender Karaca, kendilerine gelen
hastaların genelde problemli ve hayat içerisinde sıkıntıları
olan insanlar olduğunu ve her tür sorunların bir şekilde çözülebileceğini
söylüyor. Onlara gelen bir kişinin rahatsızlığının olduğunu
belirten Karaca, problemi kişinin çözmek zorunda olduğu daha
çok gündelik hayatla ilgili çevresiyle ilgili veya çözmekte
zorlandığı meseleler olarak tanımlıyor. Psikiyatrisine bu
konularla ilgili danışıyor. “Biz hepimiz bunu zaman zaman yaşarız
ve problemler geçicidir. Bu problemlerle ya savaşırsınız ya
da geri kaçarsınız bu problemler birikir ya da çözülür. Ne
birikme aşamasında ne de çözülme aşamasında bu sorunlar da
kronikleşme ilk başta görülmez. Fakat rahatsızlık iki şekilde
olur; ya kişi genetik olarak belli bir rahatsızlığa sahiptir
ki, bu toplumsal sürece katılımıyla ortaya çıkar. Ya da uzun
süreli problemlerin kişilik yapısıyla beraber kişi de birikir
ve bunun çatlak vermesiyle ortaya çıkar. Kişi bir takım şeyleri
çözme noktasında kendisi halledemeyecek durumda olduğu zaman
rahatsızlık patlak verir ve artık orda profesyonel desteğe
ihtiyaç duyar. Belli aktiviteleri ancak yapmaya elverişli olduğu
zaman yapabilir. Eğer bir şeyleri yapma zemini yoksa o
aktiviteleri yapmak istese de yapamaz. Eğer biyolojik olarak
beynin çalışmasında dengesizliği olan ilaç tedavisi
gerektiren biri bir şeyi çok yapmak istese de yapamaz. İşte
istediğimiz bir şey olmadığı zaman hayal kırıklığına uğradığımız
da beklentilerimiz yerine gelmediğin de depresyonlar yaşarız.
Bu depresyonlar çok doğaldır ve çevreyle ilişkilerimizi
etkilemez, hatta bu depresyonların insani motive ettiği de söylenir.
Bir depresyonun olmaması da patolojiktir.”
İnsan
bir bütündür
Dr. Ender
Karaca, insanın bütün
olarak ele alınması gerektiğini, insanın üzüleceğini,
sevineceğini, acı çekeceğini, mutlu olacağını göz önünde
tutulması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor.” Bir insanda
bunların hepsinin yaşanması gerekir. Fakat bu ne zaman kişinin
gündelik hayatının etkilemeye başlarsa, iş performansını
azaltırsa, kendine bakımını düşürürse bedensel belirtileri
görülürse (baş ağrısı, çarpıntı, sırt eğrisi, göğsünde
sıkışma) psikolojisi kendisini bedensel hareketlerle belirtmeye
başladığı durumlarda artık rahatsızlık oturmuş demektir.
Bu safhadan sonra psikiyatrist el koyabiliyor. Depresyonda olan
bir hasta özellikle ilk dönemlerinde sıkıntının farkındadır
ve bunun için yardım ister. Fakat depresyon ilerledikçe ışık
söndükçe, her şey negatif görünmeye başladıkça doktora
ben iyileşmek istiyorum demez. Yoğun problemler içinde sıkışıp
kalmış ve çözüm arayan, çözmek içinde motivasyonu olan
insanlar gelip hekime yardım ister. Hastaların kendi rahatsızlıkları,
problemlerine göre beklentileri de farklı farklı olur. Hasta
sizden hiçbir şey beklemez onun yakınları vasıtasıyla ona
yaklaşmaya çalışırsınız. Hastalık yoktur hasta vardır.
Herkes ayrı bir dünyadır. Herkese karşı yaklaşım tarzınız
uygulayacağınız yöntem çok farklıdır, o yüzden
psikiyatristin bu anlamda iyi donanmış olması gereklidir.
Doktor
kendi kültürünü tanımalı
Karaca ayrıca
doktorun kendi kültürel kimliğini özümsemiş olması gerektiğini
söylüyor. Kendilerine her ilden hasta geldiğini ve onlarla
iletişimin sağlıklı olması için bunun önemli olduğunu
vurguluyor. Kendilerine Almanya’dan, Hollanda’dan birçok
hasta geldiğini orada iyi doktorlar olmasına rağmen hastalarının
kültürlerini bilmedikleri için yardımcı olamadıklarını
belirtiyor ve ekliyor: “Pisikiyatristin karşıdakinin yerine geçip
onu çok iyi anlaması önemli; ama kendisini onun yoluna kaptırmaması
gerekir. Bunu belli bir tecrübeden sonra doktorlarda atlatıyor.
Karşındaki kişinin problemleri seni etkiliyor, kendi içindeki
sorunlarla onun sorunlarını birleştiriyorsun. Hekim hastanın
sorunlarını çözmekte yetersiz kalırsa hem kendine zarar
veriyor hem de hastanın durumunu daha kötüleştirebiliyor.
Hastanın kendi iç dünyasını doktorun iyi tespit etmesi
gerekiyor. Savunma mekanizmalarını, başa çıkma yöntemlerini,
nelerde tıkanıklık yaşadığını bilmesi dahilinde hastanın
iyileşmesi için onun önünün açabiliyor.” (Deniz Akgün)
Akvaryumla Alzheimer tedavisi
Indiana Üniversitesi Nöroloji Bölümü
uzmanı Nancy Edwars,
akvaryumun Alzheimer hastalığı tedavisinde önemli yararları
olduğunu belirtiyor. 60 Alzheimer hastasını iki ayrı gruba ayıran
Edwars, gruplardan birini iki ay boyunca 10 akvaryum yerleştirilmiş
bir odada 30 dakikalık tedavi seanslarına almış. Akvaryumlu
odada tedavi gören hastalar, diğer odadakilere göre yüzde
21’lik bir iyileşme belirtisi göstermişler.
Sigara içen çocuklar
Sigara içenler, kendilerine
verdikleri zarardan daha fazlasını
havada oluşan “Çevresel Sigara Dumanı” ile çevrelerindeki
insanlara veriyorlar. Özellikle de çocuklara. Günde yarım
paket veya daha fazla sigara içen anne babaların çocuklarının
herhangi bir solunum yolu hastalığından hastaneye yatma riski 2
kat daha fazla.
Yanan bir sigaranın
dumanı ve sigara içen kişinin soluğu ile yaydığı dumanın
bileşiminden oluşan havayı solumak zorunda kalmaya “pasif içicilik”
deniyor. Kötü kokulu, yakıcı, göz ve burnu rahatsız edici
kokusuyla kolayca ayırt edilebilen ÇSD (Çevresel Sigara Dumanı),
daha da önemlisi sağlığı tehdit ediyor. ÇSD içinde, en az
43 tanesi kanser yapıcı olan 4 binden fazla kimyasal madde
belirlenmiş. Bu arada, ABD’de erişkinlerin yaklaşık yüzde
26’sının sigara içtiği ve 5 yaşın altındaki çocukların
yüzde 50-67’sinin de en az bir erişkinin sigara içtiği
evlerde yaşadığı düşünüldüğünde çocukların ne kadar büyük
bir tehlikede olduğu daha iyi anlaşılıyor.
En büyük
zarar çocuklara
ÇSD
herkes için zararlı;
ancak anne karnındaki bebekler, küçük bebekler ve çocuklar
daha büyük risk altında. Çünkü gelişmekte olan akciğer,
beyin gibi organlar zarar görüyorlar. Anne ve bebek arasındaki
hamilelik boyunca devam eden kan dolaşımı ve bu yolla yapılan
alış veriş sigara içen hamile kadınlarda değişir. Uzun dönemde
ne gibi sağlık sorunlarına yol açtığı henüz bilinmiyor;
ama bazı çalışmalar hamilelikte sigara içmenin yarık
damak-dudak gibi doğum oluyor ve düşük doğum yapma ihtimali
daha fazla. Ayrıca, sigara içen annelerin çocuklarında 1-12
aylık bebeklerin en sık ölüm nedeni olan “Ani Bebek Ölümü
Sendromları”na daha sık rastlanıyor.
Çocuk akciğeri
ve solunum sistemi
Her yaştaki
çocukta ÇSD’ye maruz kalmak akciğer işlevlerini bozuyor ve
çocukluk dönemi astımlarının sıklığını ve şiddetini artırıyor.
Pasif içicilik; sinüzit, rinit, kistik fibrozis, kronik solunum
problemleri (öksürük, geniz akıntısı gibi) rahatsızlıklarını
ve özellikle iki yaşın altındaki çocuklarda bronşit ve zatürree
olasılığını artırıyor. 1992 tarihli bir çalışmada ÇSD’nin
18 aydan küçük çocuklarda her yıl 150-300 bin alt solunum
yolları enfeksiyonlarına yol açtığı gözlenmiş. Bu
hastalardan 15 bini hastaneye yatmak zorunda kalmış. Günde yarım
paket veya daha fazla sigara içen anne babaların çocuklarının
herhangi bir solunum yolu hastalığından hastaneye yatma riski 2
kat daha fazla.
ÇSD
kanser sebebi
Diğer
kanser nedeni hava kirletici maddelere göre ÇSD’nin 100 kat
daha fazla kansere yol açma riski bulunuyor. ÇSD, her yıl 3
binden fazla sigara içmeyen kişinin akciğer kanserinden ölümüne
yol açıyor. Hem kulak enfeksiyonlarının sayısını artırıyor,
hem de kulak hastalığının süresini uzatıyor. Solunan duman
burun arkasıyla orta kulağı birbirine bağlayan östaki
borusunu irrite ettiği için orta kulakta sıvı birikimi ve
enfeksiyonlara yol açıyor. Bu arada, çocuklarda duyma kaybının
en önemli sebeplerinden birinin kulak enfeksiyonu olduğunu da
hatırlatalım. Hamilelik ve sonrasında sigara içen annelerin çocukları
da diğerlerine göre daha çok davranış bozukluğu gösteriyor.
Hiperakitivite, okul performansı ve entelektüel kazanımları
bozuluyor.
Ne
yapabilirsiniz?
Eğer
içiyorsanız, sigarayı bırakın! Bu konuda yardıma ihtiyacınız
olursa doktorunuza başvurun. Zira, sigarayı bırakmanıza yardımcı
olacak birçok ürün var artık. Evinizde sigara içenler varsa,
onların bırakmasına yardımcı olun. Bu mümkün değilse,
onlardan ve ziyaretçilerden evin dışında sigara içmelerini
rica edin. Arabanızda sigara içilmesine izin vermeyin. Çocuğunuzun
okulunda ya da çevresinde sigara içilip içilmediğini kontrol
edin. (Bahar
Berkman)
Her 5 kadından
birinin sorunu: Meme kistleri
"Her kist meme kanseri midir?"
konulu toplantıda meme kistlerinin sebep olduğu riskler, teşhis
ve tedavi yöntemleri ele alındı. Toplantıda konuşan Prof. Dr.
Tuncay Çelenk, "Meme kistlerinin kansere dönüşme ihtimali
var. Bu nedenle düzenli olarak takip edilmeli." diye konuştu.
Her 5 kadından birinde görülen meme
kistlerinin kansere dönüşme riskine karşı düzenli olarak
takip edilmesi gerektiği belirtildi. Memesinde kist bulunan
kadınların yüzde 3,5'inin kansere yakalandığına işaret
edildi.
Acıbadem Hastanesi Bağdat Caddesi
Polikliniği genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Tuncay Çelenk,
"Kistler, ağrı ve memede sertlik hissi ile ortaya çıkıyor.
Kistlerin yüzde 15'i kronik hale geliyor. Basit kistler kanser
riski taşımıyor. Ancak kist duvarının kalınlaşması ve
kansere dönüşme olasılığı her zaman vardır." diye
konuştu.
Acıbadem Hastanesi Konferans Salonu'nda
yapılan toplantıda her 5 kadından birinde 1 milimetreden daha büyük
kistler gözlendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tuncay Çelenk,
"Meme, göğüs kafesinin ön kısmında göğüs adalesi ve
göğüs duvarı önünde etrafı yağ dokusu ile çevrili âdeta
deriden bir zarf içine sokulmuş bir nevi ter bezidir. Kistler
aniden ve süratle ortaya çıkarlar. Bir sonraki âdetten sonra
küçülebilir ya da kalıcı olabilirler." diye ekledi.
Kistlere yol açan
faktörler
Meme kistlerine
sebep olan faktörlerin başında kalıtım geliyor. Kalıtımın
kistlerin oluşumundaki rolünün yüzde 5-7
olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Meme kanallarının
tıkanması, kanallarının genişlemesi, travmadan kaynaklanan
sorunlar, östrojen hormonu kullanılması, meme kistlerinin
oluşumuna yol açabilir. Kistlerin kansere dönüşme görülme
oranı 40-50 yaş grubunda artiyor. 0-30 yaş arasinda risk yüzde
0 iken, 40-50 arasında
yüzde 15'e kadar çıkar." dedi.
Nasıl teşhis
konulur?
Tüm dünyada
memeyle ilgili taramalara 30 yaşından sonra başlanıyor. Meme
kistlerinin kanser olup olmadığının belirlenmesi için
öncelikle elle muayene yapılıyor. Fizik muayeneden sonra
ultrasonografi ve mamografi ile meme dokusunda inceleme
yapıldığını belirten Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Kistin
içeriğinin ne olduğunu belirlemek için iğne biopsisi
yapılır. Kist içindeki sıvıdan iğneyle örnek alınır.
Mikroskopik inceleme yapılır. Kesin tanı konulur. Kist kanser
değilse sadece iğneyle boşaltılır. İçi boşaltılmasına
rağmen, kist oluşursa çıkarılır. 6 ay aralıkla memedeki
kist, ultrasonografi çekilerek takip edilir." diyekonuştu.
Meme kanseri
nasıl tedavi edilir?
Konuşmasında meme
kistlerinin kanser olduğunun belirlenmesi durumunda kistle
birlikte memenin bir bölümünün çıkarıldığını söyleyen
Prof. Dr. Tuncay Çelenk, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Memenin bir bölümü çıkarıldıktan
sonra koltuk altı lenf bezleri de alınır. Sonuca göre
kemoterapi ve radyoterapiyle tedaviye devam edilir. Eğer kanserli
doku 2 santimetreden büyükse ve meme dokusu dışına
taşmışsa memenin tümü, hatta altındaki adale dokusu ile
birlikte alınır, koltuk altı lenf düğümleri çıkarılır.
Yine kemoterapi ve radyoterapi yapılır."
Meme kanserine sebep olan değişik risk
faktörleri olduğunu belirten Prof. Dr. Tuncay Çelenk, bunların
başında kalıtımın yer aldığına dikkat çekti. Erken yaşta
âdet görülmesinin de meme kanseri açısından önemli bir risk
olduğunu vurgulayan Prof. Dr.Tuncay Çelenk, şunları söyledi:
"İklim kuşağımızda âdet görme
yaşı 12-14
yaş arasında değişmektedir. Âdet görme yaşı 9-10-11 olduğunda
risk artmaktadır. Erken yaşta meme gelişmekte ve daha fazla
hormonal etkiye maruz kalmaktadır. Hiç doğum yapmamış olmak,
geç yaşta doğum yapmak, geç menopoza girmek, yanlış beslenme
alışkanlıkları ve alkol kullanımı da meme kanseri konusunda
önemli risk faktörleridir." (Dilruba
KAYA)
|