GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

09/02/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH


HAYAT/sağlık

 

Küçük şikayetlere çareler

Baş ağrısı, dudağımızdaki uçuklar, uykusuzluk gibi çoğu zaman şikayet ettiğimiz; ama gidermek için ne yapacağımızı da bilemediğimiz dertlerimizin aslında herkesin uygulayabileceği kolay çareleri var.

Ciddi hastalıkların dışında sık sık başımıza gelebilen küçük dertlerimiz de var. Çaresi bilinmediği zaman tüm vücut ve moral dengesini alt üst eden bu şikayetler çoğu zaman kolayca halledilebiliyor. Örneğin, Kanadalı bilim adamları acı kırmızı çarliston biberin veya kırmızı biberin ağrıya karşı doğal bir çare olduğunu ortaya çıkardılar. Bibere keskin acılığı veren etkili madde capsaicin, ağrıya, sancıya karşı hassasiyeti de azaltıyor. Capsaicin vücutta acıyı hafifleten kimyasal maddelerin oluşmasını etkiliyor. Çarliston biberin bu arada baş ağrısına, eklem iltihaplarına iyi geldiği ortaya çıkarıldı. Domates ve kırmızı çarliston biber de kansere neden olan serbest radikallere karşı en iyi koruyucudur. Çiğ ve kırmızı sebzede bulunan lycopen maddesi, radikalleri yakalamada havuçta bulunan betakarotinden daha etkili.

Gıda zehirlenmeleri
Eğer bozulmuş et yediğinizden şüpheleniyorsanız, hemen 3000 mg’lık C vitamini kapsülü alın. Bu sizi et zehirlenmesine karşı koruyacaktır. Eczanelerde bulabileceğiniz, hazmı kolaylaştırıcı enzimleri de deneyebilirsiniz. Bu dönemde eğer bağırsaklarınız bozulduysa, bol kepekli ve lifli besinler kullanın; sıvı alın. Asla ishal kesici ilaçlara başvurmayın. Kuru cildi altı ile sekiz hafta gibi bir sürede nemlendirmek için, her gün bir kapsül E vitamini ile bir çorba kaşığı kenevir yağı içilebilir. Bu şekilde, hücre cepheleri yağ asitleri ile güçlendirilmiş olur ve böylece suyu daha iyi tutmaları sağlanır.

Dudağınız uçukladıysa
Bir çorba kaşığı dolusu suyla karıştırılmış, yüzde 3 oranında oksijenli su ile ağzınızı çalkalayın. Sonra yaranın üzerine, bir saat boyunca, her 15-20 dakikada bir yoğurt sürün. Bu işlemi gün içinde birkaç kez tekrarlayın. Ayrıca bu süre içinde çikolata, fındık-fıstık, patlamış mısır gibi yiyecekleri kesmenizde yarar var. Bunların yerine, biftek, tavuk, yumurta ve peynir gibi, bir çeşit aminoasit olan lizin bakımından zengin yiyecekler tüketin.

Uçak yolculuklarından sonra
“Jet lag” denilen, uzun uçuşlar sonrasındaki bitkinlik halini en aza indirmek için, yolculuk öncesindeki üç gün boyunca, günde iki kez 25 mg’lık B vitamini kompleksi ile 1000 mg’lık C vitamini alın. Yağsız et yemeye dikkat edin, kızarmış yiyeceklerle şekerden uzak durun. Yolculuk sırasında da bol su içmenizde yarar var. Sıkı bir step veya alet çalışmasının ardından, ya da çok hareket edip yorulduğunuzda iyice gerilen kaslarınızı rahatlatmak için, bir miktar rendelenmiş havucu, nemli bir bezin içine yerleştirin ve acıyan kısmın üzerinde yarım saat kadar bekletin. Bu işlemi dilediğinizde tekrarlayın. Tuzlu bir banyo da çok iyi gelecektir.

Tatlı rüyalara
Uykusuzluğun en önemli sorumlularından biri, geceleri kan şekeri seviyesindeki düşmedir. Bunu önlemek içinse yatmadan önce bir şeyler atıştırmakta yarar vardır. Bir basit karbonhidrat ile bir de kompleks karbonhidrat bir arada alınmalı. Tost ekmeği ile salam gibi. Ya da 20 kez esnemeyi deneyin. İnanılması güç ama işe yaradığını göreceksiniz. Bir tatlı kaşığı toz zencefil, özellikle yolculuklardaki mide bulantısına karşı hem güvenli, hem de çok etkili bir çözüm olacaktır. Zencefili bir sıvıya karıştırıp içebilirsiniz.

Cilt temizliği için
Cildinizdeki siyah noktalardan yakınıyorsanız ucuz ve kolay bir yöntem önerebiliriz. Mutfağınızda her zaman bulunabilecek bir malzeme olan karbonat, iyi bir cilt temizleme malzemesi olabilir. Bir kahve fincanı kaynatılıp soğutulmuş suyun içine bir çay kaşığı karbonat koyup karıştırın. Bir pamuk yardımıyla cildinize sürün. Birkaç dakika nemli kalmasını sağlayacak şekilde, aynı işlemi tekrarlayın ve bu kez biraz bastırarak yüzünüzü silin.


Çocuğunuzun İlk ayakkabısı

Doğru ayakkabı seçimi, çocuğun ayağının sağlıklı gelişmesi açısından büyük önem taşır. Çocuk giysileri içinde belki de aceleye getirilmeden büyük bir özenle seçilmesi gereken en önemli eşyadır ayakkabı. Ortopedistler çocuğun ilk ayakkabısının seçiminde dikkat edilmesi gereken noktaları şöyle sıralıyorlar:

Çocuğunuzun ilk ayakkabısı ayak bileklerine kadar gelmeli, bütün ayağını yumuşak bir şekilde sarmalıdır. İlk ayakkabısının topukları da olmalı, ancak bunların boyu, 3-6 milimetreyi geçmemeli. Topuk çok yüksek olursa, çocuğun ayağı ayakkabının içinde öne kayar. Ayağın üstünü kaplayan deri ne kadar yumuşaksa, parmaklarının bulunduğu yerdeki deri de o kadar sert olmalıdır.

Böylece ayakkabı, rahatça ayakta durmasına ve yürümesine yardımcı olur. Ayakkabı çocuğun parmaklarını rahatça hareket ettirebilecek büyüklükte olmalı. Burnunda en azından 10 mm'lik bir boşluk bulunmalı. Bir bebek, bir ayakkabıyı en çok altı ay giyebilir. Çoğu kez altı hafta bile ayakkabısının ayağına küçük gelmesi için yeter de, artar bile. Çok küçük ayakkabı giyen çocukların ayak parmakları içeriye dönük gelişir. Ayakkabının tabanlarının kaymamasına dikkat edin. Lastik ya da sentetik tabanlı ayakkabıları tercih etmelisiniz. Evde giymesi için yumuşak tabanlı bir ayakkabı alabilirsiniz.

Denemeden almayın
Çocuğunuzun ayakkabılarını ezbere satın almayın. Ayakkabıyı alacağınız dükkana onu da beraber götürmeli ve önceden mutlaka giydirmelisiniz. Bazen çocuklar ayakkabı denerken parmaklarını çekerler. Bu durumda ayak parmaklarını gevşetmesini sağlayın. Çocuğunuz ayakkabıyı denerken, yüzüne ve yürüyüşüne dikkat edin. Ayakkabı çok büyükse, ayakkabının burnunu sürterek yürür. Ayakkabının büyüklüğünün uygun olup olmadığını anlamak için baş parmağınızı ayakkabının burnuna hafifçe bastırın. Parmak uçları burun kısmına değmiyorsa, ayakkabı iyi demektir.

Sürekli ayakkabı giydirmeyin
Bir yaşını dolduran bir çocuk, aynı ayakkabıyı üç saatten fazla giymemelidir. Ya başka bir çift ayakkabı giydirmeli ya da çorapla dolaşmasına izin vermelisiniz. Evde çıplak ayak ya da çorapla dolaşması küçüklerin ayaklarının gelişmesi yönünden çok daha sağlıklıdır. Çok dar çoraplar parmakları sıkıştıracağından çoraplar da yeterince büyük seçilmelidir. Dar ayakkabı ve çoraplar parmak çarpıklıklarına yol açarlar. Çocuğun ayaklarının sağlıklı gelişmesi için, hem boyca hem de ence ayakkabısının ayaklarına uyması gerekir. Bu nedenle ayakkabı satın alırken, aceleye getirmemek ve bu ölçüleri en iyi veren ayakkabıyı arayıp bulmak gerekir. Düşük kaliteli ayakkabılar suyu az çektiğinden, terleyen ayak adeta su dolu bir çukurun içinde gibi olur. Buna karşılık kaliteli bir çift ayakkabı da emdiği teri ancak 24 saatte kurutabilir.


Çocuğunuzun karnı mı ağrıyor?

Çocuklar sağlıklı bir bünyeye sahip olsalar bile, mikroplar vücuduna girebilir ve idrar kesesinde çoğalabilir. İltihaplanma, çoğu defa sadece idrar kesesinde sınırlı kalır. Ancak bazı durumlarda böbreklere kadar da yayılabilir. Bunu önlemek için çocuğunuzu zamanında uygun antibiyotiklerle tedavi ettirmeniz gerekiyor. Böbreklerin ve idrar yollarının iltihaplanması, çocuklarda, özellikle de kız çocuklarında sık rastlanan bir durum.

Çocuklarda böbrek rahatsızlıkları genellikle bademcik ve cilt iltihaplarından sonra görülüyor. Hastalık, kanlı idrar ve göz kapaklarında, yüzde, bacaklarda şişlik ile kendini belli ediyor. Bu nedenle çocuğu böbrek rahatsızlıklarından korumak için önce toplumda bademcik iltihaplarını azaltmak gerekli. Böylece kısa süreli iltihapların, hiç belirti göstermeden de vücuda sinsice yerleşen müzmin hastalıklara dönüşmesi engellenebilir.

Çocuklarda hastalık şu belirtilerle kendini gösteriyor: Çok su içip, çok idrara çıkma, idrar yanması, idrar kaçırma, ateş, kilo alımının ve büyümenin duraksaması, halsizlik, solukluk, iştahsızlık, tekrarlayan kusmalar, kırmızı veya kahverengi idrar, göz kapaklarında, yüzde, bacaklarda şişme, karın ağrısı. (Şebnem Akçay)


Diş fırçanızı iyi seçin

Daha sağlıklı olmalarını sağlamak için dişlerinizi fırçalarken, seçtiğiniz diş fırçası uygun değilse diş ve diş etlerinize zarar da verebilirsiniz.

Dişlerin sağlıklı olmalarını sağlamak için 3-4 ayda bir diş fırçalarının değiştirilmesi, her gün fırçalanması ve sağlıklı bir diş macunu kullanılması gerektiğini biliriz de, diş fırçasının ağzımıza uygun olup olmadığına, şekline, boyuna ve kıllarına pek dikkat etmeyiz.

Diş fırçası satın alırken daha çok reklamlar ve diş fırçalarının fiyatları belirleyici olsa da ağız sağlığı açısından diş fırçasının sapı ve başı, kil sertliği, fırçanın materyali daha önemli. Bunun için, diş fırçası satın alırken, kılların başa iyice tutuşturulmuş ve fırçanın başının küçük ve konturlarının oval olmasına özen gösterin. Böylece fırça en derin noktalara, kıvrımlara, iç yüzeylere ve yirmi yaş dişlerine kadar rahatça ulaşır. Dişlerinizi fırçalarken fırçayı bastırmayın. Baskı uygulandığı takdirde diş etlerine ve minerallerine zarar verecektir. Bunun için basıncı hafifleten, hafif kavisli ve boyunlu diş fırçaları tercih edilmelidir.

Fırça dişinize zarar vermesin
Hiçbir zaman doğal maddeden yapılmış diş fırçası satın almayın. Bunun yerine kullanımı gibi, temizliği de kolay olan sentetik diş fırçalarını tercih edin. Diş fırçalarının kılları sert, yarı sert ve yumuşak olmak üzere üç tiptir. Genelde ağız ve dişler için uygun olan yumuşak kıllı diş fırçasıdır. Sert kıllı fırçalar daha uzun süre dayanır; ama diş minesine ve diş etine zarar verebilir. Eğer dişlerinizi sık sık fırçalıyorsanız yumuşak kıllı fırçalar daha uygun. Sigara içenlerse sert kıllıları tercih etmeli. Çocuklar için de yumuşak kıllı fırçalar daha uygundur. (Bahar Berkman)


Kemik erimesine karşı kalsiyum

Halk arasında ‘kemik erimesi’ de denen osteoporoz, insan hayatının uzaması ile kendini hissettirmeye başlayan bir hastalık. Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri her yıl sadece bu hastalık nedeni ile ortaya çıkan kemik kırıklarının tedavisi için yaklaşık 12 milyar dolar harcıyor. Aslında kalsiyum, fosfor ve magnezyum gibi minerallerin oluşturduğu kristallerden yapılmış olan kemiklerde, kemik yapan ve kemik yıkan iki tip hücre bulunuyor. Hayatın başlarından 20-25 yaşlarına kadar kemik yapan hücrelerin üstünlüğü sürüyor. 40-45 yaşlarına kadar bir yapım-yıkım dengesi görülürse de bu yaşlardan itibaren yıkım artmaya başlıyor. İşte bu yıkımın artması kemiğin taşıdığı mineral miktarını kırıklara sebep olacak kadar ciddi boyutlarda azaltıyor. Kemiklerin taşıdıkları mineral içeriğinin ciddi olarak azaldığı durumlarda osteoporozdan bahsediliyor.

Osteoporoz, kadınlarda kemik yıkan hücrelerin aşırı kemik yıkmalarını engelleyen faktörlerden birisi olan östrojen hormonunun miktarının düşmesi ile ortaya çıkıyor. Yaklaşık 45 yaşlarına gelen kadınların menopoz dönemine girmesi ile yumurtalık faaliyetlerinin bitmesi, büyük miktarlarda yumurtalıklar tarafından üretilen östrojen miktarını birdenbire düşürüyor ve kemik yıkan hücreler kontrolsüzce kemikleri yıkmaya başlıyorlar.

Ağrıları hafife almayın
Çok sinsi bir hastalık olan osteoporoz, genelde başka hastalıkların arkasına saklanarak belirtilerini gösteriyor. Başlangıçta bir bulgu olmasa da menopozu takip eden 3-5 yıl içerisinde kemiklerin yüzde 30’dan fazlası kaybedilebiliyor. Eğer osteoporoz tam olarak oluşmuş ise sırt ve bel ağrıları, sırtta kamburlaşma, boyda kısalma görülür. Özellikle omur kemikleri bu tip osteoporozdan çok etkilenirler, sıklıkla bu kemiklerde kırıklar olur. Ayrıca el bilek kemikleri de bu hastalıktan etkilenir. Osteoporoz daha sık olarak, ince ve narin yapılı, cilt ve saç rengi açık olan kadınlarda, erken menopoza giren, fiziksel aktivitesi az olan kadınlar ile sigara ve alkol kullananlarda, süt ve süt ürünlerini, besinleri ile az alanlar, böbrek fonksiyon bozukluğu olanlar, kortizon kullananlar, fazla doğum yapanlar ve ailesinde osteoporoz görülen kadınlarda görülüyor.

Beslenme ve hareketlerinize dikkat edin
Düzenli hekime gitme alışkanlığı bu hastalıktan koruyacak en önemli adım. Öncelikle de beslenmede bazı değişiklikler yapmak gerekiyor. Süt ve süt ürünleri gibi kalsiyumca zengin besinlerin alınması gerekiyor. Ancak bu tip ürünler yüksek oranlarda da yağ içerebildikleri için yağsız veya yağı azaltılmış olan tipleri kullanılmalı. Özellikle magnezyum ve C vitamini takviyesi alınmalı. Yüksek proteinli beslenmeden de kaçınılmalı. Tuz alımı azaltılıp lifli besinlerle beslenilmeli. Alkol ve kahveden uzak durulmalı ve mutlaka doktorun uygun göreceği egzersizler yapılmalı. Kadınlar, hayatı kolaylaştırmak ve düşmekten korunmak için evlerinde de bazı değişiklikler yapmalı. İşte bunlardan bir kaçı:

Çorap ve ayakkabı giyerken bir yere oturun, uygun ayakkabı seçin, ağır eşyaları taşımayın, eğilmeniz gerekiyorsa belinizi bükmeden, dizlerinizi bükerek eğilin, ani hareketlerden kaçının, buzlu ve kaygan zeminlerde dolaşmamaya özen gösterin, evinizin aydınlatmasını gözden geçirin ve daha iyi bir görüş sağlayacak şekilde aydınlatın, yatak odası ve banyo arasındaki yolu her zaman aydınlatın, sık kullandığınız eşyalarınızı yakınınıza yerleştirin, evinizde kolay erişilebilecek yerlerde telefonlar bulundurun, banyo ve tuvaletlere sağlam tutunabileceğiniz tutma kolları yaptırın, banyo küveti ve zemininin kayganlığını önleyecek tedbirleri alın, yanları destekli iskemleleri tercih edin. (Şebnem Akçay)


Baharda kâbus yaşayanlar

Bahar aylarının gelmesiyle alerjik hastalıkları olanlar için de zor geçecek bir dönem başlar. Çiçek polenlerinin havada uçuşmaya başlamasıyla burun akıntıları, sulanan gözler ve hapşırma günleri de gelir. Alerjiyi, vücudun alerjen maddeye verdiği cevap olarak tanımlayan Avrasya Hastanesi Kulak Burun Boğaz doktoru Ferhat Oğuz, hastalığın belirtilerini, burundan su gibi akan akıntı, burun ve boğaz kaşıntısı, çok sık hapşırma, burun tıkanıklığı, gözlerde sulanma şeklinde açıklıyor. Bir bitkiye veya hayvana ait bir parçacık vücuda girerse (gözü kaplayan zardan, burun veya boğazdan) bu istilayı önlemek amacıyla vücutta bir yanıt gelişiyor. Bu durum normal şartlar altında yararlı ve doğal bir koruma.

Alerjenler vücudu antikor yapmak üzere uyarırlar. Bunlar daha sonra alerjenlerle birleşip vücudu bu istenmeyen etkilere yol açan bazı kimyasal maddeleri salgılamasını sağlıyorlar. Bunlar içinde en iyi bilinen kimyasal madde olan Histamin, burun zarlarının şişmesine, kaşıntıya, tahrişe ve aşırı miktarda akıntı oluşmasına neden oluyor.

Sprey, ilaç ve aşı tedavisi
Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri göz, burun ve boğazdaki zarlar üzerinde birikiyorlar. Bahar aylarında, genellikle çayır ve çiçeklerde oluşan polenlerin, yeşililklerin, ağaçların, ev tozları, ev mantarları, akarlar gibi havada uçuşan maddelerin alerjiye sebep olduğunu söyleyen Ferhat Oğuz, yapılan muayene sonucunda hangi maddenin hastada alerji yaptığını belirlediklerini ve buna göre tedaviye başladıklarını anlatıyor. Alerjinin tedavisinde, burun spreyleri ve sendromları azaltıcı etkisi olan ilaçlar veriliyor. Burun kaşıntısını, hapşırığı azaltıcı etkisi olan ilaçlar, hastaları rahatlatıyor. Tespit edilmiş alerjinin önlenmesine yönelik aşı tedavisi de yapılıyor; ama bu tedavi sonucunda herkeste tam sonuç alınamıyor. Üstelik uzun da sürüyor. Aşı tedavisinin tespit edilen alerjen maddeyi kişiye verip direnç sağlamak maksadıyla ve daha çok yoğun şikayeti olanlara uygulandığını ifade eden Dr. Oğuz, hastaların ilk haftalarda sık sık geldiklerini, daha sonraki aylarda bunun seyrekleştiğini ve tedavi süresinin 2-3 hatta 5 yıla kadar uzayabildiğini belirtiyor. Alerjinin ilerleyen safhalarında, sürekli devam eden kaşıntının burun içinde et büyümesine ve enfeksiyonlara karşı direnç eksikliğine sebep olabileceğine dikkat çeken Ferhat Oğuz, bunun için hastaların sürekli kontrol altında olmaları gerektiğini de vurguluyor.

Ne yapabilirsiniz?
Her şeyden önce evde nemsiz bir ortam oluşturun ve evinizi sık sık havalandırın. Tozlu ortamlara girmeyin. Bitkiler polenlerini özellikle sabah 5 ile 10 saatleri arasında saçtıkları için bu saatlerde dışarıda kalmaktan kaçının. Çiçekli yerlerde bulunmayın. Polenlerden mümkün olduğu kadar uzak durun. Evinizde içeride uçuşan şeyleri temizleyen aspiratörler kullanabilirsiniz. Çimleri keserken veya ev temizliği yaparken eczanelerden temin edebileceğiniz bir polen maskesi takın. Polenlerin çok yoğun olduğu dönemlerde kapıları ve pencereleri kapalı tutun. Evde bulunan bitki ve hayvanlardan uzaklaşın. Tüy yastıkları, yün battaniye ve yün örtüleri pamuk veya sentetik maddede yapılmış olanlarla değiştirin. Şilteleri plastik kılıf içine koyun. Her gün egzersiz yapın. Sigarayı bırakın ve diğer hava kirliliğine neden olan şeylerden uzak durun. Dengeli beslenin, karbonhidratları en aza indirin. Diyetinizi vitaminlerle özellikle de C vitaminiyle destekleyin. (Şemsinur Bektaş)


Doktorunuzdan ne bekliyorsunuz?

Bazı sorunlarımıza çare bulmak ya da bunlar büyümeden profesyonel kişilere danışmak bizim yararımıza olabileceği halde toplum içerisinde bunun yadırganması nedeniyle, çekiniyoruz.

Dr. Ender Karaca, kendilerine gelen hastaların genelde problemli ve hayat içerisinde sıkıntıları olan insanlar olduğunu ve her tür sorunların bir şekilde çözülebileceğini söylüyor. Onlara gelen bir kişinin rahatsızlığının olduğunu belirten Karaca, problemi kişinin çözmek zorunda olduğu daha çok gündelik hayatla ilgili çevresiyle ilgili veya çözmekte zorlandığı meseleler olarak tanımlıyor. Psikiyatrisine bu konularla ilgili danışıyor. “Biz hepimiz bunu zaman zaman yaşarız ve problemler geçicidir. Bu problemlerle ya savaşırsınız ya da geri kaçarsınız bu problemler birikir ya da çözülür. Ne birikme aşamasında ne de çözülme aşamasında bu sorunlar da kronikleşme ilk başta görülmez. Fakat rahatsızlık iki şekilde olur; ya kişi genetik olarak belli bir rahatsızlığa sahiptir ki, bu toplumsal sürece katılımıyla ortaya çıkar. Ya da uzun süreli problemlerin kişilik yapısıyla beraber kişi de birikir ve bunun çatlak vermesiyle ortaya çıkar. Kişi bir takım şeyleri çözme noktasında kendisi halledemeyecek durumda olduğu zaman rahatsızlık patlak verir ve artık orda profesyonel desteğe ihtiyaç duyar. Belli aktiviteleri ancak yapmaya elverişli olduğu zaman yapabilir. Eğer bir şeyleri yapma zemini yoksa o aktiviteleri yapmak istese de yapamaz. Eğer biyolojik olarak beynin çalışmasında dengesizliği olan ilaç tedavisi gerektiren biri bir şeyi çok yapmak istese de yapamaz. İşte istediğimiz bir şey olmadığı zaman hayal kırıklığına uğradığımız da beklentilerimiz yerine gelmediğin de depresyonlar yaşarız. Bu depresyonlar çok doğaldır ve çevreyle ilişkilerimizi etkilemez, hatta bu depresyonların insani motive ettiği de söylenir. Bir depresyonun olmaması da patolojiktir.”

İnsan bir bütündür
Dr. Ender Karaca, insanın bütün olarak ele alınması gerektiğini, insanın üzüleceğini, sevineceğini, acı çekeceğini, mutlu olacağını göz önünde tutulması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor.” Bir insanda bunların hepsinin yaşanması gerekir. Fakat bu ne zaman kişinin gündelik hayatının etkilemeye başlarsa, iş performansını azaltırsa, kendine bakımını düşürürse bedensel belirtileri görülürse (baş ağrısı, çarpıntı, sırt eğrisi, göğsünde sıkışma) psikolojisi kendisini bedensel hareketlerle belirtmeye başladığı durumlarda artık rahatsızlık oturmuş demektir. Bu safhadan sonra psikiyatrist el koyabiliyor. Depresyonda olan bir hasta özellikle ilk dönemlerinde sıkıntının farkındadır ve bunun için yardım ister. Fakat depresyon ilerledikçe ışık söndükçe, her şey negatif görünmeye başladıkça doktora ben iyileşmek istiyorum demez. Yoğun problemler içinde sıkışıp kalmış ve çözüm arayan, çözmek içinde motivasyonu olan insanlar gelip hekime yardım ister. Hastaların kendi rahatsızlıkları, problemlerine göre beklentileri de farklı farklı olur. Hasta sizden hiçbir şey beklemez onun yakınları vasıtasıyla ona yaklaşmaya çalışırsınız. Hastalık yoktur hasta vardır. Herkes ayrı bir dünyadır. Herkese karşı yaklaşım tarzınız uygulayacağınız yöntem çok farklıdır, o yüzden psikiyatristin bu anlamda iyi donanmış olması gereklidir.

Doktor kendi kültürünü tanımalı
Karaca ayrıca doktorun kendi kültürel kimliğini özümsemiş olması gerektiğini söylüyor. Kendilerine her ilden hasta geldiğini ve onlarla iletişimin sağlıklı olması için bunun önemli olduğunu vurguluyor. Kendilerine Almanya’dan, Hollanda’dan birçok hasta geldiğini orada iyi doktorlar olmasına rağmen hastalarının kültürlerini bilmedikleri için yardımcı olamadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Pisikiyatristin karşıdakinin yerine geçip onu çok iyi anlaması önemli; ama kendisini onun yoluna kaptırmaması gerekir. Bunu belli bir tecrübeden sonra doktorlarda atlatıyor. Karşındaki kişinin problemleri seni etkiliyor, kendi içindeki sorunlarla onun sorunlarını birleştiriyorsun. Hekim hastanın sorunlarını çözmekte yetersiz kalırsa hem kendine zarar veriyor hem de hastanın durumunu daha kötüleştirebiliyor. Hastanın kendi iç dünyasını doktorun iyi tespit etmesi gerekiyor. Savunma mekanizmalarını, başa çıkma yöntemlerini, nelerde tıkanıklık yaşadığını bilmesi dahilinde hastanın iyileşmesi için onun önünün açabiliyor.” (Deniz Akgün)


Akvaryumla Alzheimer tedavisi

Indiana Üniversitesi Nöroloji Bölümü uzmanı Nancy Edwars, akvaryumun Alzheimer hastalığı tedavisinde önemli yararları olduğunu belirtiyor. 60 Alzheimer hastasını iki ayrı gruba ayıran Edwars, gruplardan birini iki ay boyunca 10 akvaryum yerleştirilmiş bir odada 30 dakikalık tedavi seanslarına almış. Akvaryumlu odada tedavi gören hastalar, diğer odadakilere göre yüzde 21’lik bir iyileşme belirtisi göstermişler.


Sigara içen çocuklar

Sigara içenler, kendilerine verdikleri zarardan daha fazlasını havada oluşan “Çevresel Sigara Dumanı” ile çevrelerindeki insanlara veriyorlar. Özellikle de çocuklara. Günde yarım paket veya daha fazla sigara içen anne babaların çocuklarının herhangi bir solunum yolu hastalığından hastaneye yatma riski 2 kat daha fazla.

Yanan bir sigaranın dumanı ve sigara içen kişinin soluğu ile yaydığı dumanın bileşiminden oluşan havayı solumak zorunda kalmaya “pasif içicilik” deniyor. Kötü kokulu, yakıcı, göz ve burnu rahatsız edici kokusuyla kolayca ayırt edilebilen ÇSD (Çevresel Sigara Dumanı), daha da önemlisi sağlığı tehdit ediyor. ÇSD içinde, en az 43 tanesi kanser yapıcı olan 4 binden fazla kimyasal madde belirlenmiş. Bu arada, ABD’de erişkinlerin yaklaşık yüzde 26’sının sigara içtiği ve 5 yaşın altındaki çocukların yüzde 50-67’sinin de en az bir erişkinin sigara içtiği evlerde yaşadığı düşünüldüğünde çocukların ne kadar büyük bir tehlikede olduğu daha iyi anlaşılıyor.

En büyük zarar çocuklara
ÇSD herkes için zararlı; ancak anne karnındaki bebekler, küçük bebekler ve çocuklar daha büyük risk altında. Çünkü gelişmekte olan akciğer, beyin gibi organlar zarar görüyorlar. Anne ve bebek arasındaki hamilelik boyunca devam eden kan dolaşımı ve bu yolla yapılan alış veriş sigara içen hamile kadınlarda değişir. Uzun dönemde ne gibi sağlık sorunlarına yol açtığı henüz bilinmiyor; ama bazı çalışmalar hamilelikte sigara içmenin yarık damak-dudak gibi doğum oluyor ve düşük doğum yapma ihtimali daha fazla. Ayrıca, sigara içen annelerin çocuklarında 1-12 aylık bebeklerin en sık ölüm nedeni olan “Ani Bebek Ölümü Sendromları”na daha sık rastlanıyor.

Çocuk akciğeri ve solunum sistemi
Her yaştaki çocukta ÇSD’ye maruz kalmak akciğer işlevlerini bozuyor ve çocukluk dönemi astımlarının sıklığını ve şiddetini artırıyor. Pasif içicilik; sinüzit, rinit, kistik fibrozis, kronik solunum problemleri (öksürük, geniz akıntısı gibi) rahatsızlıklarını ve özellikle iki yaşın altındaki çocuklarda bronşit ve zatürree olasılığını artırıyor. 1992 tarihli bir çalışmada ÇSD’nin 18 aydan küçük çocuklarda her yıl 150-300 bin alt solunum yolları enfeksiyonlarına yol açtığı gözlenmiş. Bu hastalardan 15 bini hastaneye yatmak zorunda kalmış. Günde yarım paket veya daha fazla sigara içen anne babaların çocuklarının herhangi bir solunum yolu hastalığından hastaneye yatma riski 2 kat daha fazla.

ÇSD kanser sebebi
Diğer kanser nedeni hava kirletici maddelere göre ÇSD’nin 100 kat daha fazla kansere yol açma riski bulunuyor. ÇSD, her yıl 3 binden fazla sigara içmeyen kişinin akciğer kanserinden ölümüne yol açıyor. Hem kulak enfeksiyonlarının sayısını artırıyor, hem de kulak hastalığının süresini uzatıyor. Solunan duman burun arkasıyla orta kulağı birbirine bağlayan östaki borusunu irrite ettiği için orta kulakta sıvı birikimi ve enfeksiyonlara yol açıyor. Bu arada, çocuklarda duyma kaybının en önemli sebeplerinden birinin kulak enfeksiyonu olduğunu da hatırlatalım. Hamilelik ve sonrasında sigara içen annelerin çocukları da diğerlerine göre daha çok davranış bozukluğu gösteriyor. Hiperakitivite, okul performansı ve entelektüel kazanımları bozuluyor.

Ne yapabilirsiniz?
Eğer içiyorsanız, sigarayı bırakın! Bu konuda yardıma ihtiyacınız olursa doktorunuza başvurun. Zira, sigarayı bırakmanıza yardımcı olacak birçok ürün var artık. Evinizde sigara içenler varsa, onların bırakmasına yardımcı olun. Bu mümkün değilse, onlardan ve ziyaretçilerden evin dışında sigara içmelerini rica edin. Arabanızda sigara içilmesine izin vermeyin. Çocuğunuzun okulunda ya da çevresinde sigara içilip içilmediğini kontrol edin. (Bahar Berkman)


Her 5 kadından birinin sorunu: Meme kistleri

"Her kist meme kanseri midir?" konulu toplantıda meme kistlerinin sebep olduğu riskler, teşhis ve tedavi yöntemleri ele alındı. Toplantıda konuşan Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Meme kistlerinin kansere dönüşme ihtimali var. Bu nedenle düzenli olarak takip edilmeli." diye konuştu.

Her 5 kadından birinde görülen meme kistlerinin kansere dönüşme riskine karşı düzenli olarak takip edilmesi gerektiği belirtildi. Memesinde kist bulunan kadınların yüzde 3,5'inin kansere yakalandığına işaret edildi.

Acıbadem Hastanesi Bağdat Caddesi Polikliniği genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Kistler, ağrı ve memede sertlik hissi ile ortaya çıkıyor. Kistlerin yüzde 15'i kronik hale geliyor. Basit kistler kanser riski taşımıyor. Ancak kist duvarının kalınlaşması ve kansere dönüşme olasılığı her zaman vardır." diye konuştu.

Acıbadem Hastanesi Konferans Salonu'nda yapılan toplantıda her 5 kadından birinde 1 milimetreden daha büyük kistler gözlendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Meme, göğüs kafesinin ön kısmında göğüs adalesi ve göğüs duvarı önünde etrafı yağ dokusu ile çevrili âdeta deriden bir zarf içine sokulmuş bir nevi ter bezidir. Kistler aniden ve süratle ortaya çıkarlar. Bir sonraki âdetten sonra küçülebilir ya da kalıcı olabilirler." diye ekledi.

Kistlere yol açan faktörler
Meme kistlerine sebep olan faktörlerin başında kalıtım geliyor. Kalıtımın kistlerin oluşumundaki rolünün yüzde 5-7 olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Meme kanallarının tıkanması, kanallarının genişlemesi, travmadan kaynaklanan sorunlar, östrojen hormonu kullanılması, meme kistlerinin oluşumuna yol açabilir. Kistlerin kansere dönüşme görülme oranı 40-50 yaş grubunda artiyor. 0-30 yaş arasinda risk yüzde 0 iken, 40-50 arasında yüzde 15'e kadar çıkar." dedi.

Nasıl teşhis konulur?
Tüm dünyada memeyle ilgili taramalara 30 yaşından sonra başlanıyor. Meme kistlerinin kanser olup olmadığının belirlenmesi için öncelikle elle muayene yapılıyor. Fizik muayeneden sonra ultrasonografi ve mamografi ile meme dokusunda inceleme yapıldığını belirten Prof. Dr. Tuncay Çelenk, "Kistin içeriğinin ne olduğunu belirlemek için iğne biopsisi yapılır. Kist içindeki sıvıdan iğneyle örnek alınır. Mikroskopik inceleme yapılır. Kesin tanı konulur. Kist kanser değilse sadece iğneyle boşaltılır. İçi boşaltılmasına rağmen, kist oluşursa çıkarılır. 6 ay aralıkla memedeki kist, ultrasonografi çekilerek takip edilir." diyekonuştu.

Meme kanseri nasıl tedavi edilir?
Konuşmasında meme kistlerinin kanser olduğunun belirlenmesi durumunda kistle birlikte memenin bir bölümünün çıkarıldığını söyleyen Prof. Dr. Tuncay Çelenk, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Memenin bir bölümü çıkarıldıktan sonra koltuk altı lenf bezleri de alınır. Sonuca göre kemoterapi ve radyoterapiyle tedaviye devam edilir. Eğer kanserli doku 2 santimetreden büyükse ve meme dokusu dışına taşmışsa memenin tümü, hatta altındaki adale dokusu ile birlikte alınır, koltuk altı lenf düğümleri çıkarılır. Yine kemoterapi ve radyoterapi yapılır."

Meme kanserine sebep olan değişik risk faktörleri olduğunu belirten Prof. Dr. Tuncay Çelenk, bunların başında kalıtımın yer aldığına dikkat çekti. Erken yaşta âdet görülmesinin de meme kanseri açısından önemli bir risk olduğunu vurgulayan Prof. Dr.Tuncay Çelenk, şunları söyledi:

"İklim kuşağımızda âdet görme yaşı 12-14 yaş arasında değişmektedir. Âdet görme yaşı 9-10-11 olduğunda risk artmaktadır. Erken yaşta meme gelişmekte ve daha fazla hormonal etkiye maruz kalmaktadır. Hiç doğum yapmamış olmak, geç yaşta doğum yapmak, geç menopoza girmek, yanlış beslenme alışkanlıkları ve alkol kullanımı da meme kanseri konusunda önemli risk faktörleridir." (Dilruba KAYA)

 

| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.