26 Ekim 1993, yer Ankara
Jandarma Binbaşı Ahmet Cem Ersever, İstanbul'da birlikte güvenlik şirketi kurdukları arkadaşı Alparslan Ertuğ'un tahsis ettiği Peugeot marka minibüs ve şoförle Ankara'ya gelmek üzere 25 Ekim 1993 gecesi yola çıkıyor.
O yılın mart ayında ordudan istifa ettikten sonra Tempo dergisine yaptığı bazı açıklamalar sebebiyle Jandarma Genel Komutanlığı soruşturma açmış ve Ersever askerî mahkemede yargılanıyordu. 26 Ekim 1993 Salı günü öğleden sonra duruşması vardı.
O sabah Ankara'ya geldiklerinde Ersever, şoföre, “Saat 12.00'de Kızılay'da buluşalım.” deyip, bir dönem Jandarma'nın istihbarat elemanı olarak çalışmış olan Kemal Sadık Uzuner'in Keçiören'deki evine gidiyor. Uzuner'in evinde hem takım elbisesini giyecek, hem de burada muhafaza ettiği kişisel arşivi dahil çeşitli emanetlerini alacaktı. Yazmakta olduğu üçüncü kitabı için, çeşitli kasetler ve dokümanlardan oluşan bu arşivden yararlanacaktı. Ersever, minibüsle emanetlerini göndermeyi ve mahkemeden sonra bir süre Ankara'da kalmayı planlıyor.
Ne var ki, saat 12.00'deki randevusuna gelmiyor. Şoför hemen İstanbul'u arayıp Alparslan Ertuğ'u bilgilendiriyor, Ertuğ önce Uzuner'i arıyor. Uzuner, “Eve iki kişi ile birlikte geldi, valizini aldı gitti.” diyor ve bu iki kişiyi tarif ediyor. Bunun üzerine Ertuğ, İstanbul polisine başvuruyor, İstanbul polisi de Ankara polisine haber veriyor.
Polis, Ersever'in PKK tarafından kaçırılmış olabileceği ihtimaline karşılık, hemen Ankara'nın bütün çıkışlarını tutuyor. Çünkü, bir süre önce Özgür Gündem gazetesinde kontr–gerilla elemanı olduğu yönünde haber çıkmış ve PKK tarafından evi, işyeri ve arabası tespit edilmişti.
Kemal Uzuner aranarak, gelip Ersever'e eşlik eden bu kişileri tarif etmesi isteniyor. Ancak Uzuner Emniyet'e getirilemiyor. Bunun üzerine, Cem Ersever Diyarbakır'da JİTEM Grup Komutanı olduğu dönemde yanında, sivil elemanlardan biri olan Mustafa Deniz bulunuyor. Deniz, “Ben gidip bu kişilerin tarifini Kemal'den alırım.” diyor. Deniz, Uzuner'i telefonla arayıp geleceğini belirtiyor ve Keçiören'deki eve gidiyor. Ancak o da geri dönmüyor.
Aynı gün Cem Ersever ve Mustafa Deniz'i alıkoyanlar, pervasız hareketleriyle Ersever'in Jandarma tarafından sorguya alındığı izlenimini uyandırmayı bile başarıyorlar. Böylece polis olayın peşini bırakıyor. Öyle ki, Ersever'i alıkoyan ekip, onun İstanbul'daki evinde de arama yapıyor. Böylece, Ersever'in jandarma sorgusunda olduğu görüntüsü pekiştirilmeye çalışılıyor.
Üç gün sonra, 29 Ekim 1993 günü, Ersever'in yine komutanlık döneminden tanıdığı ve birlikte yaşadığı Neval Boz, İstanbul'dan Kemal Uzuner'i arayarak Ersever'in akıbetini öğrenmek üzere Ankara'ya geleceğini söylüyor. Yakından tanıdığı ve güvendiği Uzuner'in evine giden Neval Boz'dan da bir daha haber alınamıyor. Bu arada, Ersever'in Mamak'ta, tenha bir noktada sorguya çekildiği haberleri yayılıyor.
Sonuçta Ersever, 5 Kasım 1993 günü Ankara'nın Elmadağ ilçesi çıkışındaki boş bir arazide elleri arkadan bağlanmak suretiyle kafasına iki kurşun sıkılarak öldürülüyor. Üzerinde, İstanbul'dan gelirken giydiği kot pantolon görülünce, Uzuner'in evinde takım elbisesini giyme fırsatını bulamadığı anlaşılıyor. Mustafa Deniz'in cesedi Polatlı çıkışında, Neval Boz'un cesedi ise Kızılcahamam çıkışında bulunuyor.
Bir süre sonra, o tarihte Cem Ersever'in kullandığı mobil telefonu Yeşil koduyla bilinen Mahmut Yıldırım kullanmaya başlıyor. Hatta Yeşil, Ersever'in Uzuner'in evinde muhafaza ettiği emanetler arasında yer alan çok miktarda uzaktan kumandalı patlayıcıları da alıyor. Durum böyle olunca, hem Milli İstihbarat Teşkilatı hem de Emniyet istihbaratı, Ersever ve iki arkadaşının Yeşil ekibi tarafından infaz edildiğini kayda geçiriyor. Bir süre sonra Milli İstihbarat Teşkilatı, bu patlayıcıları Yeşil'in elinden almayı başarıyor.
1980'lerin sonundan itibaren terörün Türkiye'ye yaşattığı travmayı en iyi yansıtan olaylardan biri işte budur. Bırakın Diyarbakır'ı, güpegündüz Ankara'nın göbeğinde emekli bir binbaşıyı alıkoyup kaçıran bu ekipler, polisi etkisiz bırakacak planları bile başarıyla uygulayabiliyordu. Bu sivil unsurlar ve tetikçiler öylesine kontrolden çıkmıştı ki; Yeşil, Korkut Eken gibi etkinliği yüksek bir ismi bile ölümle tehdit edebiliyordu.
Susurluk kazası, kontrolden çıkmış bütün bu sivil unsurların tasfiyesini sağladığı gibi, terörle mücadeleyi yürüten üç kurumun (jandarma, polis, MİT) kendilerine çekidüzen vermesinin yolunu açtı. Her üç kurumda da tasfiyeler yaşandı.
Ancak yargılama aşamasında yalnızca, polis kanadı ön plana çıktı. Mehmet Ağar, sanık sandalyesine oturdu, yeniden milletvekili seçilip dokunulmazlık kazanınca yargılanamadı. Ama onun hemen altında yer alan Korkut Eken ve İbrahim Şahin altışar yıl hapis cezası aldılar. Ekipteki polisler ve siviller de dörder yıl ceza aldılar.
MİT ve Jandarma'da bu şekilde bir yargılama yapılmamış olsa da, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararıyla bir dönem kapanmış oldu.
f.mercan@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
16/
12/
2000...
Yağmur altındaki o bir saat
23/
12/
2000...
Elinde ajandayla müdür odasında
24/
12/
2000...
Alnınızda DHKP-C'li mi yazıyor?
30/
12/
2000...
Soğuk hava basarak işkencenin hikayesi
06/
01/
2001...
15 Mayıs 1974, 21 Aralık 2000
13/
01/
2001...
Böyle derin devlete evet
20/
01/
2001...
Sıradan hikâyeler
27/
01/
2001...
Onun sözleriyle iz sürülünce
03/
02/
2001...
18 ailenin operasyonları
10/
02/
2001...
Bu vadinin bütün çocukları
|