Bir Derviş, bir lokma, bir hırka
Medya yeni bir kurtarıcı daha buldu: Kemal Derviş. Derviş'in fikri neyse, zikri de odur. Ne var ki, biz Derviş'in ne fikrini biliyoruz, ne de zikrini. Sadece gazetelerin birinci sayfalarından pohpohlanmasını seyrediyoruz. Şimdiye kadar medyanın kaç tane kurtarıcı gösterip arkasından da teneke bağladıklarını unuttuk gitti. Kemal Derviş'i ne kadar destekleyeceklerini de bilemiyoruz. Bakarsınız yarın bir gün Derviş'e de sırtlarını dönebilirler. Gerçi gariban vatandaş için değişen bir şey olmayacak, ama yine de her şeye hazırlıklı olmak lazım.
Kemal Derviş'in Dünya Bankası'ndaki görevi de çok enteresan: Fakirlikten Sorumlu Başkan Yardımcısı! Tam da bize göre bir bakan anlayacağınız. Şimdiye kadar yaşadığımız fakirlikten sorumlu olan tek bir kişi yoktu. Herkes memleketi en iyi şekilde idare etmiş, en iyi şekilde hizmet vermişti. En azından fakirliğimizden sorumlu Bakan'ımız oldu.
Derviş'in kerametlerini bundan sonra (bir umut) görme ihtimalimiz var. Eğer o da "Ben Derviş'im. Öyle büyük şatafat istemem. Bir lokma, bir hırkayla idare edeceksiniz!" derse, yapacak bir şeyimiz yok.
İpin hesabı
Ekonomi krizde, enflasyon vatandaşın üstüne bütün gücüyle abanıyor. Biraz da teselli olsun diye, fakir bir hamalın 'halinden razı olma' hikayesini anlatalım. Hamal kadar değilse de, memleketin çoğu döküldüğüne göre ihtiyacımız var!
Zamanın behrinde, bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp; "Ey ahali!" diye nida etmiş. "Biliyorsunuz Veli Efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendi'ye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali duyduk duymadık demeyin!...
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. En sonunda, şehrin en fakir hamallarından birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir sey yok. O halde "Hamal olarak yatıp, ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş... Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına da hamalı yatırmışlar.
Az sonra sual melekleri gelmiş. Aralarında "ikisi de bize emanet" diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım." Sormuşlar: "Dünyada malın mülkün var mıydı?"
Alay etmeyin demiş hamal. Devamlı sırtımda taşıdığım küfeden ve ipten başka hiçbir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
Peki demiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın? Küfeyi ne iş gördün de elde ettin?
Anlatmış hamalcağız. Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım.. Ertesi gün de aynı işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.
Melekler: Cık demişler, cık... Olmadı.... Hasan Efend'den aldığın para, hak
ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracağız. Mehmet Efendi'yle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın....
İyi ama, diye cevaplamış hamal, hakettiğim parayı isteseydim, bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım.....
O bizim işimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona da sorarız.
Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş: Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
On kuruş aldı isem, yarısını sakladım... İki kuruş aldı isem, bir kuruşunu biriktirdim...
Cık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de günlük gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin... Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...
Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, sabah olmuş. Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada...
Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kalabalık ki sormayın. "Kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın. Bak artık zengin oldun."
Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem, sizin olsun... Ben , bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim. Ya o kadar servetim olsaydı, ne yapardım?
Tavuğu da yutturacaklar!
Mudurnu'da milyonlarca tavuk ve civcivin açlıktan öldüğü haberlerini gazetelerden okumuşsunuzdur. Zekeriya Beyaz "Ben tavuk kurban edilebilir demedim!" diye açıklama yaptığına göre, kartel medyası mı uydurup manşetten attı bu palavrayı? Krizde olan medya, bayram sonrası tavuk pazarına mı girmeyi planlıyorlar acaba? Eskiden beri hep aynı numarayı yapıyorlar ya! Ne zaman bir malı pazarlamaya kalksalar, ne kadar faydalı olduğunu anlata anlata bitiremiyorlar. Konunun uzmanlarını artistler gibi kullanıyorlar. Şu sıralar "yumurta ve tavuk" edebiyatı yaptıklarına göre, bir bildikleri var!
Milletin kurban ibadetiyle alay etme pahasına kendi işlerini yürütmeye çalışıyorlar. Yutarsan ey millet!
Ümitle simite dönüş
Eskiden gazeteciler için söylenen bir söz vardı: "Gazeteciler ümitle ve simitle yaşar!" Babıali günlerinde vatandaşla iç içe yaşarlar, herkesin sıkıntısına ortak olurlardı. Sonra plaza dönemi başladı. En azından bazıları için dolarla maaş almaya başladılar. Halktan tamamen kopuldu. Okurlarına müşteri gözüyle baktılar. Meslekteki çarpıklıkları bir bir yazan Nezih Demirkent usta iyi ki bu günleri görmedi. Yoksa yine kalpten giderdi. İkinci darbe gelip gazete çalışanlarını vurdu. Sanki yeniden "ümit ve simit" dönemine girişin işaretleri var gibi.
İletişim fakültelerinde bankacılık dersleri mecbur tutulsun
|