Dur yolcu!
Yıl 1914. Aylardan ağustos. Balkan Harbi'nin acıları, Cihan Harbi'nin tedirginlikleri ramazan iftarlarının azığı. Alman gemileri Goeben ve Breslav'ın Çanakkale Boğazı'na sığınmalarının üzerinden henüz bir hafta geçmiş. Gelibolu yamaçlarındaki köylerden birine bir derviş gelir. Uzun beyaz sakallı, yeşil sarıklı, elinde tesbih... Halk kendisini karşılayıp hürmette kusur etmezler. Nicedir köylerine bir ermiş uğramamıştır çünki. Şu mübarek günde bir Tanrı misafiri... Üstelik devletin bekâsı, milletin saadet ve selameti, padişahın ömr ü devleti için dualar etmekte. Hemen herkes kendisine yalvarır:
– Ne olur şu mübarek günleri aramızda geçir; size rahat edeceğiniz bir ev verelim, hizmetinizi görelim; siz de bize va'z u nasihatte bulunun.
– Benim, diyor derviş, bütün günüm Allah'ı anmakla, dua ile geçer; onun için kalacağım yerler de tepelerde olmalı. Yüksek ve ulu tepelerde ben kendimi daha rahat hissederim; sizin için dualarıma ancak orada devam ederim.
Köylüler şaşkın, köylüler cahil, köylüler dine saygılı; derhal dervişin hizmetine girip beğeneceği tepeleri gezdirmişler ilkin. Sonra da beğendiği yere bir kulübe yapıp her gün yemeğini getirmişler ayağına.
*
Yıl 1915, aylardan şubat. Müttefik donanmanın Çanakkale Boğazı'na ilk taarruzu. Bütün gemilerde o dervişin çizdiği haritalar var. Tepeler, dereler, nirengi noktaları, yollar, kuyular... Her şey en ince ayrıntısıyla çizilmiş vaziyette. Dervişin (!) adı George; ve İngiliz ordusunda haritacı istihbarat binbaşısı.
*
Tarih 18 Mart 1915. Seddülbahir bir mahşer olmuş.
"Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir, savrulur enkâz–ı beşer
Kafa, göz, gövde, kol, çene, parmak, el, ayak
Boşanır sırtlara vâdîlere sağnak sağnak
O gün ne Nusret'in iki gece evvel döktüğü mayınları, ne Edremit'in Çamlık köyünden Mehmet oğlu Seyit'in kaldırdığı 215 okkalık (270 kilogram) top mermilerini, ne Bursa Yenişehirli Ferhat oğullarından Necib oğlu Müstecib Onbaşı'nın tek gülle ile bacasından vurarak karaya oturttuğu ve tüfeğiyle mürettebatını esir aldığı Turquise denizaltısının macerasını; ne de Alileri, Ahmetleri, Hasanları anlatmaya kalemlerin ve kelimelerin gücü yeter!.. O gün "Bir hilal uğruna batan güneşler" destan yazmıştı. O gün "İslam'ın son ordusu" son şehamet timsali idi... Geçelim...
*
Tarih 6 Ağustos 1915. Kanlı Sırt'ta yürek parçalayan bir mukatele. 47. Alay geri çekilirken Antalyalı Sarı İbrahimoğlu Borazan Mehmet ağır yaralanır ve düşman hattında kalır. Arkadaşları onu öldü sanmaktadırlar. Gecenin sükuneti vaktinde kendine gelen Mehmet durumunun vahametini anlar. "Ölürsem bari arkadaşlarımın yanında öleyim." diye iki yüz adımdan daha yakında bulunan siperlere doğru sürünmeye başlar. Yazık ki bacağındaki yara takatini kesmekte, akan kanı sık sık bayılmasına yol açmaktadır. Kaç kez bayılıp ayıldığını bilmeden milim milim sürünmeye çalışır. Kendine geldiğinde güneşi tepesinde, kurşun ve gülleleri başının üstünde bulur. Siperlerin tam ortasında bütün bir gün ölücesine bekler. Akşam olunca tekrar başlar sürünme mücadelesi. Gecenin üçüncü çeyreğinde siperlere yaklaşmış ve kendince imdad istemeye başlamıştır. Sesi Türk siperlerinden derin bir inilti halinde duyulur. Bölük bu iniltiyle uyanmış, komutan da sesin sahibini aramak üzere iki avcı neferini görevlendirmiştir ki o inilti ses birden gür bir haykırışa dönüşür:
– Sakının arkadaşlar, düşman bombaları ile geliyor!..
Herkes derhal mevzilere girer ve aydınlatma fişekleri atılır. Görülür ki düşmanın karakol müfrezeleri neredeyse Türk siperlerini çiğnemek üzere. Herkes silahına davranır. Şafak söktüğü sırada düşman büyük bir zayiatla siperlerine çekilirken geceki sesin sahibini kurtarmaya giden iki nefer, omuzlarında Borazan Mehmet'in, kafasında üç kurşun bulunan şehid bedeni ile dönerler. Mehmet, son görevini yapmak, bölüğünü kurtarmak için iki gün daha yaşamıştır.
*
Tarih 26 Nisan 1915. Kumkale'yi işgal eden düşman karargahında Senegalli bir çavuş, koğuşunun kapısına bir ilan asar:
"Ufku gören, manzaraya sahip bir siper, yarın sahra hastanesine taşınacak sahibi tarafından kiraya verilecektir."
Çavuş ertesi gün bir kolunu kaybederek sahra hastanesine gider.
*
Yıl 1915. Temmuzun falanca gününde. Avustralyalı bir subayın anılarından bir pasaj. Başlığı: "Göbekli Dobiş Lamba"
"... Şişko Dobiş Lamba, Cesaret Tepe'de (Russel's Top) hemen karşımızdaki Türk siperlerinde yaşlı bir asker idi. Kendisine ateş ettiğimizde kafasını sipere sokar, sonra da ıskaladığımızı anlatmak için işaret parmağını çıkartıp havada daire işareti yapardı. Günlerce bizimle âdeta alay etti.
Bir sabah iki yaralı Anzak, siperler arasında açıktaydılar. Yardım için kimse kendilerine ulaşamadığından kızgın güneşte öylesine yatıyorlardı. O sırada bizimkilerden biri:
– Hey bakın! Şişko Lamba göründü, dedi. Hepimiz silahları nişanlamaya başladık. O çok sakin, başını eğerek bizlere selam verdi. Dona kalmıştık; sanki dilimiz tutulmuştu. Dobişko daha sonra siperden çıktı (–ki buna cesaret isterdi hani!?–), bizim yaralılara doğru ilerledi. O an, hani dedikleri gibi, yere iğne atsan duyulacaktı, kimseden çıt çıkmıyordu. Onun, yaralı askerlerimizin üzerine eğilip su verişini seyrettik. Onları rahat ettirmek için yan çevirdi ve hiçbir şey olmamış gibi siperine döndü. Hepimiz bağırıp coşkuyla Dobişko'yu alkışladık. İşte bize barbar ve zalim olduğu söylenen Türk böyle idi. O gece karanlıkta yaralılarımızı siperlerimize alırken Dobişko belki de bizi seyrediyordu. (Glorious Deeds of Australians in the Great War, s. 176)."
*
Çanakkale son şehamet idi.
Şehamet, "zeka ve akılla birlikte bulunan cesaret" demek. Bu kelimeyi artık kullanmıyoruz, hatta bilmiyoruz da. Ama 18 Mart 1915'i tarif edecek tek kelime işte bu şehamettir. Çünki orada, 18 Mart ve sonrasında, Anadolu evladının yiğitliği harmanlanır, kanı ırmaklar olup denize koşar.
Çanakkale müdafaası bir hayat müdafaasıdır. Kanlı ölüm, yahut şanlı hayat arasında!.. Orada Türk, Çanakkale'yi yaşamak için müdafaa etti.
Çanakkale İstanbul'un müdafaası idi, başkentin, bir milletin ve dinin müdafaası...
Çanakkale bir gençlik müdafaası idi. Fikir ile ahlakın birleştiği her noktada mekteplerinden cephelere koşan zabit, küçük zabit, onbaşı ve neferlerin müdafaası...
Çanakkale bedenin fenne, kemiğin kurşuna mukabelesiydi; sonunda Türk'ün azmi zafere erdi.
Çanakkale inadın inada mukabelesiydi, Türk'ün seciyyesi galip geldi.
18 Mart'ta Bahr–i Sefîd (Akdeniz) sularına kanlarını akıtanlar ölmek için ölmediler... Onlar fazilet, haysiyet ve namus için öldüler. Tarih için öldüler. Şairler destanlarını yapsınlar, ressamlar tablolarını çizsinler, muharrirler öykülerini yazsınlar... Kan borçlarını ödemek için... (İskender Pala)
|