GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

18/03/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 

Mehmut GÜNDEM


Aldatılmışlığın acısını tatmak...

Son on yıllarda toplumsal akıl, elimizin dokunduğu mesafeyi görüyor sadece. Daha ilerisini, uzak mesafeleri bu akıl idrak edemiyor. Onun için akıl dışı bir hayat sürüyor ve her olaya hazırlıksız yakalanıyoruz. Filozofları, düşünürleri, kitapları ve askerleri olmayan bir topluluk gibiyiz. Kurtarıcı bekliyoruz alışkanlıklarımızdan dolayı. Başımızdakilerin iyi ve refah içinde yaşamalarından, kendimize bir avunma çıkartacak kadar garip davranışlarımız var. Aldatılmışlığın acısını hiç tatmadık, o kadar aldatılmaya rağmen. Sahiplenme duygumuz yok aslında. Yok olan bu duygu, kimi zaman hamasetle besleniyor her nasılsa. Sahiplenme duygumuzu keşfetsek, belki aklımıza sahiplenmekle başlayacak bir ilk hareket. Sonra dönüştürecek bu topluluğu, topluma, devlete, yeryüzü devletine...

Ah, kriz içinde olduğumuzu; aklımızın, reflekslerimizin uyuşturulduğunu bir anlayabilsek. Ah, aslında akıl, idrak ve şuur sahibi varlıklar olduğumuzu bir anlayabilsek. Ah, bir ayağa kalkmayı denesek. Bir duygularımızı, 'sahiplenme duygumuzu' bir fark etsek... İşte o zaman her kriz bir fırsatla gelir, her düşüş yeniden bir var oluşa dönüşür.

Aklımıza, duygularımıza, kendimize, emeğimize, geleceğimize, çocuklarımıza yakın yaşasaydık, biz gerçekten bu ülkede yaşasaydık, başarıyı da, başarısızlığı da sahiplenir, çok uzak mesafelerde, belki asla ellerimizle dokunamayacak kadar uzak mesafelerde idealler inşa ederdik. Daha sonra da bu hayatı, insanî bütün donanımlarımızla, bu ülkede, bize ait her şeye yakın durarak yaşar ve o ideallerimize doğru onurlu bir yürüyüşe çıkardık.

Bu ülkede hayatı gerçekten insanî vasıflarımızla yaşasaydık, her insanı, her değeri, her düşünceyi tüketmezdik. Hele hele her krizi yeni bir krize dönüştürmeden, o krizlerden yeni fırsatlar; ama topluma dönük, ülkeye dönük fırsatlar çıkarırdık. Değişime açık olur, 'Değişim rüzgârları eserken, akıllılar yeldeğirmeni yapar, aptallar ise duvar örer' denilen Çin atasözündeki gibi akıllı olmayı tercih ederdik.

Kriz yaşıyoruz. Duvar mı örüyoruz, yeldeğirmeni mi yapıyoruz? Duygularımız ve aklımız nerede? Sahiplenmiyoruz hiç birşeyi; çünkü eylemden, değişimden, sorumluluktan ve daha iyi şartlarda, daha iyi bir Türkiye'de yaşamaktan korkuyoruz galiba. Bir de istemiyoruz, siyasetin dışında kimse kalsın. Hızla siyasallaştırıyoruz, bütün tanıştıklarımızı. Çünkü siyaset kirli ve suçlu. Çünkü biz topluluklar yapıyor siyaseti, kuralsız, isteksiz, projesiz. Ama inatla, hırsla, alışkanlık olduğu için sürdürüyoruz bu siyaseti. Çünkü 'iyi'nin varlığı rahatsız ediyor 'kötü'ye alışmış olanlarımızı.

Ve şimdi bir büyük kötülük yapmaya niyetlendik Kemal Derviş'e, onu siyasallaştırma çabalarımızla.

Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan, 'Bırakalım, Derviş işini yapsın.' diyor. Yani bizi akılla, insanî vasıflarımızla, duygularımızla yaşamaya, değişime açık olmaya çağırıyor...




ASO Başkanı Zafer Çağlayan: Derviş mi dayanır bu saltanata

Kasım krizi, ekonomi, şubat krizi ise siyasi merkezliydi. Türkiye, bu iki krizin örtüşmesiyle ekonomi ve siyaset iç içe olan derin bir kriz yaşadı, yaşıyor...

Bu, sorgulanması gereken bir hadise. Çünkü nerede hata yaptığımızı tespit etmeden çareler üretmeye kalkarsak yine yanlış yaparız. Nasıl hata yaptık, niye hata yaptık? Bunları tespit etmemiz lazım. 57. hükümetin IMF ile yaptığı program şimdi rahmetli olmuş. Otopsi, ölmüş birine yapılır.

Ölümünde şüphe varsa, otopsi yapılır...

Bu ölümde büyük bir şüphe var. Onun için bu ölüye bir otopsi yapıp, sebeplerini ortaya çıkartmak lazım. Bir yıl geriye gidelim; hükümet çıktı, 'Ben enflâsyonla mücadele programı uygulayacağım' dedi. Bu programa Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir toplumsal destek geldi. Enflâsyondan beslenen kesimler de destek verdiler. Biz ASO olarak kendi desteğimizi –programın başarılı olması için– bazı ön şartlara bağlamıştık: 1) Üretim, ihracat, yatırım ve istihdam ayaklarının olması. 2) Sadece meseleyi para–kur politikası veya fiyatları baskı altında tutarak yapmaya kalkarsak başarılı olamayız. Bu işin diğer bacaklarının da gelmesi lazım. Bugün Türkiye'de enflâsyonun ana sebebi kamu israfı, kamu harcamalarıdır.

Yani devlet...

Evet. Bu bizim için bir fırsat. Enflasyonla mücadele yaparken, hiç değilse, devleti de asıl oturması gereken yere çekeceğiz. Biz meseleye böyle bakmıştık... İlk altı ay TBMM ve hükümet çok ciddi çalışmalar yaptı...

Ne değişti de, aksamalar başladı?

Reform yorgunluğu başladı. Araya yaz tatili girdi. Sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri... İş sulandırılmaya başlandı. Hatta zaman zaman siyasiler bu işten kaçmaya, popülizm yapmaya çabaladılar. Biz de, onlar kıvırsa da biz kıvırmalarına izin vermeyelim şeklinde tavır aldık... İlk altı ayda para ve kur politikasıyla gittik; ama ondan sonra baktık ki, özelleştirme yapılmadı. Bu programın en önemli ayaklarından biri, devletin asli fonksiyonlarına dönerken özelleştirmeyi yapmasıydı. Ama özelleştirmeyi yapmak istemediler. Bazı bakanlarımız, sosyalist kafayla liberal ekonomi yürütmeye çalıştılar, bazı bakanlarımız, kendilerine bağlı kuruluşlar, sanki kendilerine babalarından kalmış gibi 'Ben sattırmam' dediler, anormal gerekçeler gösterdiler. O kuruluşlara yeni yeni el altından adam almaya başladılar. Biz dondurmayı kışın satmaya çalışıyoruz. Bütün bu başarısızlıklar dış kaynak girişini engelledi, yatırımlar durdu.

Program altı ay sonra sahipsiz mi kaldı?

Doğru. Maalesef bu işin siyasî sahibi yoktu. Siyasî koordinasyon yoktu. Ekonomi bölünmüşlük içindeydi. Yedi tane bakan ayrı ayrı ekonomiden sorumlu. Devletin beş önemli kuruluşunun, her biri ayrı partilerde, ayrı bakanlarda. En son ortaya çıkan sıkıntıda Merkez Bankası'nın geç davranması ve kitabî kurallara bağlı kalması, krizi tetikledi. Şu anda, enflasyonla mücadele programındaki yapısal reformların yapılmayışı, rehavet, samimiyetsizlik, bazı bakanların ekonomik konularda tam ters işleyişi gibi faktörler... Ameliyata alınması gereken hastaya makyaj yapmaya çalıştık...

Kasım ve şubat krizi sonrasında ortaya çıkan bugünkü tablo ne söylüyor?

Vahşet... Bunu moral bozmak için söylemiyorum. Kelimeleri seçerek kullanıyorum. Ve bugünlerde konuşmam gerekenlerin ancak onda birini konuşuyorum. Çünkü her ne olursa olsun, yine iyi de olsa kötü de olsa bu işin içinden çıkacak olan biziz. Bunun maliyetini hep beraber üstleneceğiz. Kriz yaşamışız, bir bakanımız gelmiş, sabahın 06.30'unda ekibini topluyor, ama bir Hazine müsteşarını, Merkez Bankası başkanını hükümet 22 gün sonra seçiyor. Burada bir yanlışlık var. Diğer tarafta çok süratli ve acil alınması gereken tedbirler alınmıyor. Yokuş aşağı kamyon fireni patlamış ve gidiyor. Bu kamyon nerede, kime nasıl çarpacak, nasıl duracak onu bilmiyoruz.

Öncelikle yapılması gereken, o kamyonun durdurulması...

Üretim durmuş, dış ticaret durmuş, insanlar sokağa dökülmeye başlamış. Belirsizlik var. Dalgalı kur diye bizi aldattılar. Bu aldatmanın bedelinin de öyle veya böyle ödenmesi lazım. Türkiye'nin bu hale gelmesinin en büyük sebebi siyasilerin yanı sıra malî sektördeki disiplinsizlik, düzensizlik ve devletin maalesef finans sektörüne rehin ve ipotek olmuş olmasıdır. Eğer Türkiye, bugün Telekom özelleştirmesini yapsaydı bu kriz olmazdı. Merkez Bankası ilk çıkan krizde akşam saat 17'ye kadar bekleyip, bankaların birbirini iğdiş etmesine izin vermeden, piyasalara girseydi bugün bu krizleri yaşamazdık... Şimdi bu malî krizin yanında, moralsizlik ve güvensizlik krizi de var.

Şimdi ekonomiden sorumlu 'süper bakan', 'hükümetin dördüncü ortağı' gibi nitelemeler kendisi için kullanılan bir bakanımız, Kemal Derviş var. Merkez Bankası'na ve Hazine Müsteşarlığı'na atamalar da yapıldı. Üç aşamalı bir program da önümüze konuldu. Bu şartlarda Derviş ne yapabilir?

Recep Önal'ın yetkilerinin, Kemal Derviş'e verilen yetkilerden farklı olduğu kanaatinde değilim. Ortada bir süper yetkilerle donatılma diye bir şey yok. Sadece küçük farklar olabilir. Burada ekonomiden sorumlu yedi bakanın yetkileri Kemal Derviş'e verilmiş değil. Biz çok abartan bir milletiz. Medyamız da aynı çizgide. Kurtarıcı ilan ettik Kemal Derviş'i. Gelmeden bu insanın kredisini tükettik. Ben kendisini tanımıyorum; ama başarılı olabileceği kanaatindeyim. Fakat tek başına Kemal Derviş bir şey ifade etmez...

Onun kendisi de farkında ki 'siyasî ve toplumsal destek' diyor...

Evet, bu desteği almadan hiçbir şey olmaz. Ona biraz kredi tanımamız lazım. Kemal Derviş bilmeli ki, bu problemi, mevcut siyasî idareyle, bürokratlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla çözmek mecburiyetinde. Endişem şudur: Özelleştirmenin yapılmasını Recep Önal engellemedi ki. Diğer bürokratik hataları Recep Önal yapmadı ki. Yani Sayın Derviş istediği kadar ben programa bağlı kalacağım desin, bu yeterli güveni vermiyor. Ortada üç partili bir koalisyon var. Bir bakan diyor ki, 'Ben fedakarlık ediyorum, kendi bünyemdeki bankayı devlete bırakıyorum; ama şirketlerimi bırakmıyorum'. Bu mantalite bizi bir yere götürmez. Bu üç partinin genel başkanları, gerçekten, “Biz ekonomi konularında sana teslimiz, kendi bakanlarımızı da bu konuda ikna edeceğiz.” diyorlarsa söyleyecek bir sözüm yok... ama...

Siz, Kemal Derviş'in istediği, 'siyasî desteği' arkasında görebiliyor musunuz? Ya da Derviş'e verilen destek 'siyasi' mi?

Siyasi desteği göremiyorum; ama siyaseten desteği görüyorum. Bu konuda ciddi kuşkularım var. Türkiye'de yükselmeye başladığınız zaman birileri sizi paçanızdan aşağıya çekmeye başlarlar. Hele siyasetçinin buna hiç tahammülü yoktur. Derviş, dışarıdan geldi, birikimi var. Ekonomide bir koordinasyon yapacak, dışarıyla ilişkileri temin edecek. Ama bakın bazılarımız Kemal Derviş'e yeni roller biçmeye başladılar. Parti başkanı yapıyorlar, geleceğin başbakanı yapıyorlar. Bu demektir ki, Kemal Derviş'in yakında kellesi kopar. Böyle bir yaklaşım ne Türkiye'nin ne de Kemal Derviş'in hayrına değildir. Bu tür söylemler bize zarar verir.

Yani siyasallaşan bir Kemal Derviş şu aşamada bize, Türkiye'ye lazım değil?

Olmaz, şu aşamada hiç doğru bir telâffuz değil. Sistem de yaptırmaz. Sistemi iyi görmek lazım. Bugün Türkiye'nin problemleri politiktir. Bugün bir yangın içinde Türkiye. Bu yangından Türkiye'yi kim çıkartacaksa, ona o imkanları tanıyalım.

Sizin ASO olarak Kemal Derviş'e tanıdığınız süre nedir?

Türkiye'nin bekleyecek bir saniyesi yok. Ben olaya Kemal Derviş olayı diye bakmıyorum, Derviş de bu koalisyon hükümetinin 37 bakanından bir tanesidir. Kendisine de söyledim; tek başınıza bir şey yapamazsınız. Ancak arkanızda bir siyasî irade olur ve bu yapısal reformların yapılması noktasında size gerekli desteği verirlerse, siz de bütün bunları toplumla paylaşırsanız bu mücadeleden kazançlı çıkar Türkiye... Onun için burada Kemal Derviş'i simgeleştirmeyelim, sihir beklemeyelim, peşinen tüketmeyelim. Benim korkum birkaç gün içinde bu insanı da kendimize benzetiriz.

Kemal Derviş'in açıkladığı üç aşamalı 'ekonomik önlemler paketini' nasıl buldunuz?

Ben şahsen umduğumu bulamadım. Dağ fare doğurdu dedim. Çünkü, biz şu anda makro ekonomik hedeflerle politikalar üretecek durumda değiliz. Gün, ölmek üzere olan hastaya acil müdahale etme günüdür. Gün, öncelikle yangını söndürme günüdür. Enflasyon şu olacak, büyüme bu olacak konularını elbette konuşacağız; ama şimdi değil... Şu anda Türkiye'de bankacılık sistemi durmuş, ödemeler sistemi durmuş, ticari hayat durmuş... Bugün açıklanacak iki şey var: Faiz ne olacak? Dövizler ne olacak? Acil bu iki soruya cevap vermeli hükümet. Bu ayın sonunda devre faizleri geliyor, devre faizlerini kimse ödeyemeyecek, onun için ertelenmesi gerekiyor; çünkü kimse ödeyemeyecek. Aksi halde bozulmuş olan reel sektör, malî sektör iyice birbirine girecek ve daha büyük belalar başımıza açılacak. Gün bunları konuşma günüdür. Ben çarşamba günü yapılan açıklamalardan bunları beklerdim. 30 Haziran'a kadar kur garantisi vermişti devlet... Devlet bizi resmen aldattı... Biz her türlü bağlantılarımızı o kur garantisine göre yaptık. Devalüasyon yok diyen insanlar, bir gün sonra devalüasyon yaptılar. Burada bir güven sabıkası yaratılmıştır.

Şubat krizinin sonrasında hükümete dönük revizyon talepleri yükseldi. Ecevit, önce 'Kabinede bazı değişiklikler olması beklenebilir.' dedi, bir gün sonra yapılan liderler toplantısının arkasından ise 'Kabinede bir değişikliğe gerek yok.' dedi. İki bürokrat görevinden alındı. Hükümet, kendisinin bu haliyle güven veremediğini bildiği halde, neden kabine değişikliği yapmama noktasında bir inat içine girdi?

Hükümet toplumla inatlaşamaz. Böyle bir hakkı yoktur. İnatlaştı mı, bunun bedelini ödemeye hazır olur. Eğer bu değişim talepleri, sivil toplum kuruluşlarından gitti diye, hükümet bunu yapmıyorum, bu bana müdahaledir diyemez. Neden ve kimlerden revizyon isteniyor, bunu iyi görmek lazım. Bu programı bilerek veya bilmeyerek kimler çökerttiler? Kimler görevlerini savsakladılar? Bunlar bellidir. Belirlenmiş olan programı, uygulayacak olan ekibi oluşturmak zorundayız. Burada inatlaşmanın bir anlamı yok. Bu bir ekip meselesidir. Toplum, otopsi neticesinde görmüş, biri kalbinden bıçak sokmuş, biri sırtından vurmuş, biri kurşun atmış, biri yemeğin içine zehir katmış... Şimdi 'kimse bunlar kabinenin dışına koyun' diyor. Hamam aynı, tellak aynı. Bir sudan bir kere abdest alınır. Burada yeni bir heyecana, yeni isimlere ihtiyaç var.

Livaneli, “Bazı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının iktidarda kalma inadının bedelini ödüyoruz.” diyor.

Çok doğru. Hükümetlerin toplumla inatlaşma diye bir lüksü yok.

Merkez Bankası yeni bir yapıya kavuşturuluyor. Ekonomistler Merkez Bankası'nın bağımsızlığı ile enflasyon arasında bir orantı kuruyorlar...

Merkez Bankası'nın hem Türkiye'nin yapısal sorunlarının aşılması hem de IMF'ye verilen mektup çerçevesinde yeniden yapılandırılması hepimizin tercih ettiği bir sistem. Bankayı yeniden yapılandıralım; ancak mantaliteyi yeniden yapılandırabilecek miyiz? Asıl önemli olan bu. Çünkü ilk krizin tetikleyicisi bu banka oldu. Merkez Bankası bir regülasyon kuruluşudur, amacı kâr etmek değildir. Ancak, bu son krizlerde görüyorum ki, Merkez Bankası'nın bazı çalışanları o acziyet içindeki bankalara çok yüksek faizlerle para satarak, buradan kâr etmeyi düşünmüştür. Bunlar çok büyük hatalar... Yeni başkana çok ciddi görevler düşüyor, beklemekle, korkaklıkla hiçbir şey olmaz.

Kamu bankalarının bir üst yönetimde birleştirilmesine karar verildi. Yani, siyaset bankasızlaştırılıyor. Bu kurumların siyaset dışı kalması çözümün önemli bir adımı mıdır?

Çok önemli konuları seçiyorsun. Kamu bankalarının fon bankalarıyla beraber 30 milyar dolar zararı olduğu söyleniyor. Kamu bankalarının görev zararlarına farklı farklı tanımlar getiriliyor. Ben kamu bankalarının özelleştirilmesi taraftarıyım; ama bazı ön şartlarım var. Halk Bankası, KOBİ'leri ve esnafı destekleme; Ziraat Bankası, çiftçiyi ve köylüyü destekleme misyonu olan bankalar olarak kurulmuştur. Bunların geçmişteki görev zararları da, o çılgın faizlerin olduğu ortamda, bu ülkenin küçük ve orta boy sanayicisine, çiftçisine daha küçük faizlerle kredi vermesinden olmuştur. Evet bu bankaları özelleştirelim; ama bakıyorum ki, Sayın Kemal Derviş de başta olmak üzere, yanlış yapıyoruz. Kendilerine söyledim; "Biz her türlü meselemizi uluorta konuşmaya başladık. Siz, kamu bankaları bitmiştir, yanmıştır, ölmüştür dediğiniz zaman, dışarıdaki derecelendirme kuruluşları bu bankaların puanlarını eksiye düşürdü. Puan eksiye düşünce, risk puanları artıyor. Risk puanları artınca borçlanma maliyetleri artıyor ya da kredi alamaz duruma geliyorlar. Biz bu bankaları bugün–yarın kapatamayacağımıza göre, o zaman bu bankalar sistemin içinde yaşamalı." Bu bankaların özelleştirilmesiyle, KOBİ'lerin, köylünün, esnafın finansmanının nasıl olacağını birilerinin söylemesi lazım. Bu ortamda bankaların rolünü iyi tayin etmek lazım. Siyasilerin etkisini sıfıra indirecek çalışmayı mutlaka yapalım. Ama bu bankaları ekonomiye katalım...

Bütün bunlar siyasetin, içinde bulunduğu çözümsüzlüğün ürettiği düğümler. Siyasetin de yeniden yapılandırılması hep gündemde. Fakat bir gerçek var ki, siyaset daima siyasetin kendi iç dinamiklerinden üretilmiyor, Türkiye'de daima dış faktörler tarafından üretiliyor, belirleniyor. Şimdi de bu süreç işliyor. Peki ne olacak, mevcut siyaset? Kriz, yeni fırsatlarla gelir. Yeni bir hareketin çıkma şansı nedir?

Türkiye'nin bedeni 52 olmuş; ama biz hâlâ 40 beden ceket giydirmeye çalışıyoruz. Bünye bu ceketi kabul etmiyor, ceket paramparça olmuş, artık yama da tutmuyor. Herkes, siyasi partiler de biliyor ki, artık Türkiye'de siyaset tıkanmıştır. Türkiye'nin yeni bir siyaset anlayışına, yeni bir siyaset yapılanmasına, yeni bir seçim sistemine, yeni bir siyasi partiler yasasına ve yeni aktörlere ihtiyacı var. Bu da değişimden geçiyor. Değişimin sizi değiştirmesini beklemeyin. Değişim, sizi değişmek zorunda bırakırsa, bu daha zor olur. Bir Çin atasözü der ki; 'Değişim rüzgârları eserken, akıllılar yeldeğirmeni yapar, aptallar ise duvar örer.' Türkiye'nin içinde bulunduğu durum köklü bir değişimin gereğini ortaya koyuyor.

Yolsuzluk ekonomisiyle mücadele, bu kriz ortamında kesintiye uğrayıp, yolsuzluk ekonomisinde dikey bir hareket olabilir mi?

Bunun temel nedeni ekonomiktir. Devletin ekonominin içinde bizzat bulunuşudur. Devlet her türlü ekonomik ortamın içinde olmaktan çıkıp, elindeki her türlü kaynakları bıraktığı zaman bunlar ister istemez aynı oranda azalacaktır. Hiç kimse hırsız doğmuyor, sistem o hırsızları ortaya çıkartıyor. Onun için sistemi baştan aşağı düzeltmek lazım. Bakın ABD'nin milli geliri Türkiye'nin milli gelirinden kırk kat daha fazla; ama 12 bakan tarafından yönetiliyor, bunların tamamı da oval ofislerde çalışıyorlar. Bizde ise 37 bakan var ve hepsinin de bir sarayı var... Sağa bakan, sola bakan, yan bakan, kadından, çocuktan, tapudan, odundan sorumlu bakan olmaz ki. Bu işi, bu kadar saltanatı artık Türkiye taşıyamıyor. Bu saltanat devam ederse bir tane Kemal Derviş de gelse bir şey değişmez Türkiye'de. Başbakan iç kaynak diyor, en büyük iç kaynak devletin israftan kaçınmasıyla sağlanıyor zaten.

Yani en büyük hortumcu devlet mi?

Öyle. Bakın basit bir hesap yapalım: Bugün devletin elinde 250 bine yakın makam aracı var. 50 bin civarında sivil plakalı makam aracı var. 300 bin makam aracı, iki günde bir depo yakıt tüketse, günde 150 bin depo yakıt tüketir. Bir deponun 50 litre olduğunu kabul edersek, bir günde 7,5 milyon litre yakıt yapar. Bugünkü rakamlarla hesaplarsak, bir günde Türkiye'nin sadece makam araçlarına harcadığı para 4–5 trilyondur. Şoförünü, bakımını vs. bir kenara bırakıyorum... Devlet en büyük KİT'tir. Kadrolar oldukça kabarıktır... Devlet, profesyonel çalışsa, kaynaklarını rasyonel kullansa, harcamalarını rasyonel yapsa, toplum rahatlar. Bir başka örnek. Türkiye, arazisine sahip olamayan bir toprak ağası; ama züğürt ağa... Şimdi bu ağa ya züğürtlüğü kabullenecek, ezilecek, horlanacak ya da imkanlarını yeniden keşfedecek, ağa olacak...



| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.