Rasyonalite ve din
Tanzimat'ın, Osmanlı entelektüel hayatındaki yaralayıcı etkileri üzerine söylenecek çok şey var. Ama bunlardan biri, Tanzimat'tan bu yana daha da derinleşip ağırlaşarak bugüne kadar geldi:
Din'le Rasyonalizm'in uzlaşmasına asla imkan bulunmayan, birbiriyle örtüşmez, iki ayrı alan olduğu! Dine ve Vahy'e ait olan ne varsa hepsini akıl–dışı kabul eden toptancı ve sakim bir anlayış! 1789 Fransız Devrimi öncesi Aydınlanmacılarının, aşırılıkta en son kertesine vardırılmış Rasyonalizmlerinin, hâlâ hükümferma olduğunu gösteren, müzmin bir peşin hüküm...
Hemen belirtmek yararlı olacaktır: Bu anlayışın bir tarih öncesi var. Kadim Yunan'da Mitos'tan Logos'a veya Dünya'nın mitosların içinden kavranıp açıklanmasından, Bilim düşüncesine öncülük edecek olan logos düşüncesine geçişin, düşüncenin tarzında bir değişiklikle gerçekleştiğini öne sürenler olmuştur;– Maurice Cornford gibi! Cornford, bu dönüşümün, akıl–dışı (irrasyonel) bir düşünce tarzından, yani Mitos'tan, akli (rasyonel) bir düşünce tarzına, Logos'a geçiş biçiminde olduğu görüşündedir. Öyleyse, diyor Cornford, mitolojik düşünce, bütünüyle akıl–dışı'dır!
Halbuki, Dünya'yı açıklayan ve temellendiren hiçbir düşünce irrasyonel olamaz. Rasyonalite, Bilimsel Düşünce ile bir ve aynı şey değildir ki... Mitolojinin de, Büyü'nün de, Din'in de, Bilimsel düşünce ile temelli hiçbir ilişkisi olmasa bile, rasyonel olmadıkları söylenemez. Cornford nasıl mitolojinin akıl–dışı olduğunu öne sürüyor idiyse, Evans–Pritchard da, Azande yerlilerinin büyü pratiklerine bakarak, büyü'nün akıl–dışı olduğunu öne sürüyordu. Bilim'in ve Rasyonalite'nin, ayrı ayrı şeyler olduklarının idrak edilemeyişinden kaynaklanan vahim bir yanlışlık! Halbuki, hem mitos'un hem de büyü'nün kendilerine göre bir rasyonaliteleri vardır ve bu, bilimin rasyonalitesiyle örtüşmüyor olsa bile, mitos'ların da büyü'nün de zihnen meşrulaştırılmasına imkan tanıyan bir rasyonalitedir...
Tanzimat'ın Fransız Aydınlanması'ndan tevarüs ettiği Rasyonalite kavramı, Cumhuriyet'le birlikte Akıl'ı Bilim'le aynileştiren bir Pozitivizme dönüştü, Cornford'un mitoslar bağlamında, Evans–Pritchard'ın büyü bağlamında Akıl'ı Logos veya Bilim'le aynileştirmeleri gibi, Cumhuriyet'in resmi ideolojisi de Din bağlamında Akıl'ı Bilim'le aynileştirmiş; kendine ait bir rasyonalitesi olmasına rağmen İslam'ın, açıktan açığa söylenmese de, bilim–dışı, dolayısıyla akıl–dışı olduğu görüşü yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bir Aydınlanma sloganı benimsenecekse, bu sloganın (Kant'ın o ünlü 'Aydınlanma Nedir?' adlı risalesinin kılavuzluğu ile, 'Hayatta en hakiki mürşit, Akıl'dır'ın olması gerekirken, Aydınlanma'nın pozitivist yorumunun temellükü ile, 'Hayatta en hakiki mürşit, İlimdir'de karar kılınmış olması, bu bağlamda, bana fevkalade manidar görünüyor...
Prof. Dr. Şerif Mardin, Rasyonalizmin Bilim ile aynileştirilmesinde, 'irade–i cüz'iyye' meselesinin önemli bir rol oynadığı kanaatindedir. Ona göre, irade–i cüz'iyye, insanı Tabiat'a bütünüyle hakim olmayı düşünmekten alakoyar ve her şeyden önce, insanın Tabiat üzerindeki 'kontrolünün sınırlı' olduğunu bildirir. Mardin şöyle diyor: 'Bu kavramın (irade–i cüz'iyye' kavramının H.Y.) insanı Tabiat üzerinde egemen kılan Renaissance düşüncesinden ve daha sonra Batı'da ortaya çıkan Rasyonalizm akımının havasından ne kadar uzak olduğunu hatırlarsak, bizzat düşünce kalıbının nasıl geriye itici bir kuvvet olarak tesir gösterdiğini anlarız.'
Prof. Mardin'in bu görüşüne katılmadığımı üzülerek bildirmek durumundayım. Rasyonalizm'i, 'İrade–i külliye'nin temelli yok sayılması' olarak yorumlayan bu anlayış, örtük olarak, Bilim'le Rasyonalizmi aynileştirme mânâsına gelir. Dolayısıyla, insanı irade–i cüz'iyye ile sınırlayan Din'in, İrade–i Külliye'yi Allah'a bıraktığı için, 'Rasyonalizm akımının havasından ne kadar uzak' olduğunu hatırlatmak ve bunun 'geriye itici bir kuvvet' olduğunu öne sürmek, olsa olsa, Prof. Mardin'in, farkında olmadan Pozitivist söylemin tuzağına düşmüş olması ile izah edilebilir...
Prof. Mardin Tanzimat döneminin tek rasyonalistinin Şinasi olduğunu söylüyor. Batı'lı değerleri bütünüyle benimseyen biricik aydın olur Prof. Mardin'e göre: 'Şinasi'nin dışında Avrupa'nın Rasyonalizm akımına katılabilenlerin sayısı, hatta II. Meşrutiyet'in ilanından sonra bile yok denecek kadar azdı. Abdullah Cevdet gibi bir düşünür, bunun istisnalarından birini teşkil eder.'
Pek iyi de, Şinasi'nin ve onu takip edenlerin, Rasyonalizmin, İrade–i Külliyenin reddi anlamında bir tür Deizm veya Ateizm olarak yorumlanabileceği konusunda sorgulanmaları gerekmiyor mu idi? Niçin böyle bir eleştiri söz konusu olmadı?
Önümüzdeki hafta bu meseleye devam edeceğim.
h.yavuz@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
12/
01/
2001...
İslam ve pragmatizm (3)
19/
01/
2001...
İslam ve pragmatizm (4)
26/
01/
2001...
Kamil Fırat'ın 'Pervane'leri
02/
02/
2001...
'Daemon' veya 'şeytanilik' üzerine (1)
09/
02/
2001...
'Daemon' veya 'Şeytanilik' üzerine (2)
16/
02/
2001...
Nefs, Şeytan mı?
23/
02/
2001...
'İyi devlet' değil, 'Kerim devlet'...
02/
03/
2001...
Nükte züğürdü olduk!
09/
03/
2001...
Yine 'Kerim Devlet' üzerine...
16/
03/
2001...
Ahiler, Abdallar ve 'Kerim Devlet'
|