|
Hekimoğlu İSMAİL
| |
Tefekkür
|
Apalar diyarında
Büyük bir binanın, büyük bir salonunda Apalar'ın haşmetli meclisi toplandı. Alkışlarla başkan kürsüye geldi, gerdan kırarak, delegeleri süzerek sözlerine başladı: - Şanlı milletin, büyük devletin, çok kıymetli vekilleri! Apalar öylesine güçlüdür ki, hiçbir devletin yapamadığını yapmış ve dahasını da yapacak. Entelektüel bakanlarımızla kurulan hükümetimiz, başka devletlerin parasıyla kalkınmayı başarmıştır.
Onlar kazansın biz yiyelim. Süper güçler Apalar'a hizmet etmek zorundadır. Bu sebeple dış borçları artırdık, yine artıracağız.
Takdir sesleri geldi; ama başkan bunu yeterli bulmadı, haykırdı:
- İç borçlanmayla halkımıza para kazandırıyoruz, onlar da vergilerini ödüyor, devletimiz daha çok güçleniyor...
Meclis alkışlarla çınladı, başkan tebessümle seyretti, baktı ki kesileceği yok, elini kaldırdı:
- Büyük devletin büyük zenginleri olmalıdır, kapitalizm budur. Biz de soygunlara, vurgunlara göz yumuyoruz ki trilyonluk katrilyonluk adamlar türesin, bunlar yatırım yapsın, insanımıza iş bulsun ve işsizlik azalsın. Sosyal devlet olmanın gereğini yapıyoruz.
"Bravo" sesleri yükselince, başkanın gözleri ışıl ışıl parlıyordu:
- Vatandaşımın dinlenmesi, gönlüne göre eğlenmesi için her şehirde yüzlerce kahve açtık. Kadınları da açtık, meyhane de açtık, benim vatandaşım en güzel şeylere layıktır. Apalar büyük bir millettir, yaşasın Apalar, kahrolsun Çapalar!
Herkes ayakta alkışlıyor, başkan notlarına bakıp, tansiyonu daha yükseltmek için, yutkunuyordu:
- En büyük para bizde olmalı. Artık on liraların devri geçti, şimdi on milyon bile küçük, yüz milyon liralık paralar basıp, hiçbir devletin başaramadığını başarmış olacağız. Amerika bir gemi dolusu kağıdı dolar yapıp, dünyaya dağıtırken, biz neden iki gemi dolusu kağıdı para yapıp dünyaya dağıtmayalım? Her vatandaşımın cebi paralarla dolacak, hiç kimse para sıkıntısı çekmeyecek, ben milletimi severim. Avrupa reform meform istiyor, biz zaten Avrupalıyız, onlar bizi anlamıyor, Apalar hiç kimsenin emrine boyun eğmez...
Sesi kesildi; fakat alkışlar imdadına yetişti, biraz su içti, yüreği pıt pıt atıyordu; içinden "İşte devlet böyle idare edilir" derken çatlak bir ses yükseldi!
- Enflasyon, devalüasyon...
Adamın ensesine öyle bir yumruk indi ki, celse boyunca kendine gelemedi.
Başkanın çatılan kaşları düzeldi, sesindeki asabiyet gitmemişti:
- Her milleti Apalar'a hizmetkar yaptım, onlar mal üretip memleketimize gönderecek, Apalar her şeyin en güzelini alacak, en güzel şekilde yaşayacak. İhracatın artmasını isteyenler, Apalar'ı başkalarına hizmetkar yapmak istiyor, buna fırsat vermeyeceğiz, zaten en büyük düşmanımız Çapalar'dır, onlara da nefes aldırmayacağız! Bir emirle okulları kapattım, istediğim öğrenciyi okula sokarım, istediğimi dışarı atarım. Ben, gücümü milletimden alıyorum. Benden bahsetmeyen kitapları yırtarım. Herkes çok iyi bilmelidir ki hükümetimiz çok başarılıdır, kahrolsun Çapalar!
Kan yüzüne hücum etmiş, damarları kabarmış, parmağını uzatmış bağırıyor:
- Bankalar, fabrikalar, limanlar, ne kadar devlet kuruluşu varsa hepsi emrinizdedir, siz beni destekleyin, ben sizleri altınla tartayım.
Üyeler, vekiller öyle vecde gelmişti ki, ayağa fırlayanlar, birbirine sarılanlar, sevinç gözyaşları dökenler... Bir grup da başkanı omuzlamış: "Ya ya ya, şa şa şa, başkan başkan çok yaşa" diyerek meclisten dışarı çıkarken, kapıda dilenen birisine öyle bir şut attılar ki adamcağız Amerikan filelerine takıldı.
h.ismail@zaman.com.tr
|
Tamer KORKMAZ
| |
|
Hey, onbeşli onbeşli, 'reform' yolları taşlı!
Derviş'in Washington temaslarında sürpriz yok: Artık 'trink para' dönemi gerilerde kaldı... Bir yandan, "Bunların dilinden en iyi Derviş anlar" deyip, "Ekonomi Mehdisi"ne sıcak para kovalatmak...
Diğer yandan, "Alışkanlıklarımızı devam ettirelim. Hazine'den geçinmeye endeksli siyaset mekanizmamızda halay çekelim!" muhabbetine yatmak...
Iııh... Kimse yutmaz, bunu... Hele, Atlantik'in Öte Yanı hiç yutmaz!
Dervişmen'e peşin para yok, destek ise şarta bağlı: "Ne ka reform, o ka para!" Amerikan yönetimi ve uluslararası finans çevreleri, Türkiye'ye para vermek için şartlarını sıraladı. Derviş de, bu şartları, 15 günde 15 yasa diye formüle etti...
Başka? Öncelikle IMF ile yeni niyet mektubu, bol miktarda da siyasî destek! Bunların yanına bir de, Baba Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Scowcroft'un, "Bush yönetimi, Türkiye'ye siyasetteki ahlaki çöküntü ve yolsuzluk kuşkuları nedeniyle trink para vermiyor!" yollu sözlerini de ekleyelim...
Uzun lafın kısası, ABD yönetimi, 10-12 milyar dolar için kendisine Derviş'i yollayan Türkiye'den uzun yıllar kriz çıkmasını önleyecek yapısal reformlar bekliyor. 10 milyar dolar 'tak' diye verilse, bunun da öncekiler gibi çarçur edilmeyeceğinin garantisi var mı? Yok! Amerika, bu garantiyi görmek istiyor. Tüm bunları Amerika'nın söylemesine de ihtiyaç yok, esaslı çözümün yolu öteden beri belli, zaten...
Kemal Derviş'in Washington'da söyledikleri son derece açık, özellikle "Çok acele etmemiz gerek" diyerek bir bakıma hadisenin ne denli vahim olduğunu ortaya koyuyor; göz boyamıyor!
115 milyar doları Yolsuzluk Ekonomisi'ne kaptıran Türkiye; 10 milyar dolar için Washington kapılarında debeleniyor; buna rağmen hâlâ kamudan geçinmeye ayarlı siyasal yapısından vazgeçme yolunda gerçek bir ışık yakamıyor...
***
Derviş, hükümetten gerekli desteği bir türlü alamıyor. Köstek ise mebzul miktarda...
Son olarak, Derviş'in 15 günlük acil bir takvim ortaya koyması, Devlet Bahçeli'den "Gereksiz acelecilikten kaçınmalıyız" tepkisini görünce, 'olmayan siyasî destek' iyice açığa çıktı...
Türkiye'nin bundan sonra kaybedeceği bir dakikası bile yokken, Bahçeli'nin bu sözleri, Derviş'in de Türkiye'nin de işini zorlaştırır. Eğer Bahçeli, Derviş'i daha hızlı hareket etmeye davet etseydi, belki böyle bir eleştiri yerinde olabilirdi! Yeterince vakit kaybedildi, zaten...
Derviş, Washington'da "İlk elde yapmamız gerekenleri 15 Nisan'a kadar tamamlayamaz ve beklediğimiz kaynağı bulamazsak, sonbaharda yeni bir krize hazırlanalım" diye konuştu, bunu da unutmayalım...
Ecevit ise, 15 yasanın 15 günde çıkmasını mümkün görmediğini söylüyor. Amerika'ya gittiğinden beri Derviş'le görüşmediklerini de sözlerine ekliyor! Bu arada, hükümet ortaklarının birbirleriyle, ayrıca ortakların "koalisyonun dördüncü ortağı" ile, uyum dahil, önemli sorunları var. MHP ile ANAP, son günlerde kaleden kaleye şahin uçuruyor. Her iki parti de, Derviş'e hayli soğuk bakıyor...
Meclis'in seri halde acil yasaları çıkarması, çok zor değil. Yeter ki, hükümetin reform paketi acilen Meclis'e gelsin! Sorun, burada... Hükümet, acil hareket etmeye mahkûm. Yalnızca 'acil 15 yasa' meselesi de değil; geniş kapsamlı bir Yolsuzluklarla Mücadele Paketinin de bir an önce hayata geçmesi şart.
Israrla, yapısal reformlar, diyoruz. Dervişmen'likten rahatsız olan Kemal Derviş de böyle söylüyor. Washington'un Ankara'dan istediği de, bu...Yoksa, 10 milyar değil 50 milyar doları bir kalemde verseler ne olur? Yapısal sorunlar sürdükçe; daha iyi olmaz, çok daha kötü olur...
Mevcut siyaset mekanizmasının direnci, tam da bu noktada saklı: Şayet gerçekleşirse, yapısal reformlar; mevcut siyasi mekanizmanın varlık nedenini ortadan kaldıracak, çünkü!
t.korkmaz@zaman.com.tr
|
İdris GÜRSOY
| |
Olayların İçinden
|
Bir odak üzerine
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan yolsuzluk ekonomisini birinci tehdit gösterirken, devletin içinde yapılanmış yasadışı bir odağın varlığını da haber verdi.
Türkiye'de tehdit kapsamına hep sağ ve sol örgütler sokuluyordu. İlk defa devletin "tapınak şövalye"leri gibi bazı gizli localar tarafından çok kullanılan tabirle "ele geçirilmiş" olduğunu resmi ağızlardan öğrendik.
Bakanın açıklamaları ve son yolsuzluk operasyonlarına bakarak şunları söyleyebiliriz: Uluslararası bağlantılı yolsuzluk, çıkar ve suç örgütünün bürokraside, politikada, iş dünyası ve medyada ayağı var; yasamayı, yargıyı ve yürütmeyi kendi çıkarları doğrultusunda etkiliyor; medya organları ile halkın haber alma hakkını kısıtlıyor. Şövalye işadamları, kamu bankalarını bir arpalık gibi kullanıyor; kredi-teşviklerden faydalanıyor, girdikleri ihaleleri rahatlıkla kazanıyorlar.
Yolsuzluk ekonomisinin üzeri suni gündemlerle örtülüyor. Örgütle ilişkili bürokratlar devlet kademelerinde hızla yükselebiliyor. Üniversitelerde ve önemli kamu kurumlarında kritik noktalar tutuluyor.
Sık sık gündeme getirilen irtica yaygaralarının arkasında da milli, bağımsız düşüncelerin gelişmesini kendi varlıkları ve menfaatleri için bir "tehlike" olarak gören şövalyeler var.
Ülkenin çeşitli kurumlarında etkin olan örgüt, çıkarlarını koruyabilmek ve bu kurumlarda hayatiyetini devam ettirebilmek için "kendi dışındaki" unsurlara karşı sürekli ve büyük bir savaş veriyor.
"Tapınak şövalyeleri" gibi devlet adına hareket ettiğini söyleyen ve inanılmaz bir güç haline gelen şövalyeler kendilerini halkın, anayasa ve kanunların üstünde görüyorlar. Siyasette, ekonomide, bürokraside hukuk dışı, antidemokratik tasfiyeler yapmaktan çekinmiyorlar. Dürüst, çıkar ilişkilerine girmemiş memurları sindiriyorlar. Bazı şirketlerin önünü kesmek, bazı özel kurumların da kapısına kilit vurmak istiyorlar.
Yıllarca "komünizm, bölücülük ve şeriat" geliyor diye korkutulan, sindirilen, yoksulluğa mahkum edilen Türkiye'de, sağduyulu herkes, artık oynanan oyunların farkında ve asıl tehlikeyi görüyor.
Ancak İçişleri Bakanı'nın, fotoğrafını çekip, ipuçlarını verdiği tehdit unsurlarını toplum daha yakından tanımalıdır. Siyasi irade de bu tehlikenin üzerine süratle gitmelidir. Kim bunlar? Kendilerini bugüne kadar gizlemeyi nasıl başardılar? Siyasi, ekonomik ve toplumsal olaylarda ne kadar etkililer? Türkiye Cumhuriyeti'ni koruyoruz diye halkı ve hazineyi nasıl soydular? Demokratik, hukuk devletinde böyle bir örgütün varlığı kabul edilebilir mi?
Türkiye'nin, 21. yüzyılı ıskalamaması bu soruların cevaplarının doğru verilmesine ve saydamlığın sağlanmasına bağlıdır.
i.gursoy@zaman.com.tr
|
Ahmet SELİM
| |
Keyfiyet
|
Kıvam noktası ve terkip sırrı
Var olan gücü verimli kılmak için ihtiyaç duyulur, morale. Olmayan güç, moral pompalamakla sağlanamaz. İnandık, savaştık, vs. Bunlar boş şeylerdir. Gücün yoksa, oyunun icaplarını yerine getirecek bilgiye ve beceriye sahip değilsen, yırtınıp durmanın bir faydası olmaz.
Hamit Kaplan, Fatih Güreş Kulübü'nde bir gençle antrenman yapıyor. Bakıyorum, genç, oldukça gayretli. Görünüşü de iyi. Karayağız, sırım gibi, boylu poslu, adaleleri büklüm-büklüm. Habire dalıyor, itiyor, çekiyor, bir şeyler yapıyor. Hamit Kaplan da, durgun bir halde onu avucunun içiyle tos yapar gibi karşılamakla yetiniyor. Yanımda güreşten anlayan Turan kardeş var. "Hamit Kaplan'ın sonbaharı mı gelmiş? Bu genç hırpalayacak onu." dedim. Kulağıma eğildi: "Hamit terlemeye çalışıyor. Genç, terden pırıl-pırıl parlıyor! Biraz sonra alnı nemlenmeye başlayınca, Hamit usta onu kenara koyar." Daha bunları konuşurken, bir elense bir elense daha bir tane daha, bizim genç mindere yapıştı. O, Kaplan'ın elinden; Kaplan, onu alnından öptü; ısınma egzersizi sona erdi!
Sen şimdi o gence istediğin kadar moral pompala, tezahürat yap. Zaten canını dişine takmış, elinden gelen o kadar. Esasen, yetişmiş insanın, aklını kullanarak iradesine inancıyla hükmedip çalışarak yetişmiş bir insanın, gösteriş tezahüratını göğüslemeyi de, başarının ve şöhretin ağırlığına mukavemet etmeyi de bilir.
Biz tersini yapıyoruz: Yetişemememiş, belli bir kıvam noktasına gelememiş insanlara "Haydi aslanım haydi kaplanım!" diyerek başarı kazandıracağımızı sanıyoruz. İmkansızı zorlayarak, onları daha da şaşırtıyoruz; inancı, azmi, gayreti, yetişmenin gelişmenin şartları olarak değil de, bir doping malzemesi gibi kullanmak istiyoruz. Al sana para, al sana şöhret, al sana övgü, al sana alkış; hadi başar bakalım! Sonra düz yolda yürürken adamın adalesi çekiyor! Ayağını biraz fazla kaldırınca bilmem neresi kopuyor! Bunun bir tek izahı var: O insan bu yükü taşıyamıyor. Ne fizik, ne psikolojik, kondisyon yeterli. Denge, güçlülükle beraber bulunur; gücü kalmayanın dengesi de bozulur. Durup dururken sakatlanmak, yok yere sarı-kırmızı kartlar görmek, iki adımdan vuramamak, hep dengesizliğin ve güçsüzlüğün alâmetleridir.
Bir kıvamsızlığı ve yetersizliği moral dopingleriyle düzeltemezsiniz; ama bir kıvamı ve dengeyi demoralizasyon darbeleriyle bozabilirsiniz. Birdenbire değil, yavaş-yavaş, kademe-kademe... Biz "tedric"in müspetini pek bilmeyiz de menfîsinde çok becerikliyizdir! Güve gibi yeriz, pas gibi çürütürüz, kurt gibi kemiririz, sülük gibi emeriz. "Bazılarımız" açısından söylüyorum tabii.
... Kıvam noktası, terkip sırrının tecelli ettiği noktadır. O bozulunca, "unsur"ları enkaz parçaları gibi şuraya buraya dağılmış bir halde görürsün ve tanıyamazsın. Şurada-burada falanca ile filanca başarılı olacakmış! Eh, yaşayan görecek! Bakmayı bilenler görmeye başladılar bile. "Bütün gelecekler yakındır." denilmiş.
* * *
... Bir açıdan, siyaset de belirli kuralları olan bir oyun; ekonomi de, hayatın kendisi de.
Bir yerde değil, her yerde, kıvam noktasını ve terkip sırrının tecellisini engelleyen, zorlaştıran yokuşa süren menfilikler içindeyiz. Yardımlaşmayı, uzlaşmayı, müşterek çalışmayı gerektiren her işte öyleyiz. Aslında fert olarak da terkibî bir "bütün" olmanın şartları itibariyle aynı hükme tabiyiz. Düşünce ile inancın birleştiği yerde sevginin kök salmasını sağlayan bir tekâmülün yolcusu olma şuuruna erememişsek hiçbir kabiliyetimiz yerini bulmaz. "Kaabiliyetler var; ama onları geliştirme kaabiliyeti yok!" sözü bunun için söylenilmiştir.
Müstesnâlarımız, zirvesi karlı yanardağlara benziyor. Karlı, gamlı ve kahırlı.
a.selim@zaman.com.tr
|
Ahmet ÜNAL
| |
Maarifname
|
Fatih bahane koltuk şahane!
Bilgisayarda posta kutusunu açmaktan çekinir oldum. Her gün fazladan yüzlerce elektronik posta geliyor. Yarısı Fatih Üniversitesi'ni desteklememizi, yarısı da yazdıklarımıza teşekkürü içeriyor. Ciddi tartışma gruplarının da başlıca konularından birisi bu.
Tabii bendeniz de bazen, "Bizim zamanımızda internet yoktu." deyip, "Bu da nereden çıktı?" diye hayıflanmıyor değilim!
Cumhurbaşkanı'nın TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerine "başörtüsü sorununu TBMM çözmeli" görüşüne katılıyorum. Fatih'in cezalandırılmasında da türban ön plandaydı. Hatta DGM savcısı Nuh Mete Yüksel, YÖK'ün bu kararına atıfta bulunarak Fethullah Gülen'in tutuklanması talebini tekrarladı.
YÖK teşkilatı hakkında TBMM'de uzun zamandır yasalaşamayan tasarı ve teklifleri var. Eğer YÖK başkanının başbakan tarafından atanması karara bağlanırsa, Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün de görevi dolaylı yoldan sona erecek.
Cumhurbaşkanı - YÖK uyumsuzluğunu sağır sultan dahi duydu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, YÖK'ün adaylarını onaylamıyor, aksine YÖK'e muhalif kimlikleriyle tanınanları üye atıyor.
Prof. Dr. Aysel Çelikel eğitim sayfamızın editörü Tuncer Çetinkaya'ya bu kararın politik olduğunu, Gürüz'ün "ikili hatta üçlü oynadığını" söylüyordu. Gürüz, belli ki, bir taşla birkaç kuş vurmak peşinde.
Görevden uzaklaştırılma ihtimaline karşın önceden gardını almış oluyor. Öyle ya, Cumhurbaşkanı, Fethullah Gülen ile irtibatlandırılan Fatih Üniversitesi'ni cezalandırdığı için Gürüz'ü görevden almaktan çekinecekti. Devlet Denetleme Kurulu dahi, icraatlarıyla Laiklik'ini ispatlamış bir başkanın aleyhinde karar veremezdi!
Üstelik yeni kontenjan üyeleri de patronun kim olduğunu göreceklerdi. Ya irticacılardan(!) ya da laiklikten(!) yana tavır alacaklardı!
Geçen hafta Gürüz'ün, 1992'de, yükseköğretim hususunda, "Nihai karar yetkisi toplumun temsilcileri olan parlamenterlerde olmak zorundadır. Bunun aksi, oligarşik yapıların oluşmasına yol açar ve tüm oligarşik yapılar zaman içinde çürümeye mahkumdur." dediğini hatırlatmış ve "Böyle iddialı laflar sarf eden birisi, parlamenterler tarafından suçlu bulunsa ne yapması beklenirdi?" diye sormuştuk.
Şimdi de İstanbul Milletvekili Dr. Azmi Ateş ve 55 arkadaşı, "Gürüz yönetimindeki YÖK Denetleme Kurulu'nun yanlış ve kasıtlı davranışları hakkında Meclis araştırması açılmasını" istiyor.
Gürüz, sessizliğini korusa da akademik çevrelerde, "Bu sessizliğinin arkasında askerler var." söylentisi yayılıyor. Güya, Cumhurbaşkanı'nın, hükümetin ve TBMM'nin onaylamadığı birisi nasıl olur da hâlâ ayakta kalabilirmiş!
Yükseköğretim Denetleme Kurulu, birkaç sene önce Atılım Üniversitesi'nin de kapatılmasını istemişti. İsmini vermek istemeyen Atılım Üniversitesi yetkilisi, Gürüz'ün kendi istediği yöneticiler atanmadığı için böyle bir karar alındığını belirtmişti. Sonrası malum, yorgan gitmiş, kavga bitmişti...
Gürüz mevzuu olunca, ardına "derin devlet" desteği almış bir kişi görünümü verdiğinden, devletle bir şekilde irtibatlı kişiler konuşmaktan kaçınıyor. Meclis'te grubu bulunan bir siyasi parti lideri dahi, Fatih mütevelli heyetine özel olarak, "Bu işin arkasında askerler yok." diyor, kamuoyuna açıklanmasını istemediğini belirterek.
Gücü kullanmak ve yönetmek birçok kişi açısından para ve cinsellikten önce gelir. Herhalde, Gürüz, üniversite rektörlerinin hemen hepsini atamaktan ve YÖK'te arzusu dışında kuş uçurtmamaktan fevkalâde haz duyuyordur.
Monarşi varken oligarşiye ne hacet!
a.unal@zaman.com.tr
|
Selim IŞIKLAR
| |
Para Günlüğü
|
Belirsizlikler Borsa’yı düşürdü
98 günlük bono ihalesinin ardından 7 iş günüdür düşüş yaşayan Borsa, dün de 8.000 desteğini de aşağı kırarak gün içinde 7.239 puana gerilediği günü 344 puanlık düşüşle 7.614 puandan kapadı. 160 trilyon liralık işlem hacmi gerçekleşen Borsa'da düşüşün sebebi olarak 15 Nisan'a kadar Meclis'ten çıkarılması istenen yasaların bu süreye kadar yetişmesinin zor olduğu ve hükümet ortaklarının bu konuda tam bir mutabakat içinde olmadıkları izleniminin etkili olduğu gösteriliyor.
Bunun yanı sıra ABD'den beklenen mali yardımın birçok engele takılacağı ve ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in tüm iyi niyetli çabalarına rağmen durumun hiç de kolay olmadığı görülüyor.
Piyasalarda devam eden tedirginlikten dolayı Borsa bir türlü toparlanamazken, dün döviz ve faizde yukarı yönlü hareketlenme başladı. Önceki gün yüzde 128 düzeyinde bulunan bono faizleri yüzde 138'e yükselirken 987-990 bin seviyesinde bulunan dolar bir milyonu aştı, uzun süredir Merkez Bankası'nın kontrolünde yüzde 80'ler düzeyinde kalan faizler yüzde 83'e çıktı.
Tabii bu gelişmelerde ay sonuna girmemiz de etkili oldu. Döviz açığını kapatmak isteyen bankaların döviz talebi ve diğer gelişmeler de piyasalardaki olumsuz havayı körükledi.
Bugün Borsa gelebilecek iyi haberlerle tepki yükselişi yaşayabilir; ancak kırılan 7.900 desteği direnç konumuna geldiği için yükselişlerde yine kâr satışlarıyla karşılaşılabilir.
s.isiklar@zaman.com.tr
|
Fikri TÜRKEL
| |
Lobby
|
Film karelerinde saklananlar...
Oscar ödüllü Gladyatör'ün cirosu 550 milyon dolar. Türkiye'nin en büyük özel sektör şirketlerinden Arçelik'in cirosu 510 milyon dolar. Filmlerin seyir ciroları yanında taşıdığı toplumsal mesajlar da bir o kadar önemlidir.
Cast Away, film olarak tatsız olsa da ekonominin içinden biri olarak farklı bakış açıları kazandığımı söyleyebilirim. Çağdaş bir Robinson Crouse versiyonu ne gibi ekonomik mesajlar içerebilir?
Her Amerikan filminde olduğu gibi, Cast Away de, global mesajlar içeriyor... Bu seferki mesaj, lojistik...
Film baştan sona Fedex veya Federal Express kargo şirketi üzerine kurulu...
İyi bir reklam filmi...
Her ne kadar Cast Away, Gladyatör kadar ciro yapamamış olsa da, verdiği mesajın daha büyük ekonomik değer taşıdığını söyleyebilirim.
Fedex'in bir filme sponsor olmasından öte, önümüzdeki 20 yılda etkinliğini sürdürecek olması büyük önem taşıyor. Evet ister lojistik deyin, isterse kargo taşımacılık, önümüzdeki yıllarda en fazla gelişen sektör olacak.
Fedex'in kurucusu Frederick W. Smith hakkında ondan aldığım bir sözü aktarmak istiyorum.
Smith, Harvard'da eğitimini yapar. Mezuniyet tezi olarak da kargo taşımacılığını seçer. Tezini verir. Aldığı not D+. Amerika'da en yüksek not A, en düşüğü ise F'dir. D+, lütfen geçiyor demektir.
İtiraz eder, tez hocasına, "Lütfen okuyup yeniden değerlendirin." diye ricada bulunur. Profesör, tezin ilk sayfasını açar, D+'yı göstererek "Benim değerlendirmem bu." diyerek kestirip atar.
Smith, tezinde haklıdır. Yeni bir kargo sistemiyle başarılı işler yapılabilecektir. 1971'de Fedex'i bu hırsla kurar. Fedex bugün dünyanın en yaygın kargo ağıdır. Yıllık cirosu 18 milyar dolardır. Türkiye'nin en büyük grubu Koç Holding'in cirosu 13 milyar dolar. Peki Frederick W. Smith, üniversite profesöründen nasıl intikam alıyor? Şimdi yönetim binasının giriş holünde şu anlamda bir yazıya yer vererek:
"Bilen yapamaz,
Yapan bilemez,
Bilmeyenler Harward'da ders verir."
İstanbul'un zirve noktası...
Oscar zirvelerinden İstanbul'un en yüksek noktasına geliyoruz.. Yani İş Bankası kulelerinde 41. kata... İstanbul'un bu noktadan görünüşü muhteşem.
Bankaların krizde olduğu bir dönemde, bir bankanın bir adım öne çıkması, ekonominin içinde olanlar için bir rahatlık hissi veriyor. Bu his sadece davette değil, İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince'nin demeçlerinde de var. Bugünlerde konuşan tek bankacı o. Rahatlıkta, Aria'nın ve 81 iştirakinin önemli etkisi olduğunu inkar etmemek lazım.
Aslında, İş Kuleleri'ni görmenin yanında Özince'nin söyleyecekleri benim için daha önemliydi.
İş Bankası'nın ardında 81 iştiraki olan bir topluluk, bir holding gibi bakılmalı. Öyle ki, banka Şişecam'a 1,6 milyar dolar yatırım yaparken çok ses veren Aria'ya 650 milyon dolar yatırım yaptı. İştirakler deyince, Özince yeni bir kavramı daha literatüre katıyor. Her ne kadar, bunun teorik yapısı oluşmamış olsa da; grup artık İş Birliği Topluluğu olarak anılacak. "Birlik" ifadesi şirket topluluklarında ilk defa kullanılıyor.
Aria yatırımı, daha çok İtalyanların vizyonu doğrultusunda bir seçim gibi, geldi. O yüzden GSM'deki sıkıntılar Özince'yi pek sarsmamış gibi. Fakat yine de, olanları sindiremiyor. Roaming sözleşmesi başlarını ağrıtacak. Bir de 900, 1800 meselesi var.
Özince, ne olursa olsun, baz istasyonlarıyla, roaming sözleşmesiyle sonuna kadar iddialarını sürdüreceklerini belirtiyor.
İş Bankası'na "kız" benzetmesi yapıyoruz. En azından son günlerdeki imajı bu... Mesaj da malum: "İsteyin yeter". Yabancıların bakış açılarını soruyoruz. Kızı "istiyorlar" mı? "Evet; ama kızın bileği kuvvetli. Herkesin talip olmaya yüzü olamaz." diyor.
f.turkel@zaman.com.tr
|
Ali BULAÇ
| |
Arka Plan
|
Medyanın resmi
Türkiye'de "yarı resmi medya"nın içine girdiği kriz, sadece ekonomik değil, aynı zamanda paradigmatiktir. Çökmüş bir paradigmadan bugünkünden başka bir şey sudur etmez. "Şeyhin zikri neyse fikri de odur." Gazetemizden Zafer Özcan'ın kendisiyle konuştuğu Donatella Piatti'ye göre "Türk basını halka negatif enerji veriyor. Medyanın yaptığı tek pozitif iş, eğlendirmedir."
Topluma sürgit 'negatif enerji' yüklerken, yükleyici bir noktadan sonra yüklediği şeyin asli niteliğine dönüşür, bir tür tabiat değişimine uğrar. Yarı resmi medya, topluma ve kendini meşrulaştırırken deklare ettiği asli tabiatına yabancılaşarak, kendi paradigmasını tüketti.
Medyanın bu noktaya gelmesinde üç önemli faktörün rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, medyanın sivil ve demokratik nosyonuna aykırı olarak resmi toplumla girdiği organik ilişkidir. Bu, her fırsatta asli bir görev olarak öne sürülen "halkın haber alma hakkı"nın suiistimaline yol açtı. Ve aynı zamanda belli gazete ve televizyon kanallarının sahiden "yarı resmi" bir niteliğe bürünmesine sebep oldu. Son yolsuzluk dosyaları ve başgösteren ekonomik kriz, medyanın siyaset ve bürokrasiyle adeta "suç ortaklığı" içinde olduğunu açıkça ortaya koydu. Yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet vb. gayrimeşru yol ve yöntemlerle devlet hazinesini hortumlayanlarla 'iş tutan' ve kendisi de bu yolsuzluklardan önemli paylar alan medyanın artık sahiden asli misyonunu yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir, buna hiç kimse inanmıyor. Ülkede hangi alanda kirlilik varsa, medya da bu alanlardaki kirliliğin önde gelen failleri arasında yer almaktadır.
İkinci önemli faktör, medyanın ahlaki değerden yoksun kimliğidir. Piatti'nin 'negatif enerji' dediği alan eğer eğlence yayınlarında somutlaşıyorsa, bu programların herhangi bir ahlakî değer ve norma göre tasarlanmadıkları açıktır. Sorumsuzluk, tüketicilik, hazcılık ve kadın bedeninin kitlesel tüketime sunulduğu bu programlarda, hiçbir kültürel perspektife tesadüf edilmez. Sanat adına geleneksel toplumlarda düşük bir statüye sahip olan köçek kadınların, mıtrıpların sahneye fırlatıldığı bu programlarda, her şey müptezel, her şey derinlikten, edep ve iffetten yoksun olarak vıcık vıcık hale getirilmekte, "ayaklar baş konumu"na çıkarılmaktadır. Ar damarı çatlamış marjinal bir kabile, ele geçirdiği gazete sahifeleri ve televizyon ekranları vasıtasıyla toplumun da aynı çürümeye dahil olmasına çalışmaktadır. Lezbiyenlerin ve homoseksüellerin kontrol ettiği kimi programlarda, marjinal olanın asli olanın yerini alması için çoğu zaman saldırgan, saygısız ve yüz kızartıcı bir dil kullanılıyor ve bu medyanın bildiği tek dil oluyor. Diğer yayınların dili de aynı lügattendir.
Üçüncü önemli faktör, yarı resmi medyanın belli başlı köşe taşlarını elinde tutanların içine düştükleri entelektüel zaaf ve yetersizliktir. Büyük çoğunluğuyla köşe yazarları, zamanın ruhunu bilmiyor, kendileriyle yüzleşmiyor, referans kaynaklarına eleştirel bir gözle bakamıyor. Kolayca cuntacı, 27 Mayısçı, 28 Şubatçı olabiliyor. Çağlarına tanıklık yapmadıkları için ne demokrasi hakkında doğru dürüst bir görüşe sahiptirler ne de ülkeleri hakkında herhangi bir fikri üretim yapabilme formasyonunu kazanabiliyorlar. Serdar Turgut yazdı; açıkça söylemek gerekirse, yarı resmi medya yazarları 18. yüzyıldan kalma rasyonalizm, 19. yüzyıldan kalma pozitivizmle, klasik modernlik teorileriyle vaziyeti 'idare etme'ye çalışıyorlar. Engin bir dogmatik uyku içinde mışıl mışıl uyuyorlar. Kendi küçük gettolarında, onları 'kabz hali'ne sokan ideolojik blokajın farkında değiller. Batı'nın üçüncü sınıf kavramları ve düşünce araçlarıyla küresel modernliği okuyorlar.
İslam tarihi, İslam'ın düşünce mirası ve bugünkü Müslümanların entelektüel birikimleri konusunda hiçbir şey bilmiyorlar. Temel bilgiler seviyesinde bir müfredata muhtaçtırlar.
Piatti, sözlerini şöyle tamamlıyor: "Basın insanlar istiyor diye yaptığını yazıyor. Ben tam tersini düşünüyorum. İnsana ne sunarsan insanlar ona alışıyor ve onu istiyor." Bence bu yanlış. Çünkü insanların onlara sunulanı istemedikleri, medyanın toplum nezdindeki 'itibar'ından (!) belli. Bu yüzden itibar ve dikkat başka yere yöneliyor.
a.bulac@zaman.com.tr
|
Hüseyin GÜLERCE
| |
Denge
|
Mali yardım için siyasi şarta tosladık...
Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in ABD'deki temaslarında, Türkiye'ye yapılacak malî yardım konusu hangi şarta tosladı biliyor musunuz? Bunu da mı görecektik, demeyiniz. Söylenen şu: Türkiye, siyasî reformları bir an önce yapmalıdır...
ATC (Türk-Amerikan İş Konseyi)'nin yıllık olağan toplantılarını izleyen Cengiz Çandar önceki gün açık açık yazdı. ATC'nin ekonomi, bankacılık vs. konularındaki tüm 'teknik içerikli' oturumlarında söz alan her Amerikalı, hiç 'teknik' konulara değinmeden, "Türkiye'de siyasî reform gereğine, ekonomik krizi aşmanın ön şartı" olarak vurgu yapmış.
Şimdi siz kızabilirsiniz: "Amerika bizim içişlerimize ne hakla karışıyor? Verecekleri parayı ekonomik şartlara bağlayabilirler; ama siyasî bir şart dayatamazlar. Bize sömürge muamelesi yapamazlar..." diyebilirsiniz.
Tamam da adamlar da şöyle düşünüyor: Verdiğimiz yardımlar çarçur ediliyor, bir işe yaramıyor. İşadamı-siyasetçi ilişkileri Türkiye'de şirazesinden çıkmış. Kamu bankaları siyasetçinin rant kapısı haline getirilmiş. Ardı arkası kesilmeyen siyasî krizler, demokrasiye müdahaleler bir müttefik olarak, ondan da öte ABD menfaatleri açısından çok önemli bir ülke olan Türkiye'de istikrarı bozuyor. Onun için önce sağlam bir siyasî yapı olsun, biz de Amerikan vatandaşlarından topladığımız paraları sokağa atmayalım...
Doğru söze ne denir?
Devlette israf dizboyu. Yolsuzluk ekonomisi, iç bütünlüğü sarsar hale gelmiş ve devletin hortumlanması onlarca örneği ile bir kokuşmuşluğu, kirlenmeyi ve çürümüşlüğü sergiliyor.
Aslında siyasî reformların gerekliliğini yıllardan beri sağduyu sahibi her kalem yazıyor, ülkenin gerçekten hayrını isteyen herkes dile getiriyor.
Şimdi Amerika kalkıp; "Anayasa değişikliklerini AB normlarına göre yapınız, siyasî partiler yasasını çıkararak siyaseti; istifa etmeyi bile düşünmeyen liderlerin sultasından kurtarınız, seçim sistemini ıslah ediniz.." dediği için niye algınlık gösterelim ki!
Önemli olan bu lâfı, elin Amerikalısından işitmeden doğruyu yapabilmekti. Ne demişler; kendim ettim, kendim buldum.
Eğer siyaset, topluma ve ülkeye hizmet etme vasıtası olmaktan çıkmış ve her sonuca, her şarta rağmen partisinin başında kalmakta ısrar eden siyasetçilerin popülist politikalarının oyuncağı haline gelmişse bu duruma daha ne kadar seyirci kalınacaktır?
Hepimiz artık görüyor ve biliyoruz ki, partilerdeki siyasî yapı; insan yetişmesine, liderler yetişmesine fırsat vermiyor. Eyerlerin altında ne küheylânlar var; ama kendilerini belli edemiyorlar.
Otoriter yönetim, aslında siyasî partilerimizi teslim almış. Parti bünyeleri, liderin etrafında halkalanmış ekiplerin elinde birer insan öğütme makinesine dönüşmüş. Kabiliyetli insanlara kıyıyorlar. Aslında ise Türkiye'ye kıyıyorlar. Kıymetli insanlar, böyle bir tablo karşısında siyasetten soğuyorlar ve uzak kalıyorlar.
Türkiye, demokrasi hamlesini, siyaset esnafının insafına terk etmeye mecbur ve mahkûm mu?
Artık herkes biliyor ki bu ekonomik ve malî kriz; siyasetçinin ve bürokrasi sınıfının demokrasiye inançsızlığından kötü yönetimlerden doğuyor.
Kimsenin kabahati birbirinin üzerine atmaya hakkı yok.
Herkes eteğindeki taşı dökmeli, ülke ve insanımız için Türkiye'nin bir yol ayrımında olduğunu görmeli.
Soru şudur:
Türkiye, siyasetçi sınıfının ve devlet erkinin uyguladığı otoriter yönetim anlayışını terk edebilecek mi?
Türkiye'nin güçlenmesinin demokratikleşmeden geçtiğini, hukukun üstünlüğünden geçtiğini, saydamlıktan ve kurallara herkesin uyması gerektiğinden geçtiğini kabul edecek miyiz?
Etmeyeceksek, başkalarının "Adam gibi bir yönetim kurun, gelin parayı ondan sonra isteyin.." demesine hiç kızmayalım...
h.gulerce@zaman.com.tr
|
Hasan ÜNAL
| |
Analiz
|
'Ne kadar ekmek o kadar köfte'
Radikal gazetesinin, Kemal Derviş'in Amerika'daki temaslarına dair attığı dünkü manşet buydu ve orada olup bitenleri gayet güzel izah ediyordu. Oysa diğer gazeteler Derviş'in bu gezisinden büyük sonuçlar elde edilmesinin an meselesi olduğunu yazmaya devam ediyorlar. Hatta geçenlerde içlerinden bazıları gerçekte var olmayan dolarların Türkiye'ye gelmekte olduğunu bile manşet yapmıştı. Radikal'in manşeti, Amerika'dan para tokatlamanın pek o kadar kolay olmayacağını bu veciz ifadeyle bir kez daha ortaya koydu.
Radikal gazetesinin, Kemal Derviş'in Amerika'daki temaslarına dair attığı dünkü manşet buydu ve orada olup bitenleri gayet güzel izah ediyordu. Oysa diğer gazeteler Derviş'in bu gezisinden büyük sonuçlar elde edilmesinin an meselesi olduğunu yazmaya devam ediyorlar. Hatta geçenlerde içlerinden bazıları gerçekte var olmayan dolarların Türkiye'ye gelmekte olduğunu bile manşet yapmıştı. Radikal'in manşeti, Amerika'dan para tokatlamanın pek o kadar kolay olmayacağını bu veciz ifadeyle bir kez daha ortaya koydu.
h.unal@zaman.com.tr
|
Mahmut Nedim HAZAR
| |
Gün Aşırı Notlar
|
Medya diş gösterince!
Zordur.. Gerçekten zor.. Sayın Kemal Derviş'in 'bu krizi atlatırsak, ekimde gerçek kıyamet geliyor' imasından sonra Türkiye'nin yöneticilerinin işinden bahsetmiyorum. O zorluk bile, medyaya karşı durabilmenin zorluğunun yanında lolipop eğlencesi kalır..
'O kadar büyüyelim ki, biz batarsak ülke batsın' düşüncesiyle habire şişen, irileşen medyanın bu ülkenin paçasından aşağı doğru çekiştirmesi sonucunda eylemi görüp buna karşı çıkanların işleri zor..
Nazlı Ilıcak bir milletvekili.. Beğenin ya da beğenmeyin inandığı fikri ne pahasına olursa olsun açıklayan, savunan, kavgasını veren bir kişi.. Etibank olayının üzerine gidince bir gazete hakkında hemen yazı dizisi başlattı..
Federasyon başkanı borcunu ödemeyen bir Tv kanalından alınca canlı yayın hakkını, bir anda ne gayr-ı meşru ilişkisi kaldı, ne kişisel ahlaksızlığıyla ilgili olmadık iddialar..
İşte bu sebeple bu ülkenin adam olması zor..
Medyanın elini bu ülkenin yakasından çekmesi nasıl imkansız ise, dev balinanın dişlerinin arasına sığınan küçük balıkların iri kütle ile beraber dibe vurması kaçınılmaz..
Enerji, iletişim, gıda, ulaşım, finans ve dağıtım, haberleşme..
Bir grup ya da kesim bunların tamamını elinde tutuyorsa o ülkenin işi zordur.. Bankanın iliğini tek nefeste 'hüp' diye yutup yine ülkenin güllük gülistanlık olduğunu yazdılar..
İçişleri Bakanı sert açıklamalarda bulunuyor.. Ciddi ve haysiyetli ülkenin medyası bu tür durumlarda savunma refleksini harekete geçirmez.. Hemen ertesi gün bakana; "İçişleri Bakanı'nın şimdiye kadar çözmesi gereken yüzlerce faili meçhul cinayet ve yolsuzluk dosyalarının hesabını vermek yerine 'Medya terör estiriyor' mazeret ve kolaycılığına sığınması, insaf ve gerçekle bağdaşmaz. Sayın İçişleri Bakanı'nın kişisel beceri eksikliğinden kaynaklanan tüm olumsuzlukları hayali bir medya terörüne dayandırması alışkanlık haline gelmiştir." demez. Kendi içindeki hortumcuları, kredicileri, iş takipçilerini, hem gazeteci hem holding yöneticisi insanları sorgulamak yerine, düne kadar dürüstlük abidesi olarak sunduğu ve kamuoyu yoklamalarında ilk üç sırada yer alan bir isme saldırmaz..
Tantan'a bunlar yapılırsa, sıradan vatandaşa neler yapılmaz..
İçişleri Bakanı'na her türlü ayak oyunu ima edilip, diş gösterilirse devletin diğer kurum ve kuruluşlarında çalışan dürüst insanlara neler yapılmaz siz düşünün!
İşte bu yüzden işi zor bu ülkenin.
Hem de çok zor...
Olmayana ergi
Bu satırlar yazılırken henüz Türkiye-Makedonya milli maçı oynanmamıştı. Millilerimizin bir önceki maçını izleyen biri olarak pek umut taşıdığımı söyleyemem. Tarihinin belki de en kolay grubunda, yine kulüpler bazında tarihinin en iyi futbolunu oynayan bir ülkenin milli takımı bu olmamalı diye düşünüyorum..
Beyni olmayan bir orta saha, tek golcü ile şişirme toplarla gol arayan bir ülke, galibiyeti bulursa bile bu sadece 'tesadüfen' olur. Şenol Güneş elbette yerel ve iyi bir insan. Ancak bitime 7 dakika kala oyuna alıp, top ayağına değmeden maçı tamamlayan Tayfun, hocası ve yapılan değişiklik hakkında ne düşünüyordur acaba? Skoru değiştirmek isteyen bir hoca, maç biterken dakika geçirmek istercesine neden oyuncu değiştirir? İnşaallah ben yanılırım.
Transfer
Mali kriz ülkeyi sarsıyor. Küçük esnaf habire kepenk kapatıyor, işçiler ardı ardına kapı önüne konuluyor. Ancak bir spikerin 2 milyon dolara başka kanala transfer olduğunu öğreniyoruz. Akla iki şey geliyor, ya medya krizden etkilenmiyor ya da gazeteci haberden başka işler de yapıyor! Yoksa neden milyon dolarlar havada uçuşsun?
n.hazar@zaman.com.tr
|
İskender PALA
| |
Ayine
|
Mihr ile Mâh
Daha ziyade Batlamyus kuramına göre şekillenen orta çağ şark astronomisi dünyayı merkeze koyarak, isimlerini gezegenlerden alan üst üste yedi kat felek tabakası öngörür. Buna göre birinci katta Mâh (Ay, Kamer) feleği, sonra sırasıyla Utarit (Merkür), Zühre (Venüs, Çoban Yıldızı, Kervankıran), Mihr (Güneş, Şems), Mirrih (Merih, Mars), Müşteri (Bercis, Jüpiter) ve Zühal (Satürn) felekleri bulunur. Yine şarkın hüsn-i ta'lil geleneği, göklerdeki bu düzen ile toplumsal hayata yön veren şahsiyetler arasında bir paralellik kurarak Güneş'i göğün ve feleğin sultanı olarak düşünür. Ay onun veziri, Utarit kâtibi, Mirrih başkumandanı, Müşteri kadısı, Zühal bekçisi ve Zühre de çalgıcısıdır.
Türk edebiyatında, Mihr ü Mâh isimli alegorik aşk mesnevileri yazılmıştır. Bunlardan bilinebilen üç adedi XVI. yüzyılda Gelibolulu Âlî, Zarîfî ve Kıyasî'nin kaleminden çıkmıştır. Gelibolulu Âlî'nin mesnevisine göre güzellik ülkesinin hükümdarı olan Mihr çok bilge bir kişidir. Kadısı Bercis, silahdarı Merih, katibi Utarit, kapıcısı Zühal ve çengisi Zühre'dir. Mihr, tek başına gezmeye çıktığı bir gün Mâh kendisine âşık olur ve sarayının çevresinde dolanmaya başlar. Mihr durumu fark ederse de nazlanıp onu görmezden gelir. Bekçi Zühal, Husuf (Ay tutulması) adlı adamı vasıtasıyla Mâh'ı yakalatıp hırsız diye Bercis'e getirir. Kadı Bercis Mâh'a acımış ve ona hafif bir ceza vererek sürgüne göndermiştir. Mâh yolda Subh-ı sâdık'a (Sabah aydınlığı) derdini açar. O da Mihr'e gidip Mâh için şefaat diler, affedilip saraya alınmasını sağlar. Ne var ki Mihr'in gözdelerinden Zerre (Yıldız) onu kıskanır ve hileler kurarak tekrar şehirden kovdurur. Tam o sırada Şâh-ı Şitâ (Kış Hükümdarı) Mihr'in ülkesini istila eder. Zerre o kargaşada Mihr'i kaybeder ve esirler arasında Mihr ile Mâh karşı karşıya gelirler. Mâh, Mihr'e karşı samimi aşkını dile getirerek iki sadık âşık vuslata ererler. Bahar gelince de Mihr yeniden ülkesini ele geçirir ve Mâh ile mutlu olurlar.
*
Mihr ile Mâh, bir kadın adı olmak bakımından tarihlerimizde en asil hayatlarını Mihrimâh (aslı Mihr ü Mâh veya Mihr-Mâh) Sultan ile yaşamışlardır. Kanuni ile Hürrem Sultan'ın biricik kızları ve ünlü kehle (bit) hikâyesinin kahramanı Rüstem Paşa'nın eşi olan Mihrimâh, sarayda özel eğitim görerek Türk-İslam kültürüyle yetişir ve bir yandan babasının kendisine tahsis ettirdiği haslar, diğer yandan kocası Rüstem Paşa'nın kaynağı tartışmalı büyük servetine sahip olarak çok zengin bir hayat sürer. Osmanlı kadınları içinde onun kadar zengin başka bir hanım sultan yahut sultanzade yoktur.
Mihrimâh Sultan, adındaki güneş ve ay'ın ışığını hemen daima sevaba çevirerek yaşamış ve günlük geliri iki bin altın olan ünlü servetini başta İstanbul olmak üzere devletin dört bir yanına çil çil altınlar gibi saçtığı hayratıyla, imar faaliyetleriyle tarihe mâl etmiştir. Zinhâr kefenin cebi mi var?!..
Mihrimâh Sultan'ın en ünlü iki eseri, İstanbul'da kendi adına yaptırdığı iki külliyedir. Her ikisi de Mimar Sinan yapısı olan bu külliyelerin biri Üsküdar'da, diğeri de Edirnekapı'dadır. Üsküdar sahilinde, bugünkü iskelenin hemen yamacına yaslanmış duran Mihrimâh Camii ve Külliyesi (¹) ile Edirnekapısı'ndaki tepeden şehri seyreden Mihrimâh Camii ve Külliyesi arasında düz bir çizgi çekilse, biri diğerinin tam doğusunda, öteki de bunun tam batısında olarak görülür. Şüphesiz bu iki cami yapıldığı tarihlerde birinin minaresinden diğerini seyretmek mümkün olmuştur. Üsküdar'daki camiin 1548'de; diğerinin de 1565'te bitirildiği göz önüne alınırsa Mihrimâh Sultan'ın ilk camiini, şehrin doğu cephesinde bir Mihr; ikincisini de onun tam batısında bir Mâh olarak düşündüğüne inanmak isteriz. Böylece Mihr ü Mâh, şehri bir uçtan diğerine kuşatmış, kollarının arasına almış olacaktır.
Ve nisan günlerinde güneş, Üsküdar'daki Mihrimâh Camii'nin minareleri arasından doğarken; dolunay, Edirnekapı'sındaki Mihrimâh Camii'nin minareleri arasında kaybolur.
(1) Turgut Cansever Hoca'dan duyduk; bir dönemde, Üsküdar Mihrimâh Külliyesi'nin sırtlarında yer alan Sultan Tepesi'nde yaptırılacak evlerde, pencerelerin, şehrin diğer semtlerindeki ölçülerinden 2/3 oranında küçük yaptırılması şartı konulmuş. Böylece şirin bir maket gibi duran o nazenin mimari ihtişam kazanır ve olduğundan daha büyük görünürmüş. Atalarımızın Sinan'a ve Mihrimâh'a saygısı böyle olsa gerek.
i.pala@zaman.com.tr
|
Hayri BEŞER
| |
Nükte
|
Kolay maç yok
Rakiplerini isimlerine göre değerlendirme alışkanlığımız yüzünden çok ağır faturalar ödedik, sayısız defa dereyi geçtikten sonra çayda boğulduk. 2002 Dünya Kupası eşlemeleri belli olduktan sonra A Milli Futbol Takımımız'ın grubundan banko çıkacağı, tarihi rüyanın mutlaka gerçekleşeceği hükmüne vardık. Malumunuz Slovakya maçına kadar da işler yolunda gidiyordu. Ancak Ali Sami Yen'de, elimizden mi kaçırdığımızı, yoksa elinden mi kurtulduğumuzu tam olarak anlayamadığımız Slovakya maçının ardından Mokedonya karşısına moral, motivasyon ve öz güven açısından önemli kayıplarla çıktık.
Top santraya konana dek dilimizin ucuyla "İşimiz kolay deyil, Makedonya kilit takım." gibi kilişe ifadeleri seslendirdiysek de, gerçekte "Bu maçı nasıl olsa kazanırız." havasındaydık. Ancak ev sahibi ekip, kafamızdaki "önyargılara" aktif, tempolu ve üretken futboluyla koca bir şamar indirdi. Henüz ilk 5 dakikada 3 net pozisyon ürettiler. Orta sahada kurdukları üstünlük ile dalga dalga geldiler ve 21. dakikada buldukları firikik golüne kadar hız kesmediler.
Tahmin ettiğimiz gibi Güneş, Bülent'in yokluğunda Ogün'ü liberoya çekerken, Tayfur'u ön libero olarak oynattı. Orta sahada Okan dışında rakibin top kullanmasını zorlaştıracak pres özelliği yüksek başka isim olmayınca Ay-Yıldızlı ekibimiz oyuna ağırlığını koyamadı. İlk yarının son 5 dakikası hariç, içimizi ısıtacak gol girişimlerinden mahrum kaldık
Şenol Güneş'in büyük bir riske girerek Hasan Özer'i oyuna almasından sonra rakip kalede kanat akınlarıyla beslenen baskıyı kurduk. İlginç bir beraberlik golünün hemen akebinde de, Hakan Şükür'ün 'büyük futbolcu olduğu'nu hatırlatan hareketlerinin neticesinde galibiyeti yakaladık.
Millilerimiz, 21'den sonra daha rahat oynadılar, pozisyonlara daha kolay girdiler ve 90 dakikayı altın değerinde üç puanla kapamasını bildiler.
h.beser@zaman.com.tr
|
|