|
Mehmet
GÜNDEM
Bir paradigma; Yeryüzü
Yeryüzü söylemi akılcı bir paradigma. Ama, Ankara ısrarla Türkiye'yi dünyayla entegre olmaktan, yeryüzünden uzak tutma çabasında. Ankara, topluma; 'sorgulama, düşünme, hissetme, duyma, görme, isteme, işitme, hareket etme, yalnızca bedenini kullan' talimi ettiriyor yıllardır. Ankara 'birey'i hiç tanımıyor, hiç bilmiyor böyle bir kavramı. Ankara'da zaman zaman bu tavrın dışına çıkanlar, bireyi, toplumsal talepleri önemseyenler, yeryüzü ölçeğinde düş kuranlar olduysa da ömürleri pek kısa sürdü. Sindirilmiş toplumu biraz onlar yüreklendirdi; taleplerini değiştirme, değiştirmekle kalmayıp hak arama, yaşadığı zamanı yeniden düşünme yönünde... Yüreklendirdiler; devletten değil kendimizden geçinme, kendi üretimimizden, kendi aklımızdan, kendi bilgimizden geçinme, avantaya talip olmama, üreten olma, üretimin gücünü yakalamak yönünde... Yüreklendirdiler; özgürleşme, kirli menfaat çetecikleri içinde yer arama mecburiyetinden kurtulma, böylelikle daha etik ve daha ahlakî bir birey ve toplum inşa ederek, insanlığa dönük olma yönünde... Yüreklendirdiler; büyük değişim için.
Biz, rekabetten, üretimden, yeryüzüyle "gelişmiş bir ilişkiden" yana bir toplum olmak zorundayız. Çünkü; içine kapalı, rekabeti sevmeyen, üretmeyi ön plana almayan, çaba harcamadan daha üst düzeyde bir konum-çıkar-çevre edinmeye yönelik bir toplum yeryüzü paradigmasıyla hiçbir surette tanışamaz. Dünyadan, evrensel ilkelerden, rasyonaliteden bu kadar kopuk bir toplumda, elbette ki krizler sığ da olsa derin yaşanır. Bu tür bir ülkede, bir toplumda değişim çok zor gerçekleşir. Değişimi ya ölüm belirler ya da fizikî güç belirler bu tür toplumlarda. Çünkü orada herkesin yapıp etmeleri; "kazanılmış konumları" koruma, geliştiremese de sürekli kılma çabasıdır. Toplumsal muhayyilede yarın olmadığı gibi, bizden başka bir dünya da yoktur. Görüş mesafesi çok kısa; ama bu kısa alan bile net görünmemektedir. Bu toplum ancak kendisini görür, kendisiyle övünür. Ama gün gelir bir koca yalan olarak gerçek ortaya çıkar da yapılacak bir şey kalmaz.
Bu tür toplumlarda devlet hantaldır, devlet zaaf kollar. Devlet, tebasını korkutarak sever. Her şey onun için vardır. Halk da 'başka türlüsünü' düşünmez. Çünkü toplumsal talepler, devletten olunca, devletin örgütlenme biçimi de bu toplumun bu tür zaaflarından kuvvet alıyor. Özde legal bir kurum olan devlet illegal yollardan beslenirse, illegal yollardan insanları beslerse, o ülkede ne zenginlik ve ne de özgürlük üretilebilir artık.
Devlet eksenli bir ekonomi, demokrasi, cumhuriyet, siyaset, özgürlük, hukuk, toplum, birey... Devlet, devlet, devlet... Her şeyin ekseninde devlet olursa, başka şeylerin olmasına ne zaman ve ne de imkân kalır. Bu tür bir yapıda yapılacak en akılcı eylem devleti bütün bu yüklerden kurtarmaktır.
Çözüm; yeryüzü ölçeğinde, devlet devlet olmalı, demokrasi demokrasi olmalı, hukuk hukuk olmalı, özgürlük özgürlük olmalı, siyaset siyaset olmalı, toplum toplum olmalı...
'Üretmeden kazanmayı yaşam felsefesi haline getiren bir ülkede', siyaset yapılamayan toplumlarda, hukuk ve ekonominin evrensel ilkelerden saptırıldığı toplumlarda, üretim yerini 'görev' yapanlara bırakır ve hayat gün geçtikçe zorlaşır.
Çözüm; öncelikle felsefeyi değiştirmekte...
Prof. Dr. Mehmet Altan ile yeryüzüyle buluşmanın bu toplum için ne kadar mümkün olduğunu, krizin bir fırsata dönüşüp dönüşemeyeceğini, direnç odaklarını, dış dinamikleri ve değişim taleplerini konuştuk.
Prof. Mehmet Altan: Ankara'da tek parti rejimi var
Son günlerde milletvekilleri, ülkeyi krizden kurtaracak yasaların çıkmaması halinde hükümete 'ara rejim' uyarısı yaptı. Bülent Arınç, hükümet yeni çözümler aramamakta ısrar ederse Türkiye'nin önü bir ara rejimle kesilebilir." dedi. Rıdvan Budak, ''Siyaset demokratikleşmezse bu şekilde siyaset yaptırmazlar..." dedi. Ne oluyor?
Temelde siyasi bir kriz yaşıyoruz. Bu, siyasî rejimin dibe vurmasıdır. Bugün Türkiye'deki hüküm süren siyaset anlayışı ve siyasî rejim Türkiye'nin zenginleşmesini ve özgürleşmesini engelliyor. Öyle bir noktaya geldik ki, bunu biz değiştirmezsek yeryüzü değiştirecek. Bugün ekonomik olarak ortaya çıkan krizin temelinde Türkiye'deki siyasal sistemin çıkmazı yatıyor.
Bunu siz, ben, sokaktaki adam akıl edebiliyor da, 40 yıldır bu ülkede siyaset yapanlar akıl edemiyorlar mı ki, çok yoğun kriz yaşıyoruz?
Farkındalar; ama bir çılgınlık içindeler. Çünkü, bütün imkânlarını kaybedecekler, bugüne kadar elde ettikleri birikimleri, mevcut birikimleri olarak kalmayacak. Bu ölçüde beceriksiz, bu ölçüde yeryüzü standartlarından kopuk bir anlayış Türkiye'de onları egemen kılabiliyor. Türkiye, dünya şartlarına ve standartlarına ulaştığı vakit bu egemenlik sona erecek. Onun için direniyorlar. Aslında dünya ile ve Türk halkıyla bilek güreşi yapıyorlar. Bu durumdan, Türk halkı da memnun değil, yeryüzü de memnun değil. Memnun olan sadece Ankara'daki rejim.
Yeryüzü memnun değil. Ankara'nın egemenleri ile halk arasında bir güvensizlik var. Ankara, toplumdan hareket etmiyor, toplumdan hareketle bir siyasal proje geliştirmiyorlar. Halk da Cumhurbaşkanı'na güveniyor, Kemal Derviş'e güveniyor ve zaman zaman başka kurumlara güven tazeliyor... Ankara'daki bu durumu, halk istemiyor, yeryüzü istemiyor, peki ama onların gücü nereden geliyor da, hâlâ orada durabiliyorlar?
Türk halkının istememesi canhıraş bir çığlığa dönüşmüş değil. Türk halkı gerçekten, devletten geçinmekten umudu kesse çok şey değişecek. Şöyle veya böyle herkesin Türkiye'de devletten bir beklentisi vardır. Zaten şimdi çöken, o, devletten geçinme dönemi anlayışıdır. Tabii ki, biz yeryüzü standartlarına göre olmamız gereken noktadan çok geriyiz. Yunanistan'la kıyasladığımız vakit çok fakiriz, çok daha az özgürlüğümüz var... Buna rağmen Türk halkı; ben bireyim, ben yeryüzü standartlarında en iyisini hak ediyorum, yeryüzünün en ileri ülkesinin en ileri vatandaşı kadar bir hak iddia ediyorum, bunun bana verilmesini istiyorum diye çok gür bir şekilde bağırırsa, sesinin rüzgârından Ankara gider.
Neden bağırmıyor hâlâ?
Afyona alıştırır gibi insanlar, kendilerini devletten geçindirmeye alışmışlar. Devletten direkt bir geliri olmasa bile dolaylı, hak etmediği kazançları var. Türkiye'deki rejim devlet ile birey arasındaki illegal bir anlaşmaya dayanır. Devlet, çat kapı infaz yapar, arama yetkin var mı diye sorana silah çeker, halk buna ses çıkarmaz. Ama buna karşılık da devlet hazine arsası yağmasına, elektriğin kaçak kullanılmasına, rüşvete... ses çıkarmaz. İllegalite konusunda bir karşılıklı anlayış var. Onun için de insanlar bu sistemi silip süpürecek kadar yüksek sesle bağırmıyor.
Siyasî yada ekonomik olsun bu krizin ardında bir toplumsal yapı mevcut. Var olan bu toplumsal yapıya daha derinden bakarsak...
Hak etmediğini elde etme çabası olarak bunu değerlendirebiliriz. Biraz da Cumhuriyet, Osmanlı'yı yıktığı, çok şey değiştirdiği iddiasında; ama saray etrafında yapılanma Cumhuriyet'te de değişmedi. Merkeze yaranma, merkezden geçinme arzusu olduğu gibi Cumhuriyet'te de korunuyor. Biz, rekabetten yana, üretimden yana, yeryüzüyle gelişmiş bir ilişkiden yana bir toplum değiliz. İçine kapalı, rekabeti sevmeyen, üretmeyi ön plana koymayan, buna karşılık çaba harcamadan daha üst düzeyde bir konum–çıkar–çevre edinmeye yönelik bir toplumuz. Şimdi, yeryüzüyle bu anlayış çatışır hale geldi.
Toplumsal talepler, devletten olunca, o halde devletin örgütlenme biçimi de toplumun bu tür zaaflarından kuvvet alıyor değil mi?
Saray gibi. Halkın sorunlarının çözülüp daha ileri noktalara taşınmasını hedefleyen değil, mevcut imkânları yağmalayan ve kendine yanaşanlara da o yağmadan pay veren bir anlayış hakim.
Bu yapı devletin etrafındaki yapıyı, 'devletten geçinenleri' güçlendiriyor, yaygınlaştırıyor. Bunların yaygınlaştırılması da dönüp bu haliyle devleti güçlendiriyor. Bu karşılıklı çıkar ilişkisinden dolayı mı bu ülkede zenginlik ve özgürlükler bir türlü üretilemiyor?
Evet. Mesela, enflasyonun sebebi hak edemeyen insanlara devletin ödeme yapmasıdır. Yani piyasada alamayacağınızı, siyaseten devlete yanaşarak alabiliyorsunuz Türkiye'de. Bütün sistemi çökerten bu. Artık yeryüzünün de sabrını taşıran Türkiye, yeryüzünün de taşıyamayacağı bir noktaya geldi. Türkiye'de müthiş bir adaletsizlik var, fakirlik var, özgürlük konusunda müthiş bir gerilik var; ama topluca Türkiye'yi analiz ettiğiniz vakit yeryüzüyle Türkiye'nin uyuşmadığını görüyorsunuz. Toplumsal olarak baktığımız vakit bunu bizim değiştirecek gücümüz yok, o zaman dünya ile Türkiye çatışır hale geliyor. Bu hantal yapıyı değiştirmek isteyenler dünya ile aynı paralelde duruyor; ama her ikisi birden Ankara ile çatışıyor.
Türkiye'de şu an uygulanmakta olan siyasî ve ekonomik modellere ben literatürde bir isim, bir karşılık bulamadım. Sizde bunun karşılığı var mı?
Burası klasik tanımlara uymuyor. Batı'nın izlediği klasik çerçeveyi de izlememiş... Ceberut, otoriter ve bürokratik bir yapılanması var buranın. Devlet eksenli bir ekonomi, devlet eksenli bir toplum... Bunu analiz ettiğiniz vakit, Kemalizm'in sadece bir ideoloji olmadığını, aynı zamanda bir devletçi sistem de olduğunu görürsünüz. Biz bu anlamda biraz Çin'e benziyoruz... Bizdeki bu yapı, kapitalist, sosyalist, liberal hiçbir rejime uymayan bir sistem. Çünkü Türkiye'nin egemeni aslında bürokrasi, özellikle de silahlı bürokrasi.
"Ankara'daki egemenler"den kastınız...
Ben bir tek insandan ibaret görüyorum. Tek parti rejiminin ruhu duruyor. Bunu 12 Eylül rejimi pekiştirdi. 28 Şubat biraz daha cilaladı. Bu ülkede sivil siyasetçiler ile askeri darbeciler arasında bir fark olsaydı, bugün 12 Eylül hukuku değişirdi. ABD'nin bugün 'değiştirin' diye tutturduğu Siyasal Partiler Yasası 12 Eylül'de yapılmıştır. Fakat sivil siyasetçiler 12 Eylül hukukunun ve rejiminin özünden hiçbir şekilde rahatsızlık duymadılar. Bu demektir ki Ankara tek bir adam. Özü itibarıyla bu adam bürokratik bir devlet eliti. O devlet eliti kendi hayatını iyi yaşamayı sürdürüyor, halbuki bu nitelikleriyle, bu yeteneksizlikleriyle, yeryüzünün başka hiçbir yerinde bu kadar iyi ve rahat yaşayamaz.
Devletçi ekonomi ve devletçi yasaklar mı ülkeyi yeryüzünden kopartıyor?
Doğru. Şimdi biz bunları konuşurken, Kopenhag Kriterleri'ne uyum gösteren bir devletimiz olsaydı, bu konuştuklarımız çok anlamsız olacaktı. Çünkü bunu ilke edinen bütün devletlerde, insan haklarının, piyasanın ve demokrasinin geliştiğini, zenginliğin arttığını görüyoruz. Şimdi buna karışı durmanın nedeni; hak edilmemiş müthiş bir rant sisteminin hakim olması. Ama yeryüzü başka bir yere gittiği için, dünyadan kopuyoruz. Artık kendi kanını içer noktaya geldik ki, bu da beslemiyor.
Siz 'köylülüğe' sık sık vurgu yapıyorsunuz hayatî bir sorun olarak. Ben bu köylülüğü devlete taşımak istesem; devlet ne kadar köylü?
Burada birey ortaya çıkmadığı için yüzde yüz köylü. Köylülük, bireyselliği, zenginliği öldürür, zenginlik üretmez; çünkü katma değeri yüksek değildir. Köylülük beyinselliği geliştirmez. Köylülük yeryüzüyle irtibat kurmaz; çünkü üretim faktörü olarak toprağı kullanır, beyni kullanmaz. Nihayetinde Türkiye'nin bu mevcut yapısı devam ediyorsa, köylülüğün hâlâ en egemen, en koyu renk olmasından yararlanarak bunu devam ettiriyor.
Kemal Derviş'in temaslarından çıkan sonuç: dış kaynak, reformlara bağlı. Ama hükümetin açıklamalarına bakılırsa, olup bitenin–olup biteceklerin, ülkenin içinde bulunduğu vahametin farkında olmadığı görülüyor.
Bu sistem artık Türk halkını doyurmuyor. Avantacılıktan vazgeçiyoruz, rant toplamaktan vazgeçiyoruz, doğru dürüst bir hayat istiyoruz talebi daha fazla artma durumunda. Türk halkının talepleriyle, yeryüzünün talepleri birbiriyle dayanışıyor. Ama Ankara hem Türkiye'nin yükselen mırıldanmasına karşın, hem yeryüzünün bu çağda böyle bir devleti taşıyamam demesine karşın direniyor. Bu, o kol gücünün ifadesidir.
'15 günde 15 yasa çıkmaz' demek yerine 'çalışacağız' deseydi Ankara ne olurdu?
O zaman 'biz size direniyoruz' mesajı verilmemiş olurdu. Ama 'olmaz' demek; gizli gizli mevcut ihale yasasını olduğu gibi koruyacağım, kamu bankalarını soymaya devam edeceğim, değişmeyeceğim mesajı taşıyor.
K. Derviş, dış destek arıyor. Üretmeden kazanmayı yaşam felsefesine dönüştüren bir ülkeye, yeryüzü neden yardım eli uzatsın ki?
Bu sefer dış yardım o kadar kolay ve ucuz değil. Bu sefer şarta bağlı olarak verecekler. Bu sistemi değiştiren bir grupla bu parayı buraya verecekler. İlk defa Türkiye bu kadar tehlikeli bir noktaya geldi. Siyaset gerekli olan bu değişime direnirse kontak atar...
Kontak atar mı, yoksa radikal değişimler yapılacak mı?
Yapılacak. Yıllardır yaptığım akademik çalışmalardan bir sonuç çıkardım; Türkiye'nin iç dinamikleri zayıftır. Dış dinamikler Türkiye'yi daha fazla etkiler. Rusya ile Türkiye'nin kader birliği vardır. Rusya değişince muhakkak Türkiye de değişir. Dünya dinamikleri Türkiye'yi ilk defa bu kadar keskin bir şekilde değiştirmek istiyor. Bu değişim çok köklü olacak, üretim biçimi de, para kazanma biçimi de, paylaşma biçimi de değişecektir. Buna kısa vadede direnilebilir, ayak oyunları yapılabilir; ama deniz bittiği için bunlara rağmen Türkiye değişecektir.
"On beş günde on beş yasa çıkarılmalı" diyen Kemal Derviş bu anlamda talepler mi dile getiriyor, Ankara'dan?
Evet. Değişimin temsilciliğini yapıyor. Sizinle cuma akşamı konuşuyoruz, Kemal Derviş, bugün bile 'On beş günde bu yasalar çıkar' diyor. Ayriyeten gelip–gitme trafiğini de bilmiyoruz. Birkaç gün önce CIA Başkan Yardımcısı Ankara'daydı. Herhalde turistik bir geziye çıkmadı. Ankara hükümetinin bugün itibarıyla konuşmalarında bir değişme görüyoruz. Önemli olan burada yeryüzü bizim yardımımıza koşmak istiyor; ama Ankara bize kolonyalist muamelesi yapıyor.
Ekonomik ve siyasî krizi birlikte düşündüğümüzde, demokratik yollardan Ankara'da, siyasette bir tasfiye söz konusu olabilir mi?
Evet. Eski anlayışa yol görünüyor. Türkiye'nin sorunlarını çözmek üzere dosya yarışı yapmayan, piyasada paylaşımı öngörmeyen ve bunu desteklemeyen, Türk halkına güvenmeyen, demokrasinin erdemlerine inanmayan, insan haklarını göstermelik bir imaj zanneden gruplar gidecek. 12 Eylül askerî darbeciliğini içine sindirmiş bütün gruplar gidecek, Siyasi Partiler Yasası'yla koyun koyuna yatmayı bir onur sorunu yapmayan siyasetçiler gidecek. Türkiye'nin toplanan vergilerini etrafa peşkeş çekmek isteyenler gidecek, devlet bankalarını hortumlayanlar gidecek, hak etmediği paraları siyaseten birtakım sosyal gruplara dağıtanlar gidecek. Türkiye A'dan Z'ye yenilenecek.
Fala bakmanızı istemiyorum elbette; ama bunlar ne zaman ve nasıl gidecek, sorusu akılda duruyor...
Türkiye'nin sosyolojik değişimleri on yıllık evrelerde oluyor. On yılda birçok önemli değişimler oluyor. 2010 yılına kadar Türkiye çok farklı bir Türkiye olacak.
Siz, "siyasal radikalleşme zamanı" diyorsunuz.. Bu söylemin bir paradigması var mı?
Var. Çünkü, bu mevcut sistem, mevcut rejim değişirken, radikal olarak bunun karşısında olanların, radikal olarak bunu eleştirenlerin, radikal olarak bunun çıkmaz olduğunu söyleyenlerin adım atması gereken bir noktadayız. Her kriz aynı zamanda bir ümittir. Buradan Türkiye'nin düze çıkması için sürat kazanması lazım. Onun için radikalizm Türkiye'nin ihtiyacı olan düze çıkmaya sürat kazandırır. Çünkü çöküş çok hızlı.
Radikal bir demokrasi atağı diyorsunuz; ama "militan demokrasi" söylemleri de hız kazanıyor görünüyor...
'Militan demokrasi' emekli olmuş bir memurdur.
Türkiye'nin sorununu; "parasal ekonomide değil, parasallaşmayan, cılız ekonomi iskeletinde" görüyorsunuz. Türk Lirası'nın makus talihi ortada. Kimse eli değsin istemiyor yeryüzünde. Bu bir ülke için ne anlama geliyor?
Bir paranın dış talebi ne kadar çoksa değeri de o kadar artıyor. Parasını değerli kılacak kadar mal üretmeyen bir toplum, tüm enerjisini devleti soymaya yöneltince, sonunda kamu maliyesi iflas ediyor. Finike portakalı, fındık vs. dışında başka şeyler üretmek gerekiyor. Beyin katkılı malların çok yükselmesi gerektiğini vurguluyor bu durum.
Kriz kavramını biz, dolar bir milyonu aşınca kullanmaya başladık. Biz olayı dövizin belli bir sevide kalmasıymış, 'kriz' de bu anlamdaymış gibi sığ bir noktaya getirdik. Sanki dolar 850 binlere düştüğünde 'kriz' bitecek gibi...
Türkiye para konuşuyor; ama temel sorununu konuşmuyor. Biz İstanbul'da konuşuyoruz... Problemi bu şekilde niteleyenler, bankaların, medyanın bulunduğu ortamda yaşıyorlar ve yaşamlarını sürdürdükleri çevreler paranın egemen olduğu çevreler. Biz, şimdi Silopi'de ya da Cizre'de olsak, orada Türkiye'nin temel meselelerini konuşsak, o zaman daha farklı bir sorun modeli ortaya koyarız. Ekonomiyi konuşanlar kendi çevrelerinin ve bağlı bulundukları odakların sorunlarını konuşuyorlar. Ama bilimsel açıdan baktığınız vakit, burada paranın ne kadar kullanıldığını gösteren 'malî derinlik' kavramı vardır, o dünyadaki en sığ oranlardan birini gösterir. Mezrada oturan bir adamı düşünün, televizyonu açıyor; repo, döviz, faiz, dolar... Bu onu hiç ilgilendirmez. Bu adam gelir eşit dağılsa 120 milyonla geçinmek mecburiyetinde. Onun tasarruf etme olanağı yoktur... Banka sistemini kullanacak kadar zenginleşmiş değiliz, bu kadar üretim yok. Biz sadece paradan para kazanan zenginlerin sorunlarını Türkiye ekonomisinin sorunları gibi ortaya koyuyoruz. Ulusal piyasası henüz olgunluğa erişmemiş bir ülkedir Türkiye.
Kemal Derviş hangi rolü oynuyor?
Ekonomi ve hukuk evrenseldir. Ekonomik akıl yerel hale getirilemez. Hukukun ve ekonominin evrensel olduğunu, Türkiye'de bize hatırlatan figürlerden biri Kemal Derviş.
Derviş, ısrarla programa 'siyasî destek' istedi. Somutlaştırdı 'on beş yasa çıkmalı' dedi....
'Destek' taleplerini siyasî deneyimden hareketli söyledi. O, yeryüzünün burayı ne kadar acil değiştirmek istediğinin farkında. Bu krizin ne kadar büyük bir kriz olduğunun farkında. Bu krizin bir an önce önü alınmazsa, bir sosyal yangına dönüşeceğinin farkında. Çok akıllıca, on beş günü Ankara'ya empoze etti.
Toplum Kemal Derviş'e roller biçmeye başladı; lider pozisyonuna soktu. 'Kurtarıcı'lık yapması isteniyor kendisinden...
Köylüce bir yaklaşım. Çünkü burası tek adam ideolojisidir. Türkiye'yi tek adam kurtarmıştır...
Ulusal programa toplumsal destek böyle mi olur?
Hayır. Türkiye'nin; çok çabuk örgütlenmesi, AB'den yana çok çabuk tavır koyması, dünya ile bütünleşmek için enerjisini yoğunlaştırması lazım. Koskoca bir halkın kurtarıcısı yine kendisidir. Kendisi olmadığı vakit, problemler çabuk çözülemiyor. Buranın problemini dünya çözecek; ama Türk halkına rağmen çözmemesi iyi olur. Türk halkı da, 'nasıl olsa bizim problemlerimizi çözecekler' diye pasif olmamalı. Kemal Derviş'i destekleme, yeryüzüyle bütünleşme, AB sürecini hızlandırma gibi dernekler kurulmalı. Eğer Türk halkının canı yandıysa –ki, canı yandı gözüküyor, çığlığını atıyor– onu bir şekilde melodi haline getirerek atmasında fayda var.
Kendini değiştirmeyi reddeden Türkiye, nereye gider?
Afganistan'a dönüşür... Ama inşaallah bu noktaya gelmeyecek. Bu kadar kötü senaryolardan söz etmeye gerek yok. Hâlâ bir ümit var çünkü... Dibe vurduk, artık çıkıştayız.
Siyaset...
Şimdilik kilitlendi...
Alternatifi...
Ara rejim değil. Ekonomik krizler sürecinde ordunun müdahalesi Türk tarihinde yok. Ben, Parlamento'yu hareketlendirerek bu işi aşacaklarmış izlenimini ediniyorum. Alternatifi Parlamento'nun içinde görüyorlar hâlâ.
|