Bir romana göz gezdirirken
Realist, romantik, natüralist, sosyal, macera, fütürist, tarihî, nasıl bir özellik taşırsa taşısın; romanda aslolan, bir olabilirlik duygusu ve sıcaklığı içinde algılanabilip okunabilmesidir.
Burada, seçilen kurgu ortamı değil, onun iç tutarlılığı önemlidir. İç tutarlılık varsa, onun hayatla olan münasebeti korunmuş demektir. Son derece ütopik bir mahiyet taşıyor olsa bile, siz onu okurken yaşayabilir, yaşayarak okuyabilirsiniz. Sizde kalan, sizin deşifre ettiğiniz bir gerçekliktir. Kendinize katmaya lâyık bulduğunuz bir şey varsa, okunmaya değer; yoksa, değmez. Bakacağım!
Elbette ki bu, romanın sadece bir yönü.
İnsanlar Türkçe (dil) hatası yapmadan konuşmazlar. Biraz dikkat edin, görürsünüz. Cümleleri yarım bırakır, kelime tekrarlarına düşer, başını unutup, sonunu yanlış bağlar. Fakat herkesin konuşurken sıkça yaptığı bu hataların hiçbirini bir romanın kişilerinde göremezsiniz! Basit konuşmalar bile sehli mümteni gibidir! Genellikle böyledir. Balıkçılar, işçiler, köylüler, ağız farklılıkları olsa da, romanda doğru Türkçe'yle konuşurlar! Ama o romanın yazarıyla teybi açıp bir mülakat yapın, bir sürü dil ihmalleriyle ve hatalarıyla karşılaşırsınız. Bu "yazı dili-konuşma dili" farkı değil; konuşma dilinin doğrusuyla yanlışıyla ilgili bulunan ve özellikle bizde dramatik bir hal alan apayrı bir bahis. Roman'ın bu açıdan düşündürmesi gereken şey, bir "ön kabul"ün varlığıdır; romanda her türlü konuşma farklılığı, yazarının disiplinine tâbidir! Hiç okuma-yazma bilmeyen birini konuştururken dahi, yazar ona dar bir ifade kalıbı biçer ama, açık dil hatası yaptırmaz. Bu durum gerçekle bağdaşmamasına rağmen yadırganmayan bir "ön kabul" olarak rahatça uygulanır.
... Roman idealize edilmiş gibi görünen bir tip etrafında dönebilir; bunun çok örnekleri var. Çünkü bazı anlatım tercihlerinde, idealize edilmiş bir tipleme merceği oluşturmadan istenilen tahlilleri yapamazsınız. Haberdar olunamayan yaşanmışlıklar da vardır hayatta ve onları yok saymadan bu metodu dışlayamazsınız. Kaldı ki, idealize edilmeye yakın bulunan tiplerde görülebilecek hatâlar diğer hatâlardan çok daha önemlidir. Onları anlatmadan diğerleri tam anlatılmış olmaz.
İdealize edilme, normatif bir sıradanlıkla özdeşleştirilmemeli. Bizim lise çağımızın sıradan tipi şuydu: Sonlara yaklaştığı için çanta taşımaktan utanıp içine bir defterle bir kitabı zorla sığdırabildiği bir klasöre sarılan, sınavların çoğunda kopya denemeleri yapan, uygun saatlerde kız lisesinin önünde volta atan, mâlum esprilere ka-ka-ka ki-ki-ki gülen, okumayı düşünmeyi sevmeyen, okuldan kaçmayı ahvâl-i âdiyeden sayan, yağ çekerek sonuç almaya çalışan, anlaşılmadığından şikayet edip durduğu halde hiçbir anlama çabası göstermeyen zoraki öğrenci tipi. Tam bizim Adnan! Bunun renklilikle şahsiyetlilikle hiçbir ilgisi yok.
... Bir öğretmen, bazı öğrencilere "hayvanof!" tâbirini kullanıyordu. Kızdığı zaman falan da değil, ağzı alışmış. Hiç itiraz eden yoktu! Bir gün bana "yazılılarda iyi not alıyorsun, niçin sorduğum sözlü sorulara bir defa bile parmak kaldırıp cevap vermedin? Tenezzül mü etmiyorsun?" diye çıkışınca "Hitap tarzınızdan korkuyorum efendim!" dedim. Çok itibarlı çok ünlü bir hocaydı. Kıpkırmızı oldu. "Sen kendinden korkuyorsun" mukabelesiyle kapattı konuyu.
Bir sonraki hafta, bir geometri teoremini ispatlarken, tecrübesine çok güvendiği için kitaba bakma lüzumunu duymaması yüzünden hataya düştü. "Kendinden korkuyorsun" sözünü hatırlayarak parmak kaldırdım: "İspat etmek durumunda olduğunuz şeyi daha başlangıçta zımnen veri saydınız. Bu ispat değil, tekerrür oldu efendim!" Baktı, baktı. Kafasını kaşıdı, "zımnen" kelimesini tekrarlayıp durarak çaresiz kabullendi: "Yanlış yapmışız efendiler. Arkadaşınız doğru söylüyor."..."Hayvanof" lâfı da birkaç gün içinde tedâvülden kalktı.
... Biçimselin yüzeyselin yalın varlığına, hayatı değerli ve önemli kılan hiçbir manayı sığdıramazsınız. Öyle yapmaya çalıştığımız nispette sıradanlaşırız. Onyıl'lar boyunca bunun nice örneklerini beraberce yaşadık. Sokakta, okulda, siyasette, fikirde, edebiyatta, kılıkta-kıyafette... Yeni'yi yenilemek, değişimi değiştirmek noktasındayız bugün. Çünkü yüzeysel ve biçimsel telâkkilere hapsettiğimiz için "yeni" mefhumunu eskittik, "değişim" mefhumunu aşındırdık.
..."Sapmasız coşku" olmaz ise, itidal'in tefekkürü de edebiyatı da olmaz. Ben sonuna kadar "olur" diyeceğim. Mademki yaşanmış ve yaşanıyor, o türlü tezahürleri de mümkün olmalı. Romanın bir yerinde heyecanın doruğa çıktığı an, alelâde bir bahsin kapısı açılıyor. Bu bir itidal çağrısıdır, bir tutunma çabasıdır, bililtizam tercih edilmiş bir örneklemedir...
Ağlamama, boşanmama, kapıp koyvermeme direnişinin tecâhül-ü ârifânesidir. Binlerce yaşanmışı hatırımda.
... Erteledim ben bu romanı! Şimdilik göz gezdirme çağrışımlarıyla yetineceğim.
a.selim@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
20/
03/
2001...
Ne garip bir haldeyiz
22/
03/
2001...
Oyun
26/
03/
2001...
Çocuklara nasihat
27/
03/
2001...
Hüzün Yağmuru
29/
03/
2001...
Kıvam noktası ve terkip sırrı
01/
04/
2001...
Kendimize gelelim biraz
03/
04/
2001...
Para ve insan
05/
04/
2001...
Aklım başka yerdeydi
08/
04/
2001...
Fikrî akamet
10/
04/
2001...
Krizi henüz anlayabilmiş değiliz
|