Kim iki yüzlü, kim samimi?
Çuvaldızı başkasına batıranların hiç olmazsa bir iğne de kendilerine dürtmeleri beklenir. Acaba suçladıklarımızın yerinde olsak, biz ne yapardık? Veya aynı hastalıklardan biz korunmuş muyuz? Yahut üstünlüklerimiz nelerdir, diye bir nefis muhasebesi yapıyor muyuz?
Elbette memleketi hep beraber batırdık. Ben ne kadar fedakârsam, başkası da o kadar fedakâr. Evimin önünü süpürürsem, belediyenin çöp toplamamasından şikâyet etmeye yüzüm olur. Ancak avam mazur görülebilse de yukarıdakiler sorumludur.
Biz bu soruları kendimize soruyoruz. Sormasak bile sokaktaki vatandaş olarak sorumluluğumuz kendimizle sınırlıdır. Devlet adamının ise sorumsuzluk lüksü yoktur.
Vatandaştan fedakârlık bekliyorsanız, birikiminizi krizde nemalandırmaz ve zenginliğinizi yurtdışında saklayıp garantiye alamazsınız.
Halkın sabretmesini isterken aynı anda diniyle, diyanetiyle, milli duygularıyla oynayıp moralini bozamazsınız.
Tahriklere kapılmayın diyorsanız, provokatörlere dudak ısırtacak icraatlarla insanların sinir uçlarına dokunmayacaksınız.
Devlete saygı bekliyorsanız, "bayrak çekilirken, İstiklal Marşı söylenirken baş açtırma" ajitasyonuna girişmemelisiniz. Dinî ve millî duyguları çatıştırmak, milleti millet yapan unsurları fitillemek değilse nedir?
Bir yandan millî bir kimlik oluşturmaya çabalarken öbür yandan yayıncılara, millî, manevî, ahlak, istiklal, fazilet, fedakârlık vb. kelimeleri yenileriyle (!) değiştirmelerini dayatmak, adının başında "millî" vasfı taşıyan bütün kurumların temellerini çürütmekten farklı mıdır? İstiklâl Marşı'na saygısızlık değil midir?
Bugüne kadar, açıkça imam hatipleri ve Kur'an kurslarını kapatacağız diyemedikleri için bütün meslekî eğitimi ve çıraklık kurslarını sakatlayan kimdir?
Üniversiteye bu okul mezunlarının girmesini engellemek gayesiyle, öğrenci yerleştirme sistemini kim darmadağın etti?
Üfürükten bahanelerle yüzlerce kitap ve derginin tavsiyesini kaldırıp, öğrencilerin okumalarını kimler yasakladı?
"Akademik hürriyet" diyerek makam koltuklarını kaptıktan sonra, "farklı dünya görüşünde" kuruntusuyla üniversite kapatmaktan gocunmayan kimdir?
"İrtica geliyor" çığlıklarıyla, ceplerini dolduran, holdinglerin yönetim kurullarına kurulanlar kimler? Yoksa, sokaktan yükselen tepki ve taşlardan başka bir dilden anlamadığınızı mı anlatmaya uğraşıyorsunuz?
Sonuçlarını kimsenin kestiremeyeceği, yürüyüş ve eylemler Başbakanlık'a kadar dayanmışken, yangından mal kaçırma kurnazlığındakilerin oyunlarına geldiğinizi hâlâ fark etmiyor musunuz?
Kimin dosdoğru olduğunun örneklerini ise, Nil Yayınları arasında çıkan Mustafa Üftadeoğlu'nun Zaman Kuşları ve Mehmet Erdoğan'ın "Kalem Sırra Dokundu"nun devamı niteliğindeki "Bir Yağmurlu Geceydi" isimli yaşanmış ve yaşanmakta olan hikayelerinden okuyabilirsiniz.
"Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek" diyerek, kızgınlığını ve üzüntüsünü kalbine gömenlere reva görülen bu eziyet, sabır taşını da çatlatır.
Bir tarafta "benim olsun, küçük olsun" diyen darkafalılar, bir tarafta da "ben yok olsam da milletim var olsun" sevdasındaki aşkın gönüller.
Samimiyseniz elinize yüzünüze bulaştırmadığınız tek bir şey gösterin...
a.unal@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
08/
02/
2001...
YÖK meşrulaşır mı?
15/
02/
2001...
Yitik masumiyet!
22/
02/
2001...
Terbiyenin faturası!
28/
02/
2001...
28 Şubat'ta NATO izleri
01/
03/
2001...
Her kültür vakıf kurmalı
08/
03/
2001...
Devletin çocukluğu!
15/
03/
2001...
YÖK ve bilimin şahsiyeti
22/
03/
2001...
Gürüz Gürüz'e karşı!
29/
03/
2001...
Fatih bahane koltuk şahane!
05/
04/
2001...
Tasarruf akıldan olmaz
|