GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

15/04/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 


Çilenin dili...

Yaklaşık bir yıldır, daha yakından tanımaya çalışıyorum Cinuçen Tanrıkorur'u. Fakat onu dünya gözüyle görememenin, onunla dünya sözüyle konuşamamanın huzursuzluğunu da yaşıyorum. Bir büyük adamı tanıdıkça anlıyorum ki, bizim için yaşamış. Bir medeniyeti yeniden yorumlamış. Ben şimdi; ‘bu toplumun heyecanlanmaya –hamasi değil– fikriyle, ruhuyla, bedeniyle heyecanlanmaya ihtiyacı var' diye yeniden düşünmeye koyulduğum şu zamanlarda, o ruhu; zarif, latif, narin, tok ve bir iç bestesi olarak hoş bir sada ile bize taşıyan bir insanı sonradan yakalamanın çabası içerisindeyim. Mızrabını gönlüne dokundurarak seslenen Cinuçen Bey'in icra ettiği hayatı; "kadim bir gelenek'ten haber veren, onu bana, beni ona götüren bu resitali, şairin “Bin yıllık uzun bir gecenin bir bestesidir bu” dizesinde olduğu gibi dinliyorum şimdi. Esrarengiz bir ses, fakat tanıdık geliyor. Biliyorum ki, hayatı yeniden üreterek yaşayanların etkileri, hayatlarının yaşları fiziki varlıklarının yaşlarıyla sınırlı değil. İyilik ve iyiler hep var içimizde. Onun için bu hayat yaşanmaya değer belki de. Hayatı yaşayanlar, bizim için de yaşanmaya değer bir hayatı bize bırakıp gidiyorlar.

Cinuçen Bey'in Aksiyon dergisinde çıkan son satırlarını hatırlar:

Sevgili okuyucu,

Uzunca bir süredir oldukça ciddi bir rahatsızlık geçirmekteyim. Daha doğrusu bu bir tek rahatsızlık değil, hayati önemde birkaç büyük hastalığın aynı anda hücumu şeklinde. Kısmen bildiğiniz bu rahatsız-lıkların teferruatına girip canınızı sıkmak istemiyorum. Ancak moral çöküntüsüne düşmemek için maddi-manevi büyük mücadele içindeyim. Bu köşedeki son yazıları dahi büyük bir zahmetle yazdım. Ne elimde kalem tutacak güç, ne dilimde söyleyeceklerimi yazdıracak enerji var.

Bu yüzden, Allah'ın inayeti, Peygamberimizin şefaati, evliyaullah hazeratının himmeti ve dostların duaları sayesinde sizlerle yeniden kalem sohbeti yapabilecek sağlığa kavuşana kadar, beni bu köşedeki yazılarım-dan affetmenizi rica eder, hepinize hayır ve afiyet niyazlarımı sunarım. (15 Nisan 2000)

Cinuçen Bey'le daha yeni tanışıyor, onunla mukalemeye asıl şimdi başlıyoruz.

Bir de Cinuçen Bey'in “Hz. Mevlana'nın bana bir hediyesi”, zaman zaman “Sanki çilesi bitmemiş de benimle evlenerek ikinci bir çileye başladı” dediği Bârihüdâ Tanrıkorur var. Çin asıllı bir ailenin Jamaika'da dünyaya gelen ve Amerika'da 26 yaşında Müslüman olan kızı. Bârihüdâ Hanım şimdi İstanbul'da Cinuçen Bey'in manevi mirasını, Türk kültürü için, bu toplum için, yani bizler için, çocuklarımız için, yaşatmanın çilesine soyunmuş... Çile çile... Hani hak dostları sorarlar çilesiz kaldıklarında; acaba Allah beni hâlâ seviyor mu ki?..




Cinuçen Bey'in eşi Bârihüdâ Tahrıkorur

Güzeli bulan insan hep yaşıyor

Asıl adınız, Charmaine Angela Moo... Evet. Ben Çinli bir babanın kızı olarak Jamaika'da doğdum. 17 yaşında bursla Amerika'ya, Boston Wellesley College'de okumaya gittim.

Ne okudunuz Wellesley College'de?

Önce tıp fakültesine giriş yaptım, sonra sanat tarihine geçtim.

Amerika'da yıllar sonra Müslüman oldunuz. Müslümanlığı seçmenizde Hz. Mevlana'nın büyük bir tesiri olmuş.

Evet, Cinuçen Bey'den önce tanıştım Hz. Mevlana ile. Tasavvufla daha önce de ilgilenirdim. Zen Budizmi, Tibet Budizmi, İslam tasavvufu.. okurdum.

O yaşlarda nereden merak saldınız bu tür metinlere?

Çinli bir babanın çocukları olmak... Herkes çok okumuş. Ben dördüncü ve tek kız çocuğuyum ailemin. Babam çok asil, az konuşan, derin ve eski bir medeniyete sahip bir insandı. Altıncı hissi çok yüksekti babamın. Biz hepimiz babamızı anlamak için çok uğraştık. Babamın, başka bir dünyada yaşadığı halde bu geleneğini nasıl sürdürdüğünü anlamaya çalıştık. Onun ruh gücünün sırrına ermeye çalıştık... Ayrıca biz çocukluğumuzda çok huzurlu bir adada, tabiat içinde büyüdük. Tabiat olaylarına çok yakın yaşadık. Çok sert fırtınalar, şiddetli depremler oluyordu. Bu tür ortamlarda insan Allah'a daha yakın oluyor, imanın önü açılıyor. Çünkü çok dua ediyorduk. Annem Hıristiyan ama çok iman sahibi bir insandı, sonra babamı da Hıristiyan yaptı.

Sizin de altıncı hissiniz babanızınki gibi güçlü mü?

Çocukluğumdan beri öyle sanıyorum.

Siz Hıristiyanlığı ne kadar yaşadınız?

1976'ya kadar. 76'da Müslüman oldum.

Nasıl Müslüman oldunuz?

70'li senelerde Amerikan gençliği bunalımlı bir dönem yaşıyordu. Gençlik, her türlü kötü alışkanlığın içine düşmüştü. Bu kötü ortam içinde aynı zamanda bir arayış da vardı. Meditasyon, yoga... Hindistan'a gidip bir mürşit arayanlar... Pakistan'a, Kudüs'e, Afganistan'a gidip orada bir şeyh efendi bulup ona intisap edenler vardı. Amerika'ya o arada bütün dinlerin tasavvuf akımları gelmişti. Benim için onlar manevi bir süpermarketti. O arada ben Hz. Mevlana'nın tercüme edilmiş Mesnevi'sini okuyordum, çeşitli sohbetlerde bulunuyordum. Herkes, bize gel diyordu. Sonra kendimi inzivaya çektim. Bulacağım şey kendimde, gönlümde vardı, ama bir mürşit, bir rehber lazım olduğunu da biliyordum. Dua ettim; "Allah'ım hangi yol benim için yazılmış (alın yazısı) bana göster, bir işaret ver, orada burada aramaktan zaman kaybetmeyeyim." dedim.

Bu duayı yaptığınızda kaç yaşandaydınız?

26 yaşındaydım. O sırada ben üniversitede heykeltıraş ve dizayn hocasıydım. Sonra büyük mürşit İnayet Han'ın oğluyla tanıştım. O, Amerika'daki Sufi Tarikatı'nın başındaydı. Bir gün benim oturduğum evin üst katına geldi ve komşum da beni davet etti. Orada bir zikir toplantısı yapıldı ve ilk defa Lailahe illallah'ı duydum. Efendi, içeriye namaz kılmaya gitti, çıktığında ‘Kimin bu yüzük?' diye sordu. Baktım ki, benim yüzüğüm. Oraya nasıl gitmiş! ‘Benim' dedim. Bu olayı bir işaret olarak algıladım. Daha sonra kendisinden bir randevu aldım. Bana dedi ki, "Siz bizden değilsiniz. Siz çok yabancı bir ortamda doğdunuz ve çok yabancı bir ortamda oturuyorsunuz. Sizin manevi aileniz çok uzakta bir yerde. Fakat onları gördüğünüz zaman tanıyacaksınız. Bizim sohbetlere gelebilirsiniz, fakat biz sizin son durağınız değiliz..."

Asıl durağı ne zaman buldunuz?

O konuşmalardan üç sene sonra. Konyalı Mevlevi Şeyhi Süleyman Hayati Dede, Los Angeles'a geldi... Onun elinde Müslüman oldum. Daha önce dua ederken şart koşuyor, "Ben bir yere gitmeyeceğim, benim mürşidim buraya gelecek." diyordum. Şimdi olsa öyle bir şart koymazdım.

Manevi aileniz kimlermiş?

Süleyman Dede ile tanıştıktan sonra anladım kimlerin olduğunu. 1976'da Konya'ya geldim. 78 yılında İstanbul'da bir sene Kur'an okudum, sonra tekrar Konya'ya döndüm. 1981 yılına kadar Konya'da Dede'nin yanında kaldım.

Ailenizden, muhitinizden ayrılıp Konya'ya gelmek zor olmadı mı?

Hayır. Zaten Dede davet ettiğinde böyle bir şeye hazırdım.

Neye hazırdınız?

Talim, terbiyeden geçmeye...

Konya'da ne yaptınız?

İlk senelerde Mevlevi çilesine girdim. İnsan bazı şeyleri yaşadıktan sonra anlıyor, onların niçin kendisine yaşatıldığını. Sonra baktım ki, benim buraya alınış sebebim Hz. Mevlana'ya hizmet etmekmiş. Bütün yollar bana Konya'yı, Hz. Mevlana'yı gösteriyordu. Konya'ya geldikten sonra başta Mevlevilik olmak üzere pek çok şey öğrendim. Dede benden bir hizmet istedi. Batılılara bir ibret–yardım olsun diye kendi hayatımı yazmamı istedi. Ben Mevlevilik–Mevlevihaneler üzerine bir çalışma yaptım. Bu çalışma 15 yıl sürdü. Konya'daki eğitim, iç manada hep bu çalışmanın hazırlığıydı. Konya'da 78–79 yıllarında Mevlana irtifallerinde yapılan küçük konuşmaları sahnede İngilizceye tercüme ediyordum. Cinuçen Bey, Mevlevi grubunda 72'den 80'e kadar çaldı. Fakat beni tanımıyordu. O günler için diyordu ki, "perdelerim kapalıydı". Cinuçen Bey, 79'a kadar bir başka hanımla evliydi. 80'de Cinuçen Bey, Bayati–Araban, Mevlevi Ayini Birincilik ödülünü aldı. Birinci olduktan sonra orada tekrar icra edilmesi söz konusu oldu ve benim anons etmem gerekiyordu. Bizi orada tanıştırdılar, anons etmek için konuştum ilk defa...

Ne zaman evlendiniz Cinuçen Bey ile?

1982 Ağustos'ta. Yine Hz. Mevlana'nın çatısı altında oldu bunlar da. Hz. Mevlana'nın himmeti var hayatımda.

Allah insanı hadiselerle bir şeye hazırlar da, insan bunu o yapıp edeceği şeyle karşı karşıya kaldığında idrak eder...

Evet, evet... Ben hep sordum, soruyorum: Niçin ben seçildim?

Cevabını bulabildiniz mi?

Bunun cevabı yok. Teslimiyet meselesi... Süleyman Dede ‘Siz bir yere gitmeyeceksiniz.' diyordu. Ben de Batı'da eğitim görmüş bir insan olarak soruyordum; niçin, ne kadar? O değişim için bir sürü aşamalardan geçtik. Tasavvuf kültürü verdiler bize. Hayata biraz daha hikmetle bakmayı öğrendik.

Cinuçen Bey'le evlenince hayatınızda ne değişti?

Ben o zaman ODTÜ'de öğretim görevlisiydim. Cinuçen Bey de o tarihlerde TRT'den istifa etmişti. Birlikte yeni bir hayat kurduk... Cinuçen Bey'in hızlı, tempolu bir hayatı vardı...

Cinuçen Bey, sizin için, "Sanki çilesi bitmemiş gibi benimle evlenerek ikinci bir çileye başladı." diyor...

Zaten bu çile bitmiyor da... Cinuçen Bey'in söylediği latife elbette. İnsanın çilesi olmadığı zaman sorar: Hâlâ Cenab–ı Hak beni seviyor mu diye. Cinuçen Bey'in o latife olarak söylediği sözler, onun vefatından sonra başka bir boyutta gerçek oldu. Çünkü onun manevi mirasını yürütmek meselesi var. Cinuçen Bey, biz evlendikten 8 yıl sonra çok ağır hastalandı. Hayatının en meşakkatli döneminde ben onun hayatına girdim. Konya'da böbrek rahatsızlığı çıktı. 1989 yılında apar topar Amerika'ya gittik. İki yıl böbrek nakli için bekledik. Son on iki sene onun en verimli dönemi oldu.

78 yılında bir hadise yaşıyor Cinuçen Bey. Uçağa binecek. Yola çıkıyor, udun kolu kırılıyor. Tamir ettiremiyor. Ve o uçağa binmiyor. Sonra uçak düşüyor... Orada yaptığı bir duası var...

Evet, uçağı kaçırdı. Öyle bir dua var da, zaten onun hayata bakışı çok farklıydı. Her şeyi Allah rızası için yapardı. Diyordu ki; "Allah beni bir sebep için burada tutuyor." O duada da demişti, "Allahım bundan sonraki ömrümü tamamen senin için yaşayacağım..."

Cinuçen Bey, müzikte bir icracı olmanın yanında, udi, bestekar, yazı ve düşünce adamı, yaptığı işin felsefesiyle de birinci dereceden meşgul olan bir isimdi. Şimdi bu ağır mirası sürdürmenin merkezinde duruyorsunuz... Onun Türk musikisindeki yerini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

20. yüzyılın son yarısına rastlanan bir zamanda, (Cumhuriyet kurulduktan sonra yasaklanmış bir müzik) 76 yılında Türk Musikisi Konservatuvarı'nın daha henüz kurulduğunu düşününüz, Batı müziğinin daha itibar gördüğü bir dönemde yetişmiş Cinuçen Bey. Cinuçen Bey'i tanımlayanlar diyorlar ki, "Yahya Kemal şiirde ne yapmışsa, Cinuçen Bey de müzikte aynı şeyi yapmıştır. Klasik geleneği 20 yüzyıla bağladı. Cinuçen Bey'de insanlar; eski kültürü görme, eskiyi anlama ve onunla yeniden buluşma imkanını buldular...

Yani karşımızda misyon sahibi bir adam portresi duruyor...

Onun için çile devam ediyor... etmeli... O kendisini bir geleneğin bu zamandaki temsilcisi olarak görüyordu. O diyordu ki; benim misyonum daha bitmedi, misyonum bittiğinde beni buradan alırlar... Tuğrul İnançer dedi ki; "26 yaşında ilk kanser vakıasıyla karşılaşmış bir insanın, 62 yaşına kadar yaşaması ve bu kadar hizmet etmesi her insanın harcı değildir."

Aksiyon dergisinde uzun süre, ta vefatına kadar ‘Biraz da Müzik' ismiyle yazı yazdı. Aksiyon'dan Ahmet Doğru–Mustafa Aydın, diyorlar ki; "Cinuçen Bey, hayatının büyük bir bölümünde, biri dahi hayata küsmeye sebep olabilecek birçok hastalıkla mücadele etti. Bazen bir hastane odasında yatarken, çoğu kez de diyaliz makinesine bağlı olduğu halde yazılarına ara vermedi..." Nereden geliyor bu azim, bu güç?..

Cinuçen Bey, hep büyük bir proje içinde yaşadı. Etrafındaki talebeleri de onu hissediyorlardı. Söyledim, son 12 yılı en verimli yılları oldu. İki senede, Amerika'da nakil beklerden 117 eser besteledi. Bir taraftan huzur, bir taraftan da vatan hasreti vardı içinde. Diyaliz makinesine giderken biz onun eline güfteler koyardık... En önemli, en büyük eseri 55 dakika süren, (belki Türk musikisinin en uzun süren eseri 20. yüzyılda) Kâr–ı Natık diyaliz makinesine bağlı iken yazıldı. Cinuçen Bey için beste yapmak hayatının en kolay şeyiydi. O beste yaparken, özel bir ortam hiç aramazdı. O yaratılışından beri kendisini bir ‘müzik adamı' olarak görmüş. Ona ‘üveysi bir sanatkâr' derlerdi. Çünkü o kimseden ders almadı... Hocası yoktu... Bir ekol ortaya koydu kendisi... Biz ne desek de altın harflerle onun ismi yazılmış zaten. Bu âlemde güzel olan hiçbir şey kaybolmuyor. Onun sesi, bıraktığı miras daha uzun yıllar devam eder.

Amerika'dan Türkiye... Konya, Ankara, İstanbul... Ve şimdi bir misyonu, önce koruma ve sonra yaşatma çilesi... Bu kadar çabanız, Cinuçen Bey'in eşi olmaktan kaynaklanmıyor sanırım...

Aile bağlarından dolayı değil bu ilgi. Bazı şeyleri biz çok evrensel düşünmüyoruz. Ben de diyorum, onun talebeleri de diyorlar; Hoca bizi hiç bırakmadı ki... Cinuçen Bey bizi bırakmıyor, sürekli üzerimize yeni görevler yüklüyor. Onun başlattığı projeleri tamamlamamız gerekiyor. Onun son; ama en olgun ve verimli dönemini çoğu kişi bilmiyor. Selâma, Reha, Başak... Pek çok talebeleri düşünmeye başladılar; hocayı nasıl yaşatacağız diye.

Şimdi ne oluyor bu anlamda?

Yayınlanmayı bekleyen kitaplar. Süleymaniye'de Bayram Sabahı CD'si için üç ay prova yapıldı, kayıta giremedi. Birinci olarak hazır işlerini çıkarmaya kendimizi mecbur hissediyoruz. İki, Cinuçen Bey'in eserleri zor icra edilen eserler. Öğrencilerine dedim ki; eğer bunları siz icra etmezseniz, onlar da sizinle gidecek. O yüzden 505 eserden ne kadar kayıt yapabilirsek onu yapalım... Yoksa o birkaç şarkıyla hatırlanacak... Çocuklar ve gençler için bir repertuvar oluşturmak istiyordu Cinuçen Bey. O eskiden kalma malzemeleri bu yeni dünyaya taşımak istiyordu, bu amaçla yaptığı besteler vardı. Şimdi bizim bunları da gün yüzüne çıkartmamız gerekiyor.

Peki bunları, bireysel çabalar yerine bir kurumsal faaliyete dönüştürmek daha doğru olmaz mı?

Doğru. Bir enstitü olsa mesela... Ama Türkiye'nin şartları farklı... Biz şu anda gönüllü insanları arıyoruz.

Siz, Türk olmadığınız halde bu kültürün değerlerine ‘aşırı' denebilecek bir düzeyde sahip çıkıyorsunuz. Ama sizden daha fazla Türk kültürüne ait olan Cinuçen Bey ve eserlerine sahip çıkma bağlamında bir duyarsızlığı da yaşıyorsunuz toplumda. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayret ettiğim bir şey, biz Batı'da bir şey üzerine çalışırken Mikelanj, "Bu eseri aralık ayında mı yoksa kasım ayında mı yapmış?" diye küçük hesaplara kalkmıştık. Çünkü çalışılacak alan kalmamıştı. Türkiye'ye geldiğim zaman gördüm ki, müthiş bir kültürel miras var; ama pek çok alan hiç çalışılmamış. Burada yapılacak çok iş var.

Batı'da ‘hangi ay' detayına kadar iniliyor da, bu toplumda var olana ilgi duyulmuyor...

Cinuçen Bey de derdi ki; Türk müziğini dışarıdan gelenler öğretecekler bu topluma. Burada çok zengin bir medeniyet ve onun mirası var. Bu Türkler sahip çıkmazlarsa, başkaları gelip sahip çıkacaklar bu değerlere...

Cinuçen Bey'in hayatında önemli bir isim var; İtalyanca ve Latince hocası Dr. Giuseppe Garino. Arapça, Farsça ve Türkçe dahil olmak üzere yedi dil bilen, Kur'an–ı Kerim'i dört defa okuyup derste öğrencilere bazı ayetleri anlatan Garino'nun şu cümlesini hiç unutmamış: "Sizin bütün kültürünüz eski harflerle yazılmıştır. Eğer bu harfleri öğrenmeden ölecek olursan, öbür tarafta karşılaştığımızda seni tanımam, başımı çeviririm." Biz niye kendimiz bu değerleri fark edemiyoruz?

Batı'yla karşılaşınca kompleks içinde bir topluma dönüşmüşsünüz. Türk insanına hep dışarıdaki ahlâk ve âdetlerin verilmesi çabasına girilmiş. Toplum kendini güçlü kılan; değer yargılarını, önceliklerini, hayata bakışını yitirmiş...

O yüzden mi biz kendimize eski kültürü hatırlatan eser ve kişilere biraz mesafeli duruyoruz?

Tabii. Çünkü kendinden kaçıyor insanlar. Yüzleşmekten, kendilerini sorgulamaktan kaçıyorlar... Cinuçen Bey, bu gidişe çok üzüldüğü için son yıllarında geride daha çok eser bırakmak istiyordu.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.