|
Mehmet
GÜNDEM

Çoğaltmak mı, üretmek mi?
Hayatın tükendiği, ilişkilerin insanıı ve toplumu yorduğu, hükmedenlerin acziyet içinde kaldığı süreçlerin sonucudur kriz. Türkiye, kriz üretiyor; çünkü yeni okuma biçimleriyle tanışmıyor. Var olanı çoğaltıp, aynı içerikte –güçlendirerek– devam ettiriyor. Yeniden üretme, değişme, gelişme, zenginleşme yok. Halbuki, yeni okuma biçimleri, hayatı, toplumu, ilişkileri, yaşam alanlarını ve var oluş biçimlerimizi yeniden üretmek anlamına gelir. Yapmamız gereken; var olanı çoğaltmak değil, var olanı yeniden okumak ve onu yeni içeriklerle üretmektir.
Ali Akay, Paris'te sosyoloji, felsefe ve siyaset bilimi okudu. Mimarsinan Ünv. Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Akay, sosyolojinin bittiğini düşünüyor. Çünkü homojen toplum yapısı üzerine kurgulanan sosyolojinin 'toplum' malzemesinin bir ütopya olarak kaldığını, rüyanın gerçekleşmediğini söylüyor. Onun için Akay, sosyoloji yapmak yerine, sosyalliklerin analizini yapmayı tercih ediyor. Eski–yeni olguları, eski ve yeni metinleri 'minörlük' kavramının ona sunduğu perspektiften yeniden yeniden okuyup üretmeye çalışıyor. Minörlüğü, bir açılım olarak gören Akay, bu 'tılsımlı' kavramı politikanın başına koyarak 'minör politika'yı bir de bu tarz bir okuma biçimiyle tanıştırıyor. Siyasetten koptuğumuza işaret ederken, Türkiye'nin yeni bir tarz siyasetle tanışmak zorunda olduğuna da dikkat çekiyor.
Mimarsinan Ünv. Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Akay
Büyük temsiliyetler tükeniyor
Uzun süredir 'minörlük' üzerine düşündüğünüzü biliyorum. Minörlüğü bir 'çıkış' olarak algılıyorsunuz... Minörlük bana sanattan gelen bir açılım oldu. Sanat tarihi içinde her yeni hareket, Picasso'dan Matisse'ye, Dadal hareketine kadar, 'hakim sanat' görüngülerinin dışında ortaya çıktılar. Avangartlar bir tür minör hareketler olarak ortaya çıktı. Matisse, akademinin resim olarak görmüş olduğu 'yüksek kültürün' öğesi olan insan figürü, insanlı kompozisyon yerine, kır ve peyzaj resimlerine doğru giderek natürmortlar yapmaya başlıyor. Natürmortun kendisi minör bir resim. Her bir resmin köşesine bir natürmort koyarak yapmış olduğu resmi minörleştiriyor ve perspektif hatalarıyla Rönesans'tan bugüne kadar gelen Batı resminin çizgisini bir anda kıran Kırda Öğlen Yemeği tablosuyla bir açılım sağlıyor. Picasso'ya bakarsak yine aynı şey. Primitif sanat. Mısır sanatı, perspektiflerin bir yüzey üzerinde çoğalması. Dadal hareketi, Afrika'ya hayranlığı çok belli. Bugün de aynı şekilde çağdaş sanatta bir tür kırılganlık, minör bir hareket olarak ortaya çıkıyor. Minör hareketler edebiyatta ve plastik sanatlarda çok kuvvetli bir şekilde yer aldılar; ama politika tam tersini yaptı; kendisini tekrarladığı zaman, her tür merkeziyetçiliği, baskıyı, azınlık dillerini yok etmeyi getirdi. Yani modern ulus–devlet fikrinin ortaya çıkması minörlüğün bastırılmasıyla gelişiyor. Bu, Fransız İhtilali'nden beri devam eden bir süreç.
Minör politika yaklaşımı, devlete bakışta size yeni bir okuma mı sağladı?
Savaş aygıtı... Deleuze'un terminolojisi. Böyle baktığımız siyaset teorisinin çok fazla kaale almadığı bir şeye dikkat çekiyor Deleuze: Moler ve moleküler, yani bütünlükçü ve parçalanmış yapılar aslında, asla merkeziyetçi ve bütünlükçü olmadılar. Devletin kendisi de parçalardan oluşmuştu. Her insanın hayatının parçalardan oluşmuş olması da bize şunu gösteriyor ki, merkezî diye ortaya çıkan güçler bile aslında merkezî değiller. Dolayısıyla bir yanda devlet, bir yanda sivil toplum, bir yanda muhalefet, bir yanda iktidar diye klasik siyaset teorisinin göstermiş olduğu 'olgu' çok doğru gibi bugün okunmuyor.
Devletin kendisi de minör... Yani parçalanmış, moleküler...
Evet. Ama devlet kendisini majör gösteriyor. Majör olmak heveslisi. Diğer minör hareketler de aynı şekilde, kendilerini majör göstermeye uğraşıyorlar. Burada kimlik problemi ortaya çıkıyor.
Bu (olma ve gösterme) yanlışsa, doğrusu ne?
En başta bu bir aydınlanma sorunu. Kant'ın sormuş olduğu soru. İnsan eğer minörlükten çıkarsa, yetişkin olursa aydınlanmış sayılıyor. Bu zihniyet hepimizin kafasında yerleşmiş vaziyette. Bu zihniyet, modernite fikrine yapışıp kalıp, ondan sonra da 20 yüzyılın bu üzücü tarihine insanın 'özne' olmasını da bize gösterdi.
Bu bağlamda minörlüğün önerisi nedir?
Bu tarihin, baştan okunması ve baştan okunduktan sonra da birazcık bundan çekinmesi, yani kırılganlığa doğru gitmesi...
Bu "modernlik" öğretilmiş bir bakış mı?
Bütün bunlar daha sonra bizim yetişkin olduğumuzda ne yapacağımıza dair baştan bize verilen öneriler. Ritüeller de öyle aslında.
Biz, devleti majör olarak görüyor, iktidar olgusunu bir bütün olarak algılıyoruz. Devlet gerçekte minör ise, biz bu 'majör' görme yanılgısına nasıl süreklilik kazandırıyoruz?
En başta karşımızda bir tarih var. Osmanlı tarzından gelen bir merkezi, bütüncü devlet geleneği, Cumhuriyet'te devam ediyor havasında. Fakat hem tarihçilerin yapmış oldukları detay araştırmaları, hem Cumhuriyet dönemi detay tarihi verileri bize gösteriyor ki, bu çok doğru bir şey değil. Bir tür hikmet–i hükümet teorisi, devletin bütünlüğü, aklı, çıkarı... Bütün bunlar Machavelli sonrası 17. yüzyıl sonrası Batı'da ortaya çıkan kavramlar.
"Merkezî güçlerin artık modasının geçmekte olduğu gözlenmektedir. Artık her toplumda 'söylemsel oluşum', yani paradigma, merkezî devlet yapısının çözülmesi üzerine kurulmaktadır." Bu perspektiften şimdi Türkiye'ye baktığınızda ne görüyorsunuz?
80'li yılların sonu 90'lardan beri küreselleşmenin, Türkiye'ye girmesinden beri, –en azından ekonomik olarak– tartışmalar bu bağlamda gitmedi mi! Sivil toplum, özelleştirme, devletin küçültülmesi... Bütün bu süreç zarfında merkezkaç güçlerin üzerine kurulu bir politika önerildi bize. Bir tür yeni okuma biçimleri, Sovyetler Birliği sonrası, Berlin sonrası, duvar sonrası... Doğu Bloku, sivil toplum muhalefeti ağırlıklı okuma biçimleri, ister liberal sağdan, ister soldan 'sivil toplum' söylemi altında bize taşındı. Burada bir yandan Şerif Mardin'in, diğer yandan Küçükömer'in önemli yerleri var, 60'lı yıllarda. 70'li yıllar farklı. Bu dönemde sağ–sol, iki tarafta da büyük bir bütünlükçü, devletçi bir yapı, devleti ve iktidarı ele geçirme politikaları yapıldı. Ama 80 sonrası, darbe sonrası da yavaş yavaş; önce liberalleşme, sonra liberalleşmeyle küreselleşmeye açılma ve bunun politik yansımaları ortaya çıktı. Mesela YDH liberal sivil toplum ağırlığında bir siyaset yapma hülyasıyla ortaya çıktı. Bu söylem bugün neredeyse Türkiye'nin bir genel söylemi haline geldi. 60'lardan bugüne kadar baktığımızda –Küçükömer'i ben daha önemsiyorum o anlamda– bir tür siyaset okumasını, cumhuriyet okumasını ters çevirdiğinden itibaren yavaş yavaş özellikle 90 sonrasında ivme kazanan bir sivil toplum söylemi var.
Tamam böyle bir süreç var, yaşanıyor. Peki 80, özellikle 90 sonrası Türkiye'de 'hükmetme' biçiminde bir fark var mı?
90'lı yılların başında bir tür modern politika olarak algılanabilecek olan, baskıcı karakterini hâlâ taşıyan; ama buna rağmen anketlerle, kamuoyu yoklamalarıyla insanların ne istediğini sorup ona göre –politika yapmasa bile– söylem üreten iktidarlar ortaya çıktı. Bir tür nabız yoklayan iktidar. 60'lı–70'li yıllara baktığımızda ideolojik söylemlerin daha kuvvetli olduğunu fark edebiliriz.
90 sonrasında beliren 'modern politikayı' nasıl adlandırıyorsunuz?
Bir kontrol toplumu, denetim toplumu modeli olarak, yavaş yavaş bir 'gediğin' ortaya çıktığını görmek doğru gibi geliyor. Ama, iktidar güçlerinin; hükümetlerin, ordunun ve devletin asla bakıcı gücünü geri plana almadı. Bir tür geçiş dönemi yaşandı. Şimdi o kapanmış gibi duruyor.
Bütün dinamiklerine ve bütün iç taleplere rağmen, bu ülkede, 'değişim'; bu tarz bir devlet–iktidar–siyaset–toplum–birey'de normal seyrinde gitmiyor; ama bütün bu yapılarda–olgularda 'direnç', 'direnç mekanizmaları' daha baskın gözüküyor. Nedir temel problem?
Her alandan muhalefete bakarsak, buna devlet dışı muhalefetler diyelim; bir yandan terör güçleri, bir yandan sivil güçler, etnik kimlikler, dini kimlikler, doğulu kimlikler, ultra Batılı kimlikler, kadın kimliği, eşcinsel kimliği, travesti kimliği vs. bütün bunlar 'toplumsal muhalefet' diye ortaya çıkacak alanlarda, bir tür majör, 'yetişkin' politika yapmak istediler. Her biri bir 'bütünlük' gibi, başka bir bütünlük gibi duran devletin karşısında muhalefet yapmaya uğraştı. Bu hem siyasi muhalefette böyle oldu, hem toplumsal ilişkilerde böyle oldu. Yani bir tür marjinal gibi duran her hareket bir tür kendine –en iktidar– konumundan bakarak taleplerde bulundu. Bütün bu muhalefet hareketlerini biz 'norm' koymamaya uğraşan yeni kimlikler gördük ki, sonuç bu oldu; kuvvetli olan kimlik, zayıf olan kimliği bastırdı.
Minör kimlikleri avantajlı mı görüyorsunuz?
Evet. Onlar da stratejik davranabilen güçler. Kaçış çizgileriyle alakalı. Üzerine gitmekten çok kaçmayı ve kaçarken başka bir yol aramayı deneyen ilişkiler. Bunlar muhalefet güçleri tarafından hiç uygulanmadı. O anlamda bence minörlüğün önemli bir yeri var.
Toplumsal söyleme bu 'tarz' pek yansımıyor...
Sabit yerler yok. İlişkiler değişken işliyor. Aynı insanın, değişik toplumsal muhalefet güçleri karşısında aldığı tavır aynı değil. Bunun bir bütünlüğü yok.
Birey–toplum–siyaset–devlet kavramlarının birbirleri karşısındaki konumlarına –mevcut ilişkiler biçimi– nasıl etki ediyor? Kim nerede nasıl duruyor?
Aslında toplum ve birey karşıtlığının bir tarihi var. Bu tarih bize gösteriyor ki, bu bir 'ideolojik' ve 'söylemsel' boyuttan daha öteye gitmiş bir şey değil. Birey, (bölünmez kişi) bunun gerçek hayatta tekabülü yok.
Neden yok birey?
Kendi başına düşünen, kendi kelimelerini kullanan, kendi tavırlarını takınan, taklit yapmayan hiçbir insanı ben tanımıyorum. Her bir davranışımız, duruşumuz, bakışımız, kullandığımız her bir kelime herkese ait.
Yani bireyi, bir idea olarak görüyorsunuz...
Birey, Foucault' Hapishanenin Tarihi'nde onu daha iyi ortaya koyuyor. Hücre sistemi ortaya çıktığında, iktidarın daha iyi kontrol etmek üzere bir insana bir numara verdiği, kimlik verdiği ve o kimliğe göre yerinin belli olduğu 'insana birey.' İktidar aygıtının kolay kontrol edebildiği bir kişi birey. Ama bunun gerçeği yok. Bu adamın, bilici, bilinç dışı, kişisellikleri, cinselliği.. her şeyiyle bunlar, bir bütünlük değil, bir çokluk oluşturan parçalar. Dolayısıyla toplum dediğimiz şey, çok parçalı bir şey. Birey de aslında bir tür ideolojik hülya.
Peki olmayan bu şeyin, devlet–toplum–siyaset karşısında konumundan nasıl bahsedeceğiz?
Olmayan şeyin sosyal ilişkilerine baktığımız zaman, bunlar kişilerdir, –aynı zamanda bunlar 'hiç kimse'dir. Parçalanmış kişilikleri olan, her bir hayat parçası içinde değişik bir tutum alan, değişik bir siyasi tavır alan, değişik bir yaşam tarzı alan insanlarız biz. Doğduğumuzda biz ailemizin yapısı ve dili içinde bulunuyoruz. Okulla birlikte standartlaştırılmaya başlıyoruz. Standart Türkçeye, standart tarihe giriyoruz.... Ondan sonra bir 'resmi kişilik' kazanmaya başlıyoruz. Bir numara alıyoruz, adresimiz belli... Yıllara, mesleklere, ilişkilere göre tavırlar değişiyor. Her bir toplumsal tavır alış halimizde hangi konumdaysak, o perspektif içinde hareket ediyoruz. Muhalefetteysek ve gençsek; devlet karşıtı, ahlak karşıtı, iktidar karşıtı söylemler içine giriyoruz. Ama 15 yıl sonra bir iş sahibi olduğumuzda, arkadaş çevremiz değiştiğinde bambaşka ilişkiler içinde, bambaşka laflar söylüyoruz.
Konumlarımız mı bizim niteliğimizi belirliyor ve değiştiriyor?
Her bir konumumuz, varlık alanımızı belirliyor. Orada değişken bir yurt ediniyoruz. İlişkiler transparan olmadığı için olağanüstü bir dedikodu kültürü çıkıyor ortaya.
Bu tür bir toplumsal malzemeyi ne tür bir siyaset talep eder?
Hiçbir siyaset bu tür bir toplumsal malzemeyi beğenmez. Eğer çok parçalanmış kimlikler içindeysek biz, bizim kontrol edilmemiz çok zor demektir. Şu anda kontrolsüz bir haldeyiz.
O halde soruyu şöyle soralım; bu tür bir toplumsal malzeme, ne tür bir siyaset talep eder?
Bu toplumsal malzeme, –minör kavramına doğru gidiyorum– bir tür büyük temsiliyetlerin onları artık temsil etmekten uzaklaştığı bir politikayı gerektiriyor. Çeşitli grupları aynı anda barındırma imkanı olmayan siyasi söylemlerin olmayacağı bir siyaset...
Aslında modern siyaset ilk söyleminde bu 'minörlük' tarzı bir yaklaşımı içeriyor değil miydi?
Evet ama ulus–devlet bunu bastırdı. Ulus–devlet Fransız İhtilali'nden beri siyaseti sağ ve sol diye ikiye böldü. Ruhban sınıfı ve aristokratları bastırdı. Terör yarattırdı ve ondan sonra eşitlik, kardeşlik, özgürlük dedi ki, bunlar çok dinsel öğeler. Fransız İhtilali bu metafizik kavramları sekülerleştirdi; ama bu çok kültürlü, çok dilli yapıyı bozup standartlaştırmaya uğraştı eğitim politikasıyla. Bu aslında 'gerçekten olan' toplumsal alanını bozuk 'bütünleştirme'ye uğraştı. Psikanaliz buna yardımcı oldu daha sonra. Ve norm koyan, normlarla işleyen, farklı farklı çeşitli çoklukla işleyen bir kişi yapısını da o normlara koymaya uğraştı. Böyle düşünmeyeceksin, o dili konuşmayacaksın, o tarihi okumayacaksın, bana inanacaksın.. diye diye standart vatandaş kimliğini ortaya çıkarttı. Bu vatandaş kimliği modern ütopyaydı... Türkiye'de 80 sonrası artık birbirine bir daha yapıştırılamaz halde 'kısmi sosyallikler' çıktı. Bunun üzerine politika yapmak yerine, eski politikaları sürdürmek bizi bu günlere getirdi. Aslında bir tür, merkeziyetçi, bütünleştirici, mafyalayıcı, pompalayıcı, derin devlet.. bütün bunlar parçalanmış toplumsallık karşısında, 90'ların başında "ne istiyor bu toplum?" diye sormaya başlayan, ama daha sonra bundan vazgeçip kendi klasik formlarına kapanan, bütünleşen bir iktidarın sorunu.
Yani eski metinlerini eskisi gibi okumaya devam eden bir yapı.
Aynen. Eski tas eski hamam. Sanki toplum 70'lerdeki gibiymiş gibi düşünen bir politik söylem var 2001 yılı Türkiye'sinde. Bunun başka gideceği bir yer olduğunu zannetmiyorum.
Ne olacak siyaset burada yığılıp kalırsa?
Hakim güç, iktidar her zaman o kırılgan güçler karşısında kuvvetli. Ancak ve ancak çok belli noktalarda durup patlama noktasına geldiklerinde birleşiyorlar, fakat o da hemen çözülüyor. Şu son krizde gördüğümüz gibi. Çünkü klasik siyasi söylemler medyadan bize tekrar geliyor. Medya, parçalı kimliklerimizi yeni baştan bütünleştirme imkanını sunan bir söylemle bizi geriye doğru çekiyor ve bizim kesişme ihtimallerimizi tekrar koparıyor.
Böyle bir toplumsal yapının devleti–otoriteyi dönüştürme şansı nedir?
Bir yönetim meselesi varsa, karar verme, yürütme, yasama mekanizması var demektir. Bunların, gönül ister ki bağımsızlıkları olsun. Ama arkamızda 40–50 yıllık bir gelenek var ki, bunlardan kurtulmanın imkanları nedir, şu anda bir şey söylemek çok çok zor. Fakat, en azından bu çok parçalılığımızı kayda alan, değerlendiren ve ona göre de aynı çok parçalı biçimde bir tür 'hükmetme' şekilleri kurulmalı.
Yani yeni bir siyasi oluşum şu an kaçınılmaz gibi duruyor...
Ama bunu kim yapar bilemiyorum... Siyaset bıktırdı insanları. Siyaset ne yazık ki, toplumu siyasetten koparttı. Oy vermek siyasetten kopmamak anlamına gelmiyor. Biz çoktan koptuk siyasetten. Siyasetten kopmamıza rağmen, bu krizin de, siyasi bir kriz olmuş olması, bize gösteriyor ki, siyasetin nasıl insanların yaşamlarından kopuk bir şekilde işlediğini bize gösteriyor. Hiç ilgilenmediğimiz bir konu, nasıl oluyor da bizi hâlâ bağlayabiliyor! Bu, Türkiye'nin siyasi, toplumsal şeklini çok izah eden bir şey.
Merkezi otorite, iktidar kendi içinde –bu zamanda– nasıl bir süreç yaşıyor?
Üzülerek söylemeliyim ki aynı yapı devam ediyor. Kımıldama bile yok. Dış yardım gelecekse, hangi parti nerede harcayacak sorunu içinde onlar. Üzüntüleri biraz göstergesel...
Siyaset, bu ülkede bir gün sanat boyutuna yükselebilir mi? İçerik ve estetik yoğunluklu bir değerle tanışabilir mi?
Batı toplumlarında en dikkat çekici olan, kültür politikalarına verilen önemdir. Batılılar, çelişkilerin artık 'kültürel çelişkiler' olduklarını çoktan gördüler. Böyle bir ortamda hiçbir kültür politikasının olmaması, hiçbir kültürel oluşuma katkıda bulunulmaması bize gösteriyor ki, şu anki küresel kapitalizmden hiçbir şey anlaşılmamış. Her türlü etnik, dini, siyasi çelişkileri çözmenin alanı kültürel alanlardır. Kültürel alanlardaki ilişkilerde yeni baştan oluşum imkanları sağlamak mümkün olabilirken, bu düşünülmüyor bile.
Ama tek yol orası gibi gözüküyor.
Bana da öyle geliyor. Onun için sosyallikler analizi kurmaya uğraşıyorum. Bunu siyaset ve iktidar da mutlaka yapmalı...
|