Kavramları aydınlatmak (3)
DURUP dururken Batı'yı anlatmaya kalkmış değilim. Bugünkü durumumuzla ve bugünkü meselelerimizle ilgili bir hassasiyet söz konusudur.
Yeni bir tasnifle kolaylaştırmayı deneyeyim.
İki yanıltıcı hali var Batı'nın:
1) Kendi olumlu değerlerini över; ama sizin onlara layık olmadığınızı ve ancak onun güdümüyle bir nispette yaklaştırılabileceğinizi, bunun şartı olarak da kendinizden uzaklaşmanız gerektiğini söyler. (Oryantalizm)
2) Batı, postmodernizmi ile modernizmini fırçalıyor! “Fırçalama"yı argo olarak değil, gerçek anlamıyla kullanıyorum... Fırçalamak, elbisede, ayakkabıda olduğu gibi daha parlak, daha temiz, daha cazip göstermek için yapılır. "Modernizm" adı verilen menfî paketleme, Batı medeniyetinin ince bir hat halinde, bazen görünmezleşerek, bazen kırılarak uzanan tekamül çizgisini değil, sanayileşme şartlarında o çizgiye rağmen ve o çizginin yetersizliği sebebiyle oluşan buhranın adıdır.
Postmodernizmde kapitalizmin bir yeni hilesi var. Kapitalizm, postmodernite ile modernizmi hırpalarken, modernitenin de yine kendi eseri olduğunu es geçiyor, yeni ihtiyacına bağlı taleplerini sevimli göstermek için modernite adı altında Batı'nın (kendi ayak bağı gibi gördüğü) "müdevver–mühmel–mazlum" değerlerine vuruyor, onları sorumlu gösteriyor. Bunu yaparken de, "ateizm–agnostisizm–nihilizm" gibi marjinallikler alanına da avuç–avuç mavi boncuk dağıtıyor.
... Şimdi bakınız, bu ikili yanıltmacadan neler çıkıyor:
"Batı temsili demokrasiden vazgeçti, işe yaramıyor o. Milliliği de terk etti. Aydınlanmanın aydınını ve dayatmacı anlayışını da kötülüyor artık..."
Batı'da bugün klasik demokrasi bütün "teşkilat prensipleri ve unsurları" ile ayaktadır oysa. Ve tabii ‘millet' realitesi de ayaktadır. Batı "postmodern ve sivil toplum" analizlerini o mevcudiyetinin üstüne ekliyor. O mevcudiyetini fırçalıyor.
Ama biz çıplak ayağımızı, tenimizi fırçalamak istiyoruz! Şöyle de diyebiliriz: "Siyaset" ve "aydın" kavramlarını, kültürel ve kurumsal donanımlarıyla kötüleyip yok saydıktan sonra, "sivil toplum" ve "devlet" kavramlarını "çok daraltıp, sivriltip, somutlaştırarak" karşı karşıya koyarsak; eti kası eriyip zayıflamış bir insan vücudundaki gibi kemik sesleri gelmeye başlar! Tam da oryantalistlerin dedikleri gerçekleşmiş olur. (Doğru olan; sivil toplumu dar, yalın ve çıplak bırakılmış "bir sivil toplumsal alan"a irca etmek değil, tarihi gelişiminin zenginliği ve bütünlüğü içinde ele almaktır.)
Ben temsili demokrasiden, millet realitesinden ve millî iradenin üstünlüğü ilkesinden, siyasî partilerden, insanlığın ortak malı sayılan düşünce değerlerinden vazgeçemem. Onlara ne katacağımı, onları öz değerlerimle nasıl yorumlayıp geliştireceğimi düşünürüm.
Mesela "aydın" kavramı Batı'daki entelektüelin karşılığıdır ve bizatihî "kötü" değildir. Entelektüel, bir keyfiyet sabitini ifade etmez. Bergson da, Pascal da entelektüeldir, Comte ile Marks da. Dialektik mahkûmiyetleri, onları o tezatlara itmiştir. "Bizde nasıl olmalı?"nın cevabı elbette ki vardır. Dialektik düşünce ile "bütüncü–tevhidi–derinlikli tefekkür" arasındaki fark gibi farklı olacaktır. Hayatı ve insanı parçalamayacaktır bizim kavram telakkîmiz. Sentezi, itidalde arayacaktır... Bütünlükleri hem koruyup, hem aşarak geliştirme ve birleştirme şuûrunun itidalinde.
Âlim, müctehid olabilir de olmayabilir de. İbnî Abidin de Elmalılı da âlimdirler; ama müctehid değillerdir. İçtihadla sadece ilmi değil tefekkürü bile özdeş kılmamak lâzımdır. Öyle mütefekkirler vardır ki, müctehid değillerdir; ama müctehidlere ufuk açmışlardır. Aslında tarihin bir döneminde biz, "fikrî cehd ve mücahedeyi" unuttuğumuz için, açık olan içtihad kapısının önünde de çakılı kaldık; belki daha da doğrusu, tefekkür görevini ihmal etmenin sorumluluğunu içtihad şikâyetleriyle örtmeye çalıştık. Ahlâk felsefesine, tarih görüşüne, siyasete, "içtimai mesele"ye dair eserler yazmak için müctehid olmak gerekmiyordu.
... Batı'yı, marjinalliklerinin çukuruna modernite adına ve fakat postmodernite hesabına gömemeyiz. Bu mantıkla, Avrupa Birliği'ne katılmayı da bir necat–ı mutlak sayamayız. Öyle yaparsak tarihimizin en büyük yanılgısına düşeriz.
Bu bahsin bu faslını sıkıcı olmamak için şimdilik kapamak istiyorum. İleride yine döneceğim.
a.selim@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
19/
04/
2001...
Farklı bakış açılarına muhtacız
22/
04/
2001...
Pencereden kuş uçtu!
24/
04/
2001...
Öyle bir dert ki...
26/
04/
2001...
Rakamlar tuhaftır bazan...
29/
04/
2001...
Ekonomi ve hayat
01/
05/
2001...
Rakamları ve dönemleri yorumlamak
03/
05/
2001...
Ölçü buhranı
06/
05/
2001...
Çok üzüldüm
08/
05/
2001...
Kavramları aydınlatmak (1)
10/
05/
2001...
Kavramları aydınlatmak (2)
|