GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

20/05/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 

Mehmet GÜNDEM


İsyanı sevmek vakti

Toplumsal galerimiz bize genellikle tek tip insanlar, tek tip karakterler, tek boyutlu bilgiler sunuyor. Eğitilmiş bir hayatı yaşıyoruz. Bu hayat öğrenilmeden geçen bir hayat. Öğrenmelere kapalı. Eğitilen biz insanların maharetleri de o eğitimi alıp alamadığımız garip bir aygıtla ölçülüyor. Bu bazen resmi söylem, bazen de devlet aygıtı oluyor.

İsyan, kimi zaman bir erdem kimi zaman da bir ahlak zaafı oluyor insan için. İsyan, tavır alınanın durumu ve tavır alanın tavrı ile paralel olarak insanlık onurlu bir varlık mücadelesi olarak algılanabiliyor. Yanlış, yalan ve haksızlık karşısında suskunluk, itaat, bağlılık, bağımlılık, eylemsizlik ise insanı tüketiyor, insanlık özünden koparıyor. Ve kendisiyle, vicdanıyla çelişen insan huzursuzluğu yaşamaya kendisini mahkum ediyor. Bedeni rahat içinde ve iktidarda olsa da ruhu azaptan kurtulmuyor. Çünkü o insan gerçeğin bilgisine yaşamasa da sahip. İnsan özde esareti reddeder. Esaret insan için değildir. İnsan, kendisi için de başkası için de özgürlüğü istediği samimiyette, esareti kırdığı sürece insan olarak huzuru yakalar...

İnsanın esareti korkaklık ve cehaletten beslenir. Korkaklık da cehalet de insanın eylemlerini etkiler. Korkaklık sonradan kazanılır, tıpkı cehaletin de sonradan kazanıldığı gibi. Kazanılmış, eğitilmiş korkaklık ve cehalet insanı kayarken hayattan koparır da insan, hayat ile ölüm arasında gidip gelir, ne ölmeyi ve ne de hayatta kalmayı başarabilir.

Hayatta kalmak, hayatı başarıyla yaşamak ve esareti aşmak için; eğitilmiş hayatlara isyan, şimdi insan için daha gerekli ve daha olumlu bir tavırdır. Fakat kaç insan erdem için, kendisi için, isyanı tercih eder, korkuyu ve cehaleti aşar, yeri geldiğinde isyanı da sever... Tıpkı özgürlüğün olduğu gibi, isyanın da bir bedeli vardır. Bedel ödemeyi göze alamayanlar, korkaklık ve cehalet bahanesi ardında hayatlarını elbette sürdürmeyi yine de tercih edebilirler...

Ahmet Altan, İsyan Günlerinde Aşk'ta 31 Mart'a isyan ediyor. Her isyanın bir bedeli olduğu gibi mükafatı da vardır. Kimi zaman bedel ön plana çıkar, kimi zaman mükafat. Şimdi Altan için mükafat önde duruyor gibi. Aşk ve isyan bir arada.

Şeyh Yusuf Efendi, Sultan Abdülhamit, Binbaşı Ragıp Bey, Hüseyin Hikmet Bey, Binbaşı Rıfkı Bey, Mehpare Hanım, Sör Clementine, Konstantin, Mihrişah Sultan, Rukiye, Konçarov, Hasan Efendi, Dilara Hanım, Hediye... Hepsi İsyan Günlerinde Aşk'ta.

Bugün daha çok 31 Mart Ayaklanması, tarih ve iktidar üzerinde yoğunlaştık. Önümüzdeki hafta romanı, romanın kahramanlarını konuşmaya devam edeceğiz Ahmet Altan'la.




31 Mart'la aldatıldık

İsyan Günlerinde Aşk'ın merkezinde 31 Mart Ayaklanması var. Neden 31 Mart'ı mercek altına aldınız?

Bu, bilinçli bir tercih değildi. Kitabı yazmaya başladığımda ben 31 Mart'ı anlatmak için yola çıkmadım. İsyan Günlerinde Aşk, daha uzun bir zaman dilimini kapsayacaktı. II. Meşrutiyet'in ilanından I. Dünya Savaşı'nın çıktığı güne kadarki bir dönemi anlatacaktı. Meşrutiyet'in ilanından sonra ilk toplumsal olay olduğu için kitaba başlarken 31 Mart'a da baktım... Ama tuhaf bir yalanla, öyle büyük bir kara delikle karşılaştım ki, olaydan ziyade yalanın büyüklüğü, kitap projemi olduğu gibi değiştirdi. Bütün kitap bu isyanın çevresinde ve içinde dolaşmak zorunda kaldı.

Karşılaştığınız o 'yalan' sizde bir hesaplaşma duygusunu da beraberinde mi getirdi?

Bizi aldatmışlar duygusu yarattı elbette. Sokaktaki insanlara sordum, okumuş yazmış adamlara sordum 31 Mart nedir? Herkes aynı şeyi söyledi; dincilerin ayaklanması. Kimse orada ayaklananların asker olduğunu bilmiyordu. Bunun ayaklanma içinde önemli din adamlarının yer almadığını bilmiyordu; hatta bazı din adamlarının bu olaya karşı çıktığını bilmiyordu. Hakikaten softaların, bellerine palalarını sokup ayaklandığını ve İstanbul'u ele geçirdiğini zannediyorlardı. O zaman gördüm ki, büyük bir yalan söylenmiş. O kadar büyük bir yalan ki, bu yalanın etkisi hâlâ hayatımızda sürüyor.

Bu 'yalan' bilinçli bir yalan mı?

Zannediyorum ki, bir tek beyinden çıkmış bilinçli bir yalan değil. Bir tek kişinin projesi değil. Ama bir iktidar biçimini yarattığı bir yalan. Kuşaktan kuşağa, iktidardan iktidara çoğalan, katılaşan, kemikleşen ve Türkiye'de hayatın içine yerleşen bir yalan.

Tarihle iktidar arasında, bizde nasıl bir ilişki var?

Büyük bir ilişki... Onun için Türkiye'de tarih çok tehlikelidir ve onun için bu ülkede tarihçilerin kendi mesleklerine ihanet ettiklerini düşünüyorum. Bugün var olan iktidar bile meşruiyetini tarihimizdeki yalanlardan alıyor. 28 Şubat'ı anlamak için 31 Mart'ı mutlaka görmek lazım. Bu kadar büyük bir din ayaklanması yaşandığı yalanının korkusu bu ülkenin içinde yerleştiği için, yine bu ülkede her an bir irtica ayaklanması bekleniyor. 31 Mart'ı bu haliyle bilmeden de, bu ülkede bir din ayaklanması olamayacağını defalarca yazmıştım.

Siz, 31 Mart'ı, resmi söylemin dışında ele alıp okuduğunuzda kendi adınıza nasıl bir sonuç çıkardınız?

Yıllarca bu konuda yazılar yazdım. Şimdi ben bu ülkeyle ilgili ve bu ülkenin yalanlarıyla ilgili sezgilerimin doğru olduğunu anladım. Gerçekten bu ülkede böyle bir tehlike yok. Küçük hareketler belki olabilir; ama bu ülkede bir din ayaklanması olmaz.

Siz bu büyük yalanla aldatılmayı, toplumun aldatılması olarak kullanıyorsunuz. Peki, siz bu yalandan etkilenmediniz mi?

Hiçbir zaman bu propagandanın etkisinde kalan bir adam olmadım... Benim böyle bir korkum hiç olmadı.

Bu bir sezgi miydi?

Hayır... Ben bu toplumda yaşanan Müslümanlığın hiç de bizim yöneticilerin söylediği gibi olmadığını biliyorum. Ben insanların içinde yaşıyorum, bu halkın nasıl yaşadığını biliyorum. Ama onlar böyle bir ayaklanma olacağı korkusunu 31 Mart'tan beslenerek hep ayakta tuttular.

Bir stratejik tercih mi?

Evet... Çünkü, Türkiye'de iktidara silah karışmış durumda. İttihatçılar'dan beri bu böyle devam ediyor. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca da, neredeyse bazı kesintili dönemler dışında, iktidarda hep silah var. Silah iktidara giriyorsa, mutlaka bir düşman olması gerekir. Bu düşman da İttihatçılar'ın başlattığı bir şekilde –özellikle Cumhuriyet'in ilk zamanlarında– din ve dinciler oldu. Daha sonra komünizm oldu. Komünizm bitti, tekrar eski düşmana dönüldü. İttihatçılar kendilerine muhalif olan herkesi, bu muhalefetin nedeni ne olursa olsun, yolsuzluğa da, zulme de, baskıya da karşı çıkmış olsalar, hep irticanın devamı olarak gösterdiler ve kim İttihatçılar'ı eleştirdiyse onlar irticacıların, mürtecilerin, gerici softaların işbirlikçisi olarak gösterildi... Ben, dinci kesimin, özellikle dini siyasetle birlikte meydana koyduklarında sergiledikleri yobazlıklardan sıkılıyorum. Bu beni korkutan bir şey değil, bu beni sıkan bir şey sadece.

Niye sizi sıkıyor?

Çünkü çok daha olumluya dönebilecek bir potansiyeli inanılmaz bir biçimde olumsuz değerlendiriyorlar. Bu ülkenin din ile barışmasının engellerinden biri, ne yazık ki, dini siyasette kullananlar. Dini tehlike olarak gösterenlerle, dini kendi lehleri için siyasette kullananlar arasında büyük bir fark olmadığını düşünüyorum. İkisi de siyasi iktidarı ele geçirmek için dini kullanıyor.

Din, bu haliyle varlık nedeninden uzaklaştırılıyor...

Ben dindar birisi değilim; ama dinin bir toplumun kültürünün çok önemli bir parçası olduğuna inanıyorum.

Ahmet Altan dindar değilim diyor; ama din hakkında çok konuşuyor...

Din benim çok ilgimi çekiyor. Bu toplum diniyle barışık bir toplum değil.

Toplum, diniyle barışık bir toplum olsaydı, toplumsal ve siyasi görüntüde bugün nasıl bir fark olurdu?

Çok değişik olurdu. Bir kere askerler siyasetin içine bu kadar rahat giremezlerdi. 28 Şubat gibi bir darbe bu ülkede yaşanmazdı. Bu ülke, bu kadar huzursuz, bu kadar kaygılı, böylesine bir vicdan azabı içinde, dinini kendi hayatının neresine koyacağını bilemeden yaşayan bir toplum olmaktan çıkardı. Bunlar herkesin enerjisini olumlu yönde etkileyecek bir gelişme yaratırdı.

Bugün 31 Mart'ı kimler kullanıyor?

Çok açık. O gün kimler kullanıyorduysa bugün de onlar kullanıyor: Askerler.

Sadece o kadar mı?

Askerlerin tabii ki siyasi uzantıları var. Sivil siyasette askerlerle işbirliği yaparak iktidarı paylaşmak isteyen birçok siyasi var, onlar da kullanıyorlar.

31 Mart'ın bir askeri ayaklanma olduğunu söylüyorsunuz. Ülkede tarihle ilgili bir konuda iş size niye kalmış olsun? Neden tarihçiler bu işi yapmıyorlar?

Ben de bunu çok merak ediyorum. Tarih fakültesinde bir öğrencinin tarih bilgisi benimkinden çok daha fazladır. Ben bir tarihçi değilim, ben bir romancıyım. Bu o kadar açık bir gerçek ki, orada kimin ayaklandığı belli; Selanik'ten gelen birlikler ayaklanıyor, İstanbul'daki bazı birlikler de onlara katılıyor ve bu, ciddi bir ayaklanma da değil. Evet, bunları kışkırtan mollalar var, evet karargahlara girip çıkan softalar var; ama bu o sırada ordunun çok laçka olmasından, dağılmasından, subaylar arasında çok ciddi siyasi mücadelelerin başlamasından, askerin başıboş kalmasından, askerin askerlikten bıkmış olmasından... Asker kendi bıkkınlığını ve öfkesini tam nereye kanalize edemeyeğini bilemediğinden 'şeriat' diye sokağa çıkıyor. Ama zaten onun şeriat istemesi tuhaf. Zaten memlekette şeriat var, memleket bir halife tarafından yönetiliyor. Bu ayaklanmanın ciddiyetten yoksunluğunun temel göstergelerinden biri bu. O dönemde bu ayaklanmaya karşı çıkan din erbabı var, din hocaları birliği bu ayaklanmayla ilgili bir bildiri yayınlamış. Böyle bir bildiri yayınlandığını, ben sadece kitapların dipnotlarında gördüm. Ama İttihatçılar ne yapıyor; din hocalarının bildirisini 'evet ayaklanmaya karşı çıktılar; ama bildiride bizi destekleyen bir cümleleri yoktu' diye küçümsüyor, yok sayıyor ve hatta yok ediyorlar. Çünkü, onların göstermek istediği dinci profiline, bu ayaklanmaya karşı çıkan din adamları uymuyor ve bozuyor... Tarihi bütün çıplaklığıyla gördüğünüzde, bugünkü iktidarı da bütün çıplaklığıyla görürsünüz. Çünkü ilişkiler aynı...

Soruyu tekrar ediyorum, bu iş niye size kaldı?

Tarihçilere sormak gerekiyor. Neden söylemediler?

Siz de bu konuyu herhalde bir yerlerden okudunuz, kafanızdan üretmediniz...

Elbette öyle... Ben de bunları kitaplardan buldum. Evet bunlar kitaplarda var. Yazılmamış değil. Yazıldı; ama söylenmedi. Arada böyle bir fark var. Bu toplum da tarihe, okumaya çok meraklı bir toplum değil. Dipnotlarda saklanmış olanları, bulacak kadar hiç dikkatli değil. Bu toplum, kendisine okullarda öğretileni sürekli tekrarlayan bir toplum. Okullarda bize öğretilen böyle bir 31 Mart gölgesi var. Kimse de üstüne gitmiyor. Bence tarihçiler bunu toplum düzeyinde kırmalıydılar.

O yüzden mi tarihçileri 'ihanetle' suçluyorsunuz?

Gazeteciler, hukukçular ve tarihçiler kendi mesleklerine ihanet ettiler. Eğer tarihçiler kendi mesleklerine ihanet etmeseydi, biz geçen yüzyılın tarihini çok daha berrak bir şekilde bilebilirdik. Hukukçular mesleklerine ihanet etmeseydi, bu ülkede 17 bin tane faili meçhul cinayet olmaz, bu ülkede devlet memurları suç işlediğinde yargılanmaktan kurtulmaz, evrensel hukuk kuralları uygulanırdı. Eğer gazeteciler mesleklerine ihanet etmeseydi, biz iktidar alışverişinde kimlerin kimlerle işbirliği yaptığını, kimlerin hangi paraları nasıl çaldığını dile getirmek için, daha onlar onu yapmaya hazırlanırken öğrenirdik ve engellerdik. Bence bu üç meslek grubu, kendi mesleklerinin gereğini yerine getirmedikleri için Türkiye'nin bir yüz yılının boşa gitmesine neden oldular.

Halkın, Türkiye'de iktidarın sahibi değil de, iktidarın bir parçası olmasında Cumhuriyet tarihinin rolü nedir?

Cumhuriyet tarihinde de hiçbir zaman halk iktidarın sahibi olmadı. (Aslında bunları tarihçilerin benden çok daha iyi bir şekilde anlatmasını isterdim...) Bizim Osmanlı'ya bakışımızda da bunu çok açık görebiliriz. Cumhuriyet de biraz şaşkındır Osmanlı konusunda. Bir yandan bu toplumda müthiş bir Osmanlı hayranlığı vardır; çünkü 19 yüzyılın sonunda Osmanlı hasta bir adamdı; ama Türkiye Cumhuriyeti'yle kıyaslanmayacak kadar güçlü ve büyük bir ülkeydi. Dünya siyasetinde bir karar verileceği zaman Osmanlı İmparatorluğu mutlaka göz önüne alınırdı. Kendi aralarına katmasalar bile hesaplarını ya onun üzerine ya da onun tepkisini gözeterek yaparlardı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir etkisinin olmadığı çok açık. Şimdi biz, kendimizi bu kadar güçlü hissettiğimiz bir geçmişe sahip olmaktan müthiş memnunuz. Bütün esir toplumlar gibi geçmişimizin güçlü olmasıyla övünüyoruz. Ama Osmanlı'nın bir dönemine de müthiş bir kara damga vurmuşuz, Abdülhamit'ten sonrası. Nasıl oluyor da, oğlunu devleti için boğduran Kanuni'ye hayranız, Yavuz'a, IV. Murat'a hayranız, Deli İbrahim'i bile hoşgörüyle karşılıyoruz; fakat Abdülhamit ve Vahdettin'den nefret ediyoruz?

Sahi neden öyle?

Çok açık. Çünkü İttihatçılar'ın sahneye çıkışından sonra kendilerine siyasi rakip olarak gördükleri padişahlar, bizim Cumhuriyet tarihimizde kötü padişahlardır. Abdülhamit İttihatçılar'ın siyasi rakibiydi. Onu devirip yerine geçmeyi meşrulaştırmak için onun çok kötü olması gerekiyordu. Ne yazık ki Cumhuriyet tarihi aynen İttihatçılar'ın gözünden yazıldı. İttihatçılar'ın bakış açısı Cumhuriyet'te hiç değişmedi. Yoksa Abdülhamit böyle bakılacak bir adam değildi.

Sizin bildiğiniz Abdülhamit nasıl bir insandı?

İnanılmaz derecede olumsuz özelliği vardı. Fakat aynı zamanda inanılmaz derecede de çok olumlu özelliği vardı. Vesveseli bir adamdı. Marazi ölçüde kuşkucuydu. Baskıcıydı. İmparatorluğu zenginleştiremedi... Ama bir de olumlu tarafları var; siyaseten bakarsak hiç toprak kaybetmedi. Çok iyi bir marangozdu, inanılmaz derecede müziğe meraklıydı, edebiyata meraklıydı, tiyatroya meraklıydı, sarayda skeçler oynatırdı. Bu adam hayvanlara meraklıydı, botaniğe, tıbba meraklıydı. O kadar tıbba meraklıydı ki, Pasteur'ü daha ünlü olmadan önce İstanbul'a davet etmişti. Bu adam, Şişli Etfal'i, askeri tıbbiyeyi kurdurdu. Borsayı keşfedip kapalı çarşıda hisselerle oynayacak kadar iktisada meraklıydı... Bu kadar zengin olumlu ve olumsuz özelliklere sahip bir adamı tek bir kalıbın içine sokmak gerçekten yazık. Hiçbir şey adına yazık değilse edebiyat adına yazık. Türk edebiyatını, Abdülhamit gibi çok zengin bir kaynağı böylesine es geçmesini Cumhuriyet'in resmi tarihinden başka hiçbir şeyle açıklayamıyorum.

Ya da şöyle mi diyorsunuz; "Tüm coğrafyalarda tarih biraz yalandır. Ama bizde yalan ölçüsü neredeyse bütünü kapsar hale geldiği için tuhaflaşıyor."

Evet. Bir yerde devlet varsa, orada mutlaka yalan vardır. Yalansız devlet olmaz. Eli kanlı olmayan devlet de yoktur. Her devlet resmi tarihini yazar ve bir yerinde saptırır. Ama Türkiye'ye baktığınız zaman resmî tarih ile gerçek tarih arasında inanılmaz derecede büyük bir fark var. Hangi olaya baksak orada bir yalan görüyoruz. Hiçbir şeyi açık seçik net bilemiyoruz. Kurtuluş Savaşı'mızı bile net bilemiyoruz. Kurtuluş Savaşı diye bir şeyin olmadığını iddia eden insanlar bile var. Doğru ya da yanlış... Ama böyle bir iddiaya bile neden olabilecek bir belirsizlikle saklanmış bu tarih. O zaman kuşku duyuyorsun ve soruyursun; niye? Çünkü bugünkü iktidar anlayışı tamamen tarihimizdeki yalanın üzerine oturmuştur.

Bir toplumda tarih (metin bazında tartışma değil) bu kadar tartışılırsa, tuplumun gerçekliği açısından büyük bir tehlike ve tehdit oluşturmaz mı?

Öyle zaten. Fakat şimdi Türkiye kendini tanımak istiyor. Bu çok yeni bir merak. Kendini merak ediyor. Birdenbire anladı ki, kendisi sandığı toplum değil. Kendisine hayali bir toplum görüntüsü çizmiş ve kendisini o zannetmiş yıllarca. Kendisini hale dünyanın efendileri arasında zannediyor, bütün dünyanın Türkiye'nin düşmanı olduğunu zannediyor, bütün dünya gelip Türkiye'yi sömürmek istiyor zannediyor...

Abdülhamit'ten çok daha kuşkucuyuz bu halde....

Hem de hastalıklı bir biçimde... Bakın Türkiye'yi sömürmek için buraya yabancı sermayenin gelmiş olması lazım, yalvarıyorsun gelmiyorlar. Nasıl sömürüyorlar anlamadım. Yıllarca Türkiye'nin çok zengin doğal kaynakları olduğu söylendi. Yalan, Türkiye'nin zengin hiçbir doğal kaynağı yok. Ne suları zengindir, ne madenleri zengindir, ne ormanları zengindir.

Bunlar da bir yalansa, o halde bu yalanların da bir nedeni olmalı...

Yabancıların asla buraya gelmesini ve buraya bakmasını istemiyorlar. Çünkü buranın efendileri bütün dünyadan gizli bir şekilde buranın halkını ezmek ve sadece kendileri için bağımsız bir hayat kurmak istiyorlar. Onlar zulümde bağımsız olmak istiyorlar. Bugün Türkiye'de bağımsızlık dendiği zaman bu, egemenlerin zulmü için bağımsızlık demektir. Onun için diğer devletlerin, diğer toplumların Türkiye'ye karışmasınıa karşı çıkıyorlar ve dinciler de çok garip bir biçimde bunu destekliyorlar.

'Dinci' kelimesini hangi anlamda kullanıyorsunuz?

Siyasette dini kullananlara ben dinci diyorum.

Dindar ile dinciyi ayırıyorsunuz...

Kesinlikle ikisini birbirinden ayırıyorum.

31 Mart'la birlikte toplumda nasıl bir dindar profili ortaya çıktı?

Çok garip, ama Türkiye'nin sosyolojik yapısı ve insan gruplarına bakışını en iyi karikatürlerde yakalayabileceğimizi düşündüm. Türk karikatüründe dindar tipi; korkunç suratlı, çizgileri kasılmış, sakallı, her an birilerine kötülük etmeye hazır bir mürtecidir... Türkiye'de dindar olmakla mürteci olmak arasında hemen hemen hiçbir fark yoktur. Karikatür, cumhuriyet tarihi boyunca dindarı, ürkülecek, korkulacak, sakınılacak bir insan olarak çizmiştir... Bunun temel kaynaklarından biri bence 31 Mart'tır.

Şimdi soralım; Türkiye'de dindar gerçekten böyle bir adam mı?

Evet, gerçekten böyle olan dindarlar var, ben onlara dinciler diyorum. Onlar dini ve Allah'ı kendi dünyevi iktidarları için kullanmak istiyorlar. Onlar gerçekten ürkülmesi gereken insanlar. Bunlar dinden kendine bir çıkar (çıkar kelimesini geniş anlamda kullanıyorum) sağlamayı amaçlayan insanlar. Bir başkasını ezmek için din kullanılmaz... Ben dindar bir adamın, dini başkalarını ezmek ve kendine çıkar sağlamak için kullanabileceğine inanmıyorum. Fakat var olan softa, mürteciler İttihatçıların bu tipi çizmesine yardım ettiler. Ama bir de gerçekten mümin diyeceğimiz, gerçek bir dindar diyeceğimiz insanlar da var. Fakat bunu bu toplum yok saydı. Yalnızca toplum yok saymadı, 'dinciler' de onları yok saydılar.

Dindar insan sizce nasıl biri?

Her din bir şekilde korkutuculuğu kullanır, ama her din bir şekilde sevgiye de yer verir. Allah'ın birçok adı var, Gazap da Rahman da onun isimleri. Ben 'dindar' dediğimde; günah işlediğinde cezalandırılacağı için üzülen değil, günah işlediğinde kendisini yaradanın sevgisini kaybedeceğinden endişe duyarak üzülen adama diyorum.

İsyan Günlerinde Aşk'ta bu iki tipi görüyoruz...

Evet. Ben bu romanda bizdeki dindar insanların tek bir boyutlu bir biçimde olmadığını anlatmak istedim. Allah'ı seven ve onun tarafından sevilmek isteyen, günah işlediğinde cezalandırılacağı için değil, o sevgiyi kaybedeceği için üzülen dindarlar var bu ülkede. Zaten öyle insanlar bir başkasını kendi inançlarından dolayı ezmezler... Gerçek bir dindar, din ile dünyevi çıkar arasında bir ilişki kurmaktan bence utanır. Ama ben şunu da merak ediyorum, peki hakiki dindarlar, bize niye bu dini kullanan dinciler olduğu gerçeğini bize söylemediler? Dinin sadece bu dinciler tarafından temsil edilemeyeceği gerçeğini, bu ülkede gerçek müminler olduğu gerçeğini neden bize söylemediler? Bunu söylemek benim gibi dine uzak bir adama mı düşüyor? Ben mi yazmalıydım (Şeyh Yusuf Efendi) böyle bir adamı?

Gerçek dindarlar bunları söyledi de konuşulmadı toplumda...

Ama konuşulması gerekir. Dindarların bunun için de bir üzüntü çekmesi gerekir. Kendi dinlerine bir leke sürüldüğünü göre göre bu kadar sessiz kalmaları üzücü değil mi, günah değil mi?



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.