Unutulmuş birer birer, eski dostlar eski dostlar
Onlar ki bir vakit güneşin altında nefes aldılar ve bizim için çoğalttılar zamanı, bize yönelik yaşadılar hayatlarını kâh acı, kâh hüzün dairesinde. Önce üşüyen mezarlarda unuttuk hatıralarını, sonra nisyana terk ettik mezarlarını da.
Aziz şehirler kurmuştular oysa, biz aziz olalım diye. Biz unuttuk onları, ve sarsıldı şehrin duvarları... Sonra gelenlerin azizlikleri, bilmezliktendi, unutmuşluktan ve hatırlamayıştandı. Aziz olmanın erdemi de unutuldu sonra, ve toprak kaybetti izzetini. Sırçaların yerini testilerin, çinilerin yerini çamurun alması ondandı.
Onlar ki bir teşehhüt miktarı yaşadılar dünyada ve bizim için iman tezgahlarında vefa kumaşını dokudular. Sadakat bir serv-i sehî gibi salınırken zihinlerde, itimat ve güven fidanları baş vermişti baharlar boyu. Ne ki vefa erlerinin son meclisinde önce ekmek, sonra tuz bozuldu; tad bozuldu. Vefa dönülmez akşamlarda kaldı ve şimdi tuz ekmek hakkı da unutuldu. Dostlukların temellendirilmesi çok güç oluyor bu yüzden.
Onlar ki bir göz açıp yumunca durdular bunda ve sevgiyle açtıkları gönüllerini, sevgiyle sırladılar son demde. Mertlikten, yiğitlikten, mürüvvetten bahisler açtılar ülkeler boyu, fetihleri dıştan ziyade içe doğru yaptılar ve genişledikçe genişledi ruh iklimleri. Ne ki onlar da yitirildi gurbet masallarında yegan yegan ve düzenbazlıklar, kuru çekişmeler cirit oynadı er meydanında. Koca Bektaş Subaşı bir nihavend akşamında attı son sihirli okunu en son kalenin son burcundan. Safaların kederlere dönüşmesi bu yüzden artık.
Onlar ki bilgeliğin adını irfan koymuşlardı ve irfan kitabının cümlelerini yükseltmişlerdi yüzyıllar boyunca. Bilginlerin ayağına gelen sultanlar nesli tükenince ayağına gitti sultanların bilginler. Cahil câha erdi önce, sonra irfan kelimesi silindi lugatlardan ve nadanlık baş köşeye kuruldu. Kara kaplı kitapların kapakları kapatılınca kara karıncanın kararınca kapılanmalar kapladı kara toprağı, ve Süleyman'ın kara bahtında kara yazılar karar kıldı. Eyvah ki şimdi cehalet diz boyu ve kararan bahtımızın hamurunu gözyaşlarımızla karıyoruz. Sultanı ayağına getiren âlimler ayağına gitmekte şimdi siyasetçinin.
Onlar ki hikmete erip dünyanın mevzuatından sıyrılmışlardı ve ne mal, ne de evlatların fayda vermeyeceği günün hesabını düşünerek yakalamışlardı hakikati. Gelimli gidimli dünyada Karun kadar malın olsa ne fayda derlerdi. Mal da yalan mülk de yalandı ve bir ömür ancak bir gölgelikte oyalandı. Lokma için unutuldu öğütleri Lokman'ın; aksırınca, tıksırıncaya dek doygunluk sanıldı dünya. Her nefeste iki şükür vardı ve nefesini alırken şükredenler, verirken unuttular teşekkürü. Bir lokma için emek çekerken kimi, kimi yemek istedi bütün dünyayı; heyhât ki doymadı, doymayacak. Zahirde ve bâtında bütün hastalıklarımız bu yüzden şimdi.
Onlar ki iman ile yaşadılar, imanı yaşattılardı... Nur halelerine hile girmedi hiç ve bir gün olsun görmek bahtsızlığına düçar olmadılar yüzünü iblisin. Şeytan en uzun uykusunu bu yurtlarda uyumuştu bir vakitler. Fitneyi uyandırana lanet, zaman kırılınca belinden ve kurtulunca ekseninden kutup; İblis rolüne soyunan öyle aktrisler türedi, öyle hileler, dubaralar gösterime girdi ki koskoca şeytanın şöhreti unutuldu gitti. Şeytan bir taşeron artık, joker kullanarak dublör tutarak amelelerine ihale etmede şerri.
Onlar ki bir gaye için var oldular ve o gaye uğruna öldüler... Sımsıkı bir ipe sarılıp flasalanmaya izin vermediler aralarında. Bir vücudun âzâları gibi yaşadılar, ve bir vücudun azaları gibi duydular acıyı da, sevinci de. Ne ki kurt girdi sürüye ve dağıldılar, savruldular, kayboldular... Şimdi parçalıyorlar birbirlerini sırtlan pençeleriyle; veren ellerle savaşı kesenler almak için savaşıyor şimdi kardeşinin elindeki ekmeği. Ne Allah'ın yasaları, ne Kur'an'ın kelimeleri tanınmıyor artık. Adam olana bu ayıp yeter ya!..
Onlar ki yaşatmak için yaşadılar... Nefislerini değil ruhlarını, midelerini değil zihinlerini, dimağlarını değil kalplerini doyurdular ve doydurdular insanlığı medeniyete, estetiğe, güzelliğe, iyiliğe... Hakk'ın fermanı dediler, boyun eğdiler; yüce emir dediler, baş verdiler. Şimdi nefislerinin azgınlığıyla baş alıyor medeniyet, heva ve heves peşinde insanlık.
Biz demedik bütün bunları, diyemezdik; eğer bir delilimiz olmasa. O ki hikmeti dillendirmek için yaşamıştı, böyle söyledi. Adına Nabî-i Pîr dediler, nâm-ı diğer Urfalı Yusuf Nabi Efendi. İşte sözleri:
Bir devrde geldik ki azîzân unutulmuş
Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş
Gitmiş nemeki mâide-i hân-ı vefânın
Alemde hukûk-ı nemek ü nân unutulmuş
Nâdanlık olup mu'teber ebnâ-yı zamandan
Hattı bozulup nüsha-i irfân unutulmuş
Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi
Hâhişgerî-i lokmada Lokmân unutulmuş
Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd
Kim sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş
Halk açmadadır birbirine pençe-i târâc
Ahkâm-ı Hudâ ma'nî-i Kur'ân unutulmuş
Nâbî kimi görsen yürüdür hükmünü nefsin
Hakk'ın bize gönderdiği fermân unutulmuş
i.pala@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
22/
03/
2001...
Mekan ve fikir
29/
03/
2001...
Mihr ile Mâh
05/
04/
2001...
Krallar ve kötü krallar
12/
04/
2001...
Akıl ile gönül
18/
04/
2001...
Sen gidince efendim...
19/
04/
2001...
Şehre dön efendim!...
26/
04/
2001...
Güle dair
03/
05/
2001...
Gül deyince kalem elden düşüyor
10/
05/
2001...
Gel ey, güllerin efendisi!..
17/
05/
2001...
Güle and ile biad
|