Arayışın doğrusu
27 Mayıs'tan sonra DP kapatılmış ve bütün DP kadroları tasfiye edilmişti. DP'nin bıraktığı boşluğu doldurmak için yeni bir parti kurulsa, nasıl teşkilatlanacak, nasıl tanınacak, nasıl güven sağlayacaktı?
Bu zor bir işti. Halbuki yıllardır sağ seçmene hitap eden ve vaktiyle DP'nin içinden çıkmış olan bir Millet Partisi vardı. Kadrosu da oldukça zengindi. Lideri Osman Bölükbaşı, karizması da popülaritesi de olan bir kişiydi.
Bunun yerine Ragıp Gümüşpala'nın başkanlığında Adalet Partisi diye bir parti kurmak şıkkı tercih edildi. Ve bu tercih doğruydu. Gümüşpala'yı kimse tanımaz, olsun! Millet anladı ve doğru yönde oy kullandı. Yeni Türkiye Partisi'nin oyları da bir müddet sonra AP'ye aktı ve 1965'te AP tek başına iktidara geldi.
Niçin Millet Partisi bir alternatif olamazdı? Çünkü Millet Partisi gibi partiler, iktidar partisi olarak kurulmazlar, dengeyi etkileyecek bir muhalefet partisi olmak misyonunu üstlenirler. Zaten Millet Partisi'nin bazı sözcüleri "biz kitle partisi değil, doktrin partisiyiz" diyorlardı. (Neydi doktrinleri, sonraları oradan neler çıktı, ayrı bir bahistir.) Kitle partisi olmamak açısından TİP de aynı kategoridedir, eski MNP–RP–MHP de.
Bugünkü sıkıntı, merkez sağdaki ve merkez soldaki çifte boşluktur. Daha sağdaki ve daha soldaki partileri zorlayıp esneterek bu boşlukları doldurmaya çalışmak, sosyolojik gerçeklere aykırıdır. Zaten bunu söylemeye de gönülleri razı olmuyor ve "biz merkez partisiyiz" diyorlar! Bu defa da bütün kavramlar altüst oluyor; ne merkez kalıyor, ne sağı solu!
... İsterseniz bugün biraz "dolaysız" yazalım! Fazilet'i kitle partisi haline getirme tecrübesi yaşandı; neticeleri malum. MHP'nin kitle partisi olması da, rasyonel değildir. ANAP'ın "Ben bütün eğilimleri birleştirdim" demesi de rasyonel değildi. Merkez sağ ve merkez sol olur, onun sağında ve solunda da bazı partiler (ihtiyaca göre) temsilen yer alır. Temsil edilmeleri de (ihtiyaca göre) gerekir.
Rahmetli babam önce MP'ye, sonra Refah çizgisine oy verdi. Ama her seçimde şöyle dua ederdi: "İnşaallah fazla büyümezler!" Şunları da eklerdi: "Var olsunlar, ama bir çizginin ötesine geçmesinler. Geçerlerse buhran çıkar ve dengeler bozulur." Normal şartlarda yapılmış seçimlere bakarsanız, milletin hep bu dengeyi koruduğunu görürsünüz.
Yeni arayışlar var, olması da tabiidir. Ama arayışın devamında ve metodunda da tabiilik gerekir.
Her şeyden önce, "bir lider çıksın, işi götürsün" anlayışı yanlıştır. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de iktidara geldiğinde, (belki şimdi şaşıracaksınız ama) millet Menderes'i tanımıyordu. Tanınan Celal Bayar'dı. Ve Celal Bayar çok da fazla sevilmezdi. Milletin yeni bir partiye ve yeni bir dönemin açılmasına ihtiyacı vardı, DP hareketi bu ihtiyaca cevap teşkil edecek partiydi. Menderes'in zuhuru, o kadronun daha sonra ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
Adalet Partisi'nin genel başkanı Gümüşpala idi. O öldükten sonra Demirel aday olduğunda Demirel'i kimse tanımıyordu. Bütün teşkilat Sadettin Bilgiç'in başkanlığına hazırlanmıştı. Ama Sadettin Bilgiç'i ilk dinlediğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Ne söylediği bile anlaşılamıyordu. Hitabeti hiç yoktu. Bir tek cümlesi kalmıştı aklımda: "Biz antitez değiliz, tez partisiyiz." Bütün çevre şartları elverişliydi, kendisi yeterli değildi. Demirel bu durumdan faydalandı. Sayın Bilgiç teşkilatçıdır, samimidir; fakat genel başkan olma özelliklerine sahip değildi. Bazı çalkalanmalardan sonra, AP hareketi kendi liderini buldu.
Özal 1977'de MSP adayıdır. 1979'da 24 Ocak'ın teknik patronudur, 12 Eylül'den sonra da merkez sağın lideridir. Şartlar, arayışlar, kadro hareketleri, "Özal" gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu med–cezirler ortasında geldiğin yeri, kabiliyetin varsa koruyabilirsin; yok ise, "şartlar" başka birini üretir. Ama "normal" şartlar, "normalleşmeye ve tabiileşmeye götüren" şartlar.
Geçenlerde bir gece Sayın Hasan Celal Güzel'i dinledim. Fevkalade isabetli yorumlar yaptı, kendisini de eleştirerek. "Hiç sevmiyorum; ama reel politik diye bir şey var. Akıllı olmak lazım." dedi. Bugüne kadar, "biri çıksın peşinden gidilsin" denilmeseydi ve bir "öncü kadro" hareketi başlatılsaydı, dengeler çoktan yerine oturmuş olurdu. Hasan Celal Güzel'ler, Aydın Menderes'ler, yalnız başlarına bir şeyler yapmaya çalıştılar; Nevzat Yalçıntaş'lar, Cemil Çiçek'ler, Ali Coşkun'lar "hazır"ı tercih ettiler; ve bugünlere geldik. Fazla tahlilden kaçınıyorum, kimseyi kırmak, gücendirmek istemiyorum. Fakat, çok açıkta olan ve alıştığımız için farkına varamadığımız öyle hatalarımız var ki, bunların biraz biraz söylenilmesi gerekir artık. Biz arayışın doğrusunu ne zaman başlatacağız, bu millet daha ne kadar bekleyecek?
a.selim@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
06/
05/
2001...
Çok üzüldüm
08/
05/
2001...
Kavramları aydınlatmak (1)
10/
05/
2001...
Kavramları aydınlatmak (2)
13/
05/
2001...
Kavramları aydınlatmak (3)
15/
05/
2001...
Çok sevindim
17/
05/
2001...
Kriz ve düşünce
20/
05/
2001...
Modacı dogmatizm
24/
05/
2001...
"Altın kural" ihlalleri
27/
05/
2001...
“Merkez” üzerine
29/
05/
2001...
Çok iyi oldu
|