Biz onları bürokrat sanıyorduk
Türkiye'nin iç siyasi düzeninde de yeni bir şeffaflaşma dönemi başlıyor. Bizde her şeyin biraz farklı olmasına uygun olarak şeffaflığın alanı da farklı.
Sistemlerin, karar mekanizmalarının veya uygulamalarının kamuya daha açık olduğu bir düzene hâlâ epeyce uzağız. Bizdeki şeffaflık siyasi aktörlerin önündeki perdenin kalkması ve gerçek pozisyonların görülmesi şeklinde. Her geçen gün bürokratların bu ülkedeki 'hakiki' siyasî aktörler olduğunun kanıtlarıyla karşılaşıyoruz.
Hani bir Fransız reklamcının 'Annem Beni Piyanist Sanıyor' başlıklı bir kitabı vardı: Onun gibi biz de Türkiye'de birçok kişiyi bürokrat sanıyorduk, meğerse asıl siyasetçiler onlarmış. Jandarma Genel Komutanı yürüttükleri soruşturma eylemlerinden şöyle söz ederken "kanunî görevini yapan jandarmayı hükümetin hedefi haline getirdiği" için Başbakan'ı suçluyor; ve "Bu (Ecevit'e ait) beyanları zaten ciddiye almıyoruz." diyor. Yani? Yani devletin bir bürokratı mevzuata uygun olduğu sürece bağımsız davranacağını; sırtını uygun kanunlara dayadığı ölçüde siyasetçilerin iradesini dikkate almayacağını beyan ediyor.
Bunun siyasetçilerin niteliği ile bir ilgisi yok. Türkiye'de bürokrasi kanunların sağladığı bir koruma zırhı sayesinde bugün siyasetin ana aktörü haline gelmiş durumda. Gerçekte siyasetçilerin de buna pek fazla itirazları yok; çünkü bürokrasinin siyasileşmesi merkez siyasetçilerin rakipler karşısındaki göreli gücünü artırıyor, onları siyasette daim kılıyor. Dolayısıyla bu kanunlar bir türlü değişmiyor. Maazallah uygun bir konjonktürde yasal değişiklikler gündeme geldiğinde ise, gene bürokrasi ortaya çıkarak bizleri uyarıyor. Bu tür uyarıları uygulayıcıların yapması yakışık almadığı için de, bizzat kanunların gözetimcisinin sesi duyuluyor.
Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın Meclis gündeminde olan Anayasa değişikliğiyle ilgili demecinin işlevi de bu. Bu bürokratımız da yasama organını uyarıyor: 'Parti kapatmalarında üçte iki çoğunluk aranmasının vebali büyük olur; aynı konuda odak tanımının değiştirilmesi büyük sıkıntılara yol açar; Türkçe dışında eğitim önerenler çok iyi düşünmeliler, ne getirip ne götüreceğini hesaplamalılar...' Yani ülkenin bir bürokratı, Meclis'e 'ben bu işi sizlerden daha iyi bilirim, kendinize gelin' demeye getiriyor. Bu bürokrat, parti kapatmalarının kolay olmasını, bürokratik iradeye tabi kılınmasını; diğer bir deyişle bürokrasinin siyaset yapma alanının daralmamasını talep ediyor. Aynı şekilde Kürtçe konusunda da 'olması gerekeni' kendisinin bildiğini ima eden siyaset üstü bir eda ile konuşuyor. Böylece Kürtçe gibi bir toplumsal talep, 'milli muhasebenin' konusu haline geliyor.
Böylece Türkiye'nin iç siyasetindeki gerçek aktörlerin gerçek işlevleri şeffaflaşıyor. Bu da iyi bir şey; çünkü biz onları bürokrat sanıp kendimizi aldatıyorduk. Hiç olmazsa şimdi biliyoruz; Türkiye'de siyasi alanın gerçek aktörü bürokrasidir ve bu sistem iki ayak üzerine oturmaktadır. Hukuk gözetimcileri kanunların bürokrasi açısından 'kullanışlı' olmasını sağlamakta; asker ise yasalara saygılı bir uygulayıcı olarak bürokratik siyaseti yürütmektedir.
İki demeçten hareketle bu değerlendirmeye varmanın biraz fazla olduğunu düşünebilirsiniz. Doğrusu bence de öyle! Ama ilave kanıt bulmak hiç de zor değil. Türkiye'nin bürokrasisi bizlerin nasıl yaşamamız gerektiğini bildiğini düşünüyor ve tüm enerjisini bu ebedi projenin gerçekleşmesine teksif etmiş durumda. Zaten siyaset denen şey de toplumu sizin idealinize göre şekillendirme çabası değil midir? Tek fark bizde bu işin siyasetçiler tarafından yapılmaması... Tek fark bizzat siyasetin demokrasiyi dışlaması... Türkiye henüz bürokratik siyasete itiraz edemiyor ve bedelini de demokrasiyi yaşamayarak ödüyor.
e.mahcupyan@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
17/
05/
2001...
Zamanın ruhu
20/
05/
2001...
Merkezdeki özne buharlaşırken
21/
05/
2001...
Modernlik ve siyasi atalet
24/
05/
2001...
Depolitik küreselleşme
27/
05/
2001...
Son darbeden bugüne
28/
05/
2001...
Liberal Atatürkçü sentezi
|