Şehirler kurtulmalı ve kurtulmalı kalpler
Fatih’in mübarek ruhuna selam ile... Fetih... Düşünce dünyamızda kökleri çoook eskilerdeki derin anlamlara dayanan bir kelime. Bugünkü nesil, bizler ve gençlerimiz, fethin ne olduğunu bilmeyiz. Hiç tatmadık ki...
Sözcükler “zabtetme, bir şehir ve memleketi düşman elinden alma, İslam ülkesi haline getirme” karşılığını verirler; bu doğrudur... Ne ki fetih deyince hemen çok defa “bir ülkenin silah zoruyla elde edilmesi, istila” aklımıza getirilmeye başlamıştır. Yazık!.. Medeniyet birikimini ıskalayan eğitim sistemimizin kazandırdığı muhakeme yeteneğimiz fethi başka türlü yorumlamaya müsait değildir çünki. Son zamanlarda moda olan çarpık bir bakış açısına göre de fetih, ya bir “emperyalist yayılmacılık”, ya da “evrensel hakların gaspı” gibi agılanmakta. Zihin dünyamız fethedilecek kapıları kapattı yüzümüze; fethedecek surları beden beden ördü üstümüze ve kör kuyulara gömdü ideallerimizi...
Fetih, “açma” demek... “Bir beldeyi, bir kurumu, bir fikir veya mânâyı yüksek bir ideale açıp ona hayatiyet kazandırmak” yani.
Açılan hayat bulacaktır oysa ve açan kendini tazeleyecek. Açılan imar olacak, açan derinleşecek ve çoğalacak...
Açılan yetersiz yapısını tamamlayacak, açan kuvveyi fiile; potansiyeli eyleme dönüştürecektir...
Açanın, enerjisini boşaltmak için bir açılan olmalı...
Hareketsizlik harekete dönüşünce ortaya çıkar çünki fetih.
Açan açmazsa, kendini tahribe ve içten çürümeye bırakır.
Açılandır çünki kendini daha önce tahrip eden; ve tahripten kurtulabilendir açan.
Açan, devam ve bekâ sırrını açılışta bulur. Bunun için açılış yalnızca bir beldede değildir; fikirdedir; imandadır, mânâ ve kelamdadır.
Açılış bir kurumsallaşmadır ki açanın maddesine ruh, arazına cevher katar. Her yeni ruh yeni bir açılıştır bu yüzden.
Yahya Kemal’in,
Irkın sesi iklimine benzer yaratırken
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış
Tarihini aksettirebilsin diye çehren
Kaç Fatih’in altın kanı mermerle karışmış
derken anlattığı o açılıştır işte. Bu yüzden fetih bir “başlangıç” demekti; bir eşik atlama, bir perdeyi kaldırma... Belki bir yenilenme, taze can bulma...
Açılış hırsların tatmini değil, nefse zor gelenin imanı tazelemesidir.
Açılış bir ihtiyaçtır ve onu talep edenin iç dinamiklerini devindirir. Ne ki bu devinim iman sahibi kahramanların kârıdır; sahibkıranların işi, Sultan Murad oğlu Mehemmed Han’ın sünnetidir.
Açılış bir milletin alt şuurundaki taleplerin birike birike bir kahramanda ete kemiğe bürünmesidir. Bir aksiyonun tecellisidir bu yüzden fetih. Kaç yüz bin akıncının imanını akıtmasıdır dalga dalga Bizans surlarına. Eyubî’den süzülen ışığın Ulubatlı’da parlaması, Yıldırım’dan Fatih’e tevarüs olunmuş bir aksiyonun tecellisi...
O ki, bir şehri alarak fatih olmadı; bir çağı kapatmakla tarihe geçmedi. Bence o, henüz 22 yaşında bir delikanlı iken aldığı şehrin çürümüş fikriyatı ve haraba durmuş imarı karşısındaki üzüntüsünü,
Bûm nevbet mî–zened ber târem–i Efrâsiyâ
Perdedârî mî–kuned der kasr–ı kayser ankebût(¹)
diye gözlerinden akıttığı an fatih oldu. Fetih şehri almak değildi, şehri donatmaktı. Sanatla, eserle, hayatla, imanla donatmak. Şehri birinin kurtarması değildi fetih, şehrin kendini kurtarmasıydı. Kurtarılan şehir değildi o gün, karanlıktan kurtulan köhne bir çağ idi. Engizisyon işkencesinin sonu, vahşetin gömülüşü idi.
Küfrün karanlığını nur ile aydınlatmaktı fetih. Ve hâlâ öyledir. Kararan kurumların, yosun tutan fikirlerin, paslanan çarkların hep bir fethe ihtiyacı vardır. Fetih kılıçla değildir, kalemledir. Fetih sindirmekle değil, hoşgörüyledir.
Fetih ki açılıştır, zihinler ister açılmaya, erdem ve ahlak ister, sevgi ve gayret ister. Açılış ki aydınlanmadır, şafak ister, fecir ister, güneş ister. Açılış ki Kızılelmadır, Roma katedralinin bakır kubbesinde değil bilgisayarların çiplerinde kırılmakta artık huzmeleri onun. Ve her açılış bir yüceliştir...
Şehirler bir bir düşmeden...
(1) Fatih, Topkapısı’ndan İstanbul’a girip atıyla Ayasofya’ya doğru ilerlerken Konstantin’in şehrinin Bizanslılarca ne derece hoyrat kullanıldığına bakıp hayıflanmış ve içinden kansere yakalanan şehir dokusuna acıyarak Şirazlı Sadi’nin yukarıda zikredilen beytini mırıldanmıştı. Şöyle demekti: “Efrâsiyâb’ın kulesinde nöbeti baykuş tutuyor (veya çanı baykuşlar çalıyor); Kayser’in sarayında ise perdedarlığı örümcekler yapıyor... (Çok yazık!..)”
|