GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

01/06/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



Ali ÜNAL

Bizim Kubbe

Çelişkinin devamı

Geçen hafta bu sütunda tarihî bir çelişkiden bahsedilmişti. Cumhuriyet'in sahipliğini ve koruyuculuğunu üstlenen asker–sivil bürokrasi, Cumhuriyet'i aslî ve artı değerleriyle değil de, mirası üzerinde yükseldiği Osmanlı dönemini sürekli ve acımasızca tenkid ederek takdim etme yolunu seçmiştir.

Bu esasen, artı değeri olmayan ve karşısına gerçek veya hayalî bir rakip alıp, onunla kendisini aynı teraziye koyarak, onu sürekli hafif göstermeye çalışan aciz birinin tavrına benzese de, Cumhuriyet, bu yolu seçti. Ve, bilhassa 19. asırda Osmanlı Devleti'ne adeta dikte edilen Tanzimat ve 1856 Islahat fermanları türünden yeni düzenlemeleri hep birer hürriyet hareketi olarak alkışlarken, Osmanlı'nın tarihî değerlerini, dinamiklerini ve müesseselerini sürekli hedef tahtasına oturttu. Hattâ, Batı'nın dikteleri karşısında devletini korumaktan başka bir gaye taşımayan Abdülhamid'i, tarihî düşmanları gibi ‘kızıl sultan' olarak görmekte devam etti ve onun hayatına tuzak kuran Ermeni teröristi bir "şanlı avcı" olarak alkışladı.

Tarihin ne anlamlı cilvesidir ki, Cumhuriyet'in bilhassa ilk dönemlerdeki, bazılarının kullandığı ifadeyle "jakoben" tavrını diriltmeye çalışan 28 Şubat hareketi, 4 yıl içinde ülkeyi, 19. asırda Osmanlı Devleti'nin maruz kaldığı "ıslahat" hareketleri türünden düzenlemelere maruz bırakmış bulunuyor. ABD'den dikte edilen ve Kemal Derviş eliyle uygulamaya konmaya çalışılan yeni düzenlemeler ve AB'nin istekleri ile 19. asırdaki ıslahat hareketleri arasında çok yakın ve çok yönlü benzerlikler var. Cumhuriyet döneminde, hem de tamamen zahirî bir taklitle kayıtsız şartsız Batılılaşmayı hedef kabûl eden Cumhuriyet'in aslî bürokrasisi, şimdi hem AB'nin isteklerine, hem de ABD'nin dikte ettiği düzenlemelere içten içe direnmeye çalışıyor. Bu oldukça anlamlı tarihî çelişkinin bir diğer ayağı var ki, o da, bir o kadar anlamlı; ama aynı zamanda hüzün verici ve düşündürücü.

Osmanlı Devleti'nin son döneminde ortaya çıkan fikir ve siyaset hareketleri içinde İslâmcılık, İslâm'ı referans alırken, Batı'yı, Batıcıların anladığı biçimde reddediyor, fakat bazılarına göre eklektik bir tavırla, Batı'nın ilim ve tekniğinin alınabileceğini savunuyordu. İslâmcılık, şu veya bu türleriyle, Cumhuriyet tarihi boyunca, Haçlı Seferleri'nden bu yana Türklere, 14 asırdır da İslâm'a karşı tavrından dolayı Batı'ya hep mesafeli durdu; ona inanmadı; onu İslâm'ın düşmanı olarak gördü, hattâ bir ara "büyük şeytanlığı" Batı'nın zirve temsilcisi ABD için kullandı. Şimdi ise, ne garip tecellidir ki, artık bu ismi belki kullanmasalar da, İslâmcılık akımının fikrî önderleri olarak tanınanlar ve buna dayalı siyasî akım, âdeta İslâm'ın ve Türkiye'nin ufkunun açılışını Batı'dan bekliyorlar. Artık çokları için IMF, sadece ne alıp ne verdiğine, ne kazandığına bakan ticarî bir kuruluş; Batı'dan gelecek özgürlükler, İslâm'ın ve Müslümanların da özgürlüğünü sağlayacak; liberal ekonomiden başka bir seçenek yok gibi, İslâm; itikad, ibadet ve ahlâk esaslarından müteşekkil bir "din"...

Gerçi İslâmcılık, neredeyse bir asırlık tarihinde, hemen her yerde metamorfos denebilecek değişimler yaşadı. İslâm'ı bazen kapitalizmle, bazen sosyalizmle birlikte mütalâa etti; bazen ekonomik ağırlıklı, bazen de neredeyse tamamen devlet ve siyaset ağırlıklı bir ideoloji olarak gördü ve takdim etti. Şimdi de, onu özgürlüklerin ve ferdiyetçiliğin şampiyonu olarak görüyor.

Şahsen, Cumhuriyet'i baştan beri sahiplenen asker–sivil bürokrasinin, "söylem"i ve retoriği ne olursa olsun, her zaman gerçek gayesini ve neyi niçin yaptığını iyi bildiğini zannediyorum; fakat İslâmcılık akımı, her zaman İslâm'ı tanıdı mı tanımadı mı; yoksa, her defasında olayların arkasında sürüklenip, reaksiyoner bir tavırla İslâm'ı hep yorumlamaya mı gitti; her defasında mağlûbiyetin tesirinde ve galipler karşısında yeni bir İslâm tarifine mi soyundu; bunlar tartışmaya açık konular. Fakat asla tartışılamayacak bir husus varsa, o da, Müslümanların herkesten ve her zamandan çok, bugün çok ciddi bir nefs muhasebesi yapmaları gerektiğidir.



Yazarımızın en son yazıları

30/ 03/ 2001... İç krizin bir başka önemli boyutu
06/ 04/ 2001... Tarihin yorumu
12/ 04/ 2001... Hükümete istifa mı?
13/ 04/ 2001... Kader konuşuyor
20/ 04/ 2001... "İll'Allah"tan önce "La İlâhe"
27/ 04/ 2001... Bir büyük yanılma
04/ 05/ 2001... Cumhuriyet Türkiyesi'nin en önemli çıkmazı
11/ 05/ 2001... Bir hadis ve Türkiye'nin bağımsızlığı
18/ 05/ 2001... Cebrî lütuflar
25/ 05/ 2001... Tarihî çelişki!


| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.