GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

03/06/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 


Büyük hayatlar

Ahmet Selim. Selim bir insan. İnsana emniyet ve güven veriyor. Onun varlığını yıllar öncesinden bilip de daha yeni tanıyor olmam dolayısıyla geçen zamana karşı bir burukluk hissediyorum.

Farkında olmadan insanın, pek çok 'değer'den habersiz yaşadığını, bu nitelikteki insanlarla tanışınca anlıyor ve idrak ediyoruz. Bu anlayış; o değer ve o insanlardan sürgün yaşamak şeklinde tezahür ediyor insanın iç dünyasında. Sonra bir hayıflanma... Hüzün...

Çünkü insanın insana ihtiyacı var. İnsanlık tek başına başarılabilecek basit bir kimlik değil. O bir oluş, bütün ömre yayılan bir süreç. Bu süreç tepelerle, çukurlarla, tuzaklarla, handikaplarla dolu. Onun için emin duraklara, emin konaklara ihtiyaç var. Emin duraklar, emin konaklar, yani emin insanlar.

Çünkü onlar; sizin için sizden çok acı çekerler, sizin için sizden çok hüzün yaşarlar, sizin için sizden çok yakarışa geçerler.

Çağa meydan okuyan, bu meydan okuma içinde kendi hayatını kuran, kendini 'sebil ettikçe' büyüyen, çoğalan gönül adamlarını, büyük dimağları, ufuk insanlarını anlamak için de yine onlardan hareket etmek gerek. Ahmet Selim bu imkanı verenlerden.

Ahmet Selim'de, müşahede ettiğim en bariz hâl bende 'hüzün' olarak tanımını buluyor. Onun hüznünü anlamaya çalışıyorum da, idrak etme noktasında boyumu aşan bir tablo çıkıyor karşıma. Adanmış bir hayat... İlkeli olduğu kadar tutarlı, derinlikli ve 'insanın bütünlüğü'nü veren bir duruş...

Kimi insanların kelam gücü etkiler beni, kimi insanların ses tonu, kimi insanların simaları. Ahmet Selim'de mahzun bir çehre, tılsımlı ve kibar bir kelam gücü, o yetmiyormuş gibi bir de dokunaklı, insanın içine kadar nüfuz edebilen bir ses...

Hüznü kendine yakıştıran insan, kendi hüznünü değil, bir neslin, bir dönemin hüznünü, insanın hüznünü ve dramını yaşıyor. O hüznü ve dramı yaşanan insan benim, o dönem de benim dönemim aslında. Ne isim var orada ne de tarih. Çünkü yaşayan isim ve tarih ayırt etmiyor, 'insan' deyip yaşıyor.

Şimdi büyüklerden hareketle "büyük hayatları" anlamaya koyuluyorum.

Büyük düşünmeye ve büyük hayatları yaşamaya ihtiyacımız var. Dünyanın neresinde olursa olsun varlıklarını bilmesek de, bilip de şimdi kendilerinden sürgünde yaşamak zorunda kalsak da, ömürleri boyunca, bizi büyük hayatlara çağıran, bizim için acı çeken, halimizden mahzun olan, bizim için yakaran insanlara ne kadar da çok ihtiyacımız var ve onlara ne kadar da çok müteşekkiriz.

Şair gönlünden, gönlümüze sesleniyor, yalnızca kelimelerin taşıyabileceği kadarıyla...

Zamanların sırrını açamıyor günlüğüm

Ellerim yazamıyor, gırtlağım düğüm düğüm

Hüzün Yağmurlarını kim nasıl durduracak

İki göz, iki çeşme ağlıyor bütünlüğüm

Ahmet Selim'in Hüzün Yağmuru romanı zaman kitap tarafından geçtiğimiz hafta yayınlandı. Biz de, kendisinden başlayıp, roman olgusu ve Hüzün Yağmuru üzerine konuştuk.




Ahmet Selim: Hüzün bizim yolumuz

1944 İstanbul doğumlusunuz. Meslek olarak hayatınızı yazı indeksli kurgulamışsınız... Yazıya indeksli bir hayat. Doğru. 1984–1988 arasında şekli bir boşluk var. "Ne yapıyorsunuz?" diye sorarlardı. "Yazıyorum" cevabını verince de şaşarlardı. "Nereye?" "Kâğıda" derdim. "Din Medeniyet ve Laiklik" o zaman yazıldı. Alain'in bir sözü var; "Yazarak düşünmek" diye. Düşünerek yazmaya alışanlar, yazarak düşünmeye de alışırlar.

Yıllardır uzaktan izlediğim, şimdilerde de yakından tanıdığım Ahmet Selim, duyarlı, dikkatli, düşünceli, etik ve estetik kaygıları olan, keyfiyetinden oldukça etkilendiğim bir 'bütün insan'. Sizde en çok müşahede ettiğim hal, bende 'hüzün' olarak tanımını buluyor. Hüznü kendinize çok mu yakıştırıyorsunuz?

Hüzün bizim yolumuza yakışıyor. İnşaallah bana da yakışıyordur. O, "mahzun ve mütebessim" idi. Biliyorsunuz. Gurbette gibiyiz, yolcu gibiyiz. Sonra "sevgi"yi unutmayan. Hüzünde yeis yok. Hüznün şuurunda olmamak bir nimet. Hüznün şuurunda olmamak ve onu yaşamamak, yani sevgisiz ve düşüncesiz kalmak, çeşitli duygu keskinliklerine ve sapmalarına götürür insanı.

Ne gibi sapmalar?

Yeis gibi, kin gibi, nefret gibi...

Köşenizin adı "Keyfiyet". Sizi anlamak için de bir keyfiyet gerekiyor zaten. Zaman zaman anlaşılmama endişeniz oluyor mu?

Bu endişe içimden hiç çıkmamıştır! Bir düşünür, "Anlamayanın ilgisizliğinden çok, anlayanın dudak bükmesi korkutur beni." demiş. Bir yanda endişe, bir yanda bu korku! Bu Batı'da da böyledir; ama bizde ayrıca bir dil hicrânı var.

Yazıda önde olan Ahmet Selim mi, Zeki Önal mı?

Ahmet Selim müstearı önce bir çözüm için doğdu. Zeki Önal imzasıyla yazarken, daha hafifletilmiş bir üslupla da Ahmet Selim'i kullandım. Ama bir yıl dayanabildim ancak! Üslubuma dönmeden yapamadım ve sonunda okuyucu da anladı! Birara Bizim Gazetenin spor sayfasında Melih Yücel müstearıylada yazmıştım. Bir derginin ilk sayısını çıkarırken, 10 yazının 6'sı bana aitti. Müstear kullanmayıp ne yapacaktım?! Siyaset, ekonomi, sanat, fıkıh; hepsiyle ilgili örneklemeler yapmak istiyordum.

Niye bu kadar farklı alanda yazıyordunuz ki!

Bizim nesil biraz Ahmet Mithat Efendi olmaya mecburdu. Uzmanlık "şu parantezin dışındakilerde cahilim" anlamına geldikçe, hem kendi anlamını kaybediyor, hem de "terkip–tefekkür" şansını yok ediyor. Doğrudan müdahale etseniz olmuyor; örnekleyeceksiniz, başka çaresi yok. Tabii ne kadar fayda sağlarsa...

Bu ülkede yazı adamı, fikir adamı, aydın olmak baştan bir bedel gerektiriyor. Sizin ödediğiniz bedel?..

Bedel ödemeye can kurban. Ama ödetilmemesi gereken bedeller de ödedik. Emanetimizdeki nasibin korunması bahsinde hiç taviz vermedim. Ne yazık ki en ağır bedeller de bu bahiste ödetiliyor. Tabii ki şanslı olduğum taraflar da var. Yalnız başıma dayanamazdım. Cenab–ı Hak vesileler de lütfediyor ve ben Hüzün Yağmurları'yla gelen tesellileri şükürle şükranla yüreğimde saklıyorum. Annem derdi ki; "Ben kızmam, kırılmam. Ama, bana yapılanların gayretullaha dokunmasından korkarım." Kimseyi bir ferd–i mücerret olarak görmemeliyiz. Herkesin emanetinde nasipler var; onların asli sahibi var. "Uğradığı gadrin sadece azabını değil, hicâbını da duymalı." İşte burada devreye girer, gönül adamlığının hüzünlü yönü.

Yaş 50'den 60'a doğru yol alırken bir roman yazdınız... Geç kaldığınızı düşündüğünüz oluyor mu?

...Geçmişte yayınlanmak üzere yazmadım. Fakat defterler dolusu denemeler yaptım, daha öğrencilik çağımdan beri. Hepsini saklıyorum. Diyeceksiniz ki yayınlama niyeti taşımadan roman yazmaya çalışılır mı? Şöyle açıklayayım: Romanın bizde özel zorlukları var. Bazı dengeleri çok hassas dikkatlerle gözetmek durumundasınız... Cemil Meriç "Kahramanları konuşmak cesaretini gösteremediği için roman yazmadım." diyor... Bazı noktaların, hangi kıvam noktasında okuyucunun muhayyilesine bırakılacağı önemlidir. Uzak kalırsa da olmaz, yeterli çağrışım menziline girildikten sonra daha yakınlaştırmak da olmaz. Bu bizde bir munzam meseledir. Batılının, Hugo gibi istisnalar dışında böyle bir derdi yok. Sözünü ettiğim denemeler bunu aşmanın hazırlıkları gibiydi.

...Klasikleri daha lise çağında okumuştuk. Hugo, Balzac, Tolstoy, Dostoyevski, Dickens, Stendhal... Bizden, önce Yakup Kadri ve Peyami Safa, sonra Kemal Tahir ve Tarık Buğra... Çok satan malum yerliler vardır, onları sevmedim de, ilk muayeneden sonra okumadım da. İnsanları sadece ağlatmak, dramı anlatmak değildir. Bir şey katmaz size... Hem ağlamaktan ağlamaya fark vardır. Gözü yaşarmayan görmez denilmiştir ve doğrudur. Bir ışık düşüyorsa içinize öyledir. İnsanları duygulandırırken düşündürmelisiniz, düşündürürken duygulandırmalısınız. Asıl dramımız bu ikisinin ayrılmasından doğuyor. Roman bunu anlatmaya en elverişli olan türdür. Bir gün bir edebiyat profesörü, "Bir romancıya ihtiyacımız vardı, Peyami Bey'e sarıldık." deyince buz gibi oldum. Romanı anlamaya edebiyat profesörü olmak bile yetmiyor bazen. Batı'da olsaydı bambaşka bir yere konulurdu Peyami Safa... Ve de Kemal Tahir... Romana yeni ufuklar açmış ustalar onlar. Fakat anlaşılamadılar... Alain, Vadideki Zambak için, "Bir dostumun bu romanı niçin beğenmediğini anladım; bir defa okumuş" diyor. Bir defa okunup geçilen romanları yazmanın da okumanın da pek bir anlamı yok bence.

Neden Hüzün Yağmuru?..

Hüzün Yağmuru'nu roman yazmış olmak için yazmadım. Yazmam gereken bazı çok önemli şeyleri ancak romanla verebileceğime inandığım için yazdım. "Hayatım bir roman" sözü yanlış kullanılıyor. Hayatın kendisi bir dram zaten. Ama onu okumak ve yazıya dökmek sonucunda roman ortaya çıkar. Kamera gibi bakılırsa okunmaz da, yazılmaz da, düşünülemez de. İçimize dolan sizde yeniden doğuyorsa, romanın dili devreye girmiş demektir. Çünkü dramatik öz, o dille tanınabilir. Biçimsel yönü o kadar önemli değil. Daha doğrusu o şartla önemli. Hatıralardan faydalanabilirsiniz. Hangi tarzda hangi ölçüde faydalanacağınızı tercihlerinize göre belirlersiniz. Esasen geçmişteki her tecrübe, her gözlem, her tanıklık hatıradır. Bazen yazdıklarınız, yaşadıklarınızdan bile daha gerçek olabilir. P. Safa, 9. Hariciye Koğuşu için, "Yaşamadığım kısımlar daha gerçek." diyor. Gerçekliğin yansımaları hayatın akışı içinde kısmen müphem kalabilir, yahut arka plana kayabilir.

Yani romanın sunduğu imkânları kullandınız...

Evet. Romanın burada kazandırdığı özel imkânlara, başka bir alternatifi ikame edemezsiniz. Eksik kalır, tam uymaz. Görülmeyenlere ışık tutabilmek için, görülenleri muhayyile yardımıyla canlandırırsınız. Bu, aslında, tamamlama demektir. Dönemlerin ve insanın tahlilinde buna ihtiyaç vardır. Dram, aslında, insanın dramıdır, sonra da nesillerin ve dönemlerin... Hüzün Yağmuru'nda 1950'li, 1960'lı, 1970'li yıllar işte böyle.

Hüzün Yağmuru yazılışı açısından salt bir roman olmanın ötesinde başka amaçlar da taşıyor mu? ...İdeali çok büyük, ulaşılmaz yaklaşılır. Amaçlarından biri, o ideale yönelmenin bizim duruşumuza yakın yerinden bir kapı açmak. Bunu sağlamak için nelerin gerekli olduğunu düşünmezsem hepsini uygulardım. Eleştiri, yapılamayan şeyle, yahut ne kadar yapılabildiğiyle ilgili olmalıdır. "Neden o tercihi benimsedin?"in eleştirisi olmaz. Bir örnek vereyim: Duygusallığın en yoğun olduğu bir noktada, o duygusallığı bastırmaya çalışan ve zahiren ihmal eden bir geçiş yapılmış. Doruğa çıkarmayı akıl edememiş miyim; yahut oradaki farklılaşma bir münasebetsizlikten mi doğmuş?! Romanın kahramanına oradaki duygusallığa kapılıp gitmemenin misyonunu yüklemişim. Onu yaparken içindeki fırtınayı dışa vurmayan bir örnekleme çabası sergiliyor. Bu niyeti de aslında hissediliyor."Çelişki var!" derseniz, bu bir eleştiri değil, biganelik olur... Diyalogların uzunluğu kısalığı, ağırlıkların serpiştirilmesi, duygusallıkların yoğunlaşıp serinlemesi, akışın hızlanıp yavaşlaması; üslubun, çeşitlenip şiiriyetle ciddiyet arasında belli bir dengeyi koruyarak gidip gelmesi hep düşünülüp benimsenmiş o "bütünlük" tercihine bağlı. Kendi haline bırakılmış değil...

Eleştiriden çekinir misiniz?

Hayır... İdeali ideoloji'yle karıştırmayalım. İnsanın ve nesillerin dramını anlatarak kişisel dramları onun sonucu olarak tanıtmak, bunun ışığında insanın bütünlüğünü ve sevgiyi işaretlemek... Romanın sonunda Zeynep'e hitap eden bir paragraf var. O paragrafla ilgili olmayan tek satır yoktur romanda. Akış, oraya akıştır. Benzerlerine kıyasla muhtemel eleştirileri tahmin edebildiğim için söylüyorum bunları. Kılı kırk yararak eleştirin; ama anlamaya çalışırken de aynı çabayı gösterin ki söyledikleriniz haklılık payı taşıyabilsin. Bizde sanatın kendisinden çok, eleştirisi ideolojik tahakküm altındadır.

Bu ihtimal bu roman için de söz konusu değil mi?

Hüzün Yağmuru'nda bu tuzakların hiçbirine düşülmemiştir. Kemal Tahir, "Romanın kanunu, bir romancı her romanında ayrı tecelli eder ve bir romancı her yeni romanına çırak olarak başlar." diyor.

Nedir o kanun?

Ayrı bir dünyanın, bir roman dünyasının bütünlüğüne roman tiplerinin uyması. Uymayan, roman dışı kalır ve bütünlük oluşamaz. Bu, her yeni romanda yeni dengelerle yeniden kurulacaktır. Farklılık dediği budur. Çok da doğru söylüyor. O kanuniyetin muayyen bir şablonu yok, her romanda ayrı bir dünyanın bütünselliği konunun ve kişilerin özelliklerine göre şekillenir.

Her romancı bir parça romanın içinde vardır. Siz, Hüzün Yağmuru'nun neresindesiniz?

Romanın hemen bütün kahramanları değişik dozlarla ve mahiyetlerle yazarından izler taşır. Önce içinize dolacak, sonra sizden doğacak.

Kahramanlardan Melih'le aranızda özel bir yakınlık var mı?

Selim İleri; "Kendimden çok şey çaldım." diyor. O çalmak değil aslında, vermek. Vermek için yazıyorum zaten. Fakat aynileştirmek yanlıştır. Ben Melih değilim; lâkin Melih'te benden çok şey var; sadece benden de değil, birçok kişiden var. Yalnız şunu söylemeliyim: Gerçekliğini hissetmediğim, tekabülleriyle içimde canlandırmadığım hiçbir şeyi yazmadım. Mekanlar bile öyledir. Silivri'deki ev yok; ama var! Yaşadığım evlerin bazı özelliklerini birleştiren bir toplam olarak var. Böyle bir irtibat olmadan yazamam zaten... Birçok kişi "bu ben miyim?" diyebilecek; ama karar veremeyecek!

Roman, kurgusu itibariyle ve hayatın uzun yıllarını kapsayan tarafıyla tutarlılık ister. Sizin tutarlılık metodunuz nedir?

Yazarken yaşarsanız çelişkiye düşmezsiniz. O diyalogların hepsini, konuşarak adeta oynayarak yazdım. Ağladığım da oldu, güldüğüm de. Sesim kalemimden önde gitti hep. Onların bazısı, okuma alışkanlıklarına ters gelebilir. Ama hayata uygundur. Yeniden yaşanarak test edilmiştir. Bu roman, dediğim gibi, insanın ve nesillerin dramını anlatmaya çalışan bir ideale yürüyecekti. Kurgusu, yapısı, tekniği ona uygun olmak durumundaydı. Derinliği genişlikte birleştiren imkanların hepsi kullanılmıştır. "Yol Ayrımı"ndaki, "Biz İnsanlar"daki örneklerinde ve daha nicelerinde görüldüğü gibi, yer yer uzayan diyaloglar bunun bir parçasıdır...

Yazıda tercihiniz daha çok düşündürmek mi, hislendirmek mi?

İnanarak düşünmek, düşünerek ve sevgiyle yaşamak... Düşünce duygudan ayrılmamalı. Bu Batı'da var, "Sezgili düşünce." Ama kökü bizde. "Kalbiyle akletmek..." Hüzün Yağmuru'nda çok geniş işlenmiştir bu.

Fikir, tefekkür, tahlil, his, hüzün.. mistik konuşmalar, felsefî diyaloglar.. hepsi bir arada. Yazar açısından bu bütünlüğü sunmak yorucu değil mi?

Dramatik yoğunluğu, oluşturmak için değil, dengede tutmak için yoruldum. Tercihim, düşündürmeyi ağlatmanın önünde tutmaktı. Hissettirerek düşündürmek; ama bunu böyle bir tercihle yapmak. İsteseydim, dayanılmaz bir dramatik yoğunluk çıkabilirdi ortaya... Öyle nadir yaşanmışlıklar vardır ki, tahayyül bile edilemez ve onlardan bazısı hayatımın daha doğrusu iç dünyamın sırları olarak kalacaktır. Gerçi romanda her sır özüyle herhangi bir tipleme içinde verilebilir. Ama ben ona da karşıyım. Tahammüller, umutlar ve yaşama sevinçleri zorlanmamalı... Bazı bölümleri yazarken içim çok coştuğunda hep ara verdim ve Hüzün Yağmuru'nun umut yönünü asla zedelememeye büyük özen gösterdim. Bunun tekniğini de Melih'e açıklattım. Hüzün Yağmuru bunun için var oldu zaten! Hüzün Yağmuru yıkan değil, yıkayan bir yağmurdur. İnançla düşüncenin birleştiği yerde sevginin çınarlar gibi kök salması için, besleyen sulayan bir yağmur.

Hüzün Yağmuru'nda "insanın bütünlüğü"ne çok göndermeler yapıyorsunuz...

İnsanın bütünlüğü; hayatın bütünlüğü, hakikatin bütünlüğü. Sır burada zaten.

Romanda üslup kaygısı... Sizde bu kaygı ne ölçüde etkili oldu?

Klasik bir değerlendirme vardır. Üslup titizliğine Flaubert, üslup savrukluğuna Stendhal örnek gösterilir. Stendhal'ın dil hatalarına bile önem vermediği söylenir. Mesele o kadar düz değildir. Aslında romancının üslup içinde üslupları vardır. Bu çeşitlenme aynı şahsiyetlilik çatısına bağlanan bir zenginliktir. Bir romanda mensur şiir yükselişleri yer alır, yalın ve görünmez aksiyon refakatçiliği de. Ama hepsini kuşatan bazı ortak özellikler yine de ortadan kalkmaz... Bir cümle aklıma geldi: "Sırlarını sebil etti." diyor. Mesela, "Unsurları tetkik ederken terkibin mahiyeti gözden kaçar..." "Başkalarının tecessüsünü hissettikçe kapanan ruhlar..." "Oturmakla dinlenemeyecek kadar yorgundu..." "Bütün mazi bir tehlikeden kaçar gibi halin şuurundan kaçıyor..." "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürümek..." "Mesafe denilen sır mahfazası..." Bu cümlelerin her birinde üslubun damgası var. Yazarını tanımaya bir tanesi bile yeter... Bu özellik, romanda, üslubun her türlü çeşitliliğe rağmen bütünü kuşattığını gösteren bir zenginliğin göstergesidir. Ünlü bir romancı "Niyetim neydi, nereye vardım? Ne çıktı ortaya? Yeniden başladım!" diyor. Onu böyle söyleten şuur, üslubudur. "Hem çeşitlenme hem bütünlüğün korunması" romanın dil özelliğidir. Üslupsuz gerçekleşmez bu.

Romanda anlatım, anlatılandan önemli olabilir mi?

Romanda ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemlidir denir. Doğru ama eksik. Eksikliğin bir yanlışa dönüşmemesi de mümkün değildir bu gibi konularda. Anlatım dilinin önemi; bazı şeylerin ancak belirli özellik taşıyan bir dille anlatılabilir olmasındadır. Bundan "ne anlatırsan anlat" hükmünü çıkartmak yanlıştır. Peyami Safa "Bir kadının kalkıp pencereye doğru yürümesini bile romanın konusu yapabilirim, olay önemli değil." diyor. Ama ekliyor: "Tereddüdünü, ölüm korkusunu, kaderi, insanı anlatırım ben o vesileyle." Tabii ki doğru. Dikkat edilirse, önemsiz olan "vesile"dir, o vesileyle anlatılan şeyler değil. Genişletelim; romanda önemli olan; ancak roman diliyle anlatılabilecekleri, o dili kullanmazsanız anlatılamayacak olanları verebilmektir. Burada "anlatılmak"; kısmen aydınlatmak, sezdirmek, hissettirmek, düşündürmek anlamlarına da gelir.

Hüzün Yağmuru'nda 1950'li, 1960'lı, 1970'li yıllar, insan ve nesillerin dramı anlatılıyor. Peki romancı tarihi aydınlatabilir mi?

Romancı tarihçi değildir. O, tarihî olayların ve dönemlerin içsel yönünü, yani duygularla, düşüncelerle ilgili tarafını vermeli. İnsandan bakmalısınız, o yaşanılan hayata. Sanat, "tabiatın bir mizaç adesesinden rü'yetidir" diye tarif edilir. Esas olan budur, insandan bakmak, derinlik boyutunu ortaya çıkarmaktır. Fakat bunun sadece "güzelle değil, dolaylı olarak "doğru" ile de ilgisi vardır. Yani bir açıdan, sanat ilme değil; ilim de sanata muhtaçtır. Samimi olmak şartıyla tabii. Romancı tarih anlatmaz, tarihin insandaki yansımalarına ışık düşürmeye çalışır. Menderes idam edildiğinde, teneke çalanlar, göbek atanlar vardı. Bu bir tespit, bir kuru bilgi. "Kimler, niçin, hangi gönülle ve kafayla yaptılar bunu?" sorusunun cevabını roman verebilir, ilim değil.

Yani tespitlerin nakliyle olmaz bu iş diyorsunuz...

Evet... Onları seyredenler neler hissettiler, neler düşündüler, hangi tesirleri alıp nerelere taşıdılar? Edebiyat olmazsa loji'ler aydınlatamaz bunu. Aydınlatamıyor da zaten. "Ruhumuzda darp izi var"ın şerhi muallaktadır bugün. Bizim aile DP'ye değil Millet Partisi'ne oy verirdi. Fakat ben babamın sadece bir defa ağladığını gördüm; o da 27 Mayıs sabahındaydı. Aydınlar bu milletin neye göre oy verdiğini bile bilmiyorlar. Çünkü onun iç dünyasını tanımıyorlar. MP'den sonra babam MSP–Refah çizgisine oy verdi; ama her defasında "İnşaallah çok fazla oy almazlar" diye dua ederdi! "Kaybolurlarsa da denge bozulur, öne çıkarlarsa da!" diyordu."Bir oy" değil bu, bir değerlendirme manzumesi. Kardeşlerine, "Siz DP'ye oy vermeye devam edin. Bana bakmayın." derdi. Bunu herkes böyle açıkça yapmaz, bazen de zımnen yapar. Anketlerde bu görülmez, kuru rakamlara verilen oylar da bundan dolayı yanıltıcıdır. Bunlar "derilik boyutu"nun özellikleridir. İnsanın iç dünyasını aydınlattığınız zaman, tarihe de, güne de, geleceğe de ışık tutmuş olursunuz.

Hüzün Yağmuru'nun devamı gelecek mi?

İnşaallah gelecek. Yazmaya başladım ve devam ediyorum. Bende Hüzün Yağmuru'nun ayrı bir yeri var. 80'li–90'lı yılları anlatan bir roman daha olacak. Bunların gençler tarafından okunmasını dualarla ve büyük heyecanlarla arzuluyorum. Çünkü bir bütün içinde alternatifsiz olan bir unsurun varlığı çözümlenmiş olacak...

Burada seninle, nasibinle, vesileliğinle ve daha geniş kavramlarla ilgili bir minnet borcumdan söz etmek ihtiyacını duyuyorum; ama sonraya erteleyelim istersen...

Bunları üzerime alamıyorum. Biliyorum ki, bu kadar iltifatı hak edecek bir fiil sahibi değilim...



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.