GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

04/06/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



AKADEMİ 


Fasıldan Fasıla: İnhirafın tarihçesi

Soru: Son yıllarda bazı kişiler, "Peygamberlerin vazifesi tebliğden ibarettir, yani onlar Allah ile kul arasında, -hâşâ- bir nevi postacıdan başka bir şey değildir" gibi sözler sarf ederek, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sünnet etrafında şüphe tohumları saçıyorlar. Bu konudaki müstakim düşünce nedir?

Her şeyden önce şunu ifade edeyim ki, bu mevzu, böyle dar bir sohbetin kalıpları içinde ilmî olarak izah edilebilecek bir mevzu değildir. Bir sempozyum veya geniş bir konferans konusu olabilecek bu ölçüde önemli bir mevzu hakkında ben şimdilik sadece, bazı ana başlıklara işaret etmekle yetineceğim:

Öteden beri en sapık, en çarpığından orta ölçekte eğri-büğrü olanına, ondan da doğruya en yakın bulunanına kadar, değişik düşünceler ortaya atılmış ve bu düşüncelerin sahipleri, ortamın el verdiği ölçüde düşüncelerini allayıp-pullayıp neşretmişlerdir. Hattâ, Allah hakkında bile dünya kadar uygunsuz düşünce ileriye sürülmüş ve ulûhiyet hakikatı eğri-büğrü çerçeveler içinde mütalaa edilerek sürekli zihinler bulandırılmak istenmiştir.

O kadar ki bu felsefî düşünceler, asılları itibariyle vahye dayalı kitapların içine bile girebilmiştir. Meselâ, Ahd-i Atik'te Allah (cc), bir insan suretinde Hz. İbrahim'le konuşur, yerinde onunla cedelleşir; Hz. İshak'la bir dağda, insan gibi görüşür, "Ben, İshak'ın, yani İsrail'in Rabbiyim" der. Yine Allah, Hz. Yakup'la güreş tutar ve bu güreşte Yakup -haşa- Allah'ı yener.

Yine aynı kaynakta: "Sizin ilâhınız Yahova Rab çok hırslıdır, çok kaprislidir…" -hâşâ ve kellâ- ifadesi çok tekerrür eder. Aslında bu tür duyguların, beşerî olduğu açıktır. Bunlar bizde olabilir, Allah (celle celalühu) ise, Kendisini bazı şeylere zorlayabilecek bu türlü zaaflardan münezzeh ve müberradır.

O'na kimse cebriyle bir iş işletemez asla.

Ne kim Kendi murad eder, vücuda ol gelir billah.

Vallahü yef'alü mâ yeşâ. -O, dilediğini işler.-

(İ. Hakkı)

Yani Allah, hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Beşerî zaaflar ve bir kısım beşerî boşluklar diyebileceğimiz hususlar O'na isnad edilemez. Gel gör ki insanoğlu, bazen masum bazen de kasden, ama kendi düşüncesinde Zat-ı Ulûhiyeti bile "Arş-ı A'zamından indirerek", kendi seviyesinde mütalâa etmiştir.




Peygamberlik konusundaki çarpık anlayışlar

Aynı çarpık anlayış ve yorumlar, peygamberler hakkında da yapılagelmiştir. Peygamberler; sıdk, ismet, emanet, tebliğ, fetanet ve bedenî arızalardan korunmuş olma gibi aslî sıfatlarla muttasıf bulundukları halde, onları, doğruluklarında sarsık, emanet mevzuunda hain, tebliğ mevzuunda muvazaacı, ismet mevzuunda gayr-i masum gösteren dünya kadar çarpık anlayışın serdedildiğini görmekte ve ürpermekteyiz.

Bu tür çarpık anlayışlar zaviyesinden baktığımızda, aynı kaynak Davud, asker arkadaşı Uriya'nın karısını çıplak halde görür ve -haşa!- dayanamayıp onunla zina eder. Daha sonra Uriya'dan kurtulmak için onu savaşın ön saflarına sürerek ölümüne sebep olur, sonra da karısıyla evlenir. Ve yine aynı anlayıştır ki, Hz. Davud (as)'a içki içirir, Süleyman (as)'ı bir sihirbaz gibi düşünür ve öyle takdim eder. Bu tür iddia ve anlayışlar, peygamberlik hakikatiyle telif edilmeleri bir yana, sıradan insanların bile işlemeyeceği türden öyle günahlardır ki, bu korkunç isnatlar karşısında insan ürpermeden edemez.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde de bazı kimseler, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun o pâkize zevcelerine iftirada bulunabilmiştir. Gözünü açtığında karşısında erkek olarak Allah Rasûlü'nü bulan Hz. Aişe -ki iffetsizlik onun yanında Lût gölü kadar çukur kalır ve büyüklüğü başımızın üzerinde adeta gökkubbe gibi yükselir- işte bu kadın için -hâşâ- ... demişlerdir. Bu da, söz konusu çarpık düşüncelerin ne kadar dengesiz ve ölçüsüz olduğunu gözler önüne sermesi bakımından fevkalade manidardır. Maalesef bazı sapık mezhepler bunu, Hz. Ali karşısında Hz. Aişe'yi tenkis ve güya Hz. Ali'yi haklı çıkarma adına, tamamen mezhep kinine bağlı bir mülahaza ile kitaplarına sokmuş ve dînî bir öğreti gibi sonraki nesillere talim etmişlerdir; etmiş ve böyle yapmakla, İslâm'a, Peygamberlik hakikatine ve Allah Rasûlü'ne verdikleri zararı düşünememiş ve hainlik yapmışlardır.

Aynı zümre, bazı kimselerin Hz. Mesih, bazılarının da Hz. Üzeyir hakkında, -hâşâ- "Allah'ın oğlu" demeleri gibi Hz. Ali'ye de, -hâşâ ve kellâ- "Allah girdi (hulûl etti)" demiştir. Zaten daha önceki bazı dinî yorumlarda, biraz da enigmaya dönüştürülerek anlatılmak istenen, işte bu kapalı hulûl ve ittihad telakkisidir ki, din adına girmedik mabet bırakmamıştır. Bazıları, konuyu şöyle böyle eğip bükse de, işin üzerinde ciddi durulduğunda görülen odur ki, Allah -hâşâ- pasif bir ilahtır; insanları affedemeyecek, onlarla münasebeti olamayacak ölçüde pasif. O, ancak bir şahsa hülul ve biriyle ittihad ettikten sonra aktif hale gelebilir. Ve işte bu şekilde felsefî pasif ilah anlayışı aktif bir hal alır; sonunda da bir insan bedenine giren veya bir insan şeklinde tezahür eden bu ilah, kendisini feda etmek suretiyle insanların günahlarını temizlemiş olur. Evet, nihayet karşımıza, ne riyazî (matematikî) olarak kavrayabileceğimiz, ne de ulûhiyet hakikatıyla telif edebileceğimiz böyle bir inanç, bir doktrin çıkıverir.

İşte bu türden çarpık anlayış ve düşüncelerin geçmişine ve menşe'lerine bir göz atıverince, bugün Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sünneti hakkında söylenen uygunsuz sözlerin, öyle yeni ve bugüne ait olmadığı anlaşılacaktır. Öteden beri çarpık düşünce sahipleri, büyük insanları tam kavrayamadıklarından ve onları kendi çerçevelerinde ihata edemediklerinden dolayı, bazen herhangi bir insanı, bazen de böyle büyük kimseleri kendi seviye veya seviyesizliklerine çekmek istemişlerdir. Onlarda da, tıpkı kendilerindeki gibi kaprisler, şehvetler, kinler, nefretler bulunduğunu; keza onların da yer yer va'de vefa (verdikleri söz)den döndüklerini, ihanet ettiklerini/edebileceklerini, ismetlerini koruyamadıklarını, tebliğde muvazaaya girdiklerini iddia edegelmişlerdir.




Müslümanların Grek felsefesiyle tanışmaları

Bu türden çarpık anlayış ve düşüncelerin geçmişine ve menşe'lerine bir göz atıverince, bugün Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sünneti hakkında söylenen uygunsuz sözlerin, öyle yeni ve bugüne ait olmadığı anlaşılacaktır.

Efendimiz hakkındaki bu türden çarpık düşünceler, Müslümanların Neoplotanist düşünce ve Grek felsefesiyle tanıştıkları andan itibaren ortaya çıkar ve büyük ölçüde, Abbasîlerden Me'mun zamanında, kitaplarla İslâm'ın ilim ve kültür hayatı içine girer. Kur'an'ın mahlûk olup-olmaması konusu da bu düşünceyle gelip İslam ilâhiyatının içine giren meselelerdendir.

Selef-i Salihîn döneminde, Kur'an mahlûk mu değil mi gibi mülahazalar asla söz konusu değildi. Onlar, Kur'an'a: "Allah onu bize nasıl gönderdi ve Peygamber Efendimiz nasıl ta'lim buyurduysa" öylece inanır; onu, iniş keyfiyeti, o andaki veya hal-i hazırdaki durumunun, Allah'ın Kelâm sıfatıyla münasebeti ve "kelâm-ı nefsî mi, kelâm-ı lafzî mi" gibi konuların hiç münakaşasını yapmadan, "Kelâmullah" deyip kabûl ederlerdi. Ne zaman ki birileri çıkıp, bu münakaşayı ortaya attı; işte o zaman, İmam Ebu Mansur el-Maturidî, Ebu'l-Hasani'l-Eş'arî gibi muhakkik zatlar, ihtimal temel prensipleri Hasan-ı Basrî Hazretleri, Sevrî ve Ebu Hanife'nin düşüncelerinden alarak, Kur'an'ın, kelâm-ı nefsî olması itibariyle Kelâm sıfatının bir yönünü teşkil ettiğini ve bu zaviyeden ona "mahlûk" denemeyeceğini; ancak mahlûkata taallûku itibariyle yazılmış haline "mahlûk" denebileceğini söyleyip, meseleyi kapamak istediler.

Kur'an'a ait bu gerçeği koruma uğrunda pek çok insan, işkenceye uğradı. Bunlar arasında, büyük hadisçi, "Müsned" gibi dev bir eserin müellifi ve mezheb sahibi Ahmed bin Hanbel de vardı.. ve işte bu zatlar, hayatlarının büyük bölümünü böyle bir meseleden dolayı hep hapishanelerde geçirdiler.

Bu konuda, itizalî düşünceye meyilli Abbasî idaresinin işkencesine maruz kalan âlimlerden biri de İbn-i Maîn'di. O, değişik bir mülâhaza ile "Kur'an mahlûktur" dedi ve bu mihnetten sıyrıldı. Ahmed bin Hanbel, bunu duyunca üzüldü ve İbn-i Maîn'in kendisine yazık ettiğini, çünkü, böyle davranmakla önemli bir fitne kapısını araladığını, bu yanlışın bir imamın referansıyla kendine mevzî bulup yayılabileceği endişesiyle sarsıldı. Ona göre, bu uğurda gerekirse can da verilebilirdi ve verilmeliydi... O dönemde bu türden çarpık anlayışlar, daha çok, felsefeyle uğraşan Mu'tezile taraftarlarınca İslam dünyasına sokuldu. Hatta Fars Şiîliğinin usûl-ü hamse'si (beş esası) da, aynı şekilde yine Mu'tezile'ye dayanır. Evet usul-ü hamse ve Kadı Abdülcebbar'ın Metin ve şerhine bakıldığında üzülerek hep aynı şeyleri görürüz. Bu tür kitapların gerçek yazarlarının kim olduğu çok da önemli değildir; önemli olan bunların hepsinin kaynağının felsefe ve din şeklindeki bir kısım düşünce sistemlerinin olduğudur. Minhacü's-Sünne'de İbn Teymiye'nin ifade ettiği gibi, İslamiyet'teki bu çarpık düşüncelerin arkasında Grek felsefesi ve muharref dinler vardır. (Haftaya devam edecek)




Ölçü veya Yoldaki Işıklar: Hikmet parıltıları

Cumhura muhalefet hatadır. Ancak cumhur, cumhur olduğu zaman bu hüküm doğru ise de, aksine, muvâfakat hatadır. Mühendislerin bir hasta hakkındaki görüşlerine muhalefet eden hata etmiş sayılmayacağı gibi, inşaat hesaplarında doktorların görüşlerini almamak da hata sayılmaz.




His Dünyası: Gönül Sultanım

Gönül sultanım ve her zaman dilimde virdim,

Başımın zümrütten tâcı sultânım Efendim.

Ayrılmaz bendenim, sâyende kulluğa erdim,

Bir mücrim olsam da, Sana hayrânım Efendim.

Kime baksam, kimi görsem gönlüm hep Sendedir,

Kulun boynundaki tasmasıyla bir bendedir;

Onu almak, onu satmak Senin elindedir,

Işığım, ziyam, rehberim, burhânım Efendim.

Ne dizimde tâkat ne irademde fer kaldı,

Şu biten hayatımdan bir sürü keder kaldı;

Sermâyem yok, ümmetin olduğum eser kaldı,

Bir de kapında nâlân u giryânım Efendim.

Sen sahip çıkmazsan bu sîne virâne olur,

Bu bağı tımar edecek de bir tâne olur.

Keremkânım bir de bana lütfetsen ne olur.!

Gözde nûrum, tende cânım, cânânım Efendim.

(M. Fethullah Gülen)



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.