GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

04/06/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 

Mehmet YILMAZ



Derin bir kitap

Türkiye sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Önümüzdeki dönemde bu sıkıntıların daha da artması kuvvetle muhtemel. Türkiye'nin 'boyun ağrıları'nın sebebi, Soğuk Savaş döneminin sabit parametrelerine uygun olarak geliştirdiği stratejik değerlendirmeleri geçen süre zarfında yenileyememesi... Dünyanın yeniden şekillenme sürecine girdiği 1990'lı yılların başında büyük bir 'tarihi ve coğrafi derinlik'le karşılaşan Türkiye, her ne kadar ''Adriyatik'ten Çin Seddi'ne'' sloganını geliştirdi ise de, yakın çevresindeki mekanlara yönelik 'kuşatıcı' politikaları bir türlü formülize edemedi. Bunda, Türkiye'yi yöneten siyaset yapıcıları kadar bu tür bir siyasi yaklaşıma zihinsel olarak hazır olmayan aydınların ve uluslararası güç dengelerini yakından takip eden bilim adamlarının özgün eserlerle stratejik planlamaya bir katkıda bulunamamasının payı var.

Ancak bu konuda fazla karamsar olmamak lazım. Halihazırda Beykent Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı görevini ifa eden Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun yeni çıkan Stratejik Derinlik adlı kitabı, bu konudaki boşluğu doldurmaya aday telif bir çalışma. Kitap, Türkiye'yi ve yakın çevresini tüm boyutlarıyla tanımlamaya çalışan özgün bir eser. Özgünlüğü ise kitabın yeni bir kavramsal metodoloji kullanılarak kurgulanmasından kaynaklanıyor. Kitabı kendi alanında orijinal kılan bir diğer özelliği ise 'yerli' bir bakış açısına sahip olması. Kendine has sabit bir duruşu olan kitabı ve muhtevasını, Türkiye eksenli olarak Prof. Dr. Davutoğlu ile görüştük.

İkinci kitap Tarihi Derinlik yolda

Stratejik Derinlik kitabı, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun Türkçe yayımlanan ilk kitabı. Dış Haberler Servisi Editörü Mehmet Yılmaz'ın sorularını cevaplayan Prof. Davutoğlu, şimdi 'Tarihi Derinlik' adlı kitabını hazırlıyor.




Kuşatıcı strateji

Türkiye'de, zaman ve mekan idraki yeterince gelişmediği; üstelik tarih ve coğrafyaya bakışta konjonktürel unsurlar daha baskın olduğu için bugün önümüze serilen tarihi ve coğrafi derinliği, Soğuk Savaş döneminde bütün detaylarıyla birlikte görme ve kavrama imkanını maalesef bulamadık.

Stratejik Derinlik adlı kitabınız, Soğuk Savaş sonrası dönemde kendini tanımlama konusunda bocalayan Türkiye için kapsamlı bir kılavuz eser hüviyetinde... Kitabınızı yazarken hedefiniz ne idi?

Kalıcı bir stratejik analizi yapmanın belli şartları vardır. İstikrarlı dönemlerde stratejik analiz yapmak, bir anlamda daha statik bir tepkiyi gerektirdiği için daha kolay; bunalımlı dönemlerde ise bunu yapmak daha zordur. Bunalımlı dönemlerde bazen istikrarlı dönemin aksine çok hissî yorumlara gidilebilir. İstikrarlı dönemlerde sakin kalmak mümkündür; ancak, esas bunalım dönemlerinde sükûnetle bir ülkenin ve bir toplumun kendi potansiyelini değerlendirebilmesi ve yeni şartlara intibak etme noktasında tarihî ve coğrafî perspektifi olan bir yorum getirebilmesi önemlidir. İngiliz stratejisinin ilk tohumları İngiliz İç Savaşı sırasında atılmıştır. Yine Alman stratejisinin daha sonra sistemleşecek ana esasları, Alman birliği süreci içinde ortaya çıkmaya ve tartışılmaya başlamıştır. Hakezâ, Bir Amerikan stratejisine dönük stratejik fikirlerin temel unsurları da Amerikan İç Savaşı döneminde başlamış ve Amerika'nın dünyaya açılmasının hemen öncesinde gelişmiştir.

Türkiye'nin buradan alacağı ders nedir?

Bu bize şunu öğretiyor: Böylesi bunalım dönemlerinde, bunalımı yaşayan ülke içinde sağlıklı ve sükûnetle yapılan tahliller ileriye dönük olarak hem bir yön gösterici olabiliyor hem de pozisyon olarak geçerli sonuçlar ortaya koyabiliyor. Soğuk Savaş sonrasındaki gelişmelere baktığımızda hemen hemen her ülkenin bu süreçten etkilendiğini görüyoruz. Ancak, bazı ülkeler daha fazla etkilendiler. Bunlar, genelde tarihî ve coğrafî derinliği olan ülkeler... Tarihî derinlikten kastettiğimiz şey, konjonktürel şartlar ne olursa olsun, bu konjonktürel şartların ötesindeki unsurları her an içinde ya da çevresinde barındıran ülkeler olmasıdır. Mesela, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan herhangi bir ulus devlet, Soğuk Savaş sonrasındaki gelişmelerden çok etkilenmeyebilir. Bir Tanzanya ya da Ruanda, hatta bir Arjantin ve Brezilya bulundukları bölge ile çok fazla etkileşim içinde olmadıkları için bu tür geçiş dönemlerinde çok ciddi stratejik sarsıntılar geçirmeden bunları atlatabilirler. Ama, Almanya, Türkiye, Çin ve Japonya gibi bulundukları yerde tarihi derinliği olan ülkeler ise böylesi bunamlı geçiş dönemlerinde çok sıhhatli yorumlar yapmak zorundadırlar. Hatta böylesi ülkeler, bunalım dönemlerine girmeden önce bunalımlı dönemlere girileceğini fark edip dinamik gelişmelere hazırlıklı olabilmelilerdir.

Almanya'nın Ostpolitik politikası geliştirmesi bir tesadüf değil öyleyse...

Evet, Almanya'nın 1960'lı yıllarda Ostpolitik'i başlatması bir tesadüf değildir. Bu, çok sonraları Sovyetler Birliği'nin çökmesine giden süreçte Almanya'nın Doğu Avrupa'daki etkinliğini artıran bir faktördü. Bu tür analizlerde alternatif bakış açıları yeterince geliştirilemedi. Böyle bir gelenek de bizde çok az. Ayrıca, burada Türkiye'yi hangi ülkelerle karşılaştıracağımız ve neden böyle bir karşılaştırmanın yapılmasının gerektiği, tarihi derinlik bakımından da çok önemli. Böyle bir dönemde, Türkiye gibi tarihî derinliği olan ülkelerin stratejilerinin çok daha kapsamlı ve kuşatıcı olması gerekir. Nokta değerlendirmeler, tablonun bütününü görmemizi engeller. Metodoloji bölümünde vurguladığımız gibi önce resmi iyi ortaya koymak gerekir. Tasvir, başlı başına yeterli olabilir; ancak onu iyi yapamazsak, onun arka planını ve o tasvirdeki objektif unsurları görebilme şansını kaybederiz. Ana tasvirden sonra açıklama boyutu dediğimiz ve tasvirin içindeki sebep-sonuç ilişkilerini göstermeye başladığımız andan itibaren tarihî derinlik devreye girmeye başlar.

Tarihî derinlik her ülke için geçerli midir?

Hayır, değildir. Türkiye, ancak tarihî derinliği olan diğer başka ülkelerle mukayese edilebilir. Kitapta da görüleceği üzere, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken, Avrasya üzerinde egemen 8 çok-uluslu imparatorluk yapısının var olduğunu görüyoruz. Bunlar, İngiltere, Rusya, Avusturya-Macaristan, Fransa, Almanya, Çin, Japonya ve Türkiye. Bu ülkelerin kendi bölgeleriyle etkileşimlerinde hep benzer problemler çıkmıştır. Türkiye'nin Ortadoğu ve Balkanlardaki sıkıntılarına benzer şekilde Almanya da Doğu Avrupa'da sorunlar yaşamıştır. Bunlar, tarihî derinliğe sahip oldukları için etki alanları kurarlar; bunu başaramazlarsa bu sefer çeşitli problemlerle karşı karşıya kalırlar. Bu durum Japonya, Çin ve Rusya için de geçerlidir. Coğrafi derinlik de tarihi derinliğin bir parçasıdır. Türkiye, herhangi bir Akdeniz ülkesi değildir mesela. Türkiye'yi bir Romanya ya da Yunanistan'dan ayıran en önemli özellik, Türkiye'nin aynı zamanda bir Ortadoğu ve bir Kafkas ülkesi olmasıdır. Almanya'dan farklı olarak Türkiye, bir Avrupa ülkesi olduğu kadar bir Asya ülkesidir de. Nitekim, Karadeniz ülkesi olduğu kadar Akdeniz ülkesidir. Bu coğrafi derinlik, Türkiye'yi jeopolitik bakımdan etkileşim alanlarının merkezine koyuyor. Türkiye ayrıca, insanlık tarihini şekillendiren tüm medeniyet havzalarına makul uzaklıkta olan bir ülke. Mısır, Mezopotamya, Yunan, Akdeniz Havzası, İran Havzası ile bir tür etkileşimi var. Bu, tarihi derinliği olan Türkiye'nin muhtemel katkılarını da artıracak bir unsur. Şimdi bütün bu tabloyu değerlendirdiğimizde Türkiye, hem risklerle karşı karşıya olan hem de büyük avantajlara sahip bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir dönemde avantajları ve bir iddiayı öne çıkarmak; ama bu iddiayı ve avantajları hamasete dayalı hayalperest bir söyleme dökmeden sağlıklı bir analiz yapmaya ihtiyaç vardı. Bizim yaptığımız da bu zaten.

Evet siz bu analizi kitabınızda yapmışsınız; fakat bunu yaparken 'yerli' bir bakış açısı da getirmişsiniz. Bunu nasıl sağladınız?

Bu tür çalışmalara giren her bilim adamını bekleyen bir risk var. Onu ben kitabın önsözünde belirtmeye açılıştım. Siz bir nehrin içinde akıyorsunuz, o nehrin bir parçasısınız ve o nehri değerlendiriyorsunuz. Şimdi böyle bir durumda eğer siz nehrin akışına kendinizi çok kaptırırsanız bilimsel sorumluluk alanını daraltır, objektif bir değerlendirme yapamaz hale gelirsiniz. Olguları, olduğundan daha büyük ya da daha küçük gösterirsiniz. Ya da tersini yaparak, bilimsel bir analiz yapıyorum, düşüncesi ile nehrin ruhuna ve akışına yabancılaşırsınız. Yerliliğinizi kaybettiğiniz için de bu kez ahlâki sorumluluk alanı daralmış olur. Şimdi, bir düşünür ya da bir aydın belli bir tarihe ve mekana aidiyet hissi içindedir. Bir Amerikalı, uluslararası ilişkileri değerlendirirken bir Amerikalı perspektifi ile olayı değerlendirdiği zaman, yaptığı analiz bir değer ifade eder. Henry Kissenger'in 'Diplomasi' kitabının her bir sayfasına bir Amerikalının bakış açısı yansır. Bu duruşu biz geliştiremediğimiz için kendi toplumumuz için anlamlı olan ve evrensel anlamda da bir değer ifade eden teoriler üretemiyor; telif eserler yazmada sıkıntı çekiyoruz. Öylesine bir benlik kurmamız lazım ki, bu evrensel anlamda bakıldığında objektif bir resim ortaya koysun. Herkes bu resmin doğruluğu konusunda ittifak etsin; resimde bir abartı olmadığını fark etsin. Kendi toplumunuza döndüğünüzde de, onlara bir anlam ifade etsin. Bir anlamlandırma çerçevesi oluştursun. İnsanlar buradan çıktığı zaman olaylara bir aidiyet hissi ile baksınlar.

Aidiyet hissi ile neyi kastediyorsunuz?

Aidiyet hissi temel bir meseledir. Bakınız, bir şeyi anlamak için önce durmak gerekir. Duran insan anlar. Statiklik anlamında söylemiyorum bunu... Bir şeyin anlamdırılabilmesi için de insanın bir duruşunun olması gerekir. Bu anlamda kitapta, bu topluma, bu medeniyet ve kültür havzasına ait olan bir bakış açısı sergilenmeye çalışıldı.

Eseri özgün hale getiren unsurlardan biri de kitabın belli bir kavramsal çerçeve içinde olması... Niçin buna ihtiyaç duydunuz?

Kitapta mümkün mertebe belli bir kavramsallaştırma çerçevesi oluşturmaya çalıştık. Çünkü, buna bir yöntem olarak ihtiyacımız vardı. Stratejik Derinlik, derken salt coğrafi bir derinliği kastetmiyoruz. Açıklamadan, anlamaya geçmek lazım. Anlamak için stratejik aktörlerin, var olan kavramsal dünyasına nüfûz etmek gerekiyor. Bir Alman stratejisini anlamak için, Almanların merkez konum olarak adlandırdıkları Mittellage kavramını anlamak icap ediyor. Bir Amerikan stratejisini kavramak için onların Rimland dediği terimi bilmek gerekiyor. Dolayısıyla anlamak için, var olan kavramları kullanmayı gerekli görüyorum. Ayrıca, anlamlandırma yapabilmeniz için kendi kavramlarınızı geliştirmeniz de gerekiyor. Var olan kavramlarla anlayabilirsiniz; ancak anlamlandırma, kendi kavramsal çerçevenizi oluşturmanızı gerekli kılıyor. Mesela kitapta, sınır, hat, ön hat, havza ayrımlarını yapıyoruz. Hemen hemen birbirine yakın anlamları ile kullanılan bu kelimeler arasındaki kavramsal farklılıkları tanımlamaya çalıştık; ki Türkiye'nin şu an geçerli olan sınırları ile sınır ötesi etkinlik alanları arasında açıklayıcı bir kavramsal bütünlük ve tutarlılık oluşturabilelim. Türkiye'nin yakın kıta havzasında, kıtalararası etkileşim bölgeleri diye bir kavram türetmeye çalıştık. Türkiye'nin Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu bölge politikaları olarak bilinen siyasetini, yakın kara havzası diye tanımlayarak ortaya koymaya çalıştık. Yine Türkiye'nin deniz politikasını yakın deniz havzası diyerek, Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz, Basra ve Hazar havzası içindeki etkileşim alanlarını göstermeye çalıştık. Yakın kıta havzası kavramı ile Türkiye'nin Asya derinliğini, Avrupa açılımını ve Afrika eksenini göstermek istedik.

Kitapta öne çıkan kavramlardan birisi de zaman ve mekan idraki ile ilgili... Bu kavramı biraz açabilir misiniz?

Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin tarihi mirası ve mekanı, bir anlam ifade ediyordu. Bu, Rusların güneye inmesini önleyen bir engeldi. NATO belgelerinde geçen ifadesi ile Türkiye, bir Turkish Barrier (Türk engeli) idi. Doğu Anadolu'daki dağlar bu engelin unsurları olarak görülüyordu. Aynı mekan Soğuk Savaş sonrasında bir engel olmaktan çıktı ve Kafkas ötesi alanlarla doğrudan ilgilenen bir ülkenin unsurları haline geldiler. Eskiden Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki sınır, Türk-Sovyet sınırı değil de NATO-Varşova Paktı sınırıydı. Aşağıda bizim güneydoğu projemiz, onun güneyinde Musul petrol alanları, daha aşağıda da Basra bölgesi vardı. Bunlar sanki birbirinden kopuk alanlar gibiydi. Ama şimdi Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile Kuzey Kafkasya'daki petrol geçiş bölgesi, Güney Kafkasya'daki petrol havzaları, Türkiye'deki su kaynakları, Musul petrolleri ve Basra petrolleri arasında bir mekan sürekliliği doğdu. Aynı şekilde, Bosna, Makedonya, Batı Trakya, Doğu Trakya arasında da bir mekan sürekliliği doğdu. Eskiden görülmeyen bu mekan sürekliliği perdenin kalkması ile birden ortaya çıktı. Dolayısıyla, bir ilim adamı ya da halk, zaman ve mekan idrakini elde ederse, konjonktürel olarak önüne serilen sınırların ötesini de görme kapasitesi kazanır.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.