|
Ahmet Turan ALKAN
| |
Kalemle
|
Başka borsalar!
Britannica'nın tarifi aynen şöyle: "Sayı, ölçü veya ağırlıklarına göre belirlenebilen mislî eşyanın, devletin müsaade ve kontrolü altında ve özel hukuk kuralları çerçevesinde alınıp satıldığı, ticarete mahsus yer". Mislî'den kasıt "fiyatta büyük bir fark olmadan benzeri bulunabilen" demek.
Yani rekabete açık, emtia cinsinden değerlerin alınıp satıldığı yer anlamına geliyor borsa. Türkiye, borsa fikrine tamamen yabancı değil; 1873'te "Dersaadet Tahvilat Borsası" kurulmuş; daha evvel aynı fonksiyonu Loncalar kısmen yerine getiriyor fakat İMKB adıyla tanınan borsanın Türkiye'nin tansiyonunu tayin eden merci haline gelmesi o kadar uzaklara gitmiyor; topu topu on yıllık bir hadise.
Sadede gelelim; Türkiye'de ne akl-ı selim, ne kamuoyu, ne de fıkhî tabirle "icmâ-yı ümmet" dediğimiz kıstaslar şu İMKB kadar müessiriyet ve itibar kazanamadı. Bir bakanın, bir başbakanın öfke veya psikolojik panik halinde söylediği sözler, şu bizim meşhur borsanın anında tepki vermesine yol açabiliyor; tamamen aynı konuda yazılmış kitapların, ilmî izahların ve hatta kamuoyu baskısının borsada beş paralık "in'ikas" uyandırmayışını neyle izah edeceğiz? Bu haliyle İMKB, kanser veya verem gibi derin illetlerden ziyade basit yürek çarpıntılarına karşı hassas bir sismografa benzetilebilir. İMKB, sadece belli sayıdaki siyasi ve iktisadi aktörün moral vaziyetine endeksli haliyle bizim için lüks kalıyor; meselâ bir dekanın Kur'an dersinde piyanoyla millî marş öğretmeye kalkışması veya yargı erkini temsil eden bir yüksek bürokratın yasama niteliğinde beyanatlar vermesi veya bir bakanın Cumhurbaşkanı'na anayasa fırlatması veya devletin kendi hapishanelerine Estergon Kal'ası'na girer gibi nice zayiat uğruna duhûle kalkışması İMKB endekslerinin duyarlık alanına girmiyor. Bir milletvekilinin cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan bir başka milletvekilini dövmeye kalkışması, bir bakanlıkta çalışan yüksek bürokratların yolsuzluk ithamı sebebiyle neredeyse kaafile halinde hakim karşısına çıkarılması, polisin görevli olduğu mahallerde jandarmanın operasyonlar sürdürmesi, askeri mahkemelerin düşünce suçlarını yargılaması hatta pek belirgin bir iktisadi anlam taşıması gereken bürokrat-siyasetçi-işadamı işbirliği ile bazı bankaların güpegündüz soyulması bile İMKB'nin kılını kıpırdatmıyor ama yabancı sermayedarları ürkütebilecek en küçük bir kıpırtı, İMKB endekslerinde vahşi sıçrayışlarla yankılanıyor ve her endeks kıpırtısı, toplumun tamamına yönelik bir zarar olarak hesaba geçiyor.
Bizim başka borsalarımız da olmalıydı ve İMKB endeksleri, bu borsaların endeksleriyle paralel işleyebilmeliydi: Mesela hükümetin güvenilirliğini ve meşruiyetini saat başı yansıtan bir "Siyasi Doğrular Borsası", meselâ milletin genel kanaatlerini günü gününe muktedirlerin burnuna dayayan bir "Toplumsal Değerler Borsası", meselâ kimsenin yaptığını kâr bırakmamak esasına dayalı bir "Milletlerarası Ahlâk Borsası" vesaire.
Birlikte yaşamak için son derece gerekli esasların tahtaya yazıldığı bir borsamız yok. Toplumsal dirlik ve düzenliğimizi ihlâl eden hadiseleri, şahısları, yanlışları ve doğruları anında değerlendirecek bir ödül-ceza mekanizmasından mahrumuz. Beş senede bir tekrarlanan seçimlerde alınan vekalet, beş yıl boyunca işlenen şenaat ve ahmaklıkların yükünü ölçmek ve tartmak hassasiyetinden uzak. 70 milyon kişilik bir topluluğun kanaatleri, İMKB endekslerini kımıldatan duyargalar kadar kıymet-i harbiye ifade edemiyor.
Liberal Demokrat Parti'nin "yayınlanmış en iyi yalaka haber ve yorum" konusunda açtığı yarışmayı, bir anlamda "kendi borsanı kendin inşa et" teşebbüsünün ilk adımı olarak görüyor ve destekliyorum; biz önemini fark edinceye kadar hiç kimse bizim değer yargılarımıza kıymet-i harbiye atfetmeyecektir. Bir topluluğun millet haline gelmesi, şarkıyla, marşla, nutukla değil ancak kendi değerlerinin borsasını inşasıyla mümkün olur.
Bu teşebbüs LDP'nin medyada sütun bulma gayretleri çerçevesinde değerlendirilemeyecek kadar önemli göründü bana: Okuyucularımdan bu "en iyi yalaka haber" yarışmasına katılmalarını rica ediyor (yarisma@ldp.org.tr) ve neticeyi merakla bekliyorum; bakarsınız neticede bu toplum kendi borsasını inşa etmenin yolunu öğreniverir.
t.alkan@zaman.com.tr
|
Mahmut ÇEBİ
| |
Yayıncının Notu
|
Ulukışla'dan Anadolu'ya
Kampanyalar hayatımızın bir parçası haline geldi. Yine ve yeniden Anadolu yollarındayız. Bu seferki durak İç Anadolu. Niğde, Karaman, Ereğli ve Konya hattında bir kez daha, halleşip dertleşerek, bütüne ulaşma ve bir olmaya çabalıyoruz.
Gidenler de memnun, karşılayanlar da... Gözlerdeki ışıltı, gönüllerdeki heyecanla buluşunca sohbetlere ayrı bir güzellik siniyor. Geçmiş ve gelecekte zamanı yakalamaya, zamanın problemleriyle ZAMAN'ı anlatmaya, ilden ile, mekandan mekana geçen koşuşturma içinde zamanı en tasarruflu şekilde kullanmaya ve sorularla bunalan zihinleri aydınlatmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce...
Kriz sohbetlerin ana mevzuu... 'Ne olacak?' endişesi ve 'Kim, nasıl düzeltecek?' soruları her zihne sinmiş durumda. İşin başa düştüğü, kurtarıcı beklemek yerine kurtarmak için bizzat çabalamak gerektiği kanaati ise daha bir kuvvetle seslendiriliyor. Fertlere bel bağlayanlar olsa da, toplu düşünenler daha büyük bir yekun tutuyor. "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır." sözlerinin ifade ettiği değişmeyen gerçek daha bir anlaşılır olmuş. Ümit, ümitsizliğin düştüğü bataklıktan boy uzatıyor, gonca veriyor. Bugünün garipliğine karşılık, yarın Anadolu'nun o muhteşem enginlikteki bağrında adeta bir anne şefkatiyle korumaya alınmış gibi... Bu vesileyle bizler de, Ekrem Dumanlı'nın, kartal bakışlı'dan naklen, çok güzel vurguladığı azim, irade ve güven dolu cümleyi daha bir cesaretle söylemeye başlıyoruz: "Allah bu memleketi sahipsiz bırakmayacak!"
RÜZGÂRA KAPILMAYAN YAYINCILIK
Son zamanlarda manşetlerimiz dikkatlerinizi çekmiştir. Ankara'nın bitmek tükenmek bilmeyen kısır çekişmelerini ikinci plana aldığımızı sizler de fark etmişsinizdir. Yürütmenin yargıyı takmamasını, insanımızın neden vergiden kaçındığını, onca genelgeye rağmen hayata geçirilemeyen tasarruf komedisini dikkatlerinize sunduk. RTÜK yasa tasarısının herkesi ilgilendiren ürkütücü boyutlarını tüm detaylarıyla manşetlerimize taşıdık. İsimlere takılan yolsuzluk olaylarında "canbaza bak" diyenlere aldırmadan yeni bir bataklık olan mazottaki kirli oyuna vurgu yaptık. Hem RTÜK, hem de Doğu ve Güneydoğu'yu komple ilgilendiren mazot haberlerimiz büyük yankı uyandırdı. Bilhassa mazot haberlerine çok olumlu tepkiler aldık, dertlerine tercüman olduğumuz on binlerce insanımızın memnuniyeti ve hayır duası bizlere de büyük moral verdi. Bu vesileyle bize bu mutluluğu yaşatan arkadaşlarımız Mustafa Özge, Turhan Bozkurt, Hakan Yılmaz, Erkan Acar, Murat Aydın, Ahmet Bıyık ve diğerlerine teşekkür ediyorum.
GERÇEKTEN FARKLI GAZETE
Daha önce çok satan bir gazetede yayın yönetmenliği yapan, şimdilerde ise yine çok satan bir gazetede köşe yazarı olarak gazeteciliğe devam eden mesleğin saygın isimlerinden bir kişinin ZAMAN için söylediği çok anlamlı cümleyi de sizlerle paylaşmak istiyorum: "Siz gerçekten farklı bir gazetecilik yapıyorsunuz. Pek olaylara karışmıyor gibi duruyorsunuz; ama uzun vadede çok iyi tavır koyuyorsunuz. Ve duruşunuz çok sağlam."
Sevilmek herkesin hoşuna gider. Sevdiğiniz şeyin, başkaları tarafından da sevilmesi ise çok daha hoştur. Gazetemizin artan bir oranda sevilmeye ve okunmaya başladığını abartıya kaçmadan söyleyebilirim. Yıllardır sürdürülen sabrın meyve verdiğini görmek ve anlaşıldığını hissetmek gerçekten güzel. Gittiğim sohbetlerde "ZAMAN'ın hangi gazeteye benzemesini istersiniz?" diye soruyorum. "Size örnek gösterilecek bir gazete yok, siz kendi örneğinizi kendiniz oluşturacaksınız, ki sizden sonrakilerin örneksiz kalmaması için..." diyen uzmanı haklı çıkaracak bir sessizlik, cevap olarak önümüze konuyor.
ZAMAN'IN SINIRLARI ÇİZİLEBİLİR Mİ?
Bu vesileyle bana geçtiğimiz hafta yukarıdaki başlıkla Kazakistan'dan gelen bir maili sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Elbetteki hayır. Henüz çocukluğumda babamın yeni kardeşiniz diyerek tanıttığı ZAMAN diğer kardeşlerim içinde en vefalısıydı. Büyüdüm... Okumak için gittiğim her yerde o yanımdaydı. Ben ülkemden binlerce kilometre uzağa giderken annemin gözyaşları bile arkada kalmıştı. Yapayalnız kalacağımı hissettiğim an ZAMAN'ım yine yanımdaydı. Şekli şemali değişmişti; ama ruhuyla-hissiyatıyla hep aynıydı. ZAMAN'ın buralarda nelere vesile olduğunu bilseniz, ZAMAN için konuşmanın, onu anlatmanın zorluğunu bir kez daha, bir kez daha yaşardınız.
Ülkemize ait konuları büyük bir titizlik ve sadelikle ifade eden ZAMAN, Türkiye'mizin tanınmasında çok büyük roller oynuyor. Okuduğum üniversitede profesörler "Türkiye'nin gazetesi" olarak adlandırıyor ZAMAN'ı... Daha sonra kendi memleketlerine ait her türlü meseleye sahip çıktığından dolayı, konusuna göre ödevler veriyorlar ZAMAN'ın sayfalarından. Gurbette iki kelime ağzımdan dökülürken, gözlerimle ortaklık yapar, heyecanlanır, bambaşka bir hissiyata bürünürüm. Birincisi, hasreti yüreğimde coşkun "VATAN", ikincisi ise kağıttan bir sine "ZAMAN"!.. Ülkemizin zor durumlar yaşadığı bu dönemlerde dürüstlüğünüzden taviz vermediğiniz için tebrikler, başarılar sizlerle olsun..." Sümeyra Avcı-ALMATI
Daha güzel ZAMAN'larda buluşmak dileğiyle...
m.cebi@zaman.com.tr
|
Mehmed NİYAZİ
| |
Tahlil
|
Medya ve mafya
Nedendir bilmiyorum; ama dürbünün ters tarafından baktığımız kesin. Hiçbir ülkede suçluların durumunu kurtarmak için kanun yapılmaz. Bunun anlamı, bu kişiler güçlü insanlardır; kanuna uymazlar; öyleyse biz onların durumunu kanuna uyduralım demektir.
Birileri yürürlükteki RTÜK Kanunu'nu çiğnemişler; onlar mahkum olacakları yerde, yüce Meclis'imiz onların durumunu legalize etmenin yollarını arıyor. Bu mantığa hukukta yer bulunabilir mi? Hukuka cinnet geçirtmek başka nasıl olabilir? Adam öldürmeyi meslek haline getirmiş bir insanın önüne geçilemiyor gerekçesiyle, adam öldürmeyi meşru kabul etmekle bunun arasında ne fark var?
Demokratik rejim iletişim araçlarının eseridir.
Halkın devletin işlerinden haberi olacak ki; sağlıklı oy kullanabilsin. Bunun için önce halkın medyaya güvenmesi gerekir. Duyduğundan, okuduğundan şüphe eden, doğru karar verdiğinden nasıl emin olabilir? Bir gazetenin anketine göre, vatandaşlarımızın yüzde 78,4'ü medyamıza güvenmiyor. Herhalde şu satırları okuyanların arasında güvenen varsa, onlar da güvenlerini yitirmişlerdir. "... Kapitalist sistemde tekelleşmenin doğal bir gerçek ve hatta sistemin hem en büyük itici gücü, hem de en büyük zaafı olduğunu kabul ve ilan etmek zorunda! Bu gerçeğe göre, kapitalist sistemin olası zararlarından korunmak için cari RTÜK Yasası'nın yaptığı gibi, kapitalist sistemin tekelleşme eğilimine engel olmaya kalkmak veya onu yok saymaya soyunmak gerçekçi olmuyor, hatta sistemi daha başıboş hale getiriyor." Bu saygıdeğer yazar, televizyon kanallarının yıllık reklam gelirlerinin 450 milyon dolar civarında olduğunu, sadece Türkiye genelinde yayın yapanların ayakta kalmaları için 800-850 milyon dolara ihtiyaç bulunduğunu belirtiyor.
Tabii bu allame yorumcunun gelişmiş ülkelerde
tekelleşmeyi önleyen kanunların olduğunu, sağlıklı rekabet ortamının oluşturulmaya çalışıldığını nasıl unuttuğunu da anlamak mümkün değildir.
Liberal bir ülkede sanki "sen, sen şu işi yapacaksın"gibi bir zorunluluk varmışçasına mantık yürütmeye ne demeli! Televizyon kanalının geliri giderini karşılamıyorsa, sahibi kapatır. Başka işlere bakar.
Kanallar azalınca reklamlar pahalanır; televizyonculuk da cazip hale gelir. Sonra dünyanın hangi ülkesinde magazin programı yapan, bilmem kaç profesöre maaşını ödüyorum diye hava atabilir? Elbette bu hovardaca para dağıtma zararı getirecektir; milletin sırtından mı onları çıkaracaklar?
Liberalizm sınırsızlık ve hoyratça yaşamak değildir. Hürriyeti ihtiva eden her rejim dengelerin üzerine oturur. Bu tip sistemlerde nasıl devlet kendini frenleyip, fertlerin hürriyetini garanti altına alıyorsa, güçlülere karşı da o fertleri korumak zorundadır. Demokrasi evrensel kurallara kavuşmuş bir rejimdir. Bazı milletler bizden çok önce bu rejimi tatbike başladılar; nimetlerini, külfetlerini, nelere dikkat etmeleri gerektiğini bizden daha iyi biliyorlar. Onların tecrübesinden yararlanmak aklın yoludur. Onlar kısıtlama getirirken, tekelleşmenin önünü açmaya çalışmanın mantığı yoktur. İnsan, her yerde insandır; eğer metafizik dünyası uyandırılıp, iç denetimi devreye sokulmamışsa, nefsi ön plana çıkar. Hele bu insan pozisyon itibarıyla cazip bir noktada ise, kendisine yontması gayet tabiidir. İlk defa "medya" kelimesini rahmetli hocamız İzzeddin Şadan Bey'den duydum. Ünlü Freud'un yanında travay yapan hocamız, Avrupa'da şöyle bir tekerleme var, derdi:
"Medya ile mafya, ikisi de beş harflidir. İkisi de 'M' harfi ile başlar, 'ya' hecesiyle biter. İkisi de başkalarını hedef alır. İkisi de kurallarını kendi
koyar; mafya kurallarına her zaman uyar; medya işine gelince uyar."
Daha dün "Dördüncü değil, birinci gücüz" diye haykıran bu insanları zaptedilmez duruma getirmenin anlamı nedir? "Biz Ulus gazetesini okuya okuya ihtilal yaptık" sözü demokrasinin basınımızın nezdindeki değerini bizlere anlatmıyor mu? Medyamızın son dönem buhranlarımızdaki rolünü bilen sayın milletvekillerinin tutumları ciddi şüphelere sebep olmuyor mu?
Demokratik rejimi devam ettirmek istiyorsak,
Meclis'imiz ve medyamız halkımızın nezdinde güvenilir olmalıdır. Aksi takdirde rejimi ayakta tutmamız mümkün olmaz. Aslında bunlara güven kalmadıktan sonra rejimi ayakta tutmaya gerek de yoktur.
m.niyazi@zaman.com.tr
|
Güntay ŞİMŞEK
| |
Beşinci Yol
|
Yasalı kriz bahane...
Devlet Bakanı Yüksel Yalova'nın istifasına sebep olan Tütün Yasası'nın arkasındaki sis perdesi tam olarak aydınlanmış değil.
MHP'li bakanların benzeri eleştiriler yapmasına rağmen istifaya zorlanma yolunda bir handikapla karşılaşmamalarına rağmen, Yalova'ya kapının bu kadar kolay gösterilmesinin arkasında başka gerekçeler olabilir mi? ANAP'ı tahlil edince değişik hesapların, sebeplerin olduğu ortaya çıkıyor.
Koalisyon hükümetinin kurulduğu ilk günlerde de benzer bir tartışma Yılmaz ile Yalova arasında yaşanmıştı; ancak iktidarlı günlerin tazeliği sebebiyle zayiatsız atlatıldı. Yılmaz, son kertede önüne gelen fırsatı ise kaçırmak istemedi.
Yüksel Yalova ile Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz arasında kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden Türk Telekom'un özelleşmesiyle ilgili çıkarılacak yasada acele edilmemesi mihenk taşıydı. Yalova, -Yasa çıkarmada acele edilmemesi gerekir' diyen Öksüz'ü eleştirirken, kendisi "Tütün Yasası'nın oldubittiye getirilmesine müsaade etmeyeceğim"' açıklamasıyla bir çelişkisini ortaya koymuş oldu.
Sadece Yalova değil, birçok bakanın aynı çelişkili tavırlarla koltuklarını doldurdukları da söylenebilir. Ve kabinedeki çoğu bakanın parti, iş çevreleri, seçim muhiti gibi menfaat halkalarından uzaklaşıp ülke çıkarlarını göz önüne alacak hassasiyeti göstermediği ortada.
MHP'nin buğday fiyatında dayatması, Yalova'nın tütün için feryat etmesi bakanların hâlâ daha selden kütük kapma yarışında olduğunu gösteriyor. Hükümetin en etkili ve içine düşünülen krize en genel bakan dördüncü ortağı ise her ufacık ayaklanma hadisesinde biraz daha güçlenip iktidara yaklaşıyor. Tam zamanıyken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın da Devlet Bakanı Kemal Derviş'e bağlanmasından başka yol görünmüyor. Hatta siyasi iradeden uzak bir yapıya kavuşturulması en ideali.
Emlak Bankası'ndan sonra Yalova'ya bağlı bulunan Vakıfbank'ın da Derviş'in kontrolüne geçmesi yönünde girişimler olduğu, hatta Yılmaz ile Yalova'nın aralarının açılmasında Vakıfbank'ın önemli rolü olduğu belirtiliyor. Bayındır Holding başta olmak üzere ANAP'a yakın diğer grupların Vakıfbank'la dikkat çeken ilişkileri söz konusu.
Bir başka husus ise, Yılmaz'ın görevden aldığı kişilere Yalova'nın sempatiyle bakması.
25 Nisan'da bu sütunda yer verdiğimiz yazımıza Vakıflar'dan da sorumlu olan Yalova'dan bir açıklama gelmedi. Danışmanları, müşavirleri ve Vakıflar genel müdürü de kulak üzere yatmayı tercih etti. Anlaşıldığı gibi Ümit Utku'dan bahsediyoruz. Önceki yazımızdan Yalova'nın yerine gelecek olan yeni bakanın, İçişleri Bakanı Tantan'ın ve sizlerin haberdar olması için küçük bir alıntı:
-Ümit Utku kamuya yararlı olabilmek için bildiğimiz üslubuyla çalışmaya devam ediyor. Türk Kardiyoloji Vakfı'nın yönetim kurulu üyesi olarak Florence Nightingale Hastaneleri'ne yön veriyor.
Vakıflardan sorumlu Devlet Bakanı Yüksel Yalova'da Ümit Utku dosyasının bulunması kanun gereği. Belki bu dosya Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ı da tatmin edebilir. Şöyle ki: Tempo'nun iddialarına göre 11 milyar dolar kayıp. Fakat Eyüp Kemerburgaz tapu kayıtlarında ise Kemer Country'deki 3 villanın adresinde Ümit Utku'nun yakınları yer alıyor.
Birinci fazda, Mimarsinan Cad. 61 nolu villa eşi Mübeccel Ayten Utku'ya, 63 nolu villa kızı Nilgül Utku ve 65 nolu villa oğlu Menderes Utku adına kayıtlı. Her birinin değeri 1,5 milyon dolar civarında. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarında bu mal bildirimleri yer alıyor mu?'
Merak edip sorduk, yetmedi Yalova'yla bizzatihi anlattık, yine cevap alamadık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan da, Hürriyet'ten Yalçın Bayer'in Utku'yla ilgili uyarılarına kulak tıkamayı tercih edenlerden.
ANAP ya da Okuyan'ın, Yalova'nın, İçişleri Bakanı Tantan'ın Utku ile nasıl bir bağlantısı olabilir ki, korumayı tercih ediyorlar?
g.simsek@zaman.com.tr
|
Ahmed ŞAHİN
| |
Sohbetler
|
Peygamberlerin dünya büyüklerinden farkı
Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle okuyucularımın dikkatine vermek istediğim mühim bir konuyu arz etmek istiyorum bugün.
Bu sebeple diyorum ki, tarihler, geçmiş dünya büyüklerini, meşhur kumandan ve kahramanları anlatmış, hatta mübalağaya varan yorumlar da yapmışlardır. Ancak peygamberler bundan müstesna kalmışlardı. Çünkü hiçbir tarih, hiçbir beşer peygamberlerin zatlarını tam olarak izah edip anlatma güç ve kuvvetine sahip olamamışlardır. Sebebi, peygamberlerin diğer dünya büyükleri gibi tek şahsiyetli olmayıp ayrıca bir de resullük şahsiyetlerinin bulunuşudur.
***
Evet, peygamberlerin, hususiyle Resul-i Ekrem Hazretleri (sas)'nin hayatı, binlerce cilt siyer ve tarih şeklinde yazılmış, fakat hiçbirinde de hakiki hüviyeti aksettirilmeye muvaffak olunamamıştır.
Akla gelen soru: Yazarların ehliyetsizliğinden, mevzuun ulviyetini takdirsizliklerinden midir?
Hayır! Peygamberler, diğer tarihî lider ve dünya meşhurları gibi, tek şahsiyetli değildir de ondan!
Çünkü, hayatı yazılan diğer beşeri liderler, meşhur kumandan ve feylesoflar; sadece bizim gibi birer kul ve beşerdirler. Gerçi peygamberler de, aynen bizim gibi birer kul ve beşerdirler. Lakin, bu müşterekliğimizden ayrı olarak, onlarda bir de resullük şahsiyeti, peygamberlik hüviyeti vardır.
İşte dikkatinize arz etmek istediğim özellik de burasıdır. Zaten, peygamberi, diğer dünya büyüklerinden üstün kılan hususiyeti de, bu risalet tarafı, peygamberlik vasfıdır.
Tarih ve siyerler, işte bu vasfı anlatmakta güçlük çekmekte yahut yüksek risalet şahsiyetini gerektiği ehemmiyette okuyucunun dikkatine verememektedir. Bu itibarla, peygamberlerin sadece beşeri hayatını anlatan tarihleri okurken "İşte peygamber bundan ibarettir" dememek lazımdır.
Nitekim tarihten, Peygamberimizin hayatını okuyan kimse, O'nun da bizim gibi acıktığını, yokluk ve mihnet çektiğini, düşmanlarının eziyet ve zulmüne uğradığını, icabında kendi evinde bile hanımlarıyla tartışıp huzursuzluklara maruz kaldığını okuyunca bu halleri basit görüp Resulüllah'a sevgi ve muhabbeti sarsılmaması için, derhal şöyle bir muhakeme de kurması gerekir:
Bu gibi beşeri tavırları, Peygamberin imam ve önderi olduğu insanlığa, örnek tavır ve hareketlerdir. Yoksa Peygamber bundan ibaret değildir. Çünkü beşeri mevzularda böyle mahrumiyetlere müptela olan Resulüllah; icabında berk sür'atinde Burak'a binerek, bir gece içinde bütün semaları dolaşıp Hazret-i Cebrail'in bile geçemediği yerleri geçmiş, huzur-u izzete varıp Cenab-ı Rabbü'l-Âlemin'le görüşmüş, aynı gece içinde tekrar Mekke'deki makamına dönerek hiçbir insanın muktedir olamayacağı mucizelere mazhar olmuş.
Zamanı gelip hikmeti icab edince Rabbimiz O'nun parmaklarından çeşmeler gibi sular akıtmış, oturduğu bir kişilik sofrada yüzlerce kişi karnını doyurup kalktığı halde, sofradaki bereket yine kaybolmamıştır.
İşte tarih ve siyerden, Peygamberin beşeri hayatını okuyan kimseler; O'nun beşeri hallerini, resullük ve nebilik vasfına ait binlerce mucizeleriyle birleştirerek okur, ikisini birlikte düşünerek Peygamber'i tanısa hürmetsizliğe düşmez. Peygamber de diğer dünya kaşif, mütefekkir ve dahilerinden biri gibidir demekten kurtulur.
Şayet böyle yapmaz da, Resulüllah'ın sadece beşeri tavırlarını dikkate alır, binlerce mucizelerini hiç hatırlatmazsa; bu takdirde hürmetsizliğe düşebelir, Peygamber'i de tarihin kaydettiği diğer dünya dahileri gibi sanabilir.
Bu bakımdan Peygamber'in hayatını yazıp okuyanlar, O'nun resullük şahsiyetinin delili olan binlerce mucizelerini de yazıp okumalı, mucizelerle beşeri hayatını asla ayırmamalı, birlikte düşünmelidir.
***
Bu mühim konuyu bütün cihetleriyle tatmin edici şekilde okuyabilmek için Risale-i Nur Külliyatı'ndan 19. Mektub olan Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi'ne bakmakta fayda vardır. Konunun özelliğini kolayca kavramak mümkündür orada.
a.sahin@zaman.com.tr
|
Mehmet Ali YILDIRIMTÜRK
| |
Panorama
|
Çatlak sesler
Mayıs; acil yasaların bir bir çıkartıldığı, niyet mektubunun kabulü ile, 3,9 milyar dolarlık IMF kredisinin MB'ye girdiği ve piyasalarda istikrarın sağlandığı bir ay olarak tamamlanırken; ay sonunda bazı çatlak seslerin yükselmesiyle istikrar bir anda gitti, geldi.
Krizlerin ardından hassas terazi haline gelen para piyasaları, en küçük istikrarsızlık rüzgarından etkilenir oldu. Piyasaların bu hassaslığından yararlanmak isteyen kriz senaristleri de yoğun çalışmalarına devam ediyorlar. Kimilerine göre 3'üncü kriz patlayacak, dolar bilmem kaç liralara yükselecek, hükümet şöyle olacak, filan zamanda seçim olacak.. daha bir sürü senaryolar. Peki bunlar olursa kime ne fayda sağlayacak merak ediyorum. İyi dilekler neden bizden uzaklaşıyor? Krizden çıkma konusunda bizler niçin G.Kore insanı gibi hareket edemiyoruz?
Ülkede bazıları krizden etkilenmedi. Bazılarının yaşamları zaten hep krizli. Bazıları ise idare edenlere inanmanın bedelini ödüyorlar.
İhracat ve turizm gelirleri; bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında belirgin bir artış görülüyor. Finans kesimindeki sorunlar ne kadar hızlı çözülebilirse, reel ekonomiye yansıması o kadar çabuk olacaktır. Bu hassas ortamda önce idare edenler, sonra biz idare edilenler bin düşünüp bir konuşmamız gerekiyor.
Dolar yerini sevdi
ABD ekonomisi durgunluktan çıkma sinyalleri veriyor. Hafta sonunda açıklanan işsizlik verileri de bunu doğruluyor. Geçtiğimiz eylül ayından sonra ilk kez işsizlik oranında gerileme oldu. Japon Yeni'nin yükselişinden euro olumsuz etkilendi. ECB Başkanı Wim Duissenberg'in euroya yeni bir müdahale gerekmediği yönündeki açıklamaları gibi gelişmelerden dolar destek buldu. Haziran sonundaki FED toplantısında yeni bir faiz indirimi bekleniyor.
Haftalık seyirde dolar/mark paritesi 2,2762'den 2,3130 seviyesine yükseldikten sonra hafta sonunda 2,3059 oldu. Kısa vadede dolar/mark paritesinin 2,33 ve 2,37'de dirençleri 2,30 ve 2,25'te destekleri bulunuyor. Euro/dolar paritesi de 0,8593'ten 0,8457'ye geriledi. Haftayı 0,8462'den tamamladı. Böylece euro, son 6 ayın en düşük değerinde bulunuyor. Euro/dolar paritesinin 0,80 seviyesine gerilemesi halinde 6-9 ay içinde, euro bölgesi enflasyon oranının yüzde 4 olması bekleniyor.
Geçen haftaki yazımda, bankaların ay sonu dövizde açık pozisyon kapatma amaçlı alımlar olabileceğini belirtmiştim. Nitekim geçen haftaya sakin başlayan döviz fiyatları, kademeli yükselişini ay sonuna kadar sürdürdü. Ayrıca daha sonra istifa eden devlet bakanının Tütün Kanunu konusundaki açıklamalarıyla da serbest piyasada dolar 1 milyon 200 bin liraya kadar yükseldi. Ayın ilk gününde piyasaların sakinleşmesiyle dolar gerileyerek haftayı 1 milyon 150 bin liradan tamamladı. Mark ise 486 bin liradan, aynı şekilde 520 bin liraya yükseldi. Hafta sonunda 499 bin liradan işlem gördü.
Bu hafta bankaların borç swapı konusunda Hazine'ye sunacakları teklif ve bu konudaki gelişmeler döviz fiyatlarında belirleyici olacaktır.
Altın sustu
Geçtiğimiz haftalarda dış piyasalarda hızla yükselen altın fiyatları, gelen satışların etkisiyle gerilemesini, geçen hafta da sürdürdü. Teknik olarak 282 dolar/ons desteğinde tutunamayan altın, geride kalan haftada 265 dolar/ons'a kadar geriledi. Haftayı 267 dolar/ons'tan tamamladı. Altın, doların güçlenmesinden de olumsuz etkilendi. Altın kısa vadede 263-268 dolar/ons aralığında kalacaktır.
Kapalıçarşı altın piyasasında ise mevsimsel talebin de etkisiyle dengeli seyir izledi. Doların TL karşısındaki yükselişi, altının TL fiyatına yansıdı. Geçen hafta 24 ayar altın TL/gr.da 9 milyon 820 bin-10 milyon 250 bin aralığında hareket ettikten sonra haftayı 9 milyon 880 bin liradan tamamladı. Bu hafta da altının, dar aralıktaki sakin seyrini sürdürmesini bekliyorum.
Haftanın beklentileri olarak; mayıs ayı enflasyon rakamlarının etkisi, bankaların borç swapı, yarın yapılacak Hazine ihalesi, sayın Kemal Derviş'in Anadolu gezisi ve IMF heyetinin inceleme ve açıklamalarının izlenilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sizlere hayırlı ve bol kazançlı hafta dilerim.
a.yildirimturk@zaman.com.tr
|
Etyen MAHÇUPYAN
| |
|
Askerî yargıda sivil izleyiciler
Daha önce 'düşünce suçundan' hüküm giymiş metinleri "Düşünceye Özgürlük 2000" adı altında kitaplaştıran 18 yayımcının Genelkurmay Başkanlığı'nda yargılanmasıyla ilgili bugün gene bir detay aktarmakla yetineceğim.
Dün sözünü ettiğim gibi, İstanbul'dan gelen üç beş izleyici 'yerimiz yok' gerekçesiyle mahkeme salonuna alınmamış; ve 'sadece akrabalara izin var' denmişti. Tek akraba ise Yavuz Önen'in eşiydi ve salona girdi. Onun dışında bir de gazeteci bu imtiyaza layık görüldü.
Ne var ki izleyici koltuklarında hiç kimsenin tanımadığı 3 kişi daha vardı. Son derece dakik olarak yerlerini aldılar ve pür ciddiyet davayı izlediler. İlginç bir not: Girişte bizlerin ve avukatlarımızın cep telefonları alınmıştı; ancak bu 3 kişi cep telefonlarını aleni olarak taşımaktaydı ve verilen her arada da kullanmaktan çekinmediler. Hatta bazılarımız onların bu deneyimsizlikleri yüzünden biraz sonra asker tarafından dışarı atılacaklarını tahmin ettiler; ama böyle bir şey olmadı.
Zaman geçtikçe bizde psikolojik bir rahatsızlık başladı; çünkü davalı olanlar biz olmamıza karşın bu 3 kişi olayı bizden daha fazla önemsiyor gibiydiler. Sanki bizler için üzülüyor, bizler için kafa yoruyor gibi bir halleri vardı. Bu nedenle Yavuz Önen onların belki de bizlerden bazılarının henüz tanımadığımız uzak akrabaları olduğuna hükmetti ve yanlarına giderek kimin akrabaları olduğunu sordu. (Yanlarına giderek lafını yabana atmayın, çünkü onlar daima biraz uzakta durmaktaydılar ve o yöne doğru adım atmaktan nedense çekiniyor gibi bir halimiz vardı.)
Neyse ki bu meçhul sempatizanlarımız Yavuz'un merakını hemen giderdiler. Meğerse onlar hiçbirimizin akrabası değillermiş. Gerçi bazı arkadaşlar bu denli ciddi ilginin ancak kan bağıyla mümkün olabileceğinde ısrar ettilerse de, meçhul izleyicilerden en kalıplı olanının net bir şekilde 'şimdilik kan bağımızın olmadığını' belirttiği bir anda aramızda duyuldu. ('Şimdilik' sözcüğünü aradan on gün geçmesine rağmen aramızda hâlâ tartışıyoruz. Bu bizi psikolojik olarak o denli yıprattı ki, sayın izleyicinin bu kelimeyi kullanıp kullanmadığından bile artık şüphedeyiz. Hatta bu konularda deneyimli olan avukatım Adnan Ekinci'ye bakılırsa, bu 3 izleyici tamamen bizim hayal mahsulümüz bile olabilirmiş. Kendisi onları hiç hatırlamıyor ve bu tür halisünasyonlara ilk kez askeri mahkemeye çıkan sivillerde rastlandığını söylüyor.)
Öte yandan bazılarımız bu üç kişinin gerçekten de var olduklarında son derece ısrarlılar. Özellikle Yavuz kendileriyle bizzat konuştuğunu, kim olduklarını defalarca sorduğunu ve nihayet bu kişilerin başlarını öne eğip utanarak 'basın mensubu' olduklarını itiraf ettiklerini söylüyor. (Bu durum da bize epeyce yadırgatıcı geldi. Bugünlerde basın mensubu olmanın utanılacak bir duruma dönüştüğü bilinciyle davranan kaç gazetecimiz olabilir?) Ama aramızdan bazıları hâlâ Yavuz'a inanıyor: Bize anlattığına göre "Hangi basın?" diye sormuşmuş ve onlar da "Yerel basın" diye cevap vermişlermiş. Hatta Yavuz'a bakılırsa "Hangi yerel basın?" diye üstelediğine bile inanmak gerekecek. Bu soru üzerine üçü de onun suratına hayretle bakmış ve "Yerel işte... Basbayağı yerel basın..." demişler.
İşte bu noktada aramızda uzlaşmaz bir ayrımlaşma doğmuş durumda. Çünkü bazılarımız Yavuz'un bu üstelemelerini hiç doğru bulmuyor. Deneyimi nedeniyle başvurduğumuz Adnan ise şöyle diyor: "Adamlar ya gerçektirler ya da değil; değillerse sorun yok; ama eğer gerçekseler iki şık var: Ya sivildirler ya değil; eğer sivil değillerse sorun yok; ama eğer sivil iseler iki şık var... vs."
Türkiye'de sivillik gerçekten karmaşık bir kimlik ve benim gibi sıradan 'düşünce suçlularının' bunu derinliğine anlayacak birikimlerinin olmadığı açık.
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
Bülent KORUCU
| |
Manzara
|
Çek bir RTÜK, despot olsun!
Ocak ayında dünya medyası bir televizyonu ve çalışanlarını konuştu. Çek devlet televizyonu çalışanları, siyasilere, özellikle de iktidara yakın durduğu ve tarafsız kamu yayıncılığına zarar vereceği suçlamasıyla Jiri Hodac'ın genel müdür yapılmasına karşı çıkmışlardı.
Haftalar süren eyleme halktan büyük destek gelmiş ve on binler sokağa dökülmüştü. Hodac'a 'sağlık nedeni ile' istifadan başka çare kalmamıştı.
Bizdeki devlet televizyonunun aslında 'hükümet kanalı' olmasını yeni yeni sindirirken, şimdi de özel kanallar aynı muameleye maruz kalmak üzereler. İşin acı yanı yüksek maaşlı 'prens gazeteciler' de oyunun içindeler.
Radyo Televizyon Kanunu tartışmaları önümüzdeki haftaya da damgasını vuracak. Her tasarı gibi bunun da olumlu ve olumsuz yanları mevcut. Mesela, sermayenin şeffaflaşması adına hülleyi mecbur kılan maddenin düzeltilmesi bence doğru. Fiilen uygulanmayan maddeyi, devekuşu taklidi yaparak görmezden gelmenin mantığı yok. Ayrıca yerel yayıncılıkta uygulanması imkansıza yakın zor.
Fakat tasarıdaki neredeyse tek doğru düzenlemeyi savunurken serdedilen argümanlar yanlış. Bu vesileyle gözden kaçırılan maddeler ürkütücü. Değişiklik tek maddeden ibaretmiş gibi, sadece şeffaflık üzerine yığınak yapılıyor. Televizyon Yayıncıları Derneği ve Bakan Rüştü Kazım Yücelen tasarının yalnızca bu maddesini savunabiliyorlar. MHP de desteğini fısıltı halinde böyle gerekçelendiriyor.
Tartışma bu maddede yoğunlaştırılarak, 29. madde gözden kaçırılıyor. Kamu ihalelerine giriş yasağının kalkmasıyla ortaya telafisi imkansız şekilde haksız rekabet çıkacak. Bu eleştirilere cevap olsun diye taslağa konan, 'şahsi menfaatleri için kullananların cezalandırılması' bahsinin yaptırım gücünü tartışmaya gerek var mı? Bugün yasağa rağmen ihale alan ve herhangi bir yaptırımla karşılaşmayanların ihlallerini, yarın kim yakalayıp, nasıl cezalandıracak?
Bir başka masal da şöyle: Televizyonların reklam pastası 400 milyon dolar, harcanan para ise 800 milyon dolar. Aradaki fark, kara paradan ve illegal yollardan karşılanıyor. Şeffaflık gelecek dertler bitecek! 800 milyon dolarlık harcamanın ne kadarı gariban yerel televizyonlara ve idealist bir avuç gençle, ilkel sayılabilecek şartlarda yayın yapan ulusal kanallara ait? Yoksa anchormanları milyon dolarla transfer olup, on binlerce dolar maaş alan, dev binalar yapan ve bugün yeni tasarıyı savunanların bir itirafı ile mi karşı karşıyayız?
MHP'nin hoşuna gidecek bir madde daha var; 312. madde kapatma gerekçesi sayılacak. Bu yumuşak karnı iyi tespit eden TVYD, bildirisinde şu ifadelere yer veriyor: "Bazıları ülke güvenliğini, bütünlüğünü ve demokratik, laik cumhuriyeti tehdit edebilecek rejim aleyhtarı yayın yapma olanağına kavuşmuşlardır." Tanımsız, ne tarafa çeksen gelir suçlamaların zararını en iyi bilmesi gereken Dernek Başkanı Nuri Çolakoğlu, bu argümanı kullanmakta sakınca görmüyor.
RTÜK'ün siyasallaştığını savunanlar da göz boyuyorlar. Zira siyasallaşmanın en az zararlısı parlamento eliyle olandır. Seçme hakkı hükümete verilerek, siyasallaşma nasıl engellenecek anlayamıyorum.
Altyapısını ağırdan alarak, maliyetlerini tahammülü zor seviyelere çekerek engelleyemedikleri internet hakkında düşünülenler ise cabası. Sorumsuz ve denetimsiz yayına önlem alınması makul görülebilir. Devlet, gelişmesine destek olmadığı, kişilik kazanması için çaba sarf etmediği sektörü, yine cezalandıracağı zaman hatırladı. Sektör ve kullanıcı, zararlıya karşı ortak bilinç geliştirip, gönüllü denetim sağlamadıktan sonra, devletin yapacağı 'kör tuttuğunu öper'den öteye gidemeyecektir.
Haber alma özgürlüğümüz, siyaset, bürokrasi ve sermayenin insafına terkediliyor, farkında mısınız?
b.korucu@zaman.com.tr
|
Ali Halit ASLAN
| |
Washington Sütunu
|
Sabiha'nın otobüsü
Washington bölgesinde ilkokul öğrencilerini taşıyan cıvıl cıvıl bir servis otobüsü. İçinde Türk kızları Seniha ile Sabiha kardeşler de var. Çocuklardan birinin aklına bir fikir geliyor. 'Çok yağmur yağdığında okullar tatil ediliyor. Hadi biz de dua edelim, yağmur fırtınası gelsin de okullar tatil olsun!'
Bu 'dahiyane' fikir otobüste hemen hüsn-ü kabul görüyor. Herkes Hıristiyan usulüyle iki elinin içini birbirine yapıştırıp dua etmeye başlıyor. Bir kişi hariç: Sabiha..
Arkadaşları, sınıfın 'bilgiç'i Sabiha'ya 'Sen neden dua etmiyorsun?' diye merakla soruyor. Dokuz yaşındaki Sabiha ise o kendinden emin üslubuyla bir başka soruyla karşılık veriyor: 'Siz birisinden bir şey isterken ya da alırken böyle ellerinizi mi yapıştırırsınız, yoksa ona doğru uzatır mısınız?'. Tüm çocuklar hep bir ağızdan 'Tabii ki ellerimizi uzatırız.' diye cevaplıyor. 'O halde Allah'a dua ederken neden iki avucunuzu da göğe doğru açıp istekte bulunmuyorsunuz?'. Arkadaşları 'Gerçekten de, biz bunu hiç düşünmemiştik!' diyor ve herkes Sabiha'nın tarif ettiği şekilde dua etmeye başlıyor...
Bir başka otobüs sahnesi. Bu seferki gerçek hayattan değil, bir filmden. Amerikan sinemalarında oynadıktan sonra şu günlerde televizyonlarda gösterilmeye başlanan 'Kuşatma' (Siege) adlı filmden tüyler ürpertici bir sahne. New York'un göbeğinde bir okul otobüsünü rehin alan Müslüman kılıklı teröristler, içindeki masum yavrularla birlikte otobüsü havaya uçuruyor! Filmin ilerleyen kısımlarında teröristlerin elebaşı abdest alıyor ve dua ediyor. Tıpkı Sabiha'nın arkadaşlarına öğrettiği şekilde!..
Sabiha'nın televizyon kültürüyle yetişen arkadaşları, bu ve benzeri filmleri elbet seyredecek. İsrail'de çoluk çocuk demeden masum insanları parçalayan bombaları yerleştirenlerin de aynı şekilde dua ettiği söylenecek onlara. Bir gün arkadaşlarından biri çıkıp Sabiha'ya 'Sen teröristler gibi dua ediyorsun.' derse o narin ruhun akıbeti nice olur acaba? Minicik elleriyle kurduğu samimi diyalog köprüsü başına yıkılmaz mı?
Dinden gafilane İslam, Hıristiyanlık ya da Musevilik adına atılan her bomba aslında Sabiha'nın otobüsüne düşüyor. Evet, Ortadoğu'da bitmeyen savaş medeniyetlerarası diyalog sürecini çok geniş dairede baltalıyor. 1,2 milyar Müslüman ile 2 milyar Ehl-i Kitap arasındaki dünya barışı için son derece kritik yakınlaşmayı geciktiriyor. Ve bu süreçte başarı şansı en yüksek yerlerden biri olan ABD'deki müspet gelişmeleri...
Hıristiyan'ı, Müslüman'ı, Musevi'si, Hindu'su, Budist'i, Sih'i ile bir mozaiği andıran ve giderek daha da renklenen ABD, medeniyetlerarası diyalogda mühim bir laboratuvar ortamı. Amerika'da farklı dinlere mensup olanlar barış içinde yaşamakla kalmayıp, ortak faaliyetler de yapmaya başladı. Geçen hafta çoğu Hıristiyan, Müslüman ve Musevilere ait 10 sivil toplum kuruluşunun ve 30 dolayında dini liderin Başkan Bush'a gönderdiği ortak imzalı bir mektup, bunun başarılı örneklerinden biriydi. Mektup, masum halkın zarar gördüğü gerekçesiyle Irak'a uygulanan ekonomik ambargonun kaldırılması çağrısında bulunuyordu.
Hoşgörü düşmanları yok değil. Ve onlar da boş durmuyor. Mesela New York Times'ta önceki gün çıkan bir habere göre İsrail'deki Arap karşıtı terörist örgütlerle bağı bulunan Amerikalı bir Musevi grup, bazı İslam düşmanı Hindu gruplarla ortak hareket ediyor. Müslümanlara karşı nefret aşıladığı gerekçesiyle HinduUnity.org adresindeki web siteleri kapatılan Hindulara yardım ederek yeniden açtıran bu Musevi grubun mensuplarından Rohit Vyasmaan şöyle diyor: 'Siz onlara ister Filistinli, ister Afganlı, isterse Pakistanlı deyin; Hindular ve Museviler için sorunun kökünde İslam var...'
Üç büyük İbrahimi dinin mutedil çoğunluğu bu tür parazitleri aralarından temizleyerek insanlığın ortak faydasına gördükleri meselelerde işbirliği sürecini oturtabilirse, başta ABD'ninki olmak üzere uluslararası siyasetin çehresini değiştirebilirler. Çözümsüzlük girdabındaki birçok sorun kökten çözülebilir. İstismarcılarca çatışmaların kaynağı haline getirilmiş dinler de hak ettikleri saygın konuma ulaştırılmış olur.
Ben Washington'da etkisini hissettirmeye başlayan ve gelecek nesillerde daha da pekişeceğine inandığım 'dinlerarası ittifak lobisi'nden çok ümitliyim. Yeter ki Allah, Sabiha'nın otobüsünü kazadan beladan korusun!..
ah.aslan@zaman.com.tr
|
Mahmut Serkan AKCAN
| |
Basket Yorum
|
Efes Pilsen'in uzun farkı
Sezon başında finalin hangi takımlar arasında oynanacağı kime sorsanız Ülker ile Efes cevabını alırdınız zaten. Ligin en tempolu basketbolunu oynayan iki takımın mücadelesi seyirciyi Ahmet Cömert'in bunaltıcı atmosferine çekmeye yetmişti.
Taraftarların bile zor nefes aldığı ortamda oyuncuların terlemek için ellerini kıpırdatmasına bile gerek kalmadı. Ligin en kaliteli uzunlarını elinde bulunduran Efes, kağıt üzerindeki teorileri bir bir doğrulattı Ahmet Cömert'in parkelerinde. Maçın hemen başında Scepanovic'le Harun'u, Mulaomerovic'le de Goljovic'i kilitleyen Lacivert-Beyazlılar, üç saniye koridorunda da Hüseyin ile bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Mula'nın savunmasında eriyen sayı silahı Goljovic'i Haluk'la değiştiren Ülker benchi, Efes uzunlarını boyalı bölgenin dışında tutmayı başaramadı. Sert savunma karşısında potayı bile görmekte zorlanan Ülker şutörleri ilk 20 dakikanın sonunda 0/5 üç sayı isabetiyle soyunma odasının yolunu tuttular.
Efes Pilsen'i sahanın her alanında çekip çeviren Mulaomerovic, son aylardaki en etkili oyununu yansıtan Ufuk Sarıca'nın kelepçelerinden zor da olsa sıyrıldı.
Efes uzunlarını çemberin uzağında tutmak için son çeyreğin başında alan savunmasına dönen Ülker, bir üçlük iki fast breakle Efes'e yetişti. Ancak Turuncu-Yeşilliler'in savunmadaki bu performansları, Efes şutörlerinin öldürücü atışlarıyla bir anda yerle bir oldu. Mula'nın zekasını Hüseyin'in gücüyle birleştiren Lacivert-Beyazlılar, üç dakika içinde 18-1'lik müthiş bir seri yakalayıp maçı kopardılar. Efes Pilsen'in yüksek şut yüzdeleri (yüzde 53) galibiyette önemli rol oynarken, serbest atışlardaki 26/27'lik isabet oranı dikkatleri çekti.
s.akcan@zaman.com.tr
|
Avni TARHAN
| |
Güreş Dosyası
|
Güreşimiz mutlak özerk olmalı
Yasalaşmayı bekleyen yeni spor yasasında Güreş Federasyonu'nun özerkleşme ile ilgili talebi şöyledir: Güreş, halter, boks federasyonları idari ve mali özerkliğe sahiptir. Bu federasyonlar kendi gelir kaynaklarını oluşturuncaya kadar devletin spora ayırdığı bütçe ve fonlardan yararlanır.
Bu federasyonların tüm faaliyetlerinden elde edecekleri, "Naklen yayın, sponsorluk, tescil, vize, transfer, itiraz, basılı evrak ve reklam gelirleri ile genel müdürlükçe yardımlar ve diğer gelirler" federasyonların gelirleri arasındadır. Anılan federasyonlarda 'Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün kadrolu personelleri istihdam ettirilebilir. Ayrıca federasyonlar SSK mevzuatı dahilinde personel istihdam edebilir' şeklinde bir madde konması istenmektedir. Aslında olimpik spor branşları arasında en başarılı olan güreş, halter ve boks federasyonlarıdır. Bu federasyonların daha da gelişmesi için özerk bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Spor gibi dinamik bir yapının katı devlet kuralları ve mevzuatı ile yönetilmesinin dezavantajları ve engelleri yukarıda talep edilen madde ile giderilebilir. Sporda uluslar arası rekabette özerkliğe geçildiği takdirde önemli bir avantaj sağlayacağımız kesin.Yıkılan sosyalist bloklar da dahi şimdiki statükocu sistem gibi bir sistem kalmamıştır. Federasyonların işleyiş tarzına baktığımızda hantal bir yapı görünmektedir. İğneden ipliğe ne alacaksanız her şey milim santim hesapları ile alınmakta ve bunun yanısıra büyük zaman kaybı da olmaktadır. Mesela milli takımları kampa alacaksanız; teklif veren en uygun ucuz nere ise iş oraya verilmektedir. Burada yapılacak işin amacı, kamp yerinin takıma katacağı motivasyon ve spora destek sağlayacak beslenme çalışma yeri vb. hususlar pek göz önünde tutulmamaktadır.Yani 3286 Yasa gereği mevcut kurallar işlemektedir. Dünyada bugün ileri gitmiş birçok ülkede her türlü spor branşı profesyonel ve işinin uzmanı elemanlar tarafından mobil hızlı ve çağın gerektirdiği teknolojik imkanlarla bilimsel bir ortamda yapılmaktadır.
Tür spor tarihine baktığımızda 1923 tarihinden bu yana tam 38 federasyon başkanı görev yapmış. Nihayet hasbel kader 1994 yılı itibarı ile seçimle 3 dönemdir görevlendirmeler başlamıştır. Bana göre futbol nasıl özerk ise Türkiye'de devlet destekli olarak güreşimizin de mutlaka özerk bir yapıya kavuşturulması şarttır. Şu an grekoromen (3), serbest (3) bayanlar serbest (3) toplam 9 milli takım yağlı, karakucak, aba güreşleri ile çok büyük bir yelpazeye yayılmış olan güreş Anadolu'nun her köşesinde büyük seyirci ve taraftar bulmaktadır. Böylesine büyük yoğunluğu olan bir branşın mutlaka yıllık 5 milyon $ bütçe ile acilen özerk bir yapıya kavuşturulması dünyada başarılı ülkeler ile yarışabilmek için şarttır. Şimdi yasa tasarısı TBMM'de. Son söz vekillerimizin. Umarım sporda ileri seviyeye gitmiş ülkelerle mücadele edebilmek için bu yasa talep edilen şekilde yasalaşır. Bundan sporumuz büyük yararlar görür kanaatindeyim.
a.tarhan@zaman.com.tr
|
Hayri BEŞER
| |
Nükte
|
Tebrikler Malatya
Anadolu'nun yüreğinde alev alev yanan futbol heyecanını, ''Orada bir köy var uzakta, gitmesekte görmesekte o köy bizim köyümüzdür.'' kabilinden seyrediyor olmanın mahçubiyeti ile Antalya Atatürk Stadı'na vardım. Sakaryaspor ve Malatyasporlu taraftarlar tribünleri en küçük bir açık delik bırakmazcasına doldurmuşlar.
Zaman tünelinde küçük nostaljik bir yolculuğa dalınca bu iki güzide kulubümüzün 1. Lig'deki heybetli yıllarını hatırladım. Bir dönem, ''Başaltı takımlar'' diye nitelendirirdik. Yetiştirdikleri sayısız yıldızları ile ve şampiyonluk yarışındaki belirleyici rolleri ile hiç te birinci ligden aşağısına yakıştıramazdım bu iki takımımızı. Şimdi ise ne yazık ki bir tanesi yeniden (yeni adı ile) Süper 1. Lige çıkmayı başaracak ve sevinecek, diğeri ise, ''Kısmet başka bahara'' diyecek.
İki kulübün başkanı maçtan önce el ele tirbünleri selamlayarak, sporun ruhundaki kazanma hırsının, sevgi ve dostlaktan bağımsız olamayacağını anlatmaya çalıştılar. İyi de ettiler...
Gündüzün bunaltan sıcağına karşılık hava, maç başladığında futbola en müsait yumuşaklığa büründü. Ancak iki takımında üzerinde gözlerden kaçmayan bir yorgunluk vardı. Hem fizik hem de beyin olarak. İkinci yarının ortalarına kadar ne Sakaryaspor ne de Malatyaspor oyunu forse etmedi. Hücumda çoğalamadılar. Adeta 11 kişi ile değilde 9 kişiyle oynuyorlardı.
İlk yarıda Sakaryaspor'un 5 ciddi atağını not ettim. Ne varki bunlardan hiç birinde top kale ve kaleci ile buluşmadı. Hepsi autla sonuçlandı. Malatyaspor ise iki defa rakip kalede bariz tehlike oluşturdu. İki pozisyonda da kaleyi bulan vuruşlar geri pas niteliğindeydi.
Vel hasıl oyuna mecalsilik hakimdi. yinede sahada etkili ayaklar vardı. Sakaryasporda Tuncay ve Benhur sürekli rakip defansı hırpaladı. Sinan seri çıkışlarıyla etkili oldu. Malatyaspor'da ise Fazlı oldukça gayretli gözüktü.
İkinci yarıda her iki takımda daha cesurdu. Girdikleri gol pozisyonları yürek hoplatıcıydı. Ancak yorgun ayaklardan çıkan vuruşlar yeterince isabetli olamayınca iş uzadı. Uzatma bölümünde Sakaryaspor sürekli golü düşündü; ama olmadı ve bir kez daha son sözü penaltılar söyledi. Tebrikler Malatya...
h.beser@zaman.com.tr
|
|