Fasıldan Fasıla: Hadislerin korunması
ÇARPIK ANLAYIŞLAR KARŞISINDA HZ. PEYGAMBER-2 Hadisle alakalı iddia sahipleri, ezbere konuşmaktadırlar. Hemen hiçbiri ilgili temel kaynakları tanımamaktadır. Ve bu eserlerde hangi kriterlerin kullanıldığını, hadislerin ne türlü imbiklerden geçirilerek bir araya getirilip insanlığın istifadesine sunulduğunu, ister metin, ister senet açısından her şeyin nasıl inceden ince bir teste tabi tutulduğunu katiyen bilmemektedirler.
Mu'tezile ne yaptı? Mu'tezile, öncelikle, hadis hakkında şüpheler ortaya attı. Bu açıdan diyebiliriz ki, günümüzde hadisi reddedip: "Hadisler, ancak Hicrî 3'üncü asırda toplanıp, yazıya geçirildi; dolayısıyla, her şey aslıyla muhafaza edilemedi." diyenler, çok orijinal bir fikir ortaya atmış olmuyorlar. Belki onlar bu düşünceleriyle sadece Neo-mu'tezile unvanını hak ediyorlar.
Aslında Mu'tezile bu tür fikirleriyle ortada iken ve tesiri en geniş bir dönemini yaşarken, hadisler, devasâ imamlar tarafından, hem de tarihte eşi-emsali görülmedik derecede muhteşem ve itiraza mahal olmayan en ilmî usullerle tespit ediliyor ve kitaplara geçiriliyordu. Hatta, çok daha erken bir dönemde Ömer b. Abdülaziz'in emriyle, resmî olarak İbni Şihab ez-Zührî hadisi tespitle vazifelendiriliyor ve resmî tedvîn dönemini başlatıyordu. Ayrıca, Abdullah b. Ömer'in mevlâsı, İmam Malik'in hocası, Leys ibn Sa'd'ın da şeyhi olan Nâfi ve bizzat Leys ibn Sa'd da hadisleri tesbit ediyorlardı. Bunlardan daha önce, Ebu Hüreyre'nin talebesi Vehb ibn Münebbih de hadisleri toplayanlardandı. Muhammed Hamidullah Hoca, bu zatın, bilhassa Ebû Hüreyre'ye dayanarak tespit ve neşrettiği hadisleri yayınlamış ve onların mukayeseli bir kritiğini yapmıştı.
Hadislerin kayda geçirilmesi
Mustafa el-A'zamî de, yaptığı araştırmalarla, çok erken bir devirde bizzat Sahâbe ve Tabiîn tarafından hadislerin yazıldığını tespit etmiştir. O kadar ki, bu zatın tespitlerine göre, daha Hicrî birinci asırda talebelerine hadis dikte eden Sahabî sayısı 50'yi buluyordu.
Hadisler, İslâmî iffet ve ismeti dorukta temsil eden devasâ kâmetler tarafından yazılmış, tespit edilmiş ve çok emin kanallarla Buharîler, Müslimler.. gibi bu alanın dâhi imamlarına intikal etmiş ve bu üstün fıtratlar bir kere daha hadisleri, metin ve senet kritiğine tabi tutarak ayıklanması gerekenleri ayıklamış ve teksif-i himmet edilmesi gerekli olan sahihler üzerinde himmetlerini yoğunlaştırmışlardır.
Meselâ, İmam-ı Buharî, elinin ulaştığı bütün sahihleri toplamaya çalışmış bu sahihlerden meydana getirdiği eserine "el-Câmiu's-Sahih" ismini vermiştir. Bilahare gelen bu sahanın üstadları, Buharî'nin sahih hadislerle ilgili şartlarını taşımakla beraber, bu büyük imamın kendi zamanında ulaşma imkânı bulamadığı sahih hadisleri ihtiva eden istidrakler yazmışlardır. Bunların başında, Şafiî mezhebine bağlı, allâme ve mütebahhir Dârekutni gelir ki, bu sahada yazdığı Süneni meşhurdur. Aynı sahada bir diğer meşhur eser de, Hâkim en-Neysabûrî'nin Müstedrekidir.
Nebevî mirasın korunması
Hülasa diyebiliriz ki, hadisler, ta devr-i Risaletpenâhiden itibaren tespit ediliyordu. Daha sonra resmî tedvine izin verildi; hatta teşvik edildi ve derken pek çok istidat o alana yöneldi. Vakıa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir zaman bazılarına, "Benden Kur'an'dan başka bir şey yazmayın." demişti; ama bu, belli bir dönem için söz konusuydu. Nitekim Buharî'nin Kitabü'l-ilm bölümündeki bir hadiste, Allah Rasûlü, Veda Hutbesi'nin kendisi için yazılmasını isteyen Ebu Şâh karşısında ashâbına: "Ebu Şâh için yazın!" buyurarak bir döneme son veriyordu. Ayrıca, Allah Rasûlü'nün, Abdullah ibn Amr ibn Âs'a bir münasebetle, "yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz" buyurduğunu, Buharî, Müslim ve Ebu Davut'ta kaydediyorlar. Ehlinin bildiği ve bizim de bir nebze "Sonsuz Nur" isimli kitabımızın son kısmında arz etmeye çalıştığımız üzere, Sahâbe (Allah, hepsinden razı olsun), Allah Rasûlü'nün hadislerine, dînî bir gayretle sahip çıkmış ve dolayısıyla da daha önceki ümmetlerin başına gelen nebevî mirasın korunamaması felâketi, bu ümmetin başına gelmemiştir.
Ayrıca, sünnet hakkında gerek müsteşriklerin, gerekse içimizde bazılarının ortaya attıkları şüphelere karşılık cevap mahiyetinde bugüne kadar bir hayli kitap yazılmıştır. Sünnet'e karşı, istişrak (oryantalizm) kaynaklı bu hareketler ilk defa sistemli şekilde Mısır'da ortaya çıktığından, oranın ulemasından gereken cevabı almıştır. Bu konuda ilk yazılan eserlerden biri Merhum Mustafa Sıbâi'nin, "es-Sünnetü ve Mekânetühâ fi't-Teşrîi'l-İslâmî" isimli eseridir. Ardından "Hucciyyetü's-Sünne", "es-Sünne Kable't-Tedvîn" vb kitaplar birbirini takip etmiş, hattâ sadece Ebu Hüreyre'nin 'çok rivayet ediyor' diye tenkid edilmesine karşılık, "Râviyetü'l-İslâm Ebu Hüreyre" adıyla hususî kitaplar yazılmıştır. Ne var ki, hadise ve sünnet'e yapılan itirazlar, ilk günden beri hadis tarihi açısından defalarca cevaplandırılmış olmasına rağmen, orijinal bir şey gibi bu bayat bilgiler tekrar tekrar ortaya atılmış ve zihinler bulandırılmak istenmiştir. Günümüzde Batılı kaynaklarda gördükleri itirazları yeni zanneden bazı müstağribler, bu eski şeyleri yeni bir şey keşfetmiş gibi kitaplara dökmüş ve sâfi zihinleri yeniden bir kere daha ifsad etmişlerdir. Halbuki, bu itirazların bir kısmı, daha İbn Kuteybe döneminde cevaplandırılmış, kalanları da, daha ortaya çıkdıkları dönemde reddedilmiş, ciddi bir mantığa dayanmayan vâhî iddialardır.
Problemlerin halledilmesi
Daha ilk dönemde, hadislerin sahihi, zayıfı, tenakuzların te'lifi, mevzû rivayetlerin ayıklanması gibi bütün ihtilâflı meseleler hakkında ciltlerle kitaplar yazılarak, hadis konusundaki bütün problemler halledilmişti. Meselâ, büyük âlim İmam Tahâvi, "Müşkilü'l-Âsâr" ve "Şerhu Maâni'l-Âsâr" isimli eserlerini bu konuya tahsis etmiştir. Okumak için bir hayli zaman ayırmamız gerekecek kadar hacimli olan bu eserler, hadis meselesiyle alâkalı yazılmış kitaplardan sadece iki tanesidir. Tahavî gibi dev imamların, hadis etrafında yazdıklarını okumaya bile ömürler yetmez...
Yahya bin Saidü'l-Kattan gibi, Buharî gibi nice hadis dâhîleri, Allah Rasûlü'nün mesaj ve hidayetiyle alâkalı insanlığa sunduğu hadisleri bir iki tekrar ettiklerinde dudaklarını birbirine dokundurur ve "Vallahi, bunun içinde ilâhîlikten başka birşey yok." derlerdi. Bu dev insanlar bir yana daha sonrakiler bile, hadis diye rivayet edilen, fakat hadis olmayan böyle bir sözle karşılaşınca, "Bu, peygamber sözüne pek benzemiyor." demiş ve farklı yöntemlerle bu dediklerini ispatlayabilmişlerdir.
Ezbere konuşanlar
Allah Rasûlü'nün sözleri bellidir ve bunlar, hadis uzmanları tarafından, Kur'an'dan sonra belli bir yere oturtulmuş; hem öyle bir yere oturtulmuştur ki, onun üzerinde beyan, olsa olsa ancak Kur'an olur. Kur'an'ın sinelerdeki yeri mahfuz, edipler, belâğatçılar, kendilerine onun altında bir yer peyleyebilmek için yarışıp durmuşlardır.
Umum bu mülahazaları birden nazara alınca, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Hadisle alakalı bu iddia sahipleri, ezbere konuşmaktadırlar. Hemen hiçbiri ilgili temel kaynakları tanımamaktadır. Ve bu eserlerde hangi kriterlerin kullanıldığını, hadislerin ne türlü imbiklerden geçirilerek bir araya getirilip insanlığın istifadesine sunulduğunu, ister metin, ister sened açısından her şeyin nasıl inceden ince bir teste tabi tutulduğunu katiyen bilmemektedirler.
Peygamber, Allah'ın Rasulü'dür
Allah Rasûlü (sas), her şeyi dupduru aksettiren bir insandır. Onun için, ne sunduğu risalete, ne de getirdiği hidayete gönderenin muradına muhalif hiçbir şey karışmamıştır.
Şimdi, günümüzdeki bir kısım müddeilerin, bütün bu çalışmaları, bu kıymet atfetmeleri ve bu gayretleri görmezlikden gelerek, İnsanlığın İftihar Tablosu'yla alâkalı -hâşâ- "peygamber postacıydı" mülahazalarındaki saygısızlığı insaf dünyasının insafına havale ediyorum. Zira, Allah bile peygamberine postacı dememiş, "rasûl" demiştir. Allah, Kur'an'ında onu anlatırken "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamber'ini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Fetih, 48/28) şeklinde tazimkâr bir üslup kullanır. Evet Allah, elçisini Kendisi'ne izafe etmiş ve O'nu hidayet ve hak dinle te'yit buyurarak göndermiştir. Hiç kimsenin mazhar olmadığı bir vazife ile serfiraz kılınma ve onu hiç kimseye nasip olmayacak bir seviyede temsil etme O Kâmil Ruh'la gerçekleştirilmiştir ve o bir postacı değildir.. çağın seviyesiz ulaklarına rağmen postacı değildir...
Her "hidayet"in içine mutlaka bir şeyler girmiş olabilir.. her elçilik vazifesine belli ölçüde de olsa -peygamberlik manâsını değil, mesaj sunan insanları kastediyorum- mutlaka bir şeyler bulaşmış olabilir.. her mesaj içinde, şöyle-böyle o mesajı sunan elçinin aldığı kültürün tesiri bulunabilir. Peygamber mesajlarına gelince, onlar ötelerin saf, duru sesi-soluğudur ve biraz da ümmiyet unvanıyla, nebinin yabancı bilgilere kapalı olması sayesinde ruhuna üflenen mesajları kendine has dalga boyuyla bize intikal ettirir.. evet vahyin içi işte bu kadar durudur. Zira, Peygamber'in dimağında vahyi bulandıracak hiçbir tortu yoktur. Bu da, Peygamber'deki özelliği göstermektedir.
Peygamber, öyle muhteşem, öyle saf bir dimağa sahibdir ki, biz o dimağa, o akla fetanet-i a'zam diyoruz ve fetanet-i a'zam oluşunu, aklı akılla aşmışlık şeklinde yorumluyor ve onu bütün diğer büyüklüklerinin önünde görüyoruz. Büyük bir erkân-ı harb, iyi bir idareci, mükemmel bir aile reisi, insanlığı insanlığa yükselten eşsiz bir ta'lim ve terbiyeci oluşunu da, yine onun böyle bir fetanet sahibi oluşuna bağlıyoruz. Aslında bu sahalardan her biri, o sahada başarılı bir insanın dâhî olması için yetip artacak hususlardır. Ne var ki biz, Peygamber'e, bütün bu hususiyetlerine rağmen "dâhî" demiyor, "peygamber aklı" olarak da isimlendirebileceğimiz bir mefhumu, dünya kadar meselenin ortasında, Allah vergisi, saf, dupduru, vahiy veya ilhamı, onların herhangi bir yanını kırmadan, bükmeden, olduğu gibi aksettiren "fetanet-i uzmâ" sahibi diyoruz.. evet Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), her şeyi dupduru aksettiren bir insandır. Onun için, ne sunduğu risalete, ne de getirdiği hidayete gönderenin muradına muhalif hiçbir şey karışmamıştır. Konuyla alakalı, yukarıda meâlini arz ettiğimiz âyetin devamında Allahü Tealâ, şöyle buyurur: "Şâhid olarak Allah yeter." (Fetih, 48/28)
(Haftaya devam edecek)
Ölçü veya Yoldaki Işıklar: Hikmet parıltıları
Âcizlik, sadece kuvvetsizlik ve iktidarsızlık demek değildir. Nice kuvvetli ve istidatlı kimseler vardır ki, değerlendirilip istifade edilmediğinden, âciz konumundadırlar.
His Dünyası: İnsanlığın Efendisi
Yine hicranla seni andı gönül,
Tende cânım, rûh-u revânım Cânân.
Andıkça hasretlere yandı gönül;
Ne olur kıl artık vuslata şâyân.!
Seven ve ağlayan bir bîçâreyim,
Kararsız, derbeder hep âvâreyim,
Yıkılıp dökülmüş bir virâneyim;
Hâl-i hazînim tam mevsim-i hazan..
Güller gülse de ağlıyor hep bülbül,
Bir dert küpü sanki şimdi şu gönül;
Bilmem mümkün mü bu hâle tahammül?
Rûhumda âh-u zâr, dilimde figân.
Yanıp kebap oldum, ümidim yıkma!
İtâb et, ama ağyâra bırakma!
Vefasız bir kulum cürmüme bakma!
Tavsîfe ne gerek, her şeyim ayân...
Bilirsin gayri imdat edecek yok;
Gönlümü dertten âzâd edecek yok;
Kıtmîri başka âbâd edecek yok,
Hatırım virâne, gözlerim giryân...
Gel vur mızrabını kalbimi söylet!
Vur rûhuma nağmelerini dinlet!
Ve gönlüme geleceğini vâdet!
Vâdet ki, kalmadı dizimde dermân..!
(M. Fethullah Gülen)
|