GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

23/07/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



AKADEMİ 


Fasıldan Fasıla: GÖKLERİN direksiz yaratılması

Allah (celle celâluhû), dünyayı ve semâları herhangi bir mesnede dayandırmaksızın Kur'ânî ifadesiyle "sakf-ı merfû=yükseltilmiş tavan" olarak başımızın üstünde tutmaktadır. Gökler ve yerde düzenin sağlanması için yaratılan dengeler, hiç şüphesiz esbab planında bir kısım kuvvet ve hareketler üzerine oturtulmuştur.

Bugüne kadar üstümüzde duran o muhteşem haliyle hep başlarımızı döndüren semâ hakkında kimbilir kaç faraziye ortaya atılmıştır. Dünyanın, Kur'an'da "sebh=yüzmek" ve "cereyan=sürekli akıp gitmek" kelimeleriyle ifade edilen boşlukta yüzmesi ve görünmez direkler, bilinmez destekler üzerinde durması, ilk devirlerde pek anlaşılamadığı için ortaya atılan faraziyelerde insanı güldürecek çok basit ifadeler yer almıştır. Meselâ bir kısım İsrail uleması meseleyi maddeci kafalarına yerleştiremedikleri için dünyanın altına öküz, balık, kaya vs. türünden şeyler yerleştirme gibi akıl almaz ifadelerde bulunmuşlardır. Onların bu yorumlarına göre dünya, koca bir öküzün boynuzları arasında durmakta, öküz zaman zaman boynuzlarını salladıkça da yeryüzünde depremler olmaktadır. Öküz-balık rivayeti sahih kabul edildiği takdirde ona makul, mecazi bir mahmil bulunmuştur.

Evet, o günün insanı dünyanın boşlukta yüzebileceğini kavrayabilecek kafa ve muhakemeye, câzibe ve dâfia gibi konulara vakıf olmadığından böyle düşünebilirdi.. ne var ki Kur'an-ı Kerim, göklerin de yer kürenin de gözle görülür bir desteği, bir direği olmadığını, bütün bu semavi cisimlerin görünmez, sezilmez bir güçle biribirine bağlı bulunduğunu ifade buyurarak o eski vehimleri temelden yıkmıştır. Onun bu konudaki beyanı aynen şöyledir: "Allah O'dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti." (Ra'd, 13/2)

Şimdi isterseniz, ayet-i kerimede geçen bazı kelimelerin karakteristik durumları üzerinde duralım: "Ref' etmek", bir şeyin mekânla irtibatını kesip yükseğe kaldırmak demektir. Yoksa yatık bir şeyi kaldırıp dikmek demek değildir. Meselâ küre-yi arz üzerinde bazı tepeler vardır ve bunlar dik dururlar. Fakat bunlara hiçbir zaman "merfu'" yani "kalkmış" denilmez. Yine kafamız, ayaklarımıza nisbeten diktir; ama biz "kafamız kalkıktır" demeyiz.

Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre Allah (celle celâluhû), dünyayı ve semâları herhangi bir mesnede dayandırmaksızın Kur'ânî ifadesiyle "sakf-ı merfû=yükseltilmiş tavan" olarak başımızın üstünde tutmaktadır. Cenab-ı Hakk bir kanun vaz'etmiştir ki, onunla dünyayı her gün binlerce göktaşının çarparak mahvetmesinden korumaktadır. Ayrı bir kanun vasıtasıyla da sistemlerin birbirlerine çarpmaları gibi tehlikeleri bertaraf etmektedir.

İlk devir tefsircilerinden olan Mücâhit, İkrime, Katâde ve Hasan-ı Basrî (radiyallahu anhüm) gibi müfessirler, İbn Abbas'ın (radiyallahu anh) bu ayeti şu şekilde tefsir ettiğini naklederler: Doğrusu semaların bir mesnedi, bir nokta-yı istinadı vardır; ama, o sizin görebileceğiniz türden değildir. Zira bu, sizin görebileceğiniz mahsûsat (duyu organlarının algılama sahasına giren) cinsinden bir şey olmadığı için onu göremezsiniz.

Ayet-i kerimede, Allah'ın semaları direksiz olarak başımızın üstünde tuttuğu, ancak mahsûsat cinsinden olmadığından onu bizim görüp hissedemeyeceğimiz açıkça vurgulanmaktadır. Evet bu mesnedi, 20. asır insanı gözle değil, ilimle bilecek ve keşfedecekti. (Çekme ve itme kanunu)

Demek ki bütün cisimler, bir çekme ve itme kanunu içinde hareket etmekteydi. Bu ayetin icmalen ortaya koyduğu bu tespit de oldukça enteresandır. Zira tarifi yapılıp, ismi konulsa bile bu iki zıt şeyin asıl mahiyeti henüz bilinememektir. Gerçi bu konuda daha önce Newton ve sonra da Einstein gibi bilim adamları farklı mütalaalarda bulunmuşlardır; ama yine de meselenin gerçek mahiyeti ortaya konulamamıştır. Zira onların yapmış olduğu iş, sadece o kanunu tarif edip ismini koymaktan ibaret kalmıştır. Meselenin gerçek mahiyetini bilen ve o kanunu vaz'eden Cenab-ı Hakk'tır. Burada esas bilinmesi gerekli olan husus da Cenab-ı Hakk'ın, ismi ve nâmı ne olursa olsun bu iki zıt kuvvetle semâları mesnedsiz olarak ayakta tutmasıdır.

Hülasa, gökler ve yerde düzenin sağlanması için yaratılan dengeler, hiç şüphesiz esbab planında bir kısım kuvvet ve hareketler üzerine oturtulmuştur. Bunda kütleleri meydana getiren maddenin çeşidi, evsafı, kütlenin büyüklük ve ağırlığı, çekim gücü, hareketliliği ve diğerleri arasındaki mesafeler, hatta Einstein'ca yaklaşımla hayyiz gibi semavi cirmler ve bütün gök adaları için de geçerlidir.

İsterseniz konuyu iki ayetin meal-i münifiyle bağlayalım:

"Allah (celle celâluhû), o Allah'dır ki, görüp durduğunuz şu gökleri direksiz yaratmış ve sizi sarsar diye de yeryüzüne ağır baskılı dağları yerleştirmiştir." (Lokman, 31/10)

"Allah (celle celâluhû) o Zat-ı Ecell'dir ki, gökleri sizin de görüp durduğunuz gibi direksiz yükseltmiştir." (Ra'd, 13/2)




Ölçü veya Yoldaki Işıklar: Millet

En çok zevk duyacağımız şey, sevdiğimiz ve sevgisinden emin bulunduğumuz kimselerden gelen tenkitler olmalıdır. Aksine bazı kusurlarımızdan dolayı çok dostlarımızı kaybedeceğimiz gibi birçok eksik ve kusurlarımızı da düzeltme mülahazası söz konusu olmayacaktır.

Milletçe bizi zaafa düşüren en önemli husus-lardan biri de, çevremizi saran dost suretindeki hilekârlara karşı sâfîliğimizdir. Oysa ki insan her vaade aldanmamalı, her yol gösterene de inanmamalıdır.

Bir milletin bütün fertleri arasında ailevî bir irtibat varsa, bu irtibat sayesinde talih, zirvelere doğru onun yoluna mutlaka su serpecektir. Fertleri birbirini sevmeyen ve biri diğerinin aleyhinde olan, birbirine karşı emniyet ve güven hissetmeyen milletler ise, hakiki mânâda millet olamadıkları gibi, istikbal vadetmeleri de söz konusu değildir.




His Dünyası: Hatıra

Nûrlu bir geceydi o eski zaman;

Hülyâlarımda füsunlu hâtıra,

Yağmur nağmeleriyle ara ara,

Boşalıyor gönlümdeki bahara

Uyaran yıldırımlarıyla her an.

Sînemde hep geçmişin mûsikîsi,

Gürül gürül ve oldukça derinden;

Dalga dalga esen akislerinden,

Şehrâyinler gibi şen günlerinden

Ruhumda tınlayan Cennet bestesi.

Hâlâ taptaze o şi'rin gülleri,

Gülümseyen bir resim gibi sıcak;

Menekşeler gibi hep salkım saçak..

Ve düşlerdeki bahardan daha ak,

Her lâhzası ayrı bir haz günleri...

Güneşi asla batmayan bu dünya,

Her yerde ışıktan bir sürü izler..

İzlere yüz süren aydınlık yüzler,

Gerçi şimdilik sâkin ve sessizler,

Ama her rûhta hep o eski rüyâ..

Her ses huzûrla gürleyen bir şarkı,

Neş'eler tülleniyor hülyâlarda;

Yeniden gün döndüğü şu zamanda,

Devran gülde, lâlede, erguvanda,

Tıpkı mâzi gibi.. fark, sırf çağ farkı...

Dört bir yanda dünün soluğu, sesi,

Geceler bir sırlı doğumla gergin;

Duyup sezdiklerimizden de engin,

Geçmişin baharları gibi rengin

Ufukta tül tül onun emaresi...

(M. Fethullah Gülen)



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.