Milli Güvenlik Belgesi ve Şaron'un ziyareti münasebetiyle
Yıldız Atasoy, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesi olarak şu yerinde tesbiti yapar:
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, modernizmi Batılılaşma olarak algıladılar. Bu çerçevede seküler (dine yer vermeyen) milliyetçilik modern ve Batılı, aynı zamanda millî devlet projesi içinde, buna karşılık İslâm'a ait her şey ise gerici, Doğulu ve dolayısıyla modernleşmeye karşı olarak takdim edildi ve sosyal alan, İslâm'a mümkün olduğunca kapalı tutuldu. Yeni Türkiye'nin şekillenmesinde Batı ve Batılı görünen her şey bu şekilde kutsanırken, çok ilginç bir şekilde, yeni Türkiye'ye bağımsız bir ülke ve millî devlet karakteri verme adına Batı, bu defa emperyalizmin merkezi olarak gösterildi (ve bu maksatla Kurtuluş Savaşı'ndan, emperyalizme karşı bir savaş retoriğiyle bol bol istifade edildi.)
Yine yeterince ilginç bir nokta olarak, Cumhuriyet modernizmi, bir yanda Kurtuluş Savaşı'nı Batı emperyalizmine karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşı olarak takdim eder ve bunu her yıl birkaç defa kutlarken, dış politikada bütünüyle Batı'ya yaslandı. Bu politikanın gereği olarak, meselâ 1935 yılında Kudüs'te toplanan İslâm kongresine katılmak için Türkiye'ye yapılan daveti, Dışişleri şöyle karşılıyordu: "Kudüs'te, oranın müftüsü tarafından şurada-burada kendisine iltihak eden arkadaşlar ile akdine teşebbüs edilen İslâm kongresinin mahiyeti, ilan olunduğuna göre şeriatçıdır. Hariciyemiz haber alır almaz, derhal alâkadar devletlerle temasta kusur etmedi. Bilhassa bir hilâfet meselesinin hiçbir suretle mevzubahis olmayacağı ve Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bu kongreyi asla himaye ve teşvik etmediği, milliyetleri terakki yolundan alıkoymaya çalışan böyle teşebbüslerle Cumhuriyet Türkiyesinin bir alâkası olamayacağı tabiidir" (T. R. Aras, Lozan'ın İzlerinde). Fransa'ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında, Cezayir'e 1952'de Birleşmiş Milletler'de desteğini esirgeyecek kadar Batı yörüngeli olan bu politikayı en iyi ifade edenlerden biri, 12 Eylül 1980 öncesinde İ. Sabri Çağlayangil olmuştur: "Türkiye'nin Batı'ya yönelik siyaseti, tarihinin, coğrafyasının ve büyük lideri Atatürk'ün mirası olan bir siyasettir. Bunun değişmesi için çok önemli sebepler lâzım. Ben diyorum ki, Türkiye'nin gerek ihtiyarıyla, gerek rızasıyla, gerekse hissî sebeplerle Batı'dan ilişkisini kesebileceğine inanmıyorum. Yani, benden dünya yıkılır, Türkiye yerini bulur, falan gibi bir cevap beklemeyiniz. Benim öyle geniş hayalli cevaplar vermeye ne takatim ne de niyetim var! Türkiye siyasetini çizmiştir" (Sebil, S: 102).
Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Millî Siyaset ve ona dayalı Güvenlik Belgesi'nin değişmez iki unsuru vardır: Biri, devlet politikalarında, dış münasebetlerde ve sosyal alanda İslâm'ı mümkün olduğunca dışlama; diğeri ise, buna bağlı olarak, zaman zaman kendi içinde değişebilecek tercihlerle her halükârda Batı'ya yaslanma. Bu, neticede bire de indirilebilecek iki temel unsur, Türkiye Cumhuriyeti'nin âdeta varlık sebebi gibidir. İsrail'le münasebetler ve en son Şaron'un kabulü, bunun tabiî neticeleridir. Bu çerçevede İsrail'i 1948'de ilk tanıyan ülkelerden olmamız, 1958 yılında İsrail Cumhurbaşkanı'nın gizlice Çankaya'yı ziyaretiyle herhalde varılmış bulunan birtakım mutabakatlar ve Suat Parlar'a inanmak gerekirse, ABD'nin Türkiye'nin Batı'ya yönelik dış politikasıyla ilgilenmeyi 1960'larda İsrail'e bırakmış olması, aynı realitenin uzantılarıdır. 28 Şubat politikaları, o ana kadar kısmen gizli yürütülen münasebetleri alenîleştirmiş, pekiştirmiş ve daha bir netleştirip, resmileştirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, bütün menfaatlerini düşünürken, çerçeve olarak bu iki hususu alır ve o kadar ki, bu iki husustan taviz vermek menfaatine bile olsa, bu konuda tavize yanaşmaz. Arada bazı hükümetlerin tavizkâr gibi görünen tutumları, şüphesiz hükümetler içinde kısmen farklı düşünebilecek kişiler bulunmuş olsa da, yine aynı temel tercihe hizmet içindir. Zaten, günümüz demokrasileri, ABD dahil her ülkede bu tür temel tercihlere göre davranan asıl iktidar sahiplerinin icraatlarını örtmede ve halka başka türlü yansıtmada birer perdeden ibarettir. Fark, ülkeden ülkeye perdenin renginde, boyutunda, kalınlığı veya inceliğindedir, o kadar.
ali.unal@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
01/
06/
2001...
Çelişkinin devamı
08/
06/
2001...
Tükenmişlik mi?
15/
06/
2001...
Kur'an ve din kardeşliği
22/
06/
2001...
Yeni gelişmeler ve gözden kaçanlar
29/
06/
2001...
FP çizgisi üzerine
06/
07/
2001...
Bir gayb haberi böyle gerçekleşir
13/
07/
2001...
Birtakım objektif gerçekler
20/
07/
2001...
Jinsa ve islam
27/
07/
2001...
Kaderin hükmü ve modern sosyoloji
03/
08/
2001...
Refah kararı sürpriz değil
|