Bir söyleşiden
Neredeyse on gün oluyor, yatağa çakıldım kaldım. Bu yıl hastalıklar bir bir ziyaret etmeye başladı. Şükür ki hastalık karşısında şükretmek gerektiğini bilen bir kültürün içinden geliyoruz. Bunlar da elbet geçer; ama şu halde ne okumak ne de yazmak mümkün değil.
"Gülsaati"nin boş çıkmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu yüzden, bir dergiye, Yitik Düşler'e geçtiğimiz ay verdiğim söyleşinin bir bölümünü burada yayımlamayı uygun gördüm. Gelecek hafta, sizi daha sağlıklı bir yüzle selamlamak isterim, inşallah...
***
"On yılı aşkındır hep deneme yazıyorsunuz. Ali Çolak gelecekte sadece deneme yazarı olarak mı anılmak ister?"
Ah keşke! Bundan büyük saadet olur mu? Öbür dünyadan buraya baktığımda adımı o kıskandığım, imrendiğim deneme yazarları arasında görebilirsem, şu fani dünyadan gelip geçmiş olmamın bir anlamı olduğuna hükmedeceğim. Deneme benim mutluluk madenim, doğan güneşim, parlayan ay'ım, çiçekte balım, velhasıl ruh-ı revanımdır. Ona ihanet etmekten korkarım doğrusu. O da her halde bir kumayı kabullenmek istemeyecektir.
Bu tecdid-i aşkı bir yana bırakırsak, hakikaten ben sadece deneme yazmaktan hoşnutum ve bir gün "deneme yazarı" diye anılmaktan da hoşnut olacağım. "Deneme"de henüz bir şey yapabildiğimi hiç sanmıyorum. Bugüne kadar yazdıklarım ve yazmakta olduklarım, en fazla sazı akort etme çalışması sayılabilir. Daha saz çalmaya, türkü söylemeye başlamadık ki. Sazımı şöyle bir güzel akort edebilirsem söylenecek ne güzel türküler, çalınacak ne doyumsuz parçalar var! Tabii biliyorum siz öykü, roman filan diyeceksiniz. Böyle diyenleri şimdiye kadar hep 40 yaşından sonra, diye kandırdım. 40'a daha var nasıl olsa. Allah ömür verirse, onlar olsa olsa kaçamaklar olabilir. Denemeye bir kuma getirmeye ne ben cesaret edebilirim ne o buna izin verir.
"Denemelerinizde küçük şeyler, yaşadığımız günlerin tadı tuzu ayrıntılar, kendine özgü hoşluğuyla hep baş köşede. Mevlana'nın fil hikayesinden hareketle, ayrıntılar bütünü kavramanıza engel olmuyor mu?"
Bu sorunuza çok bilinen cevaplar verebilirdim. Mesela "Küçük güzeldir" yahut "Güzellik ayrıntılarda gizlidir" gibi. Ama ben öyle demeyeceğim. Ayrıntılarda dolaşarak yaptığım şey, o muhteşem "bütün"ü aramaktan başkası değil. Nicedir yaşamımızın tüm alanlarında "bütünlük" fikrini yitirmişiz. Her şey "paramparça". Bütünü olduğu gibi, olanca görkemi ile ortaya koyabilmek hem sanıldığı kadar kolay değil, hem de insanların bunu kavrayabilme imkanı yok gibi. Yapmamız gereken sanırım bir arkeolog gibi uzun ve zahmetli kazılarla "bütün"ün paha biçilmez parçalarını tek tek ortaya çıkarmak ve insanlarda bir çeşit buluş, keşif heyecanı uyandırmak. Parçalar tamamlandıkça ortaya çıkacak eserin muhteşem görüntüsü sanırım izleyenleri büyüleyecektir. Tüm sanatçıların; yazarların, ressamların, müzisyenlerin yaptığının da bu olduğunu sanıyorum. Zaten tek boyutlu bir şey değil sözünü ettiğimiz "bütün". Yaşamın tamamıyla ilgili. Yaşam biçimimizin, dünya görüşümüzün, bakış açımızın adamakıllı değişip yeniden "bütünlük" fikri etrafında örgülenmesi anlamına geliyor bu. İnsanın kainatla ve öteki âlemle; yerle ve gökle; insanın insanla, eşya ve diğer canlılarla olan ilişkisini, onlar karşısındaki konumunu yeniden düşünmesi gerekiyor. Kainatın anlamlı orkestrasını yeniden keşfetmek olmalı bunun adı. Bu orkestrada hiçbir ses gereksiz değil, her birinin yeri ve vazgeçilmez anlamı var.
"Altunizade'deki ceviz ağacını kestiklerinde -ki siz bu ağaca "benim ceviz ağacım" demiştiniz- kelimelere gürbüz bir çığlık olarak yansıyan bir yazı yazmıştınız. Galiba bir güzelliğin yok edilişini insaniyetimizin yok edilişi olarak algılıyorsunuz?"
Yok edilen bir canlı, on yılların hatırasını taşıyan bir ceviz ağacı değil de, alelade bir taş olsaydı ben onun arkasından da basardım çığlığı, oturur ağlarım. İnsan kendi başına değil ki yeryüzü serüveninde; onun yaşamını paylaşan, bu yolculuğa anlam katan sayısız yaratık var. İnsan, farkında olarak ya da olmayarak bunlarla derin ilişkilere, dostluklara giriyor. Nesneleri, diğer canlı varlıkları çekip alsanız, tek başımıza ne kadar anlamsız, ne kadar çıplak kalırız dünyada. Bir de hatıralar var. Biz, yalnız hemcinslerimizle değil, ağaçlarla, nesnelerle de unutulmaz aşklar, dostluklar yaşarız. Değil yitirmek, sevdiğimizin kılına zarar gelse yıkılırız. Ağaçlar da öyle işte, taşlar da, kullandığımız eşya da... Hepsinde bizden bir şeyler var, bizde hepsinden bir şeyler var. Ağaçlar, hayvanlar, nesneler yok edilince, yiten yalnız onlar değil, bizim bir yarımız oluyor aynı zamanda, bizim dünya önünde en zengin yanımız...
a.colak@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
12/
05/
2001...
Sözcüklerde yaşamak
19/
05/
2001...
Sözcüğün içindeki evren
26/
05/
2001...
Hayal ettiğin müddetçe
02/
06/
2001...
Efendimiz
09/
06/
2001...
Zamanın sonsuz bahçesi
16/
06/
2001...
"Deneme" ve denemek
23/
06/
2001...
"Berzah"ta yolculuk
28/
07/
2001...
Dönüşte
04/
08/
2001...
Renksiz konuşmalar üstüne
11/
08/
2001...
Hız'ın cilveleri üstüne
|