GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

19/08/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 


Sivil tahrik...

Türkiye'de sivillik, egemenlik ve güvenlik kavramları üzerinde daha çok fazla mesai sarf etmek gerekiyor. Henüz içleri tam anlamıyla dolu değil bu kavramların. Sivil idrak, sivil itaatsizlik, sivil bilinç, sivil tavır, sivil inisiyatif, sivil siyaset, sivil müteşebbis, sivil öğrenci, sivil ev hanımı.. bile muğlaklığını koruyor. Sivillik, kendi varoluşuyla henüz bir toplumsal dinamik, değişimin motor gücü, eleştirel varlığın ortaya konulduğu bir özgürlük alanı değil. Sivillik ya bir hobi, ya da bir entelektüel uğraş halinde bugün. Egemenlik de bu süreçten farksız değil. Egemen bir azınlığın egemenliğini pekiştiren bir 'edilgen egemenlik' var bilinçlerimizde. Ne zihinler ne de bedenler özgür değil ki, 'egemenlik kayıtsız şartsız milletin' olsun. 'Güvenlik' kavramı bütün talepleri erteleme gücüne ve dirayetine sahip bu toplumda. Onun için de değişim, dönüşüm ve atılım dönemleri hep dibe vurma ve kırılma noktalarını beklemek zorunda. Bizde gelişmenin kaderi bu. Doğal seyir sürekli müdahale altında. Özgürlük talebi de var denemez bu ortamda. Zaten özgür ortamlarda yapılmayan anayasalar da özgürlükçü olamaz, özgürlük üretemez ve özgür bir toplum oluşturamazlar. Asıl amacı toplum için var olan devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi belirleyen yeni bir anayasa yapılması için öncelikle, özgürlük, egemenlik ve güvenlik kavramlarının devlet olgusu ve devlet algılamamızla birlikte tartışılması da gerekiyor. Fikrim; toplumun değil, devletin yönetilmesinden, devletin kontrol edilmesinden yana. Sivilliğin içi doldurularak tahrik edilmeye ihtiyacı var, bir büyük dönüşüm için. Böyle düşünenleri gördüğüm için, Çetin Altan'ın 'İnsanlık kötüye gitmez, Türkiye de gitmez. Enseyi karartmayın.' cümlelerini tekrarlayabiliyorum.

Ali Rıza Bozkurt, Sivas'tan çıkmış hayat yolculuğuna. İTÜ'den inşaat mühendisi olarak diplomasını almış. 1981 yılında kızlarının eğitimi için gittiği Amerika'ya demirlemiş. 17 ülkede iş yapar konuma gelmek yetmemiş, bir de Amerika'da siyasete soyunmuş. Yetmemiş, 57 yaşından sonra Harward'da yeni bir alanda çalışmaya başlamış. Dört yıldır devam eden bu çalışma, Türkiye için yapısal bir değişim projesi olarak halen sürüyor. Bozkurt, bu konuda şu an 19. kitabını hazırlıyor Harward'da. Bozkurt da sivilliği tahrik eden bir yolda. Türkiye'de hiçbir iş yapmıyor ve buradan para kazanmıyor. Çünkü diyor: ''Burada iş yaparsam rahat konuşamam. Türkiye ve sistem üzerine düşünemem. Eleştiri ve tekliflerimi siyasilere, bürokratlara aktaramam, özgürlüğümü kaybederim."




Siyasete sivil baskı lazım

Türkiye 40 yıldır aynı konulardan muzdarip. Dedeyle torun aynı kaderi paylaşıyor. Kriz gittikçe derinleşiyor. Tüketilmiş nesiller var geride. Bugünün insanı da 'tüketilmiş nesil' kaderini yaşamak istemiyor. Neler oluyor bize? Neler oluyor Türkiye'ye?

Türkiye, 40 yıldır aynı problemlerini tartışıp çözemiyorsa bunda yapısal bozukluklar aramak gerek. Var olan problemler çözümsüz değil, ama sistemin bozukluğu dolayısıyla çözülemeyecek bir yapıya dönüşüyor.

Elbette ki işleyen bir sistem problemsiz olmaz. Fakat işleyen sistemde problemlerin bir 'katlanılabilirlik–tahammül' sınırı vardır.

Problemi düzeltecek sistemde mekanizmalar vardır. İlk etapta düzeltilmesi gereken devlet anlayışıdır; devlet halka hizmet için var olan bir araçtır, el dokunulmayan kutsal bir yapı değildir. Bizde devletin algılanış biçimi önemli yapısal problemlerden...

Devlet bir araçsa, araç olan devlet nedir?

Devlet; başında bir hükümet var ve sonra ona hizmet veren bürokrasi... Bunları denetleyen sistemler var. Nihayetinde hepsi o ülkenin yapısına gelir bağlanır. Mesela Amerika'yı Amerika yapan o ilişkiler ve bağların oluşumudur. Yani üç erkin birbirinden ayrılmasıdır.

Türkiye'de?

Türkiye'de de bu üçünün birleşmesidir yapıdaki bozukluk. Osmanlı'nın yıkılışında da bu bozukluk vardır. Yapısal sistem bozuk olduğu zaman devlet kavramı halkın aracı olmaktan çıkıyor, birtakım adamların elinde artık 'dokunulmaz–kutsal–halkın sırtına binen' bir yapıya bürünüyor. Devlet değil, hak korunmalı. Devlet zaten halk için var olduğunda kendisini korumuş olacaktır. Devlet milleti koruyacak. İnsanlar bir arada yaşmaya karar vermişlerse, hep birlikte kendi kendilerini koruyacak mekanizmayı oluşturacaklar ve onu denetleyecekler. İşte devlet budur.

Bir arada yaşama iradesi, bir yapı oluşturma ve onu denetleme kavramları bizi bir başka kavrama götürüyor: Anayasa.

Türkiye'de var olan bütün yapısal problemlerin çözümü için anayasanın yeniden yapılması gerekiyor. Bu noktada şu konular üzerinde yeniden düşünmek ve tartışmak gerekiyor: Bürokrasi, yolsuzluklar, kültürel bozukluklar, demokratik sistemdeki diğer aksamalar, eğitim, seçim sistemi, etnik problemler, tarihten gelen birkorkular, yargı, Kürt meselesi, Kıbrıs, medya, medyadaki tekelleşme, medyanın yaşayamama problemi, askeriye, askeriyeden doğan şikayetler, askeriyenin yapması ve yapmaması gereken, milliyetçilik, sivil toplum hareketleri, siyasi partiler, politik sistem, din, laiklik, siyasi İslam... Bütün bunların cesurca tartışılıp yeni bir sistem kurulması gerekir.

Peki niçin bu konular Türkiye'de rahat bir zeminde tartışılamıyor?

Ülkelerin yüzde 90'ında bu konular, ya o ülkede bir iç savaş çıktığında, veya bir işgale uğradığında veya toplum herhangi bir nedenle artık şikayetçi güçler topluluğuna dönüşüp de askere, polise, silaha karşı çıkacak güce geldiğinde olmuş. Türkiye'de de böyle olmuş. Dibe vurma olayları incelendiğinde hep askerin gelme mecburiyetinin doğduğu dönemler olmuş. Hatta asker davet edilmiş, tahrik edilmiş. Türkiye, yeniden bir iç savaş, bir kopma noktasına geldiği dönemlerde asker gelmiş ve bir anayasa yapmış. Askerin yaptığı anayasa; dünyanın her yerinde, yönetimi sivillere terk ettikten sonra kendisini koruyacak birtakım tedbirleri de beraberinde getirir. Türk askeri, yönetime el koyduğu dönemlerde bir diktatörlüğe dönüşmeden, demokratik sistemi kurup sivillere terk etmiş. Gün bugün, saat bu saat; birtakım pislikleri yapıp, sonra bunu askere ihale etme alışkanlığı siyasetçilerde devam ediyor.

Türkiye; (ekonomik olarak dibe vursa da), AB'ye girme noktasına geldi. Soğuk Savaş bitince NATO ve buna bağlı olarak ülkelerin korkuları da değişti. Globalleşme korkunç bir hızla devam ediyor...

Bunu görebilmek önemli. Bu değişim süreci içerisinde Türkiye hâlâ Kirkor'un zurnasını çalmak yerine, oturup bir parça sazıyla caz müziğine eşlik etmeli.

Türkiye, 'Şikayetçi güçler topluluğu'na dönüştüğünde değişim kaçınılmaz. Türkiye bu noktada. Fakat değişim ve dönüşüme karşı direnen güçler var.

Bir sistem değişeceği zaman, bu sistemin gitmesi halinde birtakım menfaatlerini kaybedecek olan insanlar ve gruplar vardır. Bunlar sistemi muhafaza ederler. En kötü sistemin bile koruyucuları vardır. Bunların bir kısmı, o sistem gittiğinde daha kötüye gidecekleri korkusundan, bir kısmı da menfaatlerini kaybetmek korkusundan bunu yaparlar. Direncin olması çok doğaldır. Onun için de sistem değişikliği hep kırılma noktalarında olmuştur. Değişime direnen grup sayısal olarak azdır; ama etkilidir. Ülkenin yüzde 10'udur; ama yüzde 90'ına hakim olur. Çünkü kutsal devlet imajı ile elinin altında her türlü, silahsal, parasal, medyasal güç vardır. Onun için de birçok ülkede mevcut siyasi partiler tarafından yapılan anayasalar işlememiştir. Çünkü onlar o andaki mevcut güçler dengesine uygun, sadece bugünü düşünen yeni bir sistem ortaya koyarlar.

Neden?

Çünkü mevcut siyasi partiler hep kendi yarınlarını düşünerek bunları yapmışlardır. Siyasetçiler bütün dünyada böyledir. Onun için de bitaraf meclisler kurulmuştur. Bu bitaraf meclise girenlerin diğer meclise girmeleri birçok ülkede yasaklanmıştır.

Türkiye bir anayasa değişikliği içerisine giriyor.

Ama kısmi tedavilerle düzeltme çabasına giriyor. Bir anayasa düşünün ki, çelişkilerle dolu. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı Sezer Anayasa Mahkemesi Başkanıyken söyledi. Sayın Sami Selçuk da önemli bir konuya temas ettiler ve dediler ki; Doğru bir anayasayı ancak sivil bir meclis yapabilir.' Bu meclisin bu anayasayı yapamayacağı akademik olarak belli de, fiili olarak da yapamayacağını ispatladı... Sivil anayasa, askerin kışlada kaldığı bir dönemde meclisin siviller tarafından yönetildiği bir dönemde halk tarafından yapılmasına karar verilen bir anayasa demektir.

Asker bu anayasanın neresinde olmalı?

Asker bir sosyal toplum örgütü düzeyinde yer almalı. Bugün bir politikacı popülist nedenlerle asker diyor ve işin içinden çıkıyor. Asker, bir korku yaratma mekanizması olarak kullanılıyor. Asker de bundan hoşnut kalmıyor, zaman zamam tebliğ yayınlıyorlar.

Politik sistem üzerinde uzun bir süredir çalışıyorsunuz...

Türkiye'de bazı konular; Kürt meselesi, Kıbrıs, askerin yeri, bürokrasi, tartışılamıyor. Anayasa için bitaraf bir meclis kurulursa orada her konu tartışılabilir. Toplumda tartışılabilir, hatta dönem dönem referanduma gidilebilir. Mesela Kürtler kendi dillerini konuşsun mu konuşmasın mı? Git bunu halkına sor, niye Meclis'te üç adam bu kararı versin ki! Bunlar Türkiye için zor gözüküyor; ama mümkün. Başka bir çözüm tarzı yok. Bu noktaya Türkiye ya 30 yıl ezilerek, sürünerek gelecek ya da kendi iradesiyle gelecek.

Ülkede belirsizlik var. Kriz hali devam ediyor. Umutlar yeniden üretilemiyor. Kırılma noktası önümüzde. Şimdi yeni bir anayasa yapılırken size göre temel olarak nelerin tartışılması gerekiyor?

Mevcut meclis devam ederken tarafsız bir anayasa meclisi kurulmalı. Bu zor işin başarılabilmesi için sivil toplum örgütlerinin meclis üzerinde yoğun bir baskı oluşturması, medyanın da bunu desteklemesi şart. O zaman politikacının yapacağı bir manevra kalmaz. Parti liderleri bir anayasa meclisine evet derler. Bu meclisin kurulması halka yeni bir ümit verir. Batmakta olan geminin yerine yeni bir gemi inşa edildiğini görmek halk için yeni bir yaşam kaynağı olur.

Bunların emareleri var mı?

Var. Halk siyasetçileri bulduğunda soru soruyor, eleştiriyor, protesto ediyor... İşin kötü tarafı halkın bu muzdarip durumu devam edecek. Bu yapı içerisinde ekonomide hiçbir zaman rasyonel çözümler getirilemez. Getirilse de bu çözümler sürekli olamaz. Çünkü bir yanda siyasetçilerin kavgaları, mal paylaşma çabaları ve buna imkan sağlayan bir düzen var. Bu düzen devam ettiği sürece siyasetçi doğru düzene geçişi engelleme çabası gösterecektir. Türkiye'de ekonominin düzelmesi minimum 15–20 yıldır. Ama doğru sistemi kurarsın, o birinci günden itibaren düzelerek yukarı doğru gider, halk patlama noktasına değil, rahatlama noktasına doğru gider. Şimdi ise dibe doğru gidiyor.

Bu gidiş ne olacak? Her dibe vurma bir sıçrama anlamına gelmez?

Kötümser değilim. Devlet yapısının bozukluğundan, kaynaklanıyor bunlar. Türkiye'yi bugün tek başına soyup yiyen ve de silah gücüyle onu elinde tutan bir grup olsa bir iç savaş çıkar. Böyle bir durum yok. Bir de Türkiye'de asker tarafsızlığını korumuş, siyasete bulaşmamış, siyasetin emrine girmemiş bir yapıya sahip. Onun için herhangi bir patlama halinde 'duruma hakim olma' özelliğine sahip.

Bu, çözümü askerde görmek değil...

Değil. Bütün bunlar vurmayı, kırmayı, birbirini yok etmeyi önler. Bu sıkışma, çağa uyan bir anayasayla yeni bir sistemi tarifleme noktasına götürecek bizi.

Bu noktada: 1924, 1962 ve 1982 anayasalarında ortaya konan, politik sistemlerdeki yapısal hatalardan kaynaklanan problemleri, bu anayasalarda anayasal demokrasinin kurulmasına dair şartları tarifleyen sistemlerden kaynaklanan problemler, anayasa ve toplumun birbirlerine olan etkileri, tarihsel gelişimlerin anayasa üzerindeki etkileri incelenmeli. Gelişmekte olan demokrasilerde anayasayı kimler nasıl hazırlamışın yanında politik sistemler de yeniden incelenmeli. Mesela başkanlık sistemi Türkiye'ye uygun mu? Gelişmekte olan demokrasilerde devlete, partilere ve parti liderlerine duyulan güven problemi, gelişmekte olan demokrasilerde ahlaki çöküntüler de incelenmeli, tartışılmalı. Türkiye'de parlamenter sistem, parti ve seçim ilişkileri mukayeseli tartışılmalı. Bugün parlamenter sistemin en başarılı olduğu ülke İngiltere'dir. Ben parlamenter sistemin 42 türünü izledim. Tarihi, kültürü, yapısı ne kadar farklı olsa da sistemi doğru kurarsan doğru çalışıyor. Fransızlar beşinci cumhuriyete geldiler hâlâ yerine oturtamadılar. Çünkü Fransız anayasasını hep meclisler yaptı. Ama tarafsız olarak yapılan Amerikan anayasası 220 yıldır tadilata uğramadan devam etti. Çünkü her türlü politik kaygıdan uzak, dünyanın geçirdiği deneyimleri inceleyip onu insanın hizmetine sunan bir yapıda oluşturuldu. 'Amerikan sistemi Türkiye'ye uygulansa ne olur'un dikkatle incelenmesi gerekir.

Anayasanın temel felsefesi ne olmalı?

Kutupyıldızı gibi yön göstermeli. Amerikan anayasası gibi çok kısa olmalı. Her bir maddenin çok kısa yazılması, ama bu kısa yazılan maddenin dayanaklarının da topluma mal edilmesi gerekir. Yargı–yasama–yürütmenin birbirinden ayrı olması üzerine kurulan sistemler çalışmış, onun dışındakiler çalışmamış. Ben sivil toplum örgütlerinin bugünkü meclis duvarını ve siyasetçi engelini aşacağına inanıyorum.

Mesut Yılmaz'ın söylediği gibi; ulusal güvenlik kavramı gelişmeye engel mi?

Ulusal güvenlik kavramı ile ben, devletin toplumun sırtına binmesi yerine devletin topluma hizmet veren bir araç olduğunu anlıyorum. Sayın Yılmaz da bunu ifade ediyorsa bu doğru bir tartışmadır. Fakat bunun tek başına tartışılması yetmez. Yani sistemin tümden ele alınması gerekir. Kıbrıs dediğinizde de, asker dediğinizde de, medya dediğinizde de, hatta ekonomi dediğinizde de ulusal güvenlik deniyor. Ekonomide yeşil para kırmızı para ortaya çıkıyor. Devamlı bir korku pompalanıyor. Ulusal güvenlik bu anlamda elbette ki tartışılması gereken bir konudur.

Siyasetin var olduğu alan ve siyasetçilerin sahip müktesebat, hem bilgi hem de cesaret olarak bugün bu kavramı tartışmaya imkan veriyor mu?

Siyasetçilerin çoğunda bu bilgi var; ama cesaret var diyemem. Cesaretin yokluğu, askerden korktukları için değil, sadece kendi makamını korumak, yarınki maaşını kaybetmemek, parti liderini küstürmemekten kaynaklanıyor. O bakımdan bugünkü siyasetçi bunu yapamaz. Bir ulusal güvenlik problemini tartışmak tüm anayasayı tartışmak demektir. Bakın, ekonomiyi dışarıdan alınacak 5–10 milyar dolarla düzeltmenize imkan var mı?. Çalınan paranın 195 milyar dolar olduğunu TOBB söylüyor. Bu kadar para çalınan bir ülkede sen 400 milyar dolar bulsan ne olur. Ne koyarsan emiyor, yok ediyor, sistemin dibi delik..

Siyasilerin bu işin aktörleri olmadığını söylüyorsunuz. Bu işin aktörlerinin şimdi çıkma şansı ne?

Var. Sivil toplum örgütlerinin bağırıp çağırıp bugünkü siyasetçilere bastırması ve bu siyasetçileri bu kararı almak zorunda bırakmaları gerekiyor.

Siyaset sivil baskı altında mı tutulmalı?

Bu yönde sivil bir baskı altında tutulması lazım. Türkiye'nin büyük bir şansı daha var. Ülkenin başında doğruyu söyleyen, yapılması gerekenleri iyi bilen, siyasi bir endişe taşımayan, bir hukuk adamı, Sayın Sezer var. Sezer, makamını sürdürmek için taviz veren bir adam değil. Çağın gidişini, demokratik kurumların yapısını kavramış. İkincisi, yargının tepesinde Sami Selçuk var. Selçuk da Türkiye için bir şans. Türkiye'de değişim bir dönem hep asker tarafından gelmiş, şimdi yargı tarafından gelebilir. Yargıyla ilgili kurumların, baro birliklerinin bir arada böyle bir fikre sahip çıkması ve Meclis üzerinde baskı oluşturması köklü bir değişime Türkiye'yi götürebilir. Ben bu cesareti görüyorum. Fakat, 'siyasetçi–bürokrat–vurguncu işadamı–medya'nın şeytan masasında kurdukları ilişki bu tür iyi niyetleri bozma noktasında çok efektif olabilir.

Asker bu süreci nasıl takip ediyor?

Tarihteki örnekler gösteriyor ki, askerin mayasında bir reformlaşma olgusu var. Bu mayanın eninde sonunda askeri de bu işin içine sokacağının pırıltıları, askerin Mesut Yılmaz'a verdiği beyanlarda var. Tam akademik anlamda düşünürsen o beyanlarda askere tam hak veremeyeceğin noktalar olur, ama söylediği şeylerin yüzde 90'ı doğruysa ve üstelik de bu ülkenin problemleriyse ve bunları siyasetçilerin çözmediğini söylüyorsa, o halde bunların çözülmesini isteyen bir asker var Türkiye'de. Asker siyasetçinin taşeronu olarak kullanılmak istemiyor artık. Onun için de ön plana çıkma arzusunda değil. Değil ama, sistemin bozukluğunu görüyor, oportünist siyasetçinin bunu daha da kötüye götürmek için yaptığı dalavereleri de görüyor.

Asker, mevcut siyasi yapıdan netice alamadığı noktada, kendisi mi çözmek ister; yoksa bu problemleri çözecek, siyasi bir hareketi mi bekler?

Asker, eğer bu problemleri bizatihi siyasetçinin çözmesini istemeyip, iktidara geçme hevesi gösterseydi, şimdiye kadar onu yüz kere yapardı. O fırsatlar pek çok defa geldi eline, ama onu yapmadı. Asker o konuda kendisini ispatladı. Fakat bunlar düzelmediği sürece de askerin bu ipleri elinden tamamen bırakması halinde, herkes işine gelen yönünü alıp demokratik lafları bir araç olarak kullanıp yarın için topluma çok büyük bir tehdit ve tehlike haline getirebilir.

Siyasiler; Türkiye'de siyaset yapmanın pek mümkün olmadığı, siyasi alanın daraldığından şikayet ediyorlar. Siyasi alanı kim daraltıyor, siyasilerin kendileri mi yoksa?

Siyasi alanı önce siyasilerin kendileri daraltıyor. Bunların tutum ve davranışları, söyledikleri laflar çağın çok gerisinde ve de doğru şeyler değil. Karizmatik olanlar, fikir sahibi olanlar da bir şey yapma gücüne sahip değil. Siyasetçi hiçbir zaman kendi kendini düzeltme eğilimi göstermez. Siyasetçiyi düzelten toplumdur. Bu da yapılan anayasayla olur. Yani bir toplum kendi anayasasına sahip çıkmalıdır.

Demokrasi bilinci gelişmiş ve demokratik haklarını sonuna kadar kullanan bir toplum mu çözüm?

Öyle dersek çözümü erteleriz. Çünkü bu bilince ulaşma uzun yıllar ister, problem uzar gider. İşi kısa zamanda halletme çabası göstererek bunu söylemiyorum. 200 yıl önce Amerika bugünkü anayasasını yazarken, Amerikan halkı Türk halkının bugünkü kültür seviyesinden daha ileri değildi. Yani bu tür bir anayasanın toplumda bir heyet tarafından, halkla bütünleşerek, halka danışarak yapılması gerekir. Ben eminim ki, asker bile Türkiye'de, doğru dürüst bir anayasanın yapılmasından gurur duyacak doğru ve iyi güçlerden bir tanesidir. Ben yargıyı öne alarak konuştum, onlar bize güzel örnekler verdiler. Fakat bugün sendikaların başındaki adamların da onlardan aşağı kalır tarafı yok. Onlar devamlı ağır tenkitler yaptıkları için, belki söyledikleri göze çarpmıyor. Ama onlar da görüşlerini ve eylemlerini; sıkıyönetim, bir askeri dönem gelmeden, bir baskı olmadan, şimdiki düzen içerisinde kurulacak bir anayasa meclisinin çalışmasına teklif ederlerse daha efektif olur. Bugün Türkiye'nin problemlerinin tek çözüm tarzı, bu tarzda bir anayasanın bütün problemleri tartışarak yapılmasında görülüyor. Bu da dört beş yıllık bir süreyi kapsayacak bir çalışmadır.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.