GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

20/08/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



AKADEMİ 


Kur'anın Altın İkliminde: Farkında olmadığımız nimet Atmosfer

İnsan, zeminin üzerinde bitkilerin başlarını okşaması ve serinletmesini, bulutları sevk edip birbiriyle buluşturmasını, erkek tohumları, dişi tohumlara götürüp aşılamasını düşündüğünde; ancak, havanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlar ve böylesi büyük bir nimetin tesadüflerin işi olmadığını idrak eder.

İnsan, çok defa Cenâb–ı Hakk'ın ihsan ettiği nimetlerin farkında olamaz. Olduğunda da gereği gibi şükrünü eda edemez. Öyle zamanlar olur ki o, ülfet ve ünsiyetin kıskaçları arasında, bakarken görmez, gördüklerini değerlendiremez ve bin bir nimet içinde yüzüp durduğu halde, her yandan kendini kuşatan bu nimetlerin farkına bile varamaz. Evet, kâinattaki her şey insanın emrine musahhar kılındığı halde o, böyle bir musahhariyetin idrak ve şuurunda olamama gibi bir illet ve gafletle maluldür. Pek çoğu itibariyle nimetlerin şuurunda olsa da, Allah'ın bahşetmiş olduğu, onca lütuflara hakkıyla hamd ve şükürle mukabelede bulunması enderdir. Kur'an, "Kullarımdan gereği gibi şükreden çok azdır." der. Allah (c.c) bir ayette, değil şükrünü eda edebilmeye, verdiği nimetleri saymaya bile gücümüzün yetmeyeceğini bildirerek, şöyle buyurur:

"(Allah) size, istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız. (Doğrusu) insan, çok zalim, çok nankördür." (İbrahim, 14/34)

Mün'im-i Hakiki Allah'tır

Evet, Mün'im–i Hakiki sadece ve sadece Cenab–ı Hak'tır. Her şeyi veren O'dur. Ama gel gör ki insan, çok nankörlük eder de bu nimetleri veren Zât'ı hatta bazen verilen nimeti dahi unutur da şükür ufkunda küfran–ı nimetlere düşer. Hak'tan ona sağanak sağanak nimetler yağar, gelir; ondansa sürekli tuğyanlar yükselir.

Allah'ın in'am ve ihsan ettiği nimetleri saymaya gücümüz yetmez; ama biz, şimdilik onlardan sadece biri üzerinde objektifimizi gezdirerek, kısmen dahi olsa ülfetimizi dağıtma denemesinde bulunacağız.

Kur'ân, yer yer bilim ve tekniğe ait nimetlerden bahseder. Ancak o bu bahisleri çok defa mücmel olarak arz eder. Dolayısıyla insan, dikkatle bakmadığı takdirde onlardaki esrarı kavrayamaz. İşte pek farkında olmadığımız Allah'ın büyük nimetlerinden biri de, şu her an başımızın üzerinde bizi bir sera gibi koruyan, hava ihtiyacımızı karşılayan, seslerin, sözlerin intikalini sağlayan atmosferimizdir. Ona ister hava küresi, ister gaz kütlesi veya atmosfer, ister canlıların yaşamalarına müsait bir vasat teşkil etmesi yönüyle biyosfer denilsin, isterse bunların dışında daha başka adlarla anılsın, onun ta ilk peygamber ve beşerin atası Hz. Adem'den günümüze kadar devam etmiş ve bundan sonra da –Allah'ın takdir ettiği müddete kadar– devam edecek görünen büyük nimetlerden biri olduğunda şüphe yok.

Atmosferin vazifeleri

Atmosferin sayılamayacak kadar vazifeleri vardır. Eğer insan, Allah'ın onu ne denli büyük ve mühim işlerde istihdam ettiğini bilseydi hayretten başı dönerdi. O basit gaz yığınlarının insana nasıl hizmet verdiğini; ancak günümüzün bilim ve tekniği sayesinde bir parça kavramış bulunuyoruz. Beşer, her gün sudan ve ekmekten daha fazla muhtaç olduğu havayı kendisine ihtiyacı nispetinde ihmal etmeden veren atmosferin ne büyük bir nimet olduğunu, onun belli ölçüde bozulduğu, genel nizamının altüst olduğu şu günlerde daha bir anlamış gibi görünüyor.

Her gün fezâ–yı ıtlaktan dünya semasına on binlerce meteor (göktaşı) yağmaktadır. Ama atmosfer sahip olduğu tabii savunma gücüyle bu taşlara karşı koruyucu bir çatı vazifesi görmektedir. Ayrıca o, rüzgarların oluşmasında da bir ortam teşkil etmektedir. Öyle ki, onlar, değişik adlar ile zikredilirken kâh meltem olup kâkülümüzü okşamakta, kâh rüzgar olup tohumları taşıyarak aşılama yapmakta, kâh fırtına olup bulutları birbirine karıştırmakta ve yağmurun yağmasına vesile olmaktadırlar. Rüzgarlar, bazen kutuplardan ekvatora doğru, bazen de ekvatordan kutuplara doğru esmekte ve bütün bu menzillerde farklı isimler alarak farklı fonksiyonlar eda etmektedirler; etmekte ve emr–i İlâhî ile insanın emrine âmâde olduklarını sergilemektedirler. İnsan, yeryüzünde gezip tozarken çok defa o nimetin farkında değildir; ama nimet sahibi cömert, nimet de vefalıdır, insanı hiç yalnız bırakmazlar. İnsan, yazın boğucu sıcağında çalışırken ve kan–ter içinde kaldığı anlarda, ne büyük bir iştiyakla rüzgarın esmesini bekler; bekler de bir meltem gelip onun vücudunu okşayıp geçtiğinde ne şükran hisleriyle coşar.. tabii sahibini biliyorsa.

İnsanlar birbirlerine seslerini yine atmosfer vasıtasıyla duyurmaktadırlar. Onun dışına çıkan kimse, bir metre uzağında bulunan birine dahi sesini duyuramaz. Zira sesi taşıyan atmosferdir. İnsan, zeminin üzerinde bitkilerin başlarını okşaması ve serinletmesini, bulutları sevk edip birbiriyle buluşturmasını, erkek tohumları, dişi tohumlara götürüp aşılamasını düşündüğünde; ancak havanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlar ve böylesi büyük bir nimetin tesadüflerin işi olmadığını idrak eder. Evet o, Allah'a inandığı, her şeyi O'na verdiği, eşyayı tesadüflerin sisli dumanlı dünyasından kurtarıp, hakiki sahibine teslim ettiği an, her şeyi daha bir farklı duyar ve hisseder. Aksine o, inat edip nankörlükte bulunduğunda, duygu dünyası gibi arz ve hava da yüzünü ekşitecek, tayfun, fırtına ve hortum olup, belâ ve musibetler halinde onu tehdit edecektir.

Evet, her şeye iman nazarıyla bakmak, eşyayı Kur'ân perspektifinde ele alıp tetkik etmek ve yorumlamak çok önemlidir.




"Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız"

"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız." Nasıl sayacaksınız ki; Cenab–ı Hakk bir tek şeyi evirip çevirerek, ondan bin türlü nimet meydana getirmektedir. Öyle ki, insan, hangi nimeti ele alsa, onun içinde ayrı bir nimetle karşılaşacak ve kendini nimetler dairesi içinde hissedecektir. O, havanın tatlı tatlı esmesini, denizlerin üzerinde küçük dalgaları meydana getirmesini, bir aşık–maşuk münasebeti içinde cilvelenmesini, tohumları aşılamasını ve saçlarını bir anne şefkatiyle okşamasını düşündüğünde devamlı ayrı nimetlerle karşılaştığını zanneder. Halbuki farklı keyfiyetlere bürünen bu nimet, gerçekte bir tek nimettir. Ama Cenab–ı Hakk, büyüklüğünün bir ifadesi olarak biri bin yapmakta ve bir tek nimeti insana bin nimet halinde sunmaktadır.

Atmosfer nimeti

Şimdi de, Allah'ın bu büyük nimeti olan atmosferi çeşitli yönleriyle ele alıp, ilmin geldiği seviye ile Kur'ân'ın asırları aydınlatan beyanlarının nasıl mutabakat arz ettiğini görelim. İtiraf etmeliyim ki, Kur'ân'ı hangi tarzda ele alırsak alalım, içinde yetiştiğimiz çağın kültür ve bilim seviyesinin tesirinde kalmadan onu kendi hususiyetleriyle aksettirmek oldukça zordur. Bu itibarla da ortaya konan faraziyeler, bugün için orijinal gibi görünse de, ileriki asırlarda belki de pörsüyüp gidecektir. Ancak, pörsüyüp giden bütün bu şeylerin yanında eskimeyen ve pörsümeyen bir tek şey vardır ki o da kelâm–ı İlâhîdir. İlmî hipotezler eskiyecek, teknik ve teknolojik vasıtalar yorulacak ve bunlar, neticede gidip Kur'ân'ın sarsılmaz ve yıkılmaz temel kaidelerine sığınacaklardır.




His Dünyası: Füsunlu Işık

Söyler Seni yüz bin dil ile dağlar, dereler,

Her yanda tül tül esmâ ve sıfatın görünür..

Duyunca adını her gönül ürperir–inler,

Çehreler büyülü bir mehabete bürünür...

Söyler Seni yüz bin dil ile dağlar, dereler,

Her yanda tül tül esmâ ve sıfatın görünür..

Duyunca adını her gönül ürperir–inler,

Çehreler büyülü bir mehabete bürünür...

Vücudun aynasıdır varlık bunda şüphe yok;

Her varlıkta Cemâlinden bin bir edâ gizli..

Münkirlere olmasa da mü'mine şahit çok:

Gördüğümüz her şey âdeta lâhut benizli...

Füsunlu ışığın gerçi her simada ayân,

Ancak güzelliğine âşinâ olan görür.

Renkler, şekiller, suretler Seni anar her an;

Anar ve çağıltılarla ummanına yürür.

Tesbih etmeyen var mı Zâtını bu cihanda?

Bütün eşyâ Senin şem'ine pervane döner;

Vuslat duygusu her sînede bir kara sevda,

Kara sevdalı olmak bile pâyeymiş meğer..

Bırakma hicranlara açık tahtımla beni!

Lütfedip vuslatınla ruhumu âbâd eyle!

Yakma ikbal bilmeyen kara bahtımla beni!

Bir nîm–i nigâhla olsun gönlümü şâd eyle!

Gönder ışığından ruhuma sönmeyen bir nûr!

Zuhûl etmeyeyim gayrı varlığından asla;

Ne olur insin artık mahzun gönlüme huzûr,

Kalmasın vadinin is'âfı bir başka fasla..!

(M. Fethullah Gülen)




Ölçü veya Yoldaki Işıklar: Hikmet parıltıları

En büyük hikmetlerden biri "İnsan, dilinin altında saklıdır." sözü olsa gerek... Bence, bundan daha büyüğü de, "Dost istersen Allah yeter; arkadaş istersen, Kur'an." sözüdür.

İnsanlar, idrâki ve idrâk olunanı bilirler; ama idrâk edeni bilemezler.

Bilen ruhtur, akıl vâsıta; gören ruhtur, göz vâsıta...

Hareket, aklî veya tabiî sâikler neticesinde meydana geliyorsa hayvânî; irâdî ve vicdânî saiklere dayanıyorsa, o zaman da rûhî ve insânîdir.

Yokluk, korkunç bir hiçtir. Hiçlik, öyle sonsuz ve başdöndürücü bir sahadır ki, onda varlığı gösterir bir zerre bile bulmak mümkün değildir.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.