|
Mehmet
GÜNDEM

Üçüncü yol...
Farklı düşünme, özgürleşmeyle ilişkili. Doğal farklılıklar özgürlüğü, özgürlük de farklılığı gerekli kılar. Özgür düşünce, özgürlük bilincini geliştirirken, insan haklarına dayalı bir toplumsal yapıyı da beraberinde inşa eder. Toplumsal yapı, sorgulama hak ve sorumluluğunu kendinde görmez ve bu iki hayati eylemini doğal olarak algılamazsa, var olduğu devlet çatısı altındaki sosyal makavele uzun süre mutluluk getirmez. Hoşnutsuzluk, kendini ifade edememe, diyalogsuzluk, korku, kaygı, geleceğinden endişe duyma, siyasetten ümit kesme onu sürekli anlık çözüm arayışlarına götürür. Paradigma olarak felsefi bir değer sunmayan her çözüm, gerçekte problemi 'erteleme' yoğunlaştırma demektir. Türkiye'de toplumsal akıl henüz oluşmuş değil. Onun için ortak bir demokrasi talebi de yok. Çünkü özgürlük, farklılık, eleştirel akıl gibi kavramlar bireysel olmaktan çıkıp bir toplumsal eyleme dönüşmüyor, dönüştürülmüyor. Böyle olunca da özgürlük, bireye ait bir üst değer oluyor. Birey de kendi başına var olan, toplumla ilişki kurmaya dahi gerek duymayan 'kendine aktör', 'kendine özgür' oluyor. Belki de gerçek toplum, eylem yeteneği olan toplum, birbirlerine değer atfeden, birbirlerine bağımlı olan bireylerin oluşturduğu bir yapı. Bu gerçekleşmediği için, bu ülkede kavramlar bir anlam taşımıyor ve tüketiliyor ya da idolleştiriliyor. Kavramların gerçek kimliklerini almaları ve fonksiyonel olmaları (farklılık, diyalog, sivillik, özgürlük, güvenlik, zenginlik, devlet, siyaset, ordu, yönetim...) bizimle ilgili. Kendimizi saklasak da ortaya koyduğumuz hayat, ortaya koyduğumuz siyaset, ortaya koyduğumuz toplum bizi çok iyi yansıtıyor. Kimseyi değil, sadece ve sadece kendimizi yaşıyoruz. Şimdi bu yaşantımızın zihni arkaplanını, bu yaşantımızın fiziksel görüntülerini tartışalım.. Sivilleşme deyip de neden sivilleşmediğimizi tartışalım. Farklılık deyip de neden üçüncü bir yol bulamadığımızı tartışalım. Önce ve cesurca kendimizi tartışalım. Gerçekten özgürleşmek, gerçekten iyi yönetilmek-yönetmek, gerçekten bahanelerimizi ortadan kaldırmak
istiyor muyuz?
Kim sivil belli değil
Av. Ergin Cinmen'i kamuoyu, 1997'de gerçekleştirilen Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eyleminin planlayıcısı olarak tanıdı.
Cinmen şimdi yine aynı çabaya yönelik olarak Sivil Anayasa girişiminin merkezinde bulunuyor.
Sizi "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eyleminin planlayıcısı olarak hatırlıyorum. Aradan yaklaşık beş yıl geçti. Aydınlığa ya da karanlığa ne oldu bu yıllarda?
Şu anda çok karanlık bir duruma sahibiz. Aydınlık mumla aranıyor. Kriz devam ediyor. Önümüzdeki aylarda yeni bir dalga bekleniyor. İlk kez bu toplumda 'ekonomik sorunlarımız reel siyasetten kaynaklanıyor' gerçeği herkes tarafından biliniyor ve söyleniyor: Açlığımızın nedeni siyasetmiş.
O zaman siyaset neden kötü Türkiye'de?
Onun için 'nasıl bir siyaset olmalı' sorusuna cevap vermek gerekiyor. Bu da 'nasıl bir demokrasi olmalı' ile ilgili.
Türkiye'de demokrasi için öncelikle tartışılması gereken kavramlar ve alanlar nelerdir?
Her şey tartışılmalı. Reel sosyalist sistemin yıkılışına kadar demokrasinin ne olduğuna dair düşünce aykırılıkları vardı. 90'lardan sonra özellikle Türkiye'nin de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yetkisini kabul ettikten sonra artık taşlar oturmaya başladı. Demokrasiden ne anlaşıldığı konusundaki kavram kargaşası sona erdi.
Nedir bu ortak anlayış?
İnsanlığın yüzyılların birikiminin sonucu gelinen noktada objektif kıstaslar ortaya çıktı ve bugün dünya çapında tek bir ideoloji hakim olmaya başladı. Bu da, insan hakları ideolojisidir. Bu her şeyi kapsayan bir ideoloji. Bu ideolojiyi toplumlar, kurumları vasıtasıyla kendi yaşamlarında temellendirirlerse, burada siyaset iyi gidecektir. Yani insan haklarının gerçekleştiği yerde siyaset mutlaka iyi olacaktır. Siyasetin iyi olduğu yerde de ekonomi iyi olacaktır. Sınıflar yine var. Emek sınıfı var, sermaye yine var. Bu iki mücadele devam edecektir; ama birbirini üzerinde artık tahakküm kurmayacaktır. Burada haklar teminat altına alınmıştır. Hakların teminat altına alındığı yerde, kavga olmaz, barış ve istikrar olur.
'DEVLET BENİM'
İnsan hakları ideolojisini toplumlar kurumları vasıtasıyla kendi yaşamlarında temellendireceklerse, bizde bunu hangi kurumlar yapacak?
Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde oluşturulan yol haritasında, insan hakları gelişsin, denmiyor. İnsan haklarını geliştirecek kurumların oturtulması söyleniyor. Bunlar semt derneklerinden siyasi partilere kadar sayısızdır. Bu, devletin bir hizmet aracı olduğunun ortaya konmasıdır.
Bu aslında çok köklü bir değişim. Devleti, "her şeyi belirleyen güç" anlayışından, konumundan alıp, 'toplum için var olan bir aygıt'a indirgiyoruz.
Bu çok zor bir şey tabii ki. Yaşadığım bir olay bana çok şey öğretti: Almanya'da uçağa bineceğim. İki sıra önümde 60–65 yaşlarında bir kadın var. Polis asık suratlı, pasaportlara bakıyor ve 'geç geç' diyor. Kadın, sıra kendisine geldiğinde birdenbire polisin yakasından tuttu ve 'gülümse gülümse' dedi. Polis gülümsemeye başladı. İşte bu, Türkiye'nin gelmesi gereken noktadır. O kadın bu tavrıyla diyor ki: Ben bir yurttaşım. Sen orada devletin erkini kullanıyorsun, bana hizmet etmen lazım. Cebindeki parayı sana ben veriyorum. Devlet benim. Sen benim doğru dürüst yaşam sürmem için kurmuş olduğum aygıtın bir memurusun... Bakın, küçücük bir hareketle taşlar hemen yerine oturdu. Bu yüzyılların getirdiği, olması gereken yerde kimlerin olması gerektiği konusundaki mücadelenin sonucu.
Bizdeki zorluk, insanın kendisini bu anlamda bir birey olarak tanımlamamasından, edilgenliği ve silik bir duruşu tercih etmesinden ve devlete yüklediği anlam–misyondan kaynaklanıyor. Devlet de toplumun kendisine bakışından cesaret alıyor ve 'ben dokunulmazım' diyor. Bize özgü bir birey ve bize özgü bir devlet yapılanması var. Şahsiyetsizlik ve kutsallık bir arada...
İSTEMEK İSTEMİYORLAR
Çok doğru. Tabii bizde devlete yar olan bahtiyar oluyor. 45 gün süren Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eyleminde şunu gördüm; DYP–RP koalisyonu vardı. Biliyorsunuz Erbakan'ın kurduğu MNP, MSP kapatılmıştı, kendisi 12 Eylül'de içeri alınmıştı. Yani bu sistemin muhalefeti durumunda olan bir yapıydı; ama kendisini iktidarda gördüğü anda –o geleneksel muhalif yapı– hemen sistemleşti ve bizatihi devletin kendisi oldu. Bizde her şey yukarıya çıkana kadar.
Biz çözümü çok alternatifli bir düşünce içinde üretemedik. Düne kadar çözüm ya siyasetteydi ya da askerdeydi. Şimdi ise bir üçüncü yol var; çözüm ne mevcut siyaset anlayışı ve ne de asker. Çözüm, yeni bir toplumsal hareket. Çözüm demokrasi içinde sivil yurttaşın aktif katılımıyla yani siyasi hareketlerin ve yeni toplumsal kurumların oluşturulması... Çözüm sivil itaatsizlikle, bireye ve toplumsal gruplara göndermeler, yeni bir yol ve yöntem...
Üçüncü bir yol arayışı çok önemli bir aşama çünkü biz hep kolaya kaçıyoruz. Bakın zaman zaman MGK kararlarına ateş püskürüyoruz. Fakat MGK Genel Sekreterliği Kanunu'na baktığımızda bunlar her zaman için tavsiye nitelikli kararlar. Hiçbir zaman MGK bir kanun çıkarılmasını emretmek yetkisine sahip değil. Bakanlar Kurulu bile oradan çıkan kararlara uymak mecburiyetinde değil. Yılmaz Karakoyunlu, "Siyaset Belgesi'ni görmedim." diyor. İste... İstedin de vermediler mi!.. İstemek istemiyorlar.
Bu anlamda sınırlayıcı bir tahayyül dünyamız mı var?
Öyle. O sınırları, o ilişkileri biz belirliyoruz. Onları o konumlara biz oturtuyoruz ve oturmak da istiyoruz. 15 yıl süren bir savaş Türkiye'de. Bütün siyasal yapıların hepsi, bu savaşın sosyal, kültürel, ekonomik, askeri her yönünü askere bıraktı. Bu işin içine girmek istemedi. Eğer siyaset kurumu kendi görevini bu kadar ihmal eder, askere bırakırsa, asker de başka alanlarda hak iddia etmeye başlar doğal olarak. 'Her şeyi benim üstüme bıraktınız, o zaman ben bu işin gerçek sahibiyim' der. Yani siyaset ve toplumsal yaşam boşluk tanımıyor. Boşluğu asker dolduruyor.
TSK İç Hizmet Yasası'nın 43, Askeri Ceza Yasası'nın 148. maddeleri uyarınca TSK mensuplarının askeri nitelikli demeç vermeleri, yazı yazmaları suç. Buna Genelkurmay Başkanı da dahil...
Ama... Kimse sorgulamıyor.
Neden?
Çünkü bizde öyle bir adli mekanizma var ki, öyle bir yargıç alt kültürü var ki, memurlaştırılmış. Çünkü sistem böyle oturmuş. Ama şimdi AİHM'den cezaları yavaş yavaş yiye yiye dikkat etmeye başlıyorlar. Kararlarda artık AİHS'ye atıflar var. Bu sistemi kendi başına bırakırsan, o adaleti de işletmek istemez. Korkar adaletten. 12 Mart, 27 Mayıs, 12 Eylül, DEP'lilerin yaka paça Meclis'ten atılması, 28 Şubat süreci, ulusal güvenlik tartışmasında Başbakan Yardımcısı'na Genelkurmay'ın 'onursuz' diyebilmesi...
Yani hukuk açısından bu ülkede hesabı sorulması gereken çok konu var...
İşte böyle olduğu için, hukukun da zayıf kalmasını ister bu sistem.
Hukuk nasıl zayıf tutulur?
Adalete ayrılan payı komik tutarsınız. Binde 0,8 gibi. Senin cebinde sınırlı olan paranı asıl ihtiyaçların için harcarsın. Bütün dünyada toplumların ilk ihtiyacı olan şeyler; eğitim, sağlık ve adalettir. Bizde ise hep güvenlik konuşuluyor ve oraya harcanıyor.
Mümtaz'er Türköne'nin yazdığına göre, 1995 yılında 6,6 milyar dolar olan savunma harcamamız, 1996'da 7, 1997'de 8,1, 1998'de 8,4, 1999'da 10,1 milyar dolara çıkmış. Dört yılda artış yüzde 53. 1999'daki rakamlara göre milli gelirin yüzde 5,6'sı savunmaya harcanıyor. ABD'de ise bu rakam yüzde 3.
Demek ki gerçekten iktidar olanlar kendilerine alıyorlar. Bu tablo çok şey söylüyor. Mesela dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir OYAK var Türkiye'de. Ordu Yardımlaşma Kurumu. Basit bir mesleki dayanışma grubu gibi düşünemezsiniz. En askersel ülkelerde bile bunun bir örneği yok. Hiçbir ülkede, silahlı kuvvetlerin bu kadar büyük meblağlara hükmetmesi mümkün değildir. Ordu Yardımlaşma Kurumu 27 Mayıs'tan hemen sonra kuruldu. Biliyorsunuz geçici 15. madde vardır. Darbelerden sonra geçici bir madde koyarlar, darbe yapanlar yargılanmasın veya darbe sonucu kurulan meclisler tasarrufları iptal edilmesin diye. Geçici 15'in karşılığı 27 Mayıs'ta geçici 4. madde. Oraya hemen OYAK'ı koydular, arkasından 61 Anayasası çıktı. OYAK bir şirket unvanı taşımadığı için her yıl yayınlanan çok kazanan firmalar listesinde yer almaz. Gözükse tahminin o ki, şu anda Koç'u ve Sabancı'yı geçti, ilk sırada yer alır. Hiçbir yerde ordunun faaliyeti borsaya falan gitmez. Bizde ise OYAK Menkul Değerler var. Kanuna baktığınız zaman bunun gerçek patronu kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanlığı. Yani MGK'da sıranın bir bölümü aynı zamanda OYAK'ın patronu. Şu anda banka sektörünün, otomotiv sektörünün içerisindeler... Öyle bir kanun koymuşlar ki bunu getiriyor; mesela Sayıştay Başkanlığı OYAK'ın genel kurulunun tabii üyesi. Banka Murakabe Heyeti başkanı OYAK'ın içerisinde. Hem asker, hem devlet, hem de özel sektörü örgütleyenleri yönetime getirmiş. MGK'nın asker üyeleri iki kişilikli hem MGK'da görevleri var, hem de OYAK'ın patronluğunu yapıyorlar. Bunların kendi içlerindeki konuşmalarında değindikleri en önemli sorun, aşırı büyüme sorunu. Gelen kâr üyelerine gitmiyor, devamlı yeni yatırımlara gidiyor.
OYAK modeli ne anlama geliyor?
Siyasal ve ekonomik gücün aynı elde toplanması. Siyasal gücü MGK'da, ekonomik güç olarak da OYAK'ı alıyorlar. OYAK hiç konuşulmuyor. Suiistimaller oluyor demiyorum; ama bu yapı konuşulmalı...
Mehmet Altan, İstanbul eski Valisi Cahit Bayar'dan bir cümle naklediyor: 'Kimin hakkında konuşulmuyorsa o, ülkenin egemeni olur.'
Doğru. Ama bu toplum istedi diye böyle oluyor.
Mevcut siyaset anlayışı, devletten geçinenler, üretmeden kazananlar, bürokrasinin bir bölümü ve mafya dahil yapısal dönüşüme direnen bir blok var. Bu süreçte birey ne yapacak, nasıl direnecek, nasıl yüreklenecek?
Önce bireyin birey olması lazım. On yıl içinde hiçbir şey beklememek lazım. Bu devlet aygıtı, siyasiler, askerler, bürokratlar bu toplumun çıkardığı şeyler. Bunlar gökten zembille inmediler. Bu toplumun eğitim seviyesi 3,4 yıldır. Toplumsal olarak eğitim seviyemiz ilkokul dörtten terktir. Ortalama bu ise, bu ancak böyle bir yapı ortaya çıkarabilir. Sorun bu toplumun 3,4 yıllık eğitimde kalmasını isteyen bir zümre var ki, kolay yönetiyorlar. Çünkü 3,4 yıllık eğitime sahip bir toplum, hiçbir zaman mükemmel bir devlet yapılanmasını beklemez, istemez, isteyemez. Hem de bu eğitimin kalitesi çok kötü. Toplumu gayet eğitimsiz; ama çok güzel bir yapıya vücut vermiş bir yer gösteremezsiniz yeryüzünde. 3,4 yıl eğitim görmüş biri ile 11 yıl eğitim görmüş birinin beğenileri aynı değildir. Eğitimsiz toplum kendine güven duymaz, aşağılık kompleksi taşır ve sürekli birilerini lider yapmaya çalışır. Gördüğümüz gibi bu toplumun liderlere ihtiyacı var. O liderler de partilerinin başında hayatları boyunca kalırlar. Bu, sadece partilerin kendine özgü yapısından kaynaklanan bir şey değil, aynı zamanda toplumun lider arayışından kaynaklanan bir şey. Lider kolay çıkmaz, çıktı mı da kolay inmez. Onun için al gülüm–ver gülüm şeklinde bu toplum ile bu devlet hem ağlar hem gider.
Nereye kadar?
Değişime kadar. Yeni jenerasyonun yaşama katılması ve AB süreci ile birlikte bu gidişin değişeceğini düşünüyorum. Bakın Erdoğan yeni yapılanmanın peşinde; İnönü, yeni yapılanmanın peşinde. Yani toplum artık 'yeni' surat, 'yeni' söylem, 'yeni' hareket arıyor. Bu yapılanmalar bu durumu görürlerse bu süreci hızlandırabilirler. Bunun evrensel açıdan zemini var. Bunlar olunca kendiliğinden siyaset güçlenmeye başlayacaktır, siyasi partiler arasında gerçek farklılıklar ortaya çıkacaktır.
Yani siyaset sivilleşecek...
Zaten siyaset sivilleşmeden bunlar olmaz. Sivil siyaset güçlendikçe ordunun siyasi yaşamdaki yeri, olması gereken yerde olacaktır. MGK kararlarına ateş püskürüyoruz. Fakat MGK Genel Sekreterliği Kanunu'na baktığımızda bunlar her zaman için tavsiye nitelikli kararlar. Hiçbir zaman MGK bir kanun çıkarılmasını emretmek yetkisine sahip değil. Bakanlar Kurulu bile oradan çıkan kararlara uymak mecburiyetinde değil. Yılmaz Karakoyunlu, "Siyaset Belgesi'ni görmedim." diyor. İste... İstedin de vermediler mi!.. Bu çok ilginç. İstemek istemiyorlar.
Türkiye çok kozmopolit bir toplum. Büyük farklılıklar ve renkliliklerin bir arada olduğu bir ülke. Adeta aynı anda başka başka çağlar yaşanıyor. Ama bu kadar büyük farklılık ve renklilikleri içinde taşıyan bu ülkede sistem Ankara'dan yönetiliyor. Taksim'deki kadının sorunu ile Silopi'deki kadının sorunu arasında dağlar kadar fark var, ama apayrı iki kadının sorunu tek bir cümleyle ifade edilmiyor. Yani, bu kalıpların içerisine gir, deniyor. Adama dilini kullandırtmıyorsun...
Ankara'yı sorgulama cesareti, yurttaş bilinci, sivil itaatsizlik, –'açız' diye bağırmanın ötesinde– toplumda hissedilir oranda bir gelişme kaydediyor mu?
Bu cesaret oluşuyor. Ama yine de birileri yukarılardan düğmeye basma çabasında. Mesela Tayyip Erdoğan örneği. 92'de yaptığı bir konuşma bugün öne sürülüyor. Ben insanların gelişebileceğine çok inanıyorum. Ben on yıl önceki ben değilim. Her halde Erdoğan da değişmiştir. 92'deki kasetin şimdi ortaya çıkartılması toplumu, muhalefeti susturma girişimidir.
Yani siyasetin siyaset dışı güçler tarafından belirlenmesi...
Eğer bu toplum buna inanıyorsa, 92 yılındaki kasetin neden saklanıp da şimdi ortaya sürüldüğünü sorgulamıyorsa, o zaman buna yapacak bir şey yok. Yani gelişmiş toplum kolay maniple edilemez. Gelişmemiş toplum kolay maniple edilir. Aslında bütün problem bu.
EYLEM ŞART
Bütçe görüşmelerinde Milli Eğitim bütçesi tartışılmıyor, adalet, sağlık bütçesi tartışmalardan sonra geçiyor. Aynı Meclis'te savunma bütçesi hiç tartışılmadan geçiyor.
Yine problem biziz. Ben avukat olarak doğru dürüst bir yargılama yapılması için yargıya aktarılan payın yüzde 3 olmasını istiyorum diye ayaklanırsam, ben veli olarak eğitime aktarılan payın şu kadar olmasını istiyorum diye ayaklanırsam, ben hasta olarak sağlığa ayrılan payın şu kadar olmasını istiyorum diye ayaklanırsam, bu memlekette orduya gidecek para azalacak.
Yani biz sahip olduğumuz bütün kimliklerin gereğini yerine getirmeliyiz...
Bu kimliklerden kaynaklanan hak ve sorumluluklarımızın bilincinde var olmak. İşte örgütlü toplumda bu olur. Ben bu bütçe tartışmaları sırasında birçok yere öneriler götürürüm. İlk kez, geçen dönem bütçe müzakereleri sırasında öğretmenler sendikasının, biz öğretmenler olarak bütçeden ayrılan payın şu kadar olmasını istiyoruz diye bir miting yaptılar. 'Adalete ayrılan pay az, savunmaya ayrılan pay çok' dersek, bu duvar tenisi gibi gider gelir. Bunlar bir toplumsal hareketlenmeye dönüşmeli. Bu hareketlenme olmadan istediğimiz kadar konuşalım, hiçbir şey olmaz. Halbuki bu toplum Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlıkla bu eylemi yapabileceğini gösterdi. Toplumun dışındaki sivil yapılanmalara bu öneriyi gür bir sesle götürmek gerekiyor.
Mesela biz anayasa değişikliğini toplumsal alanda konuşursak bu değişiklik belki MGK'da konuşulmayacak, değiştirilsin ama şu noktalara dikkat edilsin denmeyecek...
SİSTEM ÇÖKTÜ
Tabii. Tabii. Biz kendi aynamızı yaşıyoruz. Hepsi bizim. Siyasette de, askerde de, MGK'da da, Susurluk'ta da, mafyada da biz varız. Hatırlıyorum, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesi değişsin, diye bir tartışma oldu. Genelkurmay 'değişebilir' dedi. Sivil siyasetçiler 'sakın ha' dediler. Orada kim askerdir, kim sivildir, bunun neresi sivildir belli değil. Öyle bir militarist anlayış var ki, bu rütbeyle ilgili bir şey değil, kafayla ilgili bir şey. Bu anlayış Türkiye'yi bu hale getirdi. Burada asker de zıvanadan çıkar, insan da zıvanadan çıkar.
Toplum sürekli oyalanıyor. Mesela 'egemenlik' deyip duruyoruz. Ama hiç bu kavramı konuşmuyoruz. İçini boşaltıp önümüze atıyorlar. Egemenlik aslında Avrupa 'nın her bir yerindeki egemenliktir. Egemenlik azalmadı, AB sürecinde egemenlik kavramı arttı bile. Artık bu anlaşılacak. Halk AB'ye evet diyorsa, arkasından bunun devamı gelecektir. Artık bu hülyayı ortadan kaldıramazsınız. Çünkü Avrupa ve Amerika da böyle istiyor. Yarın egemenlik daha farklı anlaşılacak. Bu Ankara'daki yapıyla o süreci götüremezsiniz. AİHM'nin yetkisini kabul ettiğiniz anda milli yargı denen olay ortadan kalkıyor. İstemesek bile bizi bu değişim sürecine mutlaka sokacaklardır. Bu, hepimizin hayrınadır.
Değişim dış dinamiklerden geliyor. İç dinamikler de değişimi kavrarsa hız alır Türkiye...
Bunu kavramaktan başka çare yok. Sancılı da olsa bu eninde sonunda olacak. Bu yapısal değişim artık toplumsal bir talep haline geliyor. Çünkü sistem çoktan göçtü.
|