Garih'in Sırrı'na Seyahat
Şu fani dünyada, ne sırlar var... Yirminci yüzyıla damgasını vuran Yurttaş Kane'in sırrı, filmin finalinde ortaya çıkan Rosebud'dı...
Kane'in hayatının ve mutluluğunun sembolü olan bu kızak, aradan tam altmış yıl geçmesine rağmen, yerküremizde izleyen herkesi hâlâ damardan etkiliyor.
Üzeyir Garih'in sırrı ise, hunharca bir saldırıyla ortaya çıktı; hepimizi çok derinden etkiledi...
Garih'i ölüme götüren müthiş sır, kendi kozasını da aşarak; aklımızın ucundan bile geçmeyecek sırlarla örülü bir dünyada yaşadığımız gerçeğini dramatik bir biçimde anlattı, bizlere...
*
Garih'in sırrı da, Yurttaş Kane'inki gibi çocukluğunda şekilleniyor...
Hayatı boyunca hücrelerinde seyahat ediyor, onu yönlendiriyor...
Görecek yaşa eremediği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi ile arasındaki bağ, Garih'in en yakınlarıyla dahi paylaşmadığı sırrını oluşturuyor...
Sırrını açtığı yegane kişiden, yani otuz yıl yanında ustabaşı olarak çalışan Cemal Cumalı'dan 1992'de şeyhin mezarını yaptırmak için yardım istiyor. Küçük Hüseyin Efendi'yi rüyasında gördükten yalnızca bir gün sonra!
Şeyhi, babasının kendisine anlattıklarından tanıyor: Doğumundan itibaren, Küçük Hüseyin Efendi'nin sık sık evlerine geldiğini dinlermiş, babasından...
Şeyh, babasına "Bu çocuk ülkesine büyük hizmetlerde bulunacak." demiş... Önce dünyaya geleceği müjdesini vermiş, şeyh; sonra da adını koymuş, Üzeyir Garih'in...
***
İnsanları, yer aldığı dini veya etnik gruba göre, kategorize etmek hatta damgalamak; bu durumdan olmayacak anlamlar ve neticeler çıkarmak, kemikleşmiş bir gelenek, ülkemizde...
Bu anlayışın ne denli vahim bir yanlış olduğu, Üzeyir Garih cinayetiyle ortaya çıkan sır vesilesiyle, bir kez daha kanıtlandı...
Sözünü ettiğim yaklaşım biçimi; yani bu ayrımcılık yaratan, bir araya gelip uzlaşmaya, anlaşmaya, sevmeye, sevilmeye ciddi engeller oluşturan anlayış artık tarihe karışmalı...
Hoşgörü mirasımıza sekizde sekiz aykırı bu durum bu topraklardaki herkese, her kesime hayati bir ders olmalı...
Musevi bir vatandaşımızın, dünya gözüyle hiçbir zaman göremediği bir şeyhle olan ileri derecedeki gönül bağından yola çıkarak; yaşadığımız birtakım hadiselerin, hem laik, hem de dini duyarlılıklarımıza halel getirmeyeceğini görmek zorundayız!
Din adına da, laiklik adına da ayrımcılık yapmamayı artık öğrenmeliyiz...
Üzeyir Garih Olayı, hepimize, görünürdekine bakarak karar vermenin birçok kez yanıltıcı olabileceğini gösteriyor.
*
Sığ ve yalınkat bir bakış açısıyla karar vermeyi seçmişsek, eğer; "ülkemizin önde gelen zenginlerinden biri olduğuna göre", Garih'in bütünüyle "maddiyatçı" bir zat olması icap ederdi!
Oysa, onun, kendisine sakladığı "maneviyatçı" yönünün ne kadar derinlerde olduğu, 'müthiş sır'la ortaya çıktı...
Toplumun her kesimini kucaklamaya çalışırken, hayatını diyalog ve hoşgörüye vakfederken oynamadığını, attığı adımlarda daima samimi olduğunu, onun ardından duyulan/duyduğumuz büyük üzüntü ile birlikte gördük...
Üzeyir Garih hadisesi umarım hepimize diyaloğun, ötekini hoş görmenin "ne kadar büyük bir yatırım" olduğunu gösterir! Bu yolda (inanılmaz dirençlere rağmen) çaba sarf edenlerin hayati önemini hatırlatır.
t.korkmaz@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
28/
06/
2001...
Kartel'in Üç Harikası
29/
06/
2001...
Hani, olur da kurultayı kazanırsam...
03/
07/
2001...
Bir kurultay da benim için, lütfen!
04/
07/
2001...
IMF şaşırma, sabrımızı taşırma!
05/
07/
2001...
Seçim yenilgilerinin baş mimarı!
06/
07/
2001...
İşaretimi bekleyin!
21/
08/
2001...
Erdal Bey ile, siyahlar daha siyah!
22/
08/
2001...
Pembe, pembe, tozpembe!
23/
08/
2001...
Meğer, siyasi partiler, devlet dairesi imiş!
28/
08/
2001...
"Ben hâlâ Marksist'im!"
|