'Yedi yıl sonra nerede olmak istersin?'
Üzeyir Garih'in ölümünü, tatildeyken öğrendim. Bir dostum ahizenin karşı ucundan biraz hayret, biraz endişe karışımı bir ses tonuyla veriyordu, ölüm haberini. İnanamadım elbette. Hemen bir televizyon bulup haberleri dinlemeye başladığımda, hepimizin zor kabullendiği "gerçek"le karşılaştım. Ölümünü duyduğum andan itibaren onun için bir yazı yazmak zor geldi bana. Bir dostun iyiliğinden bahsetmek kadar zormuş, ölümünden bahsetmek. Benim için bir haber kaynağı aynı zamanda da bir danışmandı o. Gazeteye geldiğimde ilk işim onunla ilgili notlar aldığım arşivimi karıştırmak oldu. Bir işadamı olarak beni ilgilendirebileceğini düşündüğü birçok konuyu hiç yüksünmeden benimle paylaşırdı. İlişkilerin çoğunlukla teknik bir seviyede kaldığı bir dünyada, "dost" kelimesini çekinmeden kullanabileceğim birisiydi, Üzeyir Garih. Bazen aynı toplantılarda, bazen çalışma ofisinde; ama meslek hayatımın birçok döneminde yollarımız kesişti, Garih'le. Ve, şimdi de ölümüyle, ayrılıyor. Cebinden "Cevşen" çıktığını duyduğumda, birçoklarının aksine şaşırmadım. Çünkü, Ortaköy'deki ofisindeki buluşmalarımızda konuşmaların boyutu farklı alanlara da kayardı. Konuşmalarını desteklemek için sık sık değişik kitap isimlerini zikrederdi. Garih, bu örneklerini birçoklarımızın bilmediği kitaplardan verdiği gibi Kur'an ve İncil ayetleriyle de pekiştirdiği çok oluyordu. Bugün geriye baktığımda, gazeteciliğe başladığım 1993 yılından ölüm anına kadar süren karşılıklı bir dostluk görüyorum. O yıllarda Türk insanı hâlâ örgütlü tüketici olamamanın ezilmişliğini yaşıyordu. Garih bunu güzel bir şekilde özetlerdi: "Tüketen beğenmediğini söyleyebilmelidir. Mesela iyi konuşamadım, size doyurucu bilgi vermediysem beni hemen alkışlamamakla cezalandırın." Sık sık bana, "7 yıl sonra nerede olmak istiyorsun?" derdi. Bu cümlesi aslında bir yaşam felsefesinin sonucuydu. Her insan ve şirket gelecekte nerede görünmek istediğini planlamalıydı. O da bunun reçetesini veriyordu aslında. Acaba o yedi yıl önce kendisini nerede görmek istemişti!
'İnsan Borsası' onun fikriydi
Osmanlı İmparatorluğu bir buhran içindedir. 'Enkaz altında önce neyi kurtaracağız?' sorusu gündeme gelince; Ziya Paşa, "çocuğu", Namık Kemal ise "vatandaşı" demişti. O günden itibaren başlayan insan kurtarma çalışmalarının en somut örneğini Garih sunmuştu bize. Alarko Şirketler Topluluğu'nda İnsan Borsası kavramını geliştirmişti. Bu yöntemi önce kendi şirketlerinin üst kademesinde uygulamaya başlattı. Bütün aşamaların 2004 yılına kadar tamamlanacağını söylemişti. Bu oluşumu sadece şirketler bünyesinde ele almak yeterli değil. Siyasi kirliliğin yaşandığı günümüzde 'İnsan Borsası'nı Parlamento'da da geliştirmek mümkün. Hepimiz gibi, o da tüketim anlayışı ve bilinci taşıyordu. Pek fazla alışveriş yapan birisi olmamasına rağmen müşteri olarak ilgiden çok hoşlanıyordu. Üzerindeki elbiseyi nasıl aldığını sorduğumda, beden ölçülerini terzinin bildiğini ve onun getirdiğini söylemişti. Aşırı tüketimleri olan biri değildi. Garih, geçmişle günümüz arasında tüketim biçimlerinin çok değiştiğini vurgulardı; "Ben çocukken annem bizi leğenin içinde haftada iki kere yıkardı. Bizim çocuklar şimdi her sabah duş yapıyor. Demek ki insanın hayat kalitesi her geçen gün yükseliyor. Biz de yükselen bu yaşam kalitesiyle beraber bir şeyler isteyebilmeliyiz. Verilebilenin üstünde hizmet istemek hakkımız değil. Bir lokantaya gittiğim zaman, verdiğim ücret kadar hizmet istiyorum; aşırısını istemiyorum. Eğer garsonun gömleği kolalı değilse niye kolalı değildir diye bir istekte bulunmuyorum." Onun hayat felsefesinde vermeden istemek yoktu. Onun için, "Başkalarına makul kendisine ise biraz acımasız davrandı." diyebilirim. Ruhu şad olsun.
|