Öldüren mezarlıklar!
Eskiden mezarlıkların içinden değil yakınından bile geçilmeye korkulurdu. Korkmamış gibi yapanlar, ıslık çalarak geçmeyi tercih ederdi. O zamanlar korku ölülerdendi, dirilerden değil. Bundan sonra da korkulacak; ama mezarlıkları mesken edinmiş eşkıya, katil ve bilumum mazarrat tiplerden. Bu konuda da Avrupa Birliği standartlarını yakalamaktan uzak kaldığımız anlaşılıyor. Belçika'dan yazan Metin Keskin, sadece mezarlıkları anlatmakla kalmıyor, başka bir kıyas daha yapıyor:
Röportaj için Belçika Flaman Bölgesi Milli Eğitim Bakanı Marleen Van Den Poorter'i ziyarete gitmiştik. Görüşmek için gittiğimizde gördüğümüz manzara karşısında hayretler içinde kaldık. Bakanlık binası çevresinde ve içerisinde bir tek güvenlik elemanına rastlamadık. Ne kimliğimizi sordular ne çantamızı aradılar. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya içeriye girip milli eğitim bakanıyla rahatça görüştük. Bakanın mütevazılığı karşısında şaşırdık.
Bakan ziyaretinden önce bir tarihte de mezarları turizme açan ve Belçika'nın en güzel mezarı seçilen, 270 bin metrekare üzerine kurulmuş Gent mezarlığını ziyaret etmiştik. Etrafı üç metre yüksekliğinde duvarlarla çevrilen iki giriş kapısında da korumalar görev yapıyordu. Kimin girip çıktığı güvenlik kameralarıyla kontrol ediliyordu. Açılış kapanış saati tespit edilmişti. O kadar temiz ki anlatmak zor. Mezarlığın güzelliği karşısında insanın ölesi geliyor, her taraf pırıl pırıl. En küçük bir çöp bulmak mümkün değil. Kapılar kapanınca dışarıdan girme imkanı yok.
Mezarlarını koruma altına alması gereken ve bakanlıklarını halkına açması gereken Türkiye olması gerekirken Garih cinayetinde gün yüzüne çıktığı gibi en kutsal mekanlarımızdan Eyüp Sultan Mezarlığı yol geçen hanına dönmüş. Belçika, bakanlıklarını halkına açıyor, mezarlarını koruma altına alıyor ve ekonomik kriz yaşamıyor. Türkiye de tam tersini yapıyor. Bakanlıklara doğru yaklaşanı potansiyel suçlu kabul ediyor ve dolar hutbesi okutacak hallere düşüyor. Keşke bir hafta sonraki hutbe konusu, halkıyla arasında büyük uçurumlar olan devlet yetkililerinin halkla kaynaşması olsa.
Hutbe reytingi
Dün bütün camilerde reytingin yüksek olduğu söyleniyor. Sebebine gelince, dolar hutbesiymiş. Acaba İP'çiler de cumaya gitmiş midir?
Son şantajları olsun
Medya kavgalarından hoşlanıyor değiliz. Ama yaşanan medya savaşları sırasında herkesin kirli çamaşırları ortaya saçıldığı için, utanma belasına kendi çamaşırlarını temizleme yoluna gittikleri de bir vakıa. Yoksa ortalık pislikten geçilmez hale gelecek. Bunu da görmezden gelemeyiz. Doğan Medya Grubu'ndan Fatih Altaylı'nın öncülük ettiği kavgaya, Uzan Grubu uzun süre sessiz kaldı. Hatta arayı bulmak için yemek yedikleri, barış çubuğu tüttürmek için bahane aradıkları ileri sürüldü. Bu çabalar sonuç vermeyince, Starcılar da kılıçlarını çektiler. Birinci sayfa manşetleriyle ve iç sayfalarda yazarlar aracılığıyla karşı saldırı başladı. Dün iki grubun da birbirine hitabı çok hoştu: 'Umarız bu son şantajları olur.' Bizim dileğimiz de öyle. Her iki tarafa katılıyoruz 'Umarız bu son şantajları olur.'
Ama merak ettiğimiz bir noktaya da parmak basmadan geçmemiz uygun olmaz. POAŞ ihalesinin üzerinden bir yıl geçti. Motorola ve Nokia yüzünden Uzanlar'a dokunulmasa, büyük ihtimal Star da onlara dokunmayacaktı. Ne İş Bankası ortaklığı, ne de POAŞ için alındığı söylenen ucuz krediler yazılıp çizilmeyecekti. Yazılması gereken başka önemli noktaların da açığa çıkması beklenebilir. Bunun adı da 'kartel karşıtlığı' oluyor. Kaldı ki, Doğan Medya Grubu daha ağzını tam açmadı. Adabank'tan başlayıp, Kepez Elektrik'e, oradan da ÇEAŞ'a kadar uzanan hikayeleri anlatmaya başlarlarsa, iş yılan hikayesine döner. Sonra iki taraf da işin içinden çıkabilir mi bilmiyoruz.
Bütün bunlara rağmen, akrediteleri, kredileri, itibarları bütün haşmetiyle devam edebilir. Parti temsilcileri 'tasarruf tedbirleri' bahanesiyle resepsiyonlara çağrılmazken, medyanın bir kısmı 'yağlı–ballı' biçimde boy göstermeye devam ederler.
İş Bankası çalışanlarına not:
Lütfen tek bir merkezden yayılmış notun altına imzalarınızı atıp faks göndermeyiniz. Çünkü tek faksla mesaj alınıyor. Öbür türlü hem faksı hem de bizi meşgul ediyorsunuz. Kağıt israfı ve çöp kutularının dolması da cabası. Eğer aynı şeyi sürdürürseniz, karşı kampanya başlatacağız haberiniz olsun!
Bilgin'in utancı
Yaşadıkları olaylar karşısında 'Dinç'liğini koruyan, dededen, babadan gazeteci bir patron, şimdi çetecilik suçlamasıyla yargılanıyor. Bu iddia karşısında 'Çete üyeliği suçlaması, hayatım boyunca duyduğum en utanç verici bir suçlamadır.' diyerek kendini savunuyor. Ama aynı patronun gazetesi, masum insanlar hakkında yapılan benzeri 'çete' suçlamalarını, sanki mahkeme sonuçlanmış gibi manşetten veriyorlardı. Gülme komşuna örneği...
Bütün bunlara rağmen, bir şeyin izahı zor; yıllardır bir müessesenin başında kalmış ve hakkında hiçbir işlem yapılmamış bir adamı çeteci diye suçlamak da anlaşılır gibi değil. 'Madem çeteciyse, şimdiye kadar niye göz yumdunuz?' diye sormak gerekiyor.
Ama aynı patronun bir sözü daha var, üzerinde hayli düşünmek lazım: "Çalışanlarıma moral aşılamak için tüm borçları ödemeyi tartışmasız kabul ettim." diyor. Halbuki, çalışanları aylardır maaşlarını alamıyorlar. Devlete olan borçlarını ödemek çalışanlarını niye bu kadar ilgilendirsin ki? Çalışanlarına moral aşılamak istediğini ileri süren bir patron, gözünü hiç kırpmadan yüzlerce gazeteciyi kapı önüne koyar mıydı? Bize bu sözü pek inandırıcı gelmedi.
Gazetenin patrona çok yakın duran kimi yazarları ise ona bütün kalpleriyle inandıklarını yazıyorlar. Biz inanamıyoruz maalesef. Hayır, aramızda süren mahkemeler olduğu için değil, bizden tazminat istediği için de değil. Yapılanları ve söylenenleri inandırıcı bulmadığımız için. Zaten gazetelerini de inandırıcı bulmuyoruz; patron şakşakçısı bazı yazarları da...
|