|
Mehmet
GÜNDEM

Değeri kendini aşanlar
Bu ülkede zor bir hayat tercihidir; düşünerek yaşamak, düşünerek kalem oynatmak. Hassasiyetleri, 'şimdi zamanı değil'leri oldukça fazla olan bir toplumuz. Fikir ve düşünceyi değil, korkuyu üretiyor ve korkuyu konuşuyoruz. Kültürümüz bir korku kültürüne dönüşüyor.
Özgürlük, hak, adalet, temiz toplum, sivil siyaset, ahlaki değer, üretim, alın teri, emeğe saygı, Kafdağı'na sürülmüş. Kafdağı ise, objesi zihnimizde hiçbir zaman olmayan bir kurgu. Onun için bu kavramlar ya hapishanede ya da dağlarda seslendiriliyor. Şehirde hayat, geçim derdi sınırına çekilen post anlamıyla sürüyor. Baskın ve öncelikli kurumlarımız, sınıflarımız var. Siyaset de kimliksiz ve kişiliksizliği ilke edinmiş. Siyaset; yönetmek için değil, yönetilmek için her şeyi yapıyor. Yasalar 'yasaklama' konusuna daha meyilli. Düşünen de suçlu düşüncesizlik eden de. Hasılı hayat daha zor bugünlerde, bu yıllarda. Esprisi çok, ama gülmeye derman yok insanlarda. Çünkü yüzlere çöken dramlar ağır basınca, insanlar da ağırbaşlı oluyor o andan itibaren. Tahammülün çevre sınırları gittikçe daralıyor...
Halbuki, mizah, espri, hümor, ironi hepsi hayat içinde, insan fıtratında var. Ve hayat sahnesinin aktörü insanı, hayatın bu esnek yönü rahatlatıyor. Kimi konuların fazla ciddiye alınmadan hayatın daha iyi yaşanabileceğine dair bir imkan sunuyor insana, mizah. İnsan, aslında bunun farkında da, birtakım kurum, kuruluş, değeri kendini aşan şahıslar farkında değil. Onlar hep kendilerini abartarak var oluyorlar, var kalıyorlar. Onların farkında olmaması, sadece onların sorunu olsa, problem değil. Demek ki, etki alanları büyük, otoriter tavırları çok geniş bir zeminde yayın yapabiliyor... Belki de toplumun huzursuzluğu ve tahammülsüzlüğü, sonradan 'öğretilmiş' bir durum. Bu da toplum için sonradan öğrenilmiş bir huzursuzluk. Huzursuzluktan huzurlu olan bir toplum olabilir mi acaba? Eleştiri, insanı ve kurumları yıpratmaz, eleştiri bunları makulleştirir, aklileştirir ve yaşamın içine çeker, yaşın dışına çıktıklarında. Yıkan, tüketen 'dokunulmazlık' arzusudur. Toplum huzursuz, gergin ve patlamaya yakın olunca kim mutlu olur ki! Devlet mi, yasa koyucular mı, ben mi, biz mi, yoksa karikatüristler mi!..
Ahmet Kesgin'le, karikatürü ve bizi konuştuk...
Ülkem karikatürün ta kendisi
Sizi daha çok Aksiyon dergisinde haftalık yayımlanan Keskince çizgilerinizden tanıyoruz. Karikatüre muhabbetinizi (ve hatta yeteneğinizi) ne zaman ve nasıl keşfettiniz?
İlkokul 5'inci sınıftayım hatırladığım kadarıyla her şey çok güzel. Birden babam Almanya'dan döndü ve bakkal açtı. Oyunlar, arkadaşlar, fabrika önlerinden hurda toplamalar... Hepsi bitti. Okuldan bakkala, bakkaldan okula; dünyam karardı. Mahallemizde Ordulu Adem abimiz var... Çok güzel at resmi çiziyor; ama sadece at çizebiliyor! Bir gün bakkalda sıkıntıdan patlarken Adem abi geldi. Çizdiği süslü püslü at resmini bana verdi... Kesekâğıtlarına çizmeye başladım... Çizdiklerim biraz abartılı oluyordu. Dedim ki; oğlum Ahmet sen karikatür sanatçısı olabilirsin!
Bütün ahali, Ahmet Kesgin ne zaman kapımızı çalıp gelecek ve sayfalarımızı onurlandıracak diye bekliyor(!)..
Çizdiklerim zorunlu olarak mahallede konuşulmaya başladı. Karbonat satıcısı İhsan abimiz var... Bir gün bakkalın terazisinde karbonat tarttırırken 'Ben ünlü karikatürcü Tekin Aral'ı tanıyorum, selamımı söyle seni işe alsın.' dedi. Cağaloğlu'na gittim, aradım, bulamadım Gırgır dergisini. Tekin Aral'ı da tanımıyormuş zaten. Daha sonraları halamın oğlu 'Ben bütün gastecileri, karikatürcüleri tanıyorum.' dedi. O zamanlar aklî dengesi yerinde değildi. Tercüman gastesine gittik. Memed abim, Cengiz Arkangil isimli bi gasteci kardeşle konuştu. O da yanıma gelerek; "Bak kardeşim, öyle lapbadanak karikatürcü olunmaz, bu işin okulu var, sınavı var di mi ama" diyerek bizi gönderdi. Moralimiz iyice bozuldu tabii. Sonradan öğrendik, o gasteci kardeşin bu işin sınavı var, okulu var demesi yalanmış. Sonra inat ettik Çarşaf mizah dergisinde çizmeye başladım.
'Ölçüyü kaçırmışlar'
Peki.. Sonra?
Haydaaa! Şimdi ben bir haftadır söyleşiye hazırlanıyorum ve karikatür nedir? Sanatçı duruşu kimdir, nasıl yapılır türünden kelli–felli kıl sorular gelir diye düşünüyordum. Hayatımız boyunca kontürpiyede mi kalıcaz be. Vay be neysee.
Soralım o zaman karikatür nedir?
Muhabbetin mecrasını değiştirmek istemem..
Yok, yok, hakikaten soracaktım zaten... Evet nedir karikatür?
Var olan değerlerin ve ölçülerin dışına çıkmış olguları, bi ölçek de abartarak çizgi ile yansıtmak. Zor toparladığım için biraz açalım: Yani, yaratılan muhteşem evrene, çiçeğe, böceğe, güzel insana, öküze kısaca tüm güzelliklere uyum sağlayamamış, dolayısıyla ölçüyü kaçırmışlar, biz karikatürcülerin ilgi alanlarına girer.
Ya karikatürcü ya da mizahçının kendisi ölçüyü kaçırırsa? Uyum sağlayamazsa?
Zaten tersi de pek insana özgü bi şey olmayacağına göre. O zaman ideal anlamda mizahçının kendini eleştirmesi ya da en azından başkalarını eleştirirken bi ölçek de kendini onların yerine koyup eleştirmesi hem kendi hem toplum sağlığı açısından Şam'da kayısı olur; ama bizler başkalarına gülmeyi isteriz. Kolaydır.
Kendinizi eleştirdiğiniz oluyor mu?
Ben denedim diye düşünüyorum. "Kibir bey" isimli bi tip çizdim. Tehlikeli olmaya başlamıştı. 5–6 hafta dayanabildim. Aslında beden ve ruh sağlığı açısından çok iyi bi şey ama kolay değil.
Mizahçının durduğu yer ve bu duruşun ne kadar önemli olduğu konusunu atlamayacağız değil mi?..
Sağlıklı bir duruşunuz yoksa... Yani hayatın muhteşem ritminden bihaber iseniz; milli mücadele yıllarında olduğu gibi; kuva–i milliyecileri hayalperest ve yasadışı değerlendirir; sonunda yurtdışına doğru mecburi bi maraton koşmak zorunda kalırsınız!" O dönem karikatürcülerinin yaşadığı bi olaydır.
Hayatın ritmine uyum sağlayamayan, komik duruma mı düşüyor?..
Evet. Bir anlamda tembel komiktir. Kendimden biliyorum. Bizler komik bir toplumuz. Her şeyimiz komik; bizlerin toplamı anayasamız komik. Komiğin absürd boyuta geçtiği maddelerimiz dahi var: "Kimse zorla çalıştırılamaz. Kimsenin konutuna dokunulamaz. Herkes yerleşebilir ve seyahat edebilir. Vesaire. Herkes nefes alabilir verebilir! Alıp verirken özgür iradesine kimse karışamaz. Vay bee! Niye yazarız ki bunları. Yazık değil mi; kaleme, kâğıda, matbuat emekçisine, güzelim ağaca! Saygıyı hak eden Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Erdoğan abimiz var. Güzel bi abi. Ondan öğrendim bunları. En çok o gülüyordur.
Bunlar mizahçı
Hep söylenir; ölçüsüzlük çok fazla, baskılar, dayatmalar, gayri insanî uygulamalar... Dolayısıyla; ülkemiz genelde sanatçılar, özelde mizahçılar için bulunmaz bir hazine! Öyle mi?
Bir boyutuyla öyle görülebilir. Diğer açıdan düşüncenin suç olduğu bir ülkemiz var. Düşüncenin ifadesini kimin aldığı hepimizin malumu! Aslında mizahçı tam da burada devreye girer. Düşüncesini dolaylı yollardan kendine özgü araçlarla ifadelendirir; ama burada da hayal gücü yüksek yasalarımız devreye girer: "Bazı kişi ve kurumları direkt veya dolaylı yollardan ve hatta çağrışım dahi yaparaktan eleştirme canım kardeşim, ne gerek var be güzel kardeşim!" der. Belki tüm bunlar memleket mizahını geliştirmek için yapılıyordur, bilemeyiz! Nasreddin Hoca'mız yaşasaydı ne derdi, onu da bilemeyiz! Eğer iyi mizahçıysak ve memleketimizde yaşıyorsak; bi ölçek cezaevine girmemiz gerekirdi. Biliyoruz ki; her sistem, kendisine ciddi şeyler söyleyeni "Ne diyorsun güzel kardeşim?" deyip cezaevine koyar veya kalp krizi geçirtir! En azından biraz hırpalar. Bu arada bizim de; az da olsa cezaevi görmüş, işkenceye uğramış veya biraz hırpalanmış onurlu kardeşlerimiz var.
Şimdi, bir de toplumsal isteklerimizi bastırmak için uydurulan veciz bir slogan var: Bir değil, birçoklar da bu söyleyeceğim pek komik "her zamankinden daha fazla toplumsal barışa ve huzura ihtiyacımız olduğu bir zamanda..." diye diye devam eden tekerleme gibi bir şey. Doğal bir felakette ya da bir savaş halinde motive unsuru olarak belki söylenebilir. Ama bunlar da kırk yılda bir olacak şeyler birader. Allah'ın her günü sürekli, "barışa ve huzura ihtiyacımız var, bir şey isteme" denir mi? Hakkını aramak, özgürlük istemek, huzuru ve barışı nasıl olurda ortadan kaldırır!
Biliyorum, politikacıları 'yöneten'den saymıyorsunuz. Peki, neden bu kadar çok politikacı çiziliyor?
Ben pek çizmemeye çalışıyorum. Geçen haftaki sayfanızda okudum; 'Kimin hakkında konuşamıyorsak ülkeyi o yönetiyordur.' Eski bir vali kardeş yapmış bu değerlendirmeyi. Biz de kimin hakkında çizemiyorsak diyebiliriz. Aslında bizim ülkemiz karikatürün ta kendisi. Düşünen de cezaevinde, düşüncesizlik eden de.
Bu düşünce meselesi... Sizin kulvarda, diğer ülkelerde durum nasıl, oradaki mizahçılar ne alemde?
Genel anlamda, dünyanın her yerinde bu böyle. Batı özgürdür, orada insan hakları falan filan. Yalan... Orada insanın değil eşyanın hakları var. Çoğu zaman da insanın kendisi sefilleşip eşyalaştığından haklarım var zanneder. Belki olmamış, olgunlaşmamış olduğumuzdan karşı düşünceye tahammülümüz yoktur. Yapımızda var bu. Biz biraz daha kaba olduğumuzdan, hayat karşısında daha komik görünüyoruz. Şimdi düşünceyi cezalandıran şahsiyet sahibi yöneticilerimiz diyorlar ki: "Kardeşim yasayı siz hazırlıyorsunuz, biz sadece hüküm veriyoruz, ne diye laga luga yapıyorsunuz?" Sonra düşünceleri cezalandıran bizler, düşünceyi cezalandırmayan yasalar hazırlıyoruz. Bu sefer de güzel abilerimiz: "Bu yasayı değiştirmeniz sizin açınızdan iyi olmaz haa!" diyorlar. Yanlış anlaşılmasın; şimdi bu mevzu insanlar âleminde yaşanıyo. Bir de gülme eyleminde ince bi şiddet var derler. Bizde yasak, kaba şiddet o yüzden pirim yapıyo herhalde.
Zor iş, gülmek de güldürmek de...
Tabii bir de mizahçının içinde bulunduğu yapının içindeki yasalar var. Yasaklar.
Sansür yani..
Evet. Eğer domates gazetesinde çalıyorsanız; domatesi eleştirmeniz zordur... Hatta domatesin harikulade bir sebze olduğunu, dünyada domatesten başka bir sebze olmadığını, olsa da domatesin içindeki vitaminlerin diğer bütün sebzelerden daha muhteşem olduğunu, dolayısıyla diğer sebzelere zaten gerek olmadığını söyleyip durursunuz. Ya da patates dergisinde çalışıyorsanız. Fark etmez. Bu böyle. Tabii bir de domates hormonluysa işiniz daha da zor! Aslında hep idealler dünyasının muhabbetleri bunlar. Bizlere biraz lüks yani.
Gündemi nasıl takip ediyorsunuz?
Memleketimizde, yolsuzluktan ve seviyesizlikten gündem oluşturması gerekenlerin; kitle iletişim araçlarının etkili bir kısmını ellerinde bulundurmaları dolayısıyla bizim önümüze koydukları gündem bir hayli ilginç oluyor. Şimdi bize sunulan gündeme şöyle bir bakalım: Mankenlik bir sanat mı? Eğer sanatsa hangi manken hangi sermayenin kucağına oturmalı, tartışmaları... Dokun kazan, uçur kazan, ailecek rezil ol kazan, oranı–buranı gözetlettir kazan.. kısaca soyun kazan: daha doğrusu insanî değerlerinden soyun kazan programları... Baştan sona mankenler ve hayvanlar âleminden oluşan haber bülteninin spikeri, haber programını; "vah... Atam vah!......." haberiyle bitirebiliyor. Diğer açıdan; bizler fosseptik hortumuyla üstümüze sıkılan bu gündemi hak ediyoruz. Bunlar gündemimizde olmamalıydı. Cezaevinde daha insani koşullar için 'ölüm orucu' tutan kardeşlerimizle, sadece inancından ötürü eğitim hakkı elinden alınan kardeşlerimiz olmalıydı bizim gündemimiz. Ateist Gülay Göktürk hanımefendi kardeşimiz kadar savunamadık başörtüsü mağduru kardeşlerimizi. Ahmet Altan kardeş haklı olarak soruyor: Madem ki, diğer dünyaya inanıyorsunuz, o zaman neden bu kadar korkaksınız birader? Şimdi soralım kendimize, Gülay Hanımefendi mi Müslüman, biz mi? Genelleştirmeyeyim, ben mi Müslüman'ım, Gülay Hanım mı? Zaten insan fotoğrafına baktığında şüpheleniyor. O kadar güzel ki, yüzünde nur var gibi...
Muhabbetin başına dönelim isterseniz...
Haklısınız. Baya lüks kaçtı. İşin gerçeği; ya işten atılırsam. İşsiz kalırsam. Memleketin ekonomik durumu malum. Şimdi benim çıkıp da; patlıcan gazetesinin felsefesi benim sanatçı şeyime ters geliyor falan filan demem hakikaten komik olur. Lüks olur. Bazı yaşlı karikatürcülerimiz var. Kendileriyle yapılan söyleşilerden anladığımız kadarıyla; şöyle diyorlar: "Hööm!.. Karikatür serttir, tokat değil yumruk atar" falan filan. Bizlerin komik insanlar olduğu söylenir. Doğrudur; ama trajikomik de olmamak lazım! Nasreddin Hoca, zalim Timur'a karşı koyabilecek kadar saygın, şahsiyet sahibi bir insandı. Mezarında kemiklerini sızlatmamak lazım!
İyi espri mi, iyi çizgi mi?
Bakkalda at çizerek başladığınız bu serüvende, süreç içinde sizde ne gibi değişiklikler oldu?
Karikatüre başladığım 1983 tarihinden itibaren ele alırsak yaklaşık 10 yıl doğru düzgün bişeyler yaptığımı hatırlamıyorum. Eskiden mizah dergilerinde, esprisi iyi olanlar çizmez, çizgisi iyi olanlar da espriyle pek ilgilenmezlerdi. Her ikisini de yapabilen abilerimiz de vardı; ama kaba haliyle böyledir. Benim esprilerim de Oğuz abiye komik gelmediğinden olacak, başka arkadaşların esprilerini çizerdim. Sıkıntı verici bir durumdu. Sonunda bu sorunu aştığımı düşünüyorum.
Ürettiklerinizden... Naif tipi ve Fabrikalar Durağı hikayeleri artık devam etmiyor.
Bir tipi uzun süre okuyucuyu sıkmadan anlatmak zor. Naif, iyilikler, güzellikler düşünen ve sürekli Somali halkının yoksulluğuna kafayı takmış bi tipti. Yapamadıklarımı ona yaptırıyordum! 2 yıl kadar sürdü. Bence uzunca bi süre idi. Kartal Fabrikalar Durağı hikayeleri, mahallemizin ve benim çocukluğumun toplamıydı. İleride inşaallah devam edicem.
Şu anda Aksiyon Dergisi'ne haftalık çizdiğiniz karikatürlerinizin dışında neler yapıyorsunuz?
Önümüzdeki 3–4 ay içinde bir sergi açmayı düşünüyorum. "Açıklamalı Çizgi Sanatı" isimli bi sergi. Bir de son 7–8 yıllık çalışmalarımdan oluşan bir albüm çıkarmayı düşünüyorum.
Karikatür, eleştirirken güldürme, komikleştirmenin ötesinde itici, hatta ideolojik bir tavırla beslendiğinde nefret ettirici bir sonuç da oluşturuyor. Mesele 'çember sakal' tipi bir kesim için böyle algılanıyor.
Tamamen kolayına kaçmaktan... Ayrıntıya girip düşünmemekten... Biz karikatürcüler, belki de hayatın her alanına el attığımızdan dolayı; hiçbir konuyu layıkıyla bilememe gibi bi lüksümüz var. Belki de bu yüzden, katil polis, işkenceci polis karikatürleri çiziyoruz. Düşünelim biraz. Belki sigara içendir işkenceci! Belki Camel içen Maltepe içene oranla daha fazla işkencecidir! Belki de otobüste büyüklerine yer vermeyen! Veya belki, komşusu işkencedeyken aç uyuyan! Belki de böylesi önemli bir mevzunun savunmasını 'sol' tanımlaması içinde yer alan kardeşlerimize bıraktığımızdan dolayı bizler yapıyoruzdur en kral işkenceyi! Biraz düşündüğümüzde; polis işkence yapamaza geliyoruz. Zaten asgari geçim düzeyinin altında yaşayan insan, işkence yapan değil, işkenceye maruz kalandır!
Karikatür okulu
Sizi hangi karikatüristler etkiledi?
Turhan Selçuk ve İsmail Gülgeç ustalardan etkilendim gibi geliyor bana. Bir de bu toprakların yetiştirdiği en değerli çizgi ustası olan Ergun Gündüz'den az da olsa bişeyler öğrendim.
Bir de karikatür hocalığı yapıyormuşsunuz galiba. Nasıl oluyor bu iş?
Vallahi olay şöyle oldu. Belediyenin karikatür okulu var. Amacı, gençleri kahvede 'okeye dönmek'ten, köprü altında bali çekmekten kurtarıp karikatür âlemine kazandırmak. Bir de müdürü var; Cem Aytepe. Beni arayıp, 'Gel buradaki gençlere bişeyler öğretirsin, para da veriyoruz' dediğinde, kahvede okeyime dönüyordum, pek hatırlamıyorum. 4 yıldır cumartesileri oraya gidiyorum. Pırıl pırıl gençler geliyo. Karikatür muhabbeti yapıyoruz. Tam anlamıyla bir okul oldu benim için! Biraz acı oldu; ama çok şey öğrendim onlardan. Okey falan da oynamıyorum artık şükürler olsun. (Çaktırmadan bir reklam. Karikatür okulunun telefonu da 0212 317 77 06)
Biz de talebe olabilir miyiz?
Olabilirsiniz tabii. Ama şartları var. Öncelikle, gereğinden fazla tüketmemeniz gerekiyor. Çiçeğe böceğe dolayısıyla kendinize saygılı olmanız gerekiyor. Göreceksiniz ki, etrafınızda çok komik şeyler oluyor. Eğer olmuyorsa, o zaman siz komiksiniz. Dolayısıyla kendinizi çizersiniz. Tabii sonunda tüm bunları verdiğinden dolayı Allah'a teşekkür etmeyi unutmamak gerekiyor.
Bu iş para kazandırıyor mu? Dün ve bugün kazanç noktasında ne değişti?
Eskiden bu işte çok para olduğu doğrudur. Ben de bi dönem kendimi kaybedecek kadar çok kazandım. Bi gün Hasan Kaçan abime 'Abi bu para bana hakikaten çok!' bile demişim. Şimdi mecburiyetten toplumsal gerçekçiyiz! Aksiyon dergisindeki müdürüm Mehmet Kamış abi sürekli takılıyor: "Sen eskiden kürekle kazanıyormuşsun, bir de zam istiyorsun!" diye.
|