GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

09/09/2001

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH



RÖPORTAJ 

Mehmet GÜNDEM


Bir sivil meslek

Başka meslekleri bilmem; ama gazetecilik önce etik, sonra da yürek ister. Bu yürek elbette pazu kuvvetinden yansıyan bir yürek değil, bu insanı, duyarlılığı canlı tutan bir yürek. Tabii ki bilgi ve sorumluluk vazgeçilmez unsurlar arasındadır bizim meslekte.

Ve gazeteci gücünü etikle örgülenmiş yüreğinden alır. Gazetecinin kaleminin kırılmayacak kadar sağlam olması, kamu görevini yapabilmesi ve gazeteciliğin bir 'sivil meslek' olarak sürdürülebilmesi için şarttır.

Kalem, mürekkebini vicdanından alıyorsa, gazeteci hiçbir 'ahlâksızlığa' düşmeden, meyletmeden, sadece ve sadece en yalın haliyle toplumu bilgilendirme görevini yapıyorsa, meşruiyetine ve itibarına sahip çıkmış olur. Gazetecilik uzun bir yolculuk. O kolay kolay taşınan ve kolay kolay hak edilen bir sıfat değil. Bunu, mesleğin yozlaşmasıyla birlikte daha iyi idrak etmek mümkün. Elbette her katılım, ilkelerine sadık kalmak şartıyla bu mesleği güçlendirir. Onun güçlenmesi, toplumun ve demokrasinin güçlenmesi demektir. Gazeteci. ne patronun, ne iktidarın, ne kurumların ve ne de devletin yanındadır. Gazeteci, bireyin yanında ve bütün bunlar için, "gerçekle temas etmenin" peşindedir.

Gazetecilikte iz bırakan; hatalar, ihanetler, kırılan kalemler değil, gazetecilikte iz bırakan, kalemin yazdıkları olmalı. Ve gazeteci

kalemiyle yaşamalı.

Rahmetli Nezih Demirkent de yakınırdı;

"Gazetecilik sihirli bir iş; ama gazeteci sihirbaz değil..."

"Mesleğin onuru unutuldu. Sedat Simavi'nin 'Kalemini satma, kır.' sözüne sahip insan sayısı çok azaldı..."

Gazeteci; siyasetçi değildir, patron değildir, yönetici değildir, şovmen değildir, türkücü değildir, manken değildir... Gazeteci sadece ve sadece gazetecidir. Ama şimdi bir yerlerde büyük bir hata var...

Gazetecilik bir sivil meslektir. Sivil olmak ise zordur...

Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ile mesleğimizi bir kere daha konuştuk.




Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi: Basında gürültü özgürlüğü var

Anayasa değişikliği öncesinde, Basın Konseyi olarak, Ankara'da bir dizi ziyaretlerde bulundunuz...

Hepimizin ortak bir iddiası var; bu ülke demokrasi ile yönetilirse daha doğru ve daha iyi olur. Demokrasinin de katılımcı olanı gerçekleştirilmeli. Biz Basın Konseyi olarak bu açıdan da kendimize görev düştüğünün bilincindeyiz. O nedenle yıllardan beri; Türkiye'nin, bizi ilgilendiren sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyoruz.

Nedir Ankara'ya taşıdığınız öneriler?

Yıllardır yapageldiklerimizi güncelleştirerek, yani, anayasayla, RTÜK'le, Basın Yasası'nın değişikliğiyle, Türk Ceza Yasası'nın 311, 312. maddesiyle, Terörle Mücadele Yasası'nın 5, 6, 7, 8. maddeleriyle ilgili, daha genel ifadeyle ifade özgürlüğüyle ilgili önerilerimizi güncelleştirip, hükümete, hükümetin ortağı olan parti liderlerine, muhalefetin liderlerine götürdük. Dedik ki, bizim önerilerimiz bunlar; fakat şu konulara da özel bir önem veriyoruz. Bizim anlayışımıza göre, bu öneriler kabul görür, yaşama geçerse, önümüzdeki bloklardan birkaçı ortadan kalkar.

'Özel önem' verilen konular nelerdir?

Bir; 'Herkes gerçekleri öğrenme hakkına sahiptir, devlet bunu sağlayacak tedbirleri alır' diye formüle edilmiş maddenin anayasa değişikliği çerçevesinde dikkate alınmasını istedik. Bu öneri, bireylere devletin işleyişi hakkında 'bilgi talep etme' hakkını anayasal bir hak olarak tanımayı amaçlıyor.

Bu öneri, devletin saydamlaşması yönünde bir talep aynı zamanda.

Evet. Çünkü demokrasinin doğru dürüst işleyebilmesinin birinci koşulu devletin saydamlaşması. Yolsuzlukların asgari düzeye indirilebilmesinin de temel koşulu, kamuyla ilgili görevlerin saydam platformda yapılmasını sağlamaktır. Bu da vatandaşın bilgi alma hakkını ona tanımakla başlar. Herkes sistemi denetleyebilirse, o zaman sistem daha sağlıklı işler.

'Özel önem' çerçevesindeki ikinci konu nedir?

Basın Yasası'yla ilgili taslağa ilişkin. Meğer yıllardan beri Basın İlan Kurumu bazı gazeteleri cezalandırır dururmuş. Basın İlan Kurumu 195 sayılı yasada diyor ki, "Bu kurum hiçbir gazetenin içtihadıyla, fikriyatıyla ilgili bir şey yapmaz, hepsine eşit mesafede durur." Sonra bir şey daha söylüyor: "Bizim bir genel kurulumuz vardır, bu kurul bazı ilkeler belirler (basın ahlak yasası) bu ilkelere uymayan yayınları biz cezalandırırız. Yönetim kurulu onun resmi ilanını keser." diyor. Bunun için şikayet gelmesi lazımmış, onlar da değerlendirirmiş.

Basın İlan Kurumu'nun tavrı ne anlama geliyor?

Basının, kamu otoriteleri tarafından sansüre tabi tutulması demektir, yargı dışında bir ceza uygulaması demektir. Demokrasi içinde bunu kabul etmek mümkün değil. Buna ceza verilenler aynen uymuşlar, haklarını da savunmamışlar. Bundan mağdur olanların yüzde doksanı 'dinci basın' kategorisinde değerlendirilen...

'Dinci basın' nitelemesine katılıyor musunuz?

Böyle bir ayrımcılığı benim kafam baştan reddeder. Kendisini ifade etme özgürlüğü herkesin hakkıdır...

Bu uygulama ne kadar süredir varmış?

Yaklaşık iki senedir.

Ama yeni fark ettiniz...

Tesadüfen fark ettik. Basın Konseyi olarak biz, öyle Basın İlan Kurumu'nda bulunmuş bir kuruluş değiliz. Biz de kamu otoritelerinin, kamu kuruluşlarının içinde bir görev alalım, yerimiz olsun diye bir meselemiz yok. O nedenle biz oradaki işlemeyişin farkında değildik. Fark edince dedik ki, bir demokraside, bir kamu kurumu basına nasıl ceza verebilir? Basın ancak kendisini denetleme çerçevesi içinde görülebilir. Bir dış irade özgür basını denetleme hakkını dahi kendisinde göremez.

Bu tavır, aynı zamanda demokratik sürece müdahale anlamına gelir mi?

Tabii tabii. Hazırladığımız basın yasasıyla ilgili görüşe 195 sayılı kanunun şu şu maddelerinin lağvedilmesini talep eden görüşü de koyduk.

Ankara'daki görüşmelerde icra makamı eleştiri ve önerilerinizi nasıl karşıladı?

Gayet olumlu. Başbakan; son derece makul telakki ettiğini söyledi. Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu da aynı şekilde. Yalnız bir tek görüşmede biraz görüş farklılığı belirgindi. Basın İlan Kurumu'nun bu uygulamalarının demokrasiyle taban tabana zıt olduğunu savunduk. Bu uygulamanın taraflarından birisi Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk. Hadi Adalet Bakanı politikacıdır diyelim; ama Basın İlan Kurumu'nun yönetim kurulunda görev yapan bir gazeteciler kuruluşunun başkanı da var. O da başvuruda bulunmuş, bu gazetelerin hakkında ceza verin, diye.

Adalet Bakanı H. Sami Türk'ün tepkisi ne oldu?

Haksız yayınların, cevap hakkına saygısız tavırların, kendilerini bazı yasal hakları kullanmaya zorladığını söyledi. Biz de kendisine, cevap hakkına saygı gösterilmemesi durumunda tepki duymasının yerinde olduğunu, ama yine de başvurulacak metotların–araçların demokratik sisteme uygun olması gerektiğini söyledik.

Siz Ankara'da, basın–demokrasi, haber alma hakkı, saydamlık... konularında bir sonuç almaya çalışırken, aynı anda İstanbul'dan Türkiye'ye ulaşan bir 'medya terörü' fırtınası yaşandı... Bu fotoğrafa nasıl bakıyorsunuz?

Ürkütücü, korkutucu... Ama bir tarafıyla bunlar olağan. Bu tür olayların yaşanmayacağı bir toplum düzeni yok. Ben burada tecrübeli meslektaşlarımızın kabahatinin çok büyük olduğunu düşünüyorum. Ekrana yansıyan gençleri fazla suçlamıyorum. Onlar cephenin en uç noktasına sürülmüş asker gibi. Bu çocukların başındaki 'tecrübeli' gazetecilerin onları yanlış bir şekilde motive ettiğini, yanlış şartlanmadan da bu sonuçların çıktığını görüyorum. Umarım ki, oluşan tepkiler, bu 'tecrübeli' gazetecilerin aklını başına getirir...

Canlı yayına konuk kapma yarışıyla ortaya çıkan kötü fotografı Basın Konseyi'ne taşıyacak mısınız?

Bu konunun başkaları tarafından Basın Konseyi'ne getirilmesini isterim. Ama bizim meslektaşlarımızda, halkımızda, seyretme, reflekssiz olma yaygın bir tavır. Beklediğimiz şeyi kimse getirmiyor. Bir de Basın Konseyi var, ne işe yarıyor, diye de soranlar çıkıyor. Yani şimdi ses çıkartmazsa ne zaman ses çıkartacak diye bakıyorlar. Bunu dikkate alarak ben, vatandaşlık hakkımı kullanabilirim diye düşündüm ve ilgili görüntüleri bir dilekçeyle Konsey'in Genel Sekreterliği'ne gönderdim.

Basın Konseyi ceza veren bir konum da değil...

Halk 'Basın Konseyi cezalandırsın' diyor. Bizim cezalandırma hakkımız yok. Eğer biz, cezalandırmaya kalkarsak, basını yönlendiririz. Basın özgür olması gerektiğine inanmış insanın yapacağı şey değildir bu.

Siz kınıyor musunuz?

Kınıyoruz. Anlayan için de kınama yetiyor. Biz derisi ince olan için bir şeyler söylüyoruz. Derisi kalın olana biz ne yapalım!

İletişim kanallarının hızla çoğalmasıyla birlikte bu meslekte bir yozlaşmanın yaşandığı fikri ağır basıyor. Medya sıradan bir sektöre mi dönüşüyor?

Türk basınının 170 küsur yıllık bir tarihi var. Bu tarihin belli aşamalarında büyük değişimler dönemi yaşanıyor. 1990'la birlikte özel televizyonculuğun ve özel radyoculuğun yaşamımıza girmesinden itibaren, daha önceki tüm kuralları darmadağın ettik.

Neden böyle oldu?

Birdenbire çok sayıda gazeteciye ihtiyaç oldu. Ama bu çok gazeteci bir önceki dönemde yetişmedi. Bir anda bakıyorsunuz, yerel–ulusal, 150–200 televizyon, 1400–1500 radyo. Ne yapacaksınız böyle bir ortamda? Sokaktan tuttuklarına; evladım al mikrofonu, gazetecilik dediğin fazla bir şey değildir, dediler. Kuralsız, eğitimsiz, bir terbiye görmemiş, usta–çırak ilişkisini tanımamış çocuklar kendilerini birdenbire gazetecilik gibi çok etkin, dinamik bir mesleğin ortasında buldular. Bu tablodan başka ne çıkabilirdi ki!

Rahmetli N. Demirkent bu konulardan çok yakınırdı; "Gazeteciliği yok ettik. Gazetelerdeki mevzilerimizi kendi ellerimizle, şarkıcılara, türkücülere, artistlere, mankenlere, şovmenlere terk ettik. Onlar hem mesleğimizi çaldılar, hem de gazetecilerin nefesi kokarken, milyarlar kazandılar. Ne paralarında, ne pullarında, ne köşelerinde, ne ünlerinde gözümüz var; ama mesleğimizi bize bıraksınlar!"

Bu, çok deneyimli, mesleğinin saygınlığına itina eden bir meslek duayeninin özlemlerini ifade eden sözler olarak doğrudur, ama gazetecilik tabiatı icabı toplumun her kesimine açık bir uğraştır. Hatta ben ona meslek de demenin doğru olup olmadığından fazla emin değilim. Gazetecilik temel ilke olarak herkese açık bir uğraştır. O nedenle bu meslek bizim babamızdan kaldı, biz kimseyi bunu içine sokmayız türü bakışları benimsemem. Bizim bazı meslek çevreleri, "Bizden daha büyük gazeteci yok" anlayışıyla bakarlar hayata. Bu anlayışı da benimsemem. Uygulamada merhum Nezih Demirkent'in beklentileri maalesef gerçekçi değildir.

Tamam, bu mesleğe herkes katılabilir, manken, türkücü, şovmen vs olması önemli değil. Ama bu mesleği tercih edince de, onun ilkelerine sadık kalarak icra etmesi beklenir.

Aynı düşüncedeyim. Sen yaşamın şu kesiminden geldin giremezsin, değil, bu ilkelere uyuyor musun, uymuyor musun, bizim irdelememiz gereken bu.

Peki, biz neden kişileri gündeme getiriyor, onları konuşuyoruz da, hiç değilse aynı oranda ilkeleri konuşmuyoruz?

Kimseyi küçümsemek istemem; ama Türk basını, sanatçı olduğunu zannettiğim bir hanımın, kocasından dayak yiyip yemediğini, boşanıp boşanmadığını, boşanırsa ne kadar nafaka talep edeceğini üç hafta süreyle yazdı. Bu, o düzeyde basın olmak demektir. Söyleyecek fazla bir şey bulamıyorum.

Bu basın demokrasiye nasıl bir katkı yapabilir?

Başka ne çözüm var? Yoksa başka çare. Eldeki bu. Bunu ıslah edeceksin, daha iyi olmasına çalışacaksın... Buna bir başka çözüm demokratik ortamda yok.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de o malum 'medya savaşları' yeniden start aldı... Bu durum da medyanın itibarını, toplumsal işlevini alıp götürmüyor mu?

Ben sonuç itibariyle içinde bulunduğum grubun, taraf haline geldiği izlenimi doğmuş bir konuda düşüncem varsa kamuoyunda söylemem, kendi dünyamda, buradaki muhataplarıma söylerim. Genel olarak şunu söyleyebilirim; gönül diler ki, medya ağızlarda nahoş tat bırakan bu tür yayınlardan uzak olsun. Bu kavga sırasında dikkatimi bir şey çekti, içinde bulunduğum grup, bu konuda haber sütunlarını kullanmadı, karşı tarafa ilan yoluyla yanıt verdi. Bunu olumlu buldum. Onun dışında içerik konusuna girmem...

Bu kadar eleştirilen, sık sık itibar kaybına uğrayan medya, özeleştirisini yapabiliyor mu?

Yaptı. Hem birey olarak, hem bir meslektaşınız olarak benim yaşamım boyunca en fazla önemsediğim ilke, gerçeği sevme ilkesidir. Önce gerçeğin ne olduğunu bilelim. Kainatta gerçeğin kendisinden daha güçlü hiçbir şey yok. O yüzden gerçeği ortaya çıkaran görüntüler -içeriği hüzün verse de- sırf gerçeğin ortaya çıkmış olmasından dolayı beni mutlu ediyor. Benim mesleğim de, bu açıdan en iyi meslek. Çünkü kendi gerçeğini de masanın üzerine koyup, "gelin ey ahali bizim halimiz budur" deme cesaretini taşıyor. Bu, onun asaletindendir demiyorum, biraz da tabiatından böyle. İşine gelebilecek olsa belki de saklardı. Ama Allah'tan işine gelen bu. Açık yara adam öldürmez derler. Düzelmemizin çaresini de ben bunda görüyorum.

Yayın Yönetmeniniz Ertuğrul Özkök bir süre önce, "Yazara müdahale ve sansür" üzerine bir yazı yazdı, 'Sütunlar babamızın malı mıdır?' diye sordu...

Ertuğrul orada güzel bir tartışma başlattı; ama sanıyorum ki, sütunlar babamızın malı değildir, sütunlar bize okuyucunun tevdi ettiği emanetlerdir. Sütunlar gazete sahibinin bile değildir. Ben böyle düşünüyor ve böyle yazıyorum. Uzun yıllardır başyazarlığını yaptığım müessesenin iki sahibi, hem Erol Bey, hem de Aydın Bey, aynen benim gibi düşündüklerini bana gösterdiler. Başkalarıyla ilgili başka tavırları varsa onu bilemem. Ama benim sütunuma hiç müdahale edilmedi.

İki patronla ilişkilerinizde, onları bir arkadaş olarak mı, yoksa patron olarak mı algılıyordunuz?

Erol Bey'le çalıştığımız sıralarda birisi dedi ki: "Patronla her zaman yumruk mesafesinin dışında olmalısın." Ben, patronla hep yumruk mesafesinin dışında bir mesafede kaldım. Başka bir mesafeye ne talip oldum, ne de müsaade ettim.

Zaman zaman tartışılan akreditasyon konusunu 'haber alma özgürlüğü' açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demokrasilerde bu var, hiçbir sakıncası yok. Orada yanlış şu; akreditasyon bir kurum. Hatta gazetecilik açısından sağlıklı da bir kurum. Çünkü, iki tarafı da rahatlatır. Yani, taraflar birbirlerini bilir. Bu açıdan yararlı. Ama akreditasyon müessesesini 'objektif kriterlere' oturtmanız lazım. Onu yapmadığınız zaman yanlış yaparsınız. Keyfi davranırsanız akreditasyonu dejenere edersiniz. Türkiye'de çeşitli kurumlarda bu yapılıyor. Bu konuda bazı meslektaşlarımız Genelkurmay'dan şikayet ediyor. Maalesef Genelkurmay bu konuda en sabıkalı olan kurum. Akreditasyonu bence objektif kriterlerle yapmıyor. Şu görüş bence buraya girmesi mümkün görüştür, diyebiliyor. Böyle bir şey olur mu? Orası bir kamu kurumu, Genelkurmay mensuplarının kendi paralarıyla dönen bir yer olsa, bu tavırlarını anlarım. Ama öyle değil. Oğlunun sünnet düğününe, adam beni isterse çağırır isterse çağırmaz... Kamu kurumu böyle davranamaz. Belli kriterler vardır, x gazetesi daha önce kendisine tanınan olanağı suiistimal etmiştir, ona "Sen şunu yaptın, onun için artık yok." dersin. Bu ilkeli bir tavırdır ve buna ben itiraz etmem. Ama, "Sen benim hoşuma gitmeyen bir kurumda çalışıyorsun, seni bu kapıdan içeri sokmam." asla denemez.

Türkiye'de gazeteciliğin özgür ve sivil bir meslek olarak icra edildiğini söyleyebilir misiniz?

Sivil yaklaşımı, kendi özgür iradesi ile kendi sorunlarını meşruiyet platformunda savunmayı, korumayı, gerçekleştirmeyi tanımlıyorsanız, evet.

Özgürlük de var mı?

Hayır. Türk basını, 170 küsur yıllık tarihi boyunca kendisini özgür sandığı dönemler olmuştur, ama basınımız özgür bir basındır, diyemem ben. 'Çok gürültü çıkaran bir basın mı?' derseniz, 'evet' derim. 'Çok dinamik bir basın mı?' derseniz, 'evet' derim. Ama özgür bir basın, diyemem. Çünkü özgürlüğün birinci şartı; sizin gerçekle temas etme hakkına sahip olmanız, fakat bizde bu hak yok. Gerçekle sizin aranızda Çin Seddi kadar kalın ve yüksek ve aşılmaz duvarlar var Türkiye'de. Demokratik sistemin en önemli unsurunu size sağlayacak olan haktan mahrumsunuz.

Bu, hem gazeteci, hem de halk açısından böyle...

Tabii, tabii. Biz bütün meseleyi Basın Konseyi olarak bireyler bazında ortaya koyarız. Çünkü bireylerin özgür olmadığı bir ortamda, 25 yahut 100 gazetecinin özgürlük iddiasında bulunmasının hiçbir manası yoktur. O yüzden biz 'basın özgürlüğü' kavramını da kullanmayız, 'iletişim özgürlüğü' deriz. Çünkü bu özgürlüğün bireylerin hakkı olması lazım. Türk bireyleri, gerçekleri öğrenme hakkına sahip oluncaya kadar özgürlükten söz edemeyiz. Var olan özgürlük gürültü çıkarma özgürlüğüdür.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.