Ölüme yürüyen çocuklar için resimaltı
Gece... Bir hastanenin doğum servisinden yükselen çocuk çığlığı... Şarteller kalkıyor ve aynı anda Boğaz Köprüsü ışıklanıyor. Gökyüzü güçlü bir aydınlığa kesiyor; merhaba hayat!..
7. İstanbul Bienali'nin en sıcak, en şiirsel ve en insani kompozisyonuydu kuşkusuz. Hayat ve ışık... Kim bilir hangi çocuk, hangi hayallerin, hangi yoksullukların içine doğuyor? Ama yine de doğuyor. Işığa ve fakat puslu bir sonbahara ve doludizgin savaşa yürüyen bir dünyaya açıyor gözlerini. Gazetelerin birinci sayfalarını dolduran kocaman çocuk resimlerinin; aç ve çıplak ve ölümün ucunda bekleşen çocuk figürlerinin arasına uyanıyor, bir hastanenin doğum servisinde, kim bilir kaç çocuk?.. Ve kaç çocuk için ışıklar yanıyor, çığlıklar gecenin içinde ağaran anne yüzlerini yalayıp geçiyor!.. Ve kaç milyon çocuk, kim bilir hangi dağlarda; tanımadıkları, düşleyemedikleri ülkelerden gelip hayalet silahlarıyla üstlerine ölüm yağdıracak cellatlarını bekliyor?
Hayat ve ışık... Savaş ve ölüm. Yeryüzünün ezeli çelişkisi... Aydınlanan anne yüzleriyle yorgun ve korkulu ve acı dokuyan anne yüzleri... Bütün çağlarda, bütün coğrafyalarda, bütün dinlerde ve bütün ırklarda... Afrika'da, İspanya'da, Polonya'da, Afganistan'da, Bosna'da, Çeçenya'da... Çocuklar yollarda. Anasının sırtında kimi, kucağında; karnında kimi de. Yalınayak ve ayakları taşlara vura vura yollarda, dünün ve bugünün çocukları. Birinci sayfalarda ''göbek fotoğrafı'', kocaman... Adını duymadıkları ülkelerin gazetelerinde, hiç tanımayacakları editörlerin kendileri için yazdıkları iki satırlık bir resimaltı yazısı kadar küçük hayat hikayeleriyle...
Ne de güzel yakıştırırlar o resimaltlarını! Hepsi birbirine benzeyen, aslında hiçbir duyarlık taşımayan ve sadece bir kural olduğu için yazılan boş ve anlamsız satırları... Boşunadır ve acımasızdır hatta... İyi bir ''görsel malzeme''dir yalnızca. Bir acındırma hissi doğurur ve çocuk sömürüsünün bir başka ve masum (!) örneğidir aslında... Ne incinmiş, yırtılmış bir çocuk kalbinin, ne de feryadı gökleri bulan bir annenin acısını duyurabilir, bir gazeteye basılmış yoksul çocuk fotoğrafları, altına düşülmüş iki satır yazı...
Dün de yürüyordu çocuklar ölüme, dün de çocuklar ölümden kaçıyordu. Çocuklar bugün ölüme yürüyor yine, ölümden kaçıyor çocuklar; ölümü bilmeden ve hiç yaşamadan aslında... Brecht'in dizeleri işte: ''Tüm yollar boyunca/ aç çocuk orduları yürüdü/ ve başka çocuklar katıldı onlara,/ yıkık köyler önünde bekleşen./ Savaşlardan kaçmaktı amaçları,/ tüm bu kabustan kaçmaktı,/ ve ulaşmak bir gün bir ülkeye,/ barışın hüküm sürdüğü.'' Müslüman, Hıristiyan ya da Musevi... Ne önemi var dinlerinin! Çocuktular ve kaçıyorlardı savaştan. Hep bir ağızdan, her zaman söyleriz oysa ''Çocuklara ölüm yakışmaz'' diye...
Dünyanın her yerinde bir hastanenin doğum servisinden çocuk çığlıkları yükseliyor durmadan. Dünyanın pek çok yerinde yoksul ve yorgun çocuklar, adını bilmedikleri ''ölüm''lere yürüyor durmadan. Işık ve hayat; savaş ve ölüm dans ediyor biteviye... Ve dünyanın her yerinde gazete sayfaları, ölüme yürüyen çocukların resimlerini basıyor kocaman. Ve umursamaz ve yalnız haber nesnesi olsun diye...
Hayalet silahlarıyla savaşa koşan baylar! Ve savaş planları verenler gazete sayfaları boyunca... Hayatlarına son vereceğiniz ve ölüm fotoğraflarını basacağınız çocuklar sizi tanımıyor ve yok onların alıp veremediği sizinle... Bilir misiniz? ''Her ölü çocuktan bir tüfek çıkar,/ hem tüfeğin gözleri bile var/ işte böyle çıkar, na böyle!/ Kurşunlar fışkırır her suçunuzdan sizin,/ ve gelir bir gün o kurşunlar/ bir bir saplanır sizin kalbinize.'' (Pablo Neruda, çev: A. Kadir)
a.colak@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
23/
06/
2001...
"Berzah"ta yolculuk
28/
07/
2001...
Dönüşte
04/
08/
2001...
Renksiz konuşmalar üstüne
11/
08/
2001...
Hız'ın cilveleri üstüne
18/
08/
2001...
Bir söyleşiden
25/
08/
2001...
Delilik Üstüne
01/
09/
2001...
Değiştirmenin vazgeçilmez hazzı
08/
09/
2001...
Başka aşkların öğrettiği
15/
09/
2001...
Eylül hülyaları
22/
09/
2001...
Merhaba Balıkçı, merhaba dünya!
|