Çağdaş (!) üniversitenin düşünce polisleri
Üniversite, bir toplumun, bir milletin beynidir. Çeşitli konularda yaptığı araştırmalarla, ürettiği fikirlerle topluma yön verir. Devlet politikalarını belirleyen düşüncelerin çıkış kaynağıdır. Eğitim-öğretimin yanı sıra asıl görevi araştırma yapma, bilim adamı yetiştirme, ulusal ve uluslararası düzeyde bilime katkı yapmadır.
Üniversitelerimiz tek tek yeni sezona başlıyor. Açılış törenlerinde yetkili ve etkili kişilerden bol bol şikayet dinliyoruz. Şikayet konuları temelde maddi sorunlar. Oysa üniversitenin en önemli sorunu düşünce devrimini gerçekleştirememiş olması, çağdışı YÖK Yasası'nın otoriter, monarşik yapısından kurtulamamasıdır. Üniversite rektörleri ve öğretim üyeleri maddi konularda gösterdikleri hassasiyeti YÖK ve düzeni konusunda gösterselerdi, şu an yaşadıkları pek çok sorunu yaşamayacaklardı.
Türkiye'de modern üniversitenin kuruluşu, 1933'te İstanbul'daki Darülfünun'un İstanbul Üniversitesi'ne çevrilmesi ile başlar. Bu yüzden çok önemlidir, İstanbul Üniversitesi. Diğerlerinin lokomotifi konumundadır. Burada yaşananlar, bir yönüyle diğer üniversitelerde yaşananların aynasıdır. İstanbul Üniversitesi'nin tarihine baktığınızda anarşi, kargaşa ve olumsuz olaylar görürsünüz. Bilimin beşiği olması gereken müessese kamuoyunda güzel icraatı ile tanınmamıştır.
İşte en son yaşanan Bülent Tanör olayı. Yıllarını üniversiteye adamış bir bilim adamı, TÜSİAD'a yazdığı rapor yüzünden üniversiteden ihraç edilmek istenmekte. Aslında rapor bahane. Burada farklı düşünceye tahammülsüzlük var. Son 5-10 yıl içinde çok sayıda örneklerine rastladık. Otoriter yapının 'düşünce polisleri', farklı düşüncedeki öğrencileri -sırf görünüşleri hoşuna gitmediği için- üniversiteden atmak için hocalara 'Gerekirse bilime ara verin.' talimatı vermiştir. Hocaların kitaplarını SEKA'ya hamur yapmak için gönderen bu 'krallar'ın ünü yurtdışına kadar çıktı. Almanya'nın en saygın gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung, bunları 'kitap düşmanı' ilan etti. Üniversite için bundan daha kötü bir durum olabilir mi? Uygulanan baskı, yıldırma ve sindirme politikaları, hocaları hizaya getirmek için disiplin cezalarına kadar vardı. Bilim adamları üniversiteden tek tek koparıldı veya istifaya zorlandı.
Bilim tarihçilerinin anlattığına göre; modern bilimin doğuşu her zaman 'bedel' ödenerek sağlanmış. 'Düşünce özgürlüğü için girişilen savaş kazanılmış olmadı elbette. Gelecekte otoriter rejimler kendi ideolojilerine direnen bilim adamları arasından çeşitli kurbanlar seçecekti.' (Bilim ve İktidar, TÜBİTAK Yayınları, sy. 37). Modern bilimin öncülerinden Galileo, giriştiği mücadeleyi engizisyonda hayatı ile ödedi. Stalin Rusya'sında iktidara muhalefet eden bilim adamları aynı şekilde can verdi. Bugün üniversitede yaşananların 16. yüzyıl Osmanlı medresesinde farklı düşündüğü için ölümle cezalandırılan Molla Lütfi olayından pek farkı yok. Bilim adamları hep bedel ödüyor. 147'ler, 1402'likler ve 28 Şubat mağdurları.
İşte üniversitenin asıl sorunu bu. Her türlü görüş ve düşüncenin özgürce kendini ifade edebildiği kurum olması gereken üniversite, 2547 sayılı YÖK Yasası'nın otoriter yapısı altında inim inim inliyor. Çağdaş(!) üniversitenin düşünce polisleri, üniversitenin kapısına kilit, kafalara pranga vurmak istiyor. Akademisyenler, gündelik sorunları bir kenara bırakıp, asıl problemlere yönelse belki de bugün yaşadığımız olumsuzlukları hiç yaşamayacağız.
|