'Medeniyetin altı üstü olmaz'
Kültür Bakanı İstemihan Talay ve üç dinin temsilcilerinin önceki gün Hıristiyanlık için büyük bir öneme sahip olan Saint Paulus Kilisesi'nin açılışında verdiği mesajlar, sınırlar ötesinden de aynı netlikte algılanabilecek mi bilinmez; ancak bu olayla İslam kültüründeki hoşgörü geleneği farklı kimliklere sahip kişiler tarafından bir kez daha dışa vuruldu. Bu etkinlik, yurtdışına verilen birçok mesaj içerse de aslında İstemihan Talay'ın Kültür Bakanı olarak sergilediği 'uzlaşmacı tavrı'nın açık bir göstergesiydi.
Eleştiril(e)meyen bakan
Türkiye'de Kültür bakanları genellikle, sol bir partiden ise sağ partililer tarafından; sağ bir partiye mensup ise sol tarafından eleştiri yağmuruna tutulur. Bakanların icraatları da çoğunlukla kendi partilerinin siyasi görüşünün üzerine çıkamaz. Ancak Kültür Bakanı İstemihan Talay için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil... Talay'ın politikaları kendi parti milletvekillerinden olduğu kadar diğer partilerin milletvekillerinden de destek görüyor. Bu icraatlarından dolayı çok az eleştirilen Talay'ın bu eleştirilmezliği, acaba icraat yapmamasından mı kaynaklanıyor, yoksa 'karda yürüyüp izini belli etmeme' becerisinden mi?
'Temel ilkemiz uzlaşma'
Kendisiyle görüştüğümüz Kültür Bakanı İstemihan Talay, icraatları konusundaki sorularımızı içtenlikle cevaplıyor. Bakanlığa yeni maddi kaynaklar bularak, şimdiye kadar hiç ele alınmamış konuları ve projeleri gerçekleştirdiklerini söylüyor. Bu icraatların kamuoyunda kabul görmesini ise ideolojik politika gütmemesine ve sivil toplum örgütleri, vakıflar ve derneklerle işbirliği içerisinde olmasına bağlayan Talay, konunun daha net anlaşılması için de şu açıklamayı yapıyor: ''Biz çalışma alanlarımızı çok değişik boyutlarda gerçekleştiriyoruz ve bunun sonucunda da ortaya çok özel şeyler çıkıyor. Bunların hepsine çok objektif ve kültürün doğasına uygun olarak, taraf tutmadan ve ideolojik gözlükle bakmadan yaklaşıyoruz. Bu politikaları yaparken, sağ ve sol ile kurumlarla, sivil toplum örgütleriyle paslaşmaya gayret ediyoruz. Bu kesişmeler, beraberinde çok büyük bir birliktelik, toplumsal bir uyum ve uzlaşma kültürü doğuruyor. ''
Uysalım; ama...
Bu uzlaşmada, Talay'ın tarihi mirasa tümüyle sahip çıkma bilinciyle birlikte, uysal ve uzlaşmacı kişiliğinin de büyük etkisi var, şüphesiz. 'Kendisinin kamuoyunda öne çıkan bu imajının gerçekle ilgisi olup olmadığını' sorduğumuzda; ''Yerine göre kavgacı ve sert olduğum dönemlerim de var. Geçmişimde siyasal kavgaların içerisinde bulunan bir insanım.'' diyerek kültür bakanı olduktan sonra adeta yeni bir kimlik ve kişiliği benimsediğinin altını çiziyor: ''Zaten insanın biraz da yeteneği ve başarısı yeni durumlara adapte olabilme kabiliyetiyle orantılıdır. Bu bakanlık, bir Maliye Bakanlığı değil, İçişleri Bakanlığı hiç değil; herkesin ilgi alanında, etki alanında ve herkesin söyleyebileceği bir şeylerin olduğu ve 'benim' diyerek sahip çıkacağı kavramların yer aldığı bir alan. Dolayısıyla burada ayrımcı, bölücü, dışlayan veya bazı kişi ve kurumları öne çıkartıp bazı kişi, kurumları görmezden gelen tavır, paramparça bir sonuç yaratır.''
Önce kilise sonra cami
Saint Paulus Kilisesi'nin açılışını üç dinin temsilcileriyle birlikte yapan ve açılıştan sonra yine aynı isimlerle Bilal-i Habeşi Hazretleri'nin namaz kıldırdığı yer olan Bilal-i Habeşi Camii'ne gidip dua eden Talay'a; bu kilise açılışının ve ardından gerçekleştirdiği cami ziyaretinin altında, gündemin getirdiği bir zaruretin olup olmadığını soruyoruz: ''Bu açılışı zaten yapmamız gerekiyordu'' diyen Talay, kilise açılışındaki bu birlikteliğin, bütün insanlığı üzen 11 Eylül'deki terör saldırısından sonra gelişen olaylar sonucunda düşünüldüğünü saklamıyor ve şunları söylüyor: ''Bütün dünyaya, çoğunluğu Müslüman olan bir toplumdaki hoşgörü mesajını da vermek gerekiyordu. Bakanıyla, Diyanet İşleri Başkanı'yla ve diğer dinlere mensup liderlerin katıldığı açılışla bu mesaj verildi. Burada ABD'ye yapılan saldırıyı bir Müslüman eylemi, bir Müslüman terörizmi olarak değerlendirmenin doğru olmadığını vurgulayarak 'işte biz de Müslümanız ve bir kilisenin açılışında Hıristiyan cemaatinin önderleriyle en üst düzeyde temsil edilebiliyoruz.' dedik.
'Hoşgörü toplumuyuz'
Peki, ''O kadar cami varken, kilise açmak da nereden çıktı?' diye eleştiri gelebilir mi?'' diyoruz Talay'a. Böyle bir eleştiriye Talay, hemen itiraz ediyor ve Türk milleti, Türk toplumu dünyanın en uygar ve en hoşgörülü toplumudur. Bunu kendimizi övmek için de söylemiyorum. Zaten tarihimize bakıldığında bunun böyle olduğu görülecektir. Tarihin her döneminde de bu böyledir.'' diyerek tarihten örnekler sıralıyor: ''Mesela, Yahudiler İspanya'daki engizisyondan kaçıp Osmanlı'ya sığındılar. Hitler zulmünden kaçan çok önemli aydınların gelip 1930'larda Türkiye'ye sığınmalarında olduğu gibi. Daha yakın bir tarihten örnek vereyim: Ortadoğu'da ne zaman bir savaş ya da iç karışıklık olsa yüz binlerce insan gelip bize sığınmış ve yaşama imkanı bulmuştur. Bu misyona biz asırlardır sahibiz. Bu misyon zayıfa el vermek, destek vermek ve kol kanat germek; kültürümüzün ve inancımızın bir neticesidir. Can derdi olan insanların ırkına, milletine bakmadan kucak açmışız. Böyle bir kültüre sahip olduğumuz için bizim dinler arasında da ayrımcı bir tavrımız olmamış. Zaten Saint Paulus Kilisesi, her şeyden önce bizim malımız ve bin yıldır Türk topraklarında. Ayrıca bu kilise, Osmanlı döneminde de onarılmış. Yok olmakta olan bir kiliseyi, bir ibadet mekânını onarmak niye yanlış olsun? Çünkü bizim insanlarımız da Avrupa'da ibadet etme ihtiyacı duyuyorlar ve camiler yapmak durumunda kalıyorlar. Şimdi bizim restore ettirdiğimiz Paulus Kuyusu'nun hemen yanında eski bir camimiz var. Osmanlı döneminden kalma bu camiyi de restore ettirerek, mabetleri bir bütün halinde restore etmiş olacağız. Diğer mabetlere toleransımızı gösterirken, öz kültürümüze de sahip çıkmış olacağız.''
Bütün kültürler önemli ve değerlidir
Kültür Bakanı İstemihan Talay, İtalya Başbakanı Berlusconi'nin ''Batı medeniyetiyle İslam medeniyeti''ni kıyaslamasıyla ilgili olarak sarfettiği sözlere şiddetle karşı çıkıyor. ''Bu tür söz ve davranışlar, ayrımcı ve parçalayıcı sonuçlara götürür.'' diyen Talay, şunları söylüyor:
''Hiçbir kültürün bir başkasına üstünlüğü söz konusu olamaz. Bütün kültürler önemlidir, değerlidir. Eğer kültürler arasında alt-üst ilişkisi ararsak, kültürlere sahip çıkma düşüncesi yara alır. Bu da dünya medeniyetinin zenginliğini kaybettirir. Biz, medeniyetler arasında böyle bir ayrımı ve alt-üst ilişkisini doğru bulmuyoruz. Ulusların zenginliği, zaman zaman tarihte dünyada oynadığı roller inişli çıkışlıdır. Tarihin birçok döneminde bunlar yaşanmıştır. Daha 300-400 yıl önce Avrupa'nın birçok bölümü Türk hakimiyetindeydi, bugün değil. Veya ABD'deki koloniler bir İngiliz hakimiyetinden bugün dünyanın süper gücü haline gelmiştir. Dolayısıyla ülkelerin ve ulusların evrimini veya yaşam çizgilerini onların medeniyet ve dünya üzerindeki gücü ve ağırlığı olarak yorumlamak doğru olmaz.''
38. Antalya Altın Portakal Film Festivali: İletişimsizlik ana tema
Bu yıl 38'incisi düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, açılış kortejindeki halkla bütünleşme ve coşku, yerini yavaş yavaş ulusal uzun metraj filmlerin yarışma heyecanına bırakmaya başladı. Festivali takip eden gazeteciler, bu sene yarışacak on bir filmi cuma günü yapılacak ödül töreni öncesi seyretme telaşındayken; seyredilen filmler hakkında ufaktan da olsa düşünceler belirginleşmeye başladı.
Öncelikle belirtmekte fayda var ki, festival komitesi bu yıl oldukça üretken bir ana tema belirlemiş: İletişim. Bu temanın ne kadar hayati bir önemde olduğunu gerek ülke olarak yaşadığımız olaylar gerekse son günlerin gündemini belirleyen terör olayları daha da günyüzüne çıkardı. Dün seyrettiğim iki film de bu tema etrafında örgülenmişti. Bunlardan ilki, Zeki Demirkubuz'un ''Yazgı''sı; diğeri ise Handan İpekçi'nin ''Büyük Adam Küçük Aşk''ı. Bu filmler üzerinde kısa kısa durmakta yarar var. ''Babam Askerde'' adlı filmiyle 7. Uluslararası Ankara Film Festivali'nde (1995) Yeni Senaryo Yazarı ve Umut Veren Yeni Yönetmen ödüllerini kazanan Handan İpekçi, aynı yıl Sinema Yazarları Derneği'nden de en iyi senaryo ödülünü almıştı. Handan İpekçi, bu kez Türkiye'nin güneydoğusuna oldukça cesur yaklaşımlar içeren, ''Büyük Adam Küçük Aşk'' ile karşımızda. Yıldız Kenter, Şükran Güngör ve Füsun Demirel gibi usta tiyatrocuların yanı sıra film kadrosuna kattığı küçük yıldız Dilan Erçetin ile bir gerçeğin peşinde bizleri de sürükleyen İpekçi, aynı ülkedeki iki kültürün iletişimsizliğine dikkatleri çekiyor. Güneydoğu'da çocuklarını teröre kurban veren acılı bir babanın; tek torunu olan Hejar'ı, daha iyi yetişir diye bir avukat tanıdığın yanına bırakması ile başlayan olaylar; bu eve bir polis baskınının olması ve tek sağ kalan kişinin de küçük Hejar olması ile tek taraflı bir gelişim gösterirken; karşı dairedeki emekli yargıcın (Şükran Güngör) çocuğu sahiplenmesi ile daha diyalektik bir sürece doğru gider. Sonuçta, Türkçe bilmeyen küçük bir çocuk ile yıllardır yargıçlık yaptığı ülkesinde insan hakları sorununa duyarlık gösteren bir yargıcın arasında başlayan diyalogsuzluk, dilin önemine vurgu yaparken, aynı zamanda önemsizliğinin de altını çizer. Çünkü aslında dil bir yere kadar gereklidir; ancak ondan sonrası için, duygular önem kazanmaktadır. Film, gösterimden sonra seyircilerden ve sinema eleştirmenlerinden olumlu not aldı. ''Büyük Adam Küçük Aşk'' uzun uzun üzerinde durmayı hak eden bir film doğrusu.
''Yazgı'', Zeki Demirkubuz'un Albert Camus'den esinlenerek beyazperdeye aktardığı bir film. Yazgı'da iletişimsizlik, ağırlıklı olarak işlenen bir tema. Annesiyle birlikte kalan ve gümrük komisyonculuğu yapan bir şirkette muhasebeci olan yetişkin bir gencin (Serdar Orçin), çevresinden kopuk ve de tepkisiz yaşantısı filmin ana izleği. Etrafında gelişen ve çoğunlukla kötülüklerle bezenmiş bütün olaylar ve olay kişileri ile aslında bir fondan öteye gitmiyor. Zeynep Tokuş, Engin Günaydın ve Demir Karahan gibi bildik yüzleri ve usta oyuncuları da kadrosuna dahil eden Demirkubuz, 'C Blok' ve 'Üçüncü Sayfa' ile başlattığı sinematografisinde Yazgı ile biraz örselemiş gibi. Filmin karakterlerine baktığımızda, hepsinin bir arada olma durumu yaşadığını görmek mümkün. Demirkubuz, ''Yazgı'' için, ''Bütün hayatım boyunca taşıdığım suçluluk duygusunu olduğu kadar, imtiyazlılara ve gerçekte yalnızca imtiyaz isteyenlere duyduğum nefreti anlatmayı hep istiyordum.'' diyor. ''Karanlık'' üstüne öykülerin ilk filmi olan Yazgı'dan başka yine Demirkubuz'a ait olan ve festival kapsamında gösterilen bir diğer film de ''İtiraf''.
Antalya'dan, festival filmleri hakkındaki izlenimlerimi ve buradaki atmosferi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim; ancak şimdilik müsaade. Çünkü film başlıyor!..
'Sultan Camları' New York'ta
Osmanlı padişahları ve sultanları tarafından kullanılan değerli cam eşyalardan oluşan koleksiyon, New York Metropolitan Müzesi'nde Amerikalıların beğenisine sunuldu. 150'den fazla değerli cam eşyanın yer aldığı sergi, özellikle İslam kültürünü Amerikalılara tanıtma açısından büyük önem taşıyor.
Koleksiyondaki eserlerin bir kısmının 7 ila 9. yüzyıllara ait olduğu ve Amerika'da şimdiye kadar sergilenen cam eşya türündeki en değerli parçaları oluşturduğu, müze yetkililerince ifade edildi. Bunlar arasında 1000 yıllık eserler de yer alıyor. Sergi, 13 Ocak 2002 tarihine kadar açık kalacak.
|