GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

05/10/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Dünyalılar

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

KORKUNÇ OLAYIN FOTOĞRAFLARI

Saldırıyı kınayan
Fethullah Gülen:
Menfur sabotaj


Türkçe / English

Deutsche

ABD'de yakını olanlar için danışma hattı 
(0-312) 285 46 19
285 46 17

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



KÜLTÜR-SANAT 


Yemyeşil bir bahçe peşinde

Mustafa Kutlu'nun son kitabı 'Beyhude Ömrüm', daha önce yayınlanan 'Sır' ve 'Uzun Hikâye'de olduğu gibi ilk bakışta toplumsal değişimi anlatan; fakat derine inildikçe dünyayı algılama, yorumlama çabası ve tasavvufi bir bakış açısı sunan bir 'uzun hikaye'...

Daracık sokaklarda, komşu evlerin mutfak balkonlarını gözleyerek yaşadığımız kutucuklarda, kargaşa, gürültü ve kirlilikten kimselerin kimsecikleri göremediği kocaman şehirlerimizde şu aralar Mustafa Kutlu'nun 'Beyhude Ömrüm'ünü (Dergah Yayınları) okuyor olanlar, ya da bitirip de kitap elinde hülyalara dalanlar varsa, ihtimal ki meyve ağaçlarıyla çevrelenmiş, kuş sesleriyle şenlenmiş yemyeşil bir bahçede görüyorlardır kendilerini... Kitabın onlarca kahramanından biri olan 'Yadigâr'ın' bir düş gibi peşine düştüğü, gönlünü koyduğu, sevdalandığı ve sonunda, üzerine bembeyaz kar taneleri düşerken ömrünü noktaladığı zümrüt yeşili bir bahçeye sahip olabilmek için derinden, çaresiz bir 'Ahhhh' çekmeyen var mıdır?

''İçimde hep bir bahçe yaşattım''

Mustafa Kutlu'nun akıcı, sade ve zengin bir Türkçe ile yazdığı 'Beyhude Ömrüm' beyhude geçmeyen ömürleri anlatıyor aslında. Kanaatkârlığın, tevekkülün, sabrın ve sebatın öğütlendiği; dağlardan şifalı otlar toplanıp, boz sakallı çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin ayırt edilebildiği zamanlarda başlayan bu uzun hikaye, 'Taşı toprağı altın İstanbul' furyasına kapılıp baba ocağını terk eden, köyleri viraneye çeviren yeni yetmelerin şimdiye kadar inanılmış tüm değerleri hiçe saydığı, insanların artık ne doğana sevindiği, ne ölene üzüldüğü zamanlarda noktalanıyor. Yaşama sevinci ve hüzünle yoğrulmuş hikâye, yüreğimizdeki yeşil sevdasını iyice körüklüyor. ''İnsanoğlu dünyaya niçin gelir, herhalde bir bahçe kurmaya gelir.'' sözüne can mı dayanır? Hal böyle olunca ilk sorumuz ''Yeşil bir bahçeniz var mı?'' oluyor kitabın yazarına. ''Balkonu bile olmayan bir apartman dairesinde oturuyorum maalesef.'' diyen Kutlu, üzerinde yaprağıgüzellerin, menekşelerin, kaktüslerin ve camgüzellerinin olduğu küçük sehpayı işaret ediyor; ''İşte benim bahçem...'' Bir de saka kuşu var söyleşimiz boyunca sevimli cik cikleriyle bize eşlik eden... Babasının görevi nedeniyle çocukluğu Anadolu kasabalarında, köylerde tabiatla iç içe geçen Mustafa Kutlu'nun ''55 yaşına geldim, bir bahçe sahibi olamadım. Ben de 'bahçe bahçe' diye gideceğim herhalde.'' şeklindeki yarı şaka yarı ciddi yakınışını çok görmemek gerek.

Hikâyeci hayatı farklı algılar

Kitaplarında Türkiye'deki toplumsal değişimi ve insanın dünyadaki trajik konaklamasını tasavvuf penceresinden anlatan Mustafa Kutlu okurlarının merak ettiği başka bir soru ise şudur; ''Hikayelerinize rahatlıkla roman denilebileceği halde neden siz ısrarla 'hikaye' diyorsunuz?'' Bir hikaye yazarının hayatı algılayışı, üslubu, kurgusu ve kullandığı cümlelerin bir romancınınkinden bütünüyle farklı olduğunu düşünen Kutlu'ya göre, bir metnin uzunluğu ya da kısalığına bakarak ona bir isim vermek doğru değil. Aslında metne ne isim verdiğinizin de hiçbir önemi yok; önemli olan etkili bir metin yazabilmek. Hikâyedeki cümlelerin yoğunluğuna roman cümlelerinde rastlanmayacağını söyleyen Kutlu, geleneğin modern hayatta tekrar nasıl canlandırılacağına kafa yormuş bir insan olarak, her zaman 'az laf'tan yana olduğunu ve bundan sonra da, ne kadar uzun olursa olsun, 'hikâye' yazmaya devam edeceğini ısrarla vurguluyor.

''Anlaşılır ve açık olandan yanayım''

Hikâyelerini tıpkı şairler gibi çok fazla hesaplamadan ve kurgulamadan bir anda yazıp bitirdiğini söyleyen Mustafa Kutlu, ''Açık ve anlaşılır, sağlıklı ve gürbüz olandan yanayım. İçten pazarlıklı olmayan bir tutum isterim.'' diyor. İşte bu yüzden olsa gerek, post-modern dönem edebiyatının iç içe geçmiş, kolaj yapılmış, içine her şeyin boca edildiği metinlerinden pek hazzetmiyor.




Orda bir şair var uzakta...

Hemen herkesin ''Orda bir köy var uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gitmesek de, görmesek de / O köy, bizim köyümüzdür.'' dizeleri ile tanıdığı Ahmet Kutsi Tecer, doğumunun 100. yıldönümünde, Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği bir panelle anıldı. Panelde, şairin hayatını konu alan sinevizyon gösterisi yapıldı. Gerçekleştirilen sunumda, ''Kulağı Anadolu'da, gönlü Cumhuriyet'te olan şair'' olarak tarihe geçen Tecer'in şiirleri, tiyatro oyunları ve kültür elçisi olarak gerçekleştirdiği başarılar yer aldı. Prof. Dr. Talat S. Halman'ın oturum başkanlığını yaptığı panele, şairin tiyatro senaristi olan kızı Leyla Tecer konuşmacı olarak, eşi Meliha Tecer ise dinleyici olarak katıldı.

Hayatını, Anadolu halk kültürü ile çağdaş kültür arasında bir köprü kurmaya adamış olan şair, bu yönüyle tam bir halk kültürü hayranı ve folklorik değerlerin içinde çağdaş birtakım dengeleri ortaya çıkaran üstün bir kişilik olarak nitelendirildi.

Konuşmasında, babasının tüm eserlerini ve yarım bıraktığı tiyatro oyunlarını yeniden bir araya getirip yayınlayacağı müjdesini veren Leyla Tecer, şairin kişiliğini; eğitim ve sanat konusundaki duyarlığını anlattı. Şairin, halen İstanbul'da yaşayan eşi Meliha Tecer, oturum başkanı Talat S. Halman'ın isteği üzerine Tecer ile geçen yıllara ait anılarını anlattı.

İki oturum halinde düzenlenen panelde, ilk oturumda şairin tiyatro oyunlarının kritiği yapıldı. Bu bölüme konuşmacı olarak, Prof. Dr. Sevda Şener, Leyla Tecer ve şair Rıdvan Çongur katıldı. Ahmet Kutsi Tecer'in, oluşturmaya çalıştığı halkçı aydın kişiliği ve aydınlığı hiçbir baskı hissetmeden yayma çalışmalarının anlatıldığı ikinci oturuma ise, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Prof. Dr. Himmet Uç, Metin Turan ve Nail Tan konuşmacı olarak katıldı.




Beşir Ayvazoğlu'ndan 'Yahya Kemal' romanı

Türk Edebiyatı dergisi, ekim sayısında araştırma, inceleme, biyografi ve portre başta olmak üzere edebiyatın pek çok türünde önemli eserler veren gazeteci- yazar Beşir Ayvazoğlu ile önümüzdeki günlerde Kabalcı Yayınevi'nden çıkacak olan romanı üstüne yapılan bir söyleşiye yer veriyor.

Yahya Kemal'in hayatını ele aldığı ve şairin 'Açık Deniz' şiirinden yola çıkarak 'Bozgunda Fetih Rüyası' ismini verdiği biyografik romanında Beşir Ayvazoğlu, okuyucuya bütün kahramanları ve bütün olayları gerçek olan; fakat belgeselliği gizlenmiş, macera tadı verecek bir roman vaadediyor. Yahya Kemal'in hayatını tümüyle ele almadığını söyleyen Ayvazoğlu'nun romanı, 'Açık Deniz'in yazılış sürecini anlatıyor. Romana başlamadan önce iki yıl hazırlanan Ayvazoğlu, yazarken çok heyecanlandığı romanı bitirdiğinde kendisini çok daha bilgili, daha renkli ve daha zengin hissettiğini söylüyor.

Bilge Kağan hazinesinin gün ışığına çıkışını kapağa taşıyan Türk Edebiyatı, Batı'da şimdiye kadar ileri sürülegelen Türkler'in göçebe bir millet olduğu ve yerleşik bir medeniyet kuramadıkları şeklindeki iddiaların çürütülüşünü tafsilatlı bir şekilde ele alıyor. Dergide ayrıca Yağmur Atsız, Sevinç Çokum, Ahmet Turan Alkan, İskender Pala, Orhan Okay ve daha pek çok imza ilgiyle okunmayı bekliyor.

Tel: 0 (212) 527 50 32




Altın Portakal'ın 'onur' gecesi

Önceki gece, Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu'nda, hem tarihi boyunca Altın Portakal Film Festivali'ne emeği geçenler hem de bu yıl onur ödülüne layık görülenler bir aradaydı. Festivalde her yıl, hayatını sinemaya adamış usta oyunculara, Yaşam Boyu Onur Ödülleri veriliyor. Bu yıl Ediz Hun, Suna Pekuysal, Bülent Oran ve Sırrı Gültekin bu ödüle değer bulundu. Yıldırım Önal adına verilen anı ödülünün bu yılki sahibi, Kerim Afşar oldu. Gecenin sunucuları Ali-Aysun Kocatepe,ödül dağıtımı sonrası bir de konser verdiler. Bu türden bir festival organizasyonunun her zaman handikapları ve zorlukları olagelmiştir. Bu zorlukları göğüsleyen insanlar da gecede unutulmadı ve birer plaketle ödüllendirildi.

Akşamki onur ödülleri töreninde hiç olmaması gereken acemilikler yaşandı. Açıkhava tiyatrosunun üst basamaklarından seyirciler aşağı doğru inerken, organizasyonu gerçekleştiren kişilerden biri, ''Hâlâ geliyorlar.'' diyordu. Elbette gelecekler; ama gelmeden de gerekli organizasyon çalışması yapılmalı, değil mi? Geçen yıl, ön saflarda yer ayrılmadığı için törenden ayrılma noktasına gelen Ekrem Bora, bu yıl protokol için ayrılan yerin hemen gerisinde kendi halinde oturuyordu. Daha da önemlisi, önceki belediye başkanı Hasan Subaşı'ya verilen plaket, kendisine ait değildi. Zeki Demirkubuz'un festivaldeki ikinci filmi ''İtiraf''ı seyrederken de benzer bir aksilik peşimizi bırakmadı.

Gani Şavata'nın filmi,''Dava'', Kürtçe ismiyle ''Doz'', seyirci gelemez endişesiyle, Şavata'nın talebiyle, akşam saatine kaydırılınca, seyrettiğim film sayısı ikide kaldı. Demirkubuz'un 'Karanlık' üzerine öykülerinin ikincisi, ''İtiraf'' ile; Serdar Çakar'ın filmi, ''Maruf'' gördüğüm filmler arasında. İlk filmi ''Yazgı''da bilinçli bir şekilde çevresiyle iletişim kurmaktan kaçınan, umarsız bir adamı başrole çeken Demirkubuz; ''İtiraf''ta, bütün olumsuzluklara rağmen, dengesi kaybolmuş bir hayatı eski haline döndürme adına mefluç adımlar atmaktan geri durmayan birini anlatıyor. Taner Birsel ve Başak Köklükaya filmin başrollerindeki oyuncular. Geçen yıl da yine bir Zeki Demirkubuz filmi olan ''Üçüncü Sayfa''da Altın Portakal heykelciğini alan Köklükaya, oldukça başarılı bir oyunculuk performansı sergiliyor, ''İtiraf''ta. ''Yazgı'' ile birlikte düşünecek olursak, her iki Demirkubuz filminde de ortak bir yan var: Çevrenin bütün kokuşmuşluğu ortasında bir çıkış yolu arayan yalnız bireye, ister kurtulmak için her türden çareye başvursun, isterse edilgen ve umarsız kendisini zamanın rüzgârına bıraksın, pek çıkar bir yol gözükmüyor. Ve her defasında her hareketimiz, bizi sorunlar yumağının başına döndürüyor.




Töre ile aşk arasında: Maruf

Serdar Akar'ın yönettiği, Önder Çakar'ın senaryosunu yazdığı ''Maruf'', töre kaynaklı gibi görünse de hırsının, kininin ve şehvetinin esiri bir insanın hikâyesini anlatıyor.

Senaryoda kullanılan dil, oldukça titiz seçilmiş. Tamamı Midyat'ta çekilen ve üç hafta kadar bir sürede bitirilen filmde, Meltem Cumbul, Nihat İleri, Ruhi Sarı gibi oyuncular rol alıyor. 'Kentli kadın tipi'nde seyirciyle yeterli empatiyi sağlayamayan Cumbul, ''Yılan Hikâyesi''ndeki ''Köylü kızı'' karakterini, bu filmde de başarılı bir performansla taşıyor. Doğu'ya özgü hikâyelerle bezenen bu film de bir başka iletişim arızasını anlatıyor. Töre demek olan babası ve beraberindeki kini ile amcası arasında kalan Maruf'un; sevdiği kız ve töreler arasında yaptığı tercih, trajik sonunu da hazırlar gibidir.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.