GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

20/11/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Yorum

Strateji

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



STRATEJİ 


'Büyük oyun' tekrar sahnede

Afganistan'da Taliban'ın çözülmesinden sonra tüm gözler, ülkenin geleceğini belirleyecek siyasi yapı üzerinde odaklandı. Başta başkent Kabil olmak üzere önemli kentleri ele geçiren Kuzey İttifakı'na ABD ve Batılı devletler dahil hemen herkesin güvensizlik duyması ve ülkede iktidara oynayan çok sayıda etnik, dini ve siyasi grubun olması çözüm arayışlarının önündeki en büyük engeller olarak duruyor. Afganistan üzerinde bölgesel ve uluslararası güç merkezlerinin farklı çıkarları ve hesapları olması da, çözümü geciktiren diğer sebepler arasında yer alıyor.

Tarihi tecrübe gösteriyor ki Asya steplerini kontrol etmenin yolu Afganistan'dan geçiyor. Büyük İskender'den Cengiz Han'a, Gazneli Mahmut'tan Timur'a kadar çeşitli dönemlerde Asya'da hakimiyet mücadelesine girişmiş bütün güçler, Afganistan'ı elde etmek için büyük çaba sarf etmişler. Bunun en son örneği ise 19. yüzyılda, Çarlık Rusyası ile İngiliz sömürge imparatorluğu arasında yaşandı. Tarihe 'Büyük Oyun' olarak geçen bu mücadele, aslında Afganistan'a sahip olarak Asya üzerinde nüfuz tesis etme savaşından başka bir şey değildi. Tıpkı bugün yaşananlar gibi.

Bugün Asya'da, yine Afganistan üzerinden küresel bir nüfuz mücadelesi yaşanıyor. Bir tarafta ABD, AB ve Rusya, bir tarafta Çin ve Hindistan, diğer yanda Pakistan, İran ve Türkiye, kurulacak yeni Afgan hükümeti üzerinde söz sahibi olmak istiyor.

Bu hafta Afganistan meselesini masaya yatırıyoruz. Pakistan ve Türkiye'den iki akademisyenin konuyla ilgili özgün makalelerini zevkle okuyacağınızı umuyoruz. ( EDİTÖR / MEHMET YILMAZ)




Yeni yüzyıl başlıyor

Dünyanın geleceği tarif edilirken yeni bir yüzyıl başlıyor. Türkiye'nin elindeki en büyük varlık, iç ve dış saldırılara rağmen ayakta kalmasını becermiş olan 'laik, çağdaş ve halk egemenliğine dayalı' siyasi modelidir.

Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerini yerle bir eden ve Pentagon binasında büyük hasara neden olan 11 Eylül saldırılarının 21. yüzyılın başlangıcını belirlediği rahatlıkla savlanabilir. İnsanoğlu son tahlilde "dönüm noktalarına" son derece meraklı bir varlıktır. Bütün korkunç sonuçlarıyla birlikte 11 Eylül'de gerçekleştirilen terörist saldırılar bize beklediğimiz üçüncü binyıl miladını sağladı gibi.

Bu saldırıların, uygulandıkları biçimleriyle, "kimin işi" oldukları daha uzun süre tartışılacak gibi gözüküyor. Ahlaki açıdan terör eylemleri oldukları yadsınamayacak olan saldırılar, planlanış ve uygulanış biçimleri açısından hassas askerî operasyonlar şeklinde kurgulanmış izlenimi veriyorlar. Eylemlerin stratejisinin kimler tarafından oluşturulduğu ve kimler tarafından planlanıp uygulandıkları sorularına belki de hiçbir zaman, tam olarak, cevap veremeyeceğiz. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, tüm krizler gibi bu kriz de ilgili tüm taraflar için tehdit ve risklerin eşlik ettiği kimi fırsatlar ortaya çıkarmıştır. Durum küresel süper güç ABD için olduğu kadar, krizin dışında kalamayacağı açıkça belli olan Türkiye için de böyledir.

Söz konusu risk, tehdit ve fırsatların anlaşılması için uluslararası ekonomi-politiğin bugünkü yapısının değerlendirilmesi gerekmektedir. Gelinen bu noktada Türkiye'nin tek örneği olduğu "halk egemenliğine dayalı, çağdaş ve laik cumhuriyet"e sahip İslam ülkesi modelinin öne çıkartılması geleceğin nasıl "kurgulandığına" ilişkin kimi ipuçları içermektedir.

Günümüzde dünya ekonomi-politiği küreselleşme adı verilen toplumsal-ekonomik süreçler bütününün etkisi altındadır. Küreselleşmenin konuyla ilgili akademisyenlerin dahi üzerinde mutabakata vardıkları bir tanımı bulunmamaktadır. Ancak, küreselleşmeyi, her tür değer ve birikimin, günümüz dünya siyasal coğrafyasını belirleyen ulusal sınırları serbestçe aşabildiği bir toplumsal-ekonomik süreçler bütünü olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Burada serbestiden kasıt, devlet eliyle dayatılan regülatif kısıtlamalarla mümkün olan en alt düzeyde karşılaşmaktır. Söz konusu süreçlerin dünya nüfusunun büyük bölümü için tercih edilir sonuçlar ortaya çıkarmaktan uzak olduğu söylenebilir. Eşitsiz büyüme ve kalkınma, geniş kitleleri küreselleşmenin "lanetlileri" arasına itmiş bulunmaktadır. Mevcut düzen, söz konusu insanlar için, bu dünyada bir kurtuluş ve gelecek umudu bırakmamış gibidir. Güneyde Endonezya'dan kuzeyde Afganistan'a; doğuda Filipinler'den batıda Fas'a kadar uzanan siyasal coğrafyada yer alan ülkeler geleceğe umutla bakamamak paydasında birleşmiş gibidirler. Bu ülkeler, birkaç petrol zengini hariç, yüksek nüfus oranları, düşük eğitim düzeyleri, eşitsiz sosyo-ekonomik yapıları ve küçük kişi başı gayrisafi milli hasıla rakamlarıyla küreselleşmenin vaat ettiği refahtan çok uzak bir görüntüye sahiptirler.

Sivil toplumsal örgütlenme bilincinin yaygın olmadığı toplumlarda, çoğunlukla, kurumsallaşmış tek ve en güçlü sığınak olarak "ibadethane" ön plana çıkmaktadır. Siyasallaşan din, gelecekten umudunu kesmiş olan kitlelere, aradıkları kurtuluşu, bu dünyada değilse de, öbür dünyada bulabilecekleri ümidini vermektedir. Dinin söz konusu toplumlarda sahip olduğu sosyo-kültürel konum, yukarıda belirtilen kurumsallaşmışlıkla birleşince, dinsel siyasallaşmanın alternatifsiz tek seçenek olduğu savına kuvvet kazandırmaktadır. Bir anlamda, bu haliyle, din bireylere ve toplumlara, "sadece fakirler ve acı çekenlerden" olmanın dışında bir "kimlik", umut ve sabır kazandırmaktadır. Tüm bu nedenlerle siyasallaşan dinin yükselişi "küreselleşme" ile çelişkili algılanmamalıdır. Aksine bu çerçevede söz konusu yükseliş, süreçle son derece tutarlıdır. Öyle görünüyor ki, soğuk savaş döneminin SSCB 'yi "çevreleme politikası" çerçevesinde her tür sol fikir ve örgütlenmenin önüne çıkarılmış olan engellemeler ve tedbirler bugün siyasallaşan dini temsil eden örgütlü, örgütsüz grupların kapısını çalmakta. Hatta, Afganistan'a düşen ilk bombalarla birlikte eşikten içeri girmiş oldukları da söylenebilir. Uluslararası sistemin başat güçleri, zamanında sol karşısında şevkle destekledikleri, muhafazakar sağın üzerine tüm güçleriyle ve şiddetle gidiyorlar. Bu herhalde söz konusu hareketler için çok da beklenmedik bir "kader" olmasa gerek. Fakat herhalde bir o kadar da acı.…

Bu yöntemin tek başına benimsenmesinin açık dezavantajları bulunuyor. Şiddet, kan ve gözyaşı yeni Bin Ladin'lerin, Muhammed Atıf'ların, Molla Ömer'lerin, Atta'ların doğmasına kaynaklık edebilecek. 11 Eylül'de yaşanan terör olayları sistemin bugünkü işleyiş dinamikleriyle "sürdürülebilir" olmadığını yadsınamaz bir biçimde göstermiş bulunmakta. "Lanetliler" şu veya bu biçimde refah toplumlarını rahat bırakmayacaklarını açık biçimde ortaya koydular. Bu çerçevede sistemin yeniden yapılandırılması zaruri gözüküyor. Ancak nasıl?

Yeniden yapılandırılma işine Afganistan'dan başlanacak gibi gözükmekte. Sistemin yönlendiricileri Afganistan'dan başlayarak kendi elleriyle yarattıkları Frankestein'ı boğmaya çalışıyorlar. Ancak Frankestein da yaşamdan öyle kolay vazgeçmeye niyetli gözükmüyor. Bununla birlikte küreselleşme dinamiklerinin sistemin tıkanmasına yol açan krizlere neden olmadan sürdürülmesi adına hüküm verilmiş durumda.

Yapılandırılmaya çalışılan yeni sistemin oluşması için, Taliban veya Bin Ladin güçlerinin yok edilmesi veya etkinliklerinin asgari düzeye indirilmesi yeterli değil. Yukarıda bahsi geçen türden yeni militanların ve terörist muhalefetin ortaya çıkmasını da engellemek gerekli. Kısaca sistemin dışında kalanların tepkilerinden işleyişi korumak gerekiyor. Sürdürülebilirliğin kalıcı olarak sağlanmasının tek yolu bu. Zira 11 Eylül olayları bir şeyi açıkça gösterdi. Artık yeterince gözü kara bireylerin en kanlı biçimde tepkilerini göstermek için imkanları mevcut. Üstelik bu imkanlar küreselleşmeyi küreselleşme yapan liberal değerlerden ve bilginin dolaşımından güç alıyorlar. Bu arada tepkileri yumuşatacak ve dünya toplumlarını tüketim paydasında buluşturacak çözümün sisteme hakim kılınması için zaman ve istikrar gerekli.

İşte Türkiye modeli tam da burada öne çıkıyor. Söz konusu zamanın kazanılması ve istikrarın sağlanmasını oluşturacak stratejiler açısından Türkiye modelinin teşvik edilmesi artık bir zaruret.

Eğer buraya kadar yapılan analizler gerçeklikle yeterli oranda örtüşüyorsa, diğer tüm şartlar sabit, Türkiye'nin Afganistan'da olup bitenlere bulaşmama şansı yoktur. Diğer yandan Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasal ilişkiler, ittifak sistemleri, ülkenin ekonomik durumu ve nihayet ciddiyeti olan bir devlet olarak imza attığı uluslararası antlaşmalar da bu türden bir konumlamaya imkan vermez. Bu noktada Türk karar alıcıları, etkileri bizim sınırlarımıza kadar değecek çok şiddetli bir dalgalanma yaratabilecek gelişmeleri "yönetmek" zorundadırlar.

Washington'da yapılması planlanan G-7 toplantısına Hindistan'la birlikte Türkiye'nin de davet edilmesi bu yönüyle değerlendirilmelidir. Masaya oturmanın fırsatlarla birlikte riskleri de vardır. Masaya oturmakla kendiniz dışında gelişecek gündemlerin ve istemeseniz de sizi de içerecek pazarlıkların tarafı haline gelebilirsiniz. Arzu etmediğiniz konularda aracılık rolü üstünüze kalabilir. Sizi hiç ilgilendirmeyen pazarlıklarda hakem veya taraf olmanız söz konusu olabilir.

Tüm bunlar, "Türkiye bu pazarlıklara katılmamalıdır", anlamına gelmez. Üstelik, yukarıda açıklanmaya çalışılan sebeplerle bu türden bir kaçınma mümkün de görünmemektedir. Yapılması gereken Türkiye'nin kendi gündemini oluşturarak bu toplantıya katılmasıdır. Aksi takdirde bu risklerin hepsi gerçekleşebilecektir. Asya'nın ortasında kurulacak pazarlık masasına, o bölgeyle ilgili fırsatlara ve endişelere odaklanılarak oturulması birincil önceliktir. Pazarlık masasına ileride bambaşka konuların da birbirine bağlanması olasılığını meşru kılacak biçimde talep ve beklentilerle oturmak doğru olmayacaktır. Aynı şekilde karşılığı olmayan tavizlerin Türkiye'den talebinin yolları da kapatılmalıdır. Bu kriz karşısında Afganistan'dan başlayarak bölgenin yeniden yapılanmasının uzun erimli sonuçlarını öngörerek gündemi kurgulamak, stratejiyi yapılandırmak ve geleceği yönetmek gerekmektedir. Konu bundan 50 yıl sonrası için çizdiğimiz Türkiye vizyonuyla alakalıdır. Ve bu şekilde önemsenip değerlendirilmelidir. Zira bahsedilen toplumun geleceğidir.

Türkiye içinde İslamî referanslarla siyaset yapmaya çalışanların da bu bilinç içinde olmaları gerekmektedir. Bugüne kadar rehber alınan yaklaşımlar, Afganistan dağlarında son nefeslerini verirken, Türkiye için 21. yüzyılda İslam'a liderlik etmek fırsatı ortaya çıkmaktadır. Ancak bunun gerçekleşmesi için, en başta, Türkiye'de İslamî entelijensiyanın ve İslamî kesim diye adlandırılan kitleyi temsil etmek iddiasındaki siyasi oluşumların otokritik yapmaları gerekmektedir. Otokritiğin sonucunda şunun veya bunun yaklaşımlarının ötesinde İslam'ın toplumsal-kamusal alandaki geleceğine ilişkin kendi özgün anlayışlarını geliştirerek ortaya koymaları bu liderlik konumunda rol almalarının ön şartıdır.

Dünyanın geleceği tarif edilirken yeni bir yüzyıl başlıyor. Türkiye gerçekten bir yol ayırımında. Esenlikle yoluna devam etmek için elinde bulunan en büyük varlık da, "soğuk savaş" döneminin konjonktüründen güç alan tüm iç ve dış saldırılara rağmen ayakta kalmasını becermiş olan, "laik, çağdaş ve halk egemenliğine dayalı" siyasal modelidir. (Ahmet K. Han / İstanbul Bilgi Üniversitesi )




Afganistan'da barış ve istikrarın şansı

BM gözetiminde Afganistan'da bir geçiş hükümeti kurulamadığı takdirde, bölgedeki barış ve istikrarı etkileyecek yeni bir iç savaş ihtimali yüksektir.

Taliban rejiminin ani çöküşü, Afganistan'ın siyasi tarihindeki bir bölüme son verdi. Taliban'ın yerini alan Kuzey İttifakı'nın Afganistan'da bir umut ve güvenlik dönemi başlatabileceğini ileri sürmek mümkün değil. Bu ülke, son yirmi yılda, pek çok çatışmaya, savaşa ve adam öldürmeye tanık oldu. Görünürde, Afganistan merkezli uluslararası terörizmi kontrol altına almak için bu ülkeye yönelik ABD önderliğindeki askeri operasyon ve başkent Kabil'in Kuzey İttifakı tarafından ele geçirilmesi, Afganistan'da güvenlik, istikrar ve iç barışı garanti etmemektedir. Afganistan sorunu, uluslararası sisteme musallat olmayı sürdürmektedir.

Pek çok askeri uzman, Taliban'ın kentleri, özellikle başkent Kabil'i bu kadar çabuk terk etmesini beklemiyordu. Onlar bunun, Afganistan'da geçici bir idari sistem ortaya koyması için BM'ye vakit kazandıracak bir hafta ya da on gün sürebileceğini düşündüler. Bu aynı zamanda, ABD Başkanı George Bush ve Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref'in Kuzey İttifakı'na 'Kabil'e girmeyin.' ikazının da temel sebebiydi. Taliban'ın Kabil'i terk ederek ani çekilme kararı alması, Kuzey İttifakı'nın kentte yönetimi devralarak doldurmak zorunda kaldığı bir boşluk meydana getirdi.

Kuzey İttifakı, Afganistan'da uygulanabilir bir barış ve güvenliği, bir sürü sebepten dolayı muhtemelen temin edemeyecektir. Kuzey İttifakı, birbirlerine karşı kıskançlık ve güvensizlikten muzdarip farklı komutanlardan oluşan gevşek bir yapıdır. Kuzey İttifakı liderliğinin, yerel komutanlara dayalı olan Kabil'in bir bölümüne otoritesini kabul ettirmeye yönelik herhangi bir teşebbüsü, Kuzey İttifakı içindeki mevcut biçimsel birliği bozabilir. Bundan başka, Kabil merkezli liderler, hükümetteki kilit mevkilerin dağılımı konusunda birbirleriyle ağız kavgası edebilirler. Kuzey İttifakı azınlıktaki etnik grupları temsil ediyor. Çoğunluk olan Peştunlar ise, Kabil'in yeni yönetimini kırılgan hale getiren bu koalisyonda temsil edilmiyor.

Taliban, ideolojik bir hareket olarak varlığını sürdürecektir. Bu harekete bağlı olanların Güney Afganistan'ın dağlık bölgelerine geri çekilmeleri ya da sınırdaki Pakistanlı aşiret bölgelerine gitmeleri beklenebilir. Buralardan onlar, Kabil hükümetini taciz edebilirler ve Pakistan aşiret kuşağında (Pakistan'da, Afgan sınırındaki bölgeler Kuzey Eyaleti ve Belucistan'dır. Her iki eyalet geleneksel olarak Pakistan hükümetinden otonomi almaktan hoşlanıyor.) ciddi güvenlik sorunları çıkarabilir. Taliban, gerilla savaşı yaparak Kabil hükümetini başkentten çıkaramayabilir; zira onlar artık Pakistan'dan herhangi bir destek alamayacak. Bununla birlikte, Taliban, yoğun olarak yaşadıkları Afganistan'ın güney kısmında ve Pakistan'ın aşiret bölgelerinde kesinlikle yasa ve düzeni sağlayabilir.

22 yıldır süren savaş ve sivil çatışma, hemen hemen bütün devlet kurumlarını yerle bir etti ve Afganistan'daki sivil topluma büyük zarar verdi. Ülke ekonomisi perişan halde. Halk, uluslararası kuruluşlardan gelecek yardımlara, Pakistan'dan zaruri ihtiyaçların ve gıda maddelerinin ithal edilmesine ve gizlice ülkeye sokulmasına bağımlı durumda. Ülke ekonomisini rahatlatmak ve asgari geçimini sağlaması amacıyla halka bir fırsat vermek için çok büyük küresel bir çabaya ihtiyaç var. Belli başlı Afgan etnik grupların ve aşiretlerin desteğini alan bir hükümetin işbaşı yapmaması halinde bu çabalar başarıya ulaşamayabilir.

Geniş tabanlı bir hükümet kurma hedefi ile birlikte Afganistan'ın yeniden yapılandırılması ve onarılması fikri, yaygın bir biçimde uluslararası düzeyde paylaşılıyor. BM, Afgan liderler arasında yapılan müzakereler ve geniş tabanlı bir hükümet kurma fikrini müteakip bir geçiş dönemi düzenlemesini hayata geçirmek için bir teklifte bulundu. Geçiş dönemi boyunca çok uluslu bir askeri güç, geçiş hükümetinin işlerini yürütebilmesine yardımcı olması için Kabil'e yerleştirilecek. Söz konusu çok uluslu güçte, Türkiye ve diğer bazı ülkelerden gelecek askerlerin yer alması bekleniyor.

Bu öneriyi uygulamak, çetin ve zahmetli bir görev olacaktır; zira şu anda kendilerini iktidarda gören Afgan liderler ve komutanlar, BM planında tasavvur edildiği gibi iktidarı paylaşma eğiliminde olmayabilirler. Kuzey İttifakı ve özellikle bu ittifakta yer alan yerel komutanlar, kendi bildikleri yolda gitmeye karar verebilirler. Mevcut durumun kötülüğünü azaltacak yegane özellik şudur: Kuzey İttifakı komutanları biliyorlar ki Amerikan hava bombardımanı ve lojistik desteği olmasaydı Taliban'ı yenemezlerdi. Onlar ayrıca biliyorlar ki Afganistan'ın yeniden imar edilebilmesi için uluslararası toplumun, özellikle de BM'nin desteğine ihtiyaçları var. Bu nedenle, Kuzey İttifakı'nın BM ve ABD ile işbirliği yapması beklenebilir.

Yeni bir düzen kurmak için BM çabalarının daha uzun süreli olması, geniş tabanlı bir hükümet kurma ihtiyacı duyan tarafları bir arada tutmayı daha da zorlaştırabilir. Bunun başarısız olması ise ise Afganistan'ı, bölgedeki barış ve istikrarı menfi yönde etkileyecek bir diğer kanlı iç savaşın içine sokacak demektir.

(Dr. Hasan-Askari Rizvi / Lahor Pencap Üniversitesi Öğretim Üyesi)



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.