GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

20/11/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Yorum

Strateji

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



YORUM 


Amerika'ya yönelik saldırı ve gelecek

Türkiye, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu iyi kavrayarak her açıdan kendi içinde tutarlı bir vizyon geliştirmelidir. Bu vizyonu Avrupa ve ABD de görmeli ve Türkiye'nin Avrupa uygarlığının dışında tutulmasının, dünya açısından ortaya çıkacak olan tehlikeyi katmerleştireceğini bilmelidir. Ortaya çıkan en önemli sonuç: Yürürlükteki güvenlik politikalarının iflas etmiş olduğudur. Sosyal bilimlerde siyasal, sosyal ve kültürel olayları anlamada "Empati" büyük bir öneme sahiptir.

Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik olarak 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilen eylemler, gerçekten dünya tarihinde yeni bir sayfa açabilecek niteliktedir. İnsanlık adına utanç verici bu eylemler; etnik kimliği, dini, sosyal konumu her ne olursa olsun herkes tarafından kınanmalı ve karşı çıkılmalıdır. Dünyamızı tehlikeli bir maceraya sürükleme potansiyelini içinde barındıran ABD'deki bu eylemlerden sonra ülkemizde çeşitli görüşler ortaya atıldı. Bu görüşleri özetle şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

"ABD hegemonyası büyük bir darbe yemiştir", "ABD bu eylemi kullanarak dünyadaki konumunu daha fazla güçlendirecektir", "3. Dünya Savaşı çıkabilir", "New York eskisi gibi olmayacak", "ABD Başkanı, Türkiye'yi 10 gün sonra aradı", "Türkiye bölgesel bir güç olabilir", "Rambo Molla'ya karşı", "Nefretin nedeni cinsel kompleks", "Pakistan'a maddi kıyak."

Olayın en önemli boyutu şudur: Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olmasıdır. Bugüne kadar devletler var oluşlarını tehlikeye sokacak kendilerine yönelik yıkıcı tahripkar bir saldırıyı başka bir devlet ya da devletlerin ordularından beklemekteydi. Amerika'daki olay, böyle bir anlayışı ve bu anlayışa dayalı olarak oluşturulan güvenlik konseptini demode hale getirmiştir. Ortaya çıkan bu yeni durumdan Türkiye de önemli ölçüde etkilenecektir. ABD'deki eylemler birçok devlet ve kişi için beklenmedik sürpriz gelişmelerdir. Ama bazı kişiler için hiç de böyle değil.

Hans Magnus Enzensberger, İletişim Yayınları tarafından çevirisi yapılan ve 1995 yılında yayınlanan "İç Savaş Manzaraları" adlı kitabında, zamanın ruhuna nüfuz ediyor ve onu insanlık namına sorguluyor.

"Dünya haritasına bakıyoruz. Uzak bölgelerdeki savaşların yerlerini belirliyoruz, en kolayca görebildiklerimiz de Üçüncü Dünya ülkelerindeki savaşlar. Gelişmemişlikten, eşzamansızlıktan, fundamentalizmden söz ediyoruz. Anlaşılmaz kavga sanki çok uzaklarda yapılıyormuş gibi geliyor bize. Fakat bununla kendimizi aldatıyoruz. Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastasları büyük kentlerdeki günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Yalnızca Lima ve Johannesburg'da, Bombay ve Rio'da değil; Paris ve Berlin'de, Detroit ve Birmingham'da, Milano'da ve Hamburg'da da. Bu iç savaşı yürütenler arasında yalnızca teröristler ve gizli örgütler, mafya ve dazlaklar, uyuşturucu çeteleri ve ölüm mangaları, neo-naziler ve kara şerifler değil, bir gecede holiganlara, kundakçılara, gözü dönmüşlere ve katillere dönüşen sıradan vatandaşlar da var...

Günümüzdekilerle karşılaştırıldığında eski saldırganlar inançlı insanlardı. Birtakım idealler uğruna öldürmeye ve ölmeye büyük değer veriyorlardı. Bir zamanlar dünya görüşü diye adlandırılan şeye, ne kadar nefretlik olursa olsun, "katı", "fanatik", "sarsılmaz" vb. biçiminde sarılmışlardı. Günümüzün saldırganları buna gerek duymuyor. Onlarda en fazla dikkat çeken özellik, her türlü kanaate / inanca uzak olmalarıdır...

İslami fundamentalizmin ideolojik dozunun da, Batı'da sanıldığından çok daha zayıf olduğu görülüyor. Bugünkü İslam'ın tarihteki yüksek din ile hiçbir ilgisinin kalmadığını her entelektüel Müslüman'dan duyabilirsiniz. Günümüzdeki durum, modernleşme baskısına karşı radikal bir modern tepki oluşumudur. Saddam Hüseyin'in dindar Müslüman olarak poz vermesi baştan aşağı küfüre varan bir pozdur. Benzer şeyler Mağrip ve Yakındoğu'daki diğer yönetimler için de söylenebilir. Savaş açtıkları Batı'ya yönelmek en büyük hayallerini süslüyor. Özlemleri Batı'nın en ölümcül buluşlarına sahip olmak: Atom bombaları, roketler ve zehirli gaz fabrikaları. Değişik fundamentalist tarikatlar, fraksiyonlar, milisler en başta kendi din kardeşlerini boğazlamaya çalışıyor. Demek ki, bunun kanaatlerle / inançlarla değil, onların taklidi ile ilgisi var.

Hannah Arendt, iki dünya savaşı arasındaki dönemden söz ediyordu. Totaliter sistemlerin oluşumunu sağlayan kitle tabanını anlatıyordu. Bu çözümlemesinin güncelliği ortadadır. Fakat otuzlu yıllardan farklı olarak günümüzün saldırganları ne törenlere, resmi geçitlere, üniformalara, programlara, ne de vaatlere ve bağlılık yeminlerine gerek duyuyorlar. Liderlerinden de vazgeçebilirler. Nefret onlara yetmektedir. O zamanlar terör, totaliter yönetimlerin tekelindeyken, günümüzde özelleştirilmiş biçimde karşımıza çıkıyor... Böylece her metro vagonu küçük çapta bir Bosna'ya dönüşebilir. Soykırımı için Yahudilere, temizlik için karşı devrimcilere artık gerek yok. Birisinin başka bir futbol takımını tutması, bir manav dükkanının komşusundan daha çok müşteriye sahip olması, insanların farklı giyinmesi, başka bir dil konuşması, tekerlekli sandalye kullanması ya da baş örtüsü takması yeterli oluyor. Her farklılık, yaşamsal bir tehlikeye dönüşüyor. Her devlet, en zengini ve huzurlusu bile, sürekli envai çeşit yeni somut eşitsizlik, özgüven yaralanması, haksızlıklar, uygunsuzluklar, hayal kırıklıkları üretiyor. Aynı zamanda vatandaşların biçimsel eşitliği ve özgürlüğü ile birlikte beklentileri de artıyor. Bunlar yerine getirilmezse, sonuçta neredeyse herkes kendisini aşağılanmış hissedebiliyor. Bütün açıklamaların en maneviyat bozucusu olan son bir açıklama denemesi, dünya nüfusunun görülmemiş biçimde artmasını bütün bu olanlara neden olarak gösteriyor. Hannah Arendt daha 1950'de, totaliter yönetimlerin canice mantıklarını bu kadar kolay kabul ettirebilmelerinin, bu hızlı nüfus artışı ve yığınların topraksız ve yurtsuz kalmaları ile ilintili olduğu kuşkusunu dile getirmişti; zira yararcı kategoriler açısından bu kitleler gerçekten de "gereksiz" hale geliyordu.

Ortaya çıkan en önemli sonuç: yürürlükteki güvenlik politikalarının iflas etmiş olduğudur. Sosyal bilimlerde siyasal, sosyal ve kültürel olayları anlamada "Empati" büyük bir öneme sahiptir. Yapılan yorumlara bakıldığında; olaylar, bir ucunu Amerikancılığın, diğer ucunu ise anti-Amerikancılığın oluşturduğu bir tahterevallinin üzerinde değerlendirilmektedir. Empatiden yoksun, anlamaktan ziyade yargı ya da hüküm ağırlıklı bu türden yorumların geleceği anlamak açısından hiçbir teorik ve pratik değeri bulunmamaktadır.

Dünya-sistem teorisiyle tanınmış bir toplum bilimci olan Prof. Immanuel Wallerstein, Eylül 2001'de yayınlanan "Güncel Yorumlar" adlı kitabında ABD'deki olayların faili olarak Usame Bin Ladin varsayımından hareketle, empati de yaparak şu önemli tespitleri yapmaktadır:

"... En önemli soru, neden bu saldırının meydana geldiğidir. Hemen hemen herkes saldırının sorumlusunun Usame Bin Ladin olduğunu söylüyor. Bu akla yakın bir varsayım gibi görülüyor. Çünkü Usame Bin Ladin bu tür eylemleri gerçekleştirme niyetini açıklamıştı ve belki de yakın gelecekte, Birleşik Devletler yetkilileri bu varsayımı destekleyen bazı deliller elde edecek, bunun doğru olduğunu varsayalım. Birleşik Devletler'e bu kadar görkemli bir saldırı düzenlerken Bin Ladin, neyi elde etmeyi umuyordu? Evet, bu saldırı, Bin Ladin'in (ve diğerlerinin) Birleşik Devletler'in bütün dünyada, özellikle de Ortadoğu'da yaptığını düşündüğü kötülüklere karşılık bir öfke ifadesi ve intikam olarak görülebilir. Bin Ladin, böyle bir eylemle, Birleşik Devletler hükümetinin politikalarını değiştirmeye ikna edebileceğini düşünmüş olabilir mi? Tepkinin bu şekilde olabileceğini düşünecek kadar saf olduğundan kuşku duyuyorum. Başkan Bush saldırıyı bir "savaş eylemi" olarak gördüğünü söylüyor. Eğer saldırının faili Bin Ladin ise, muhtemelen o da aynı şeyi düşünüyordur.

Öyleyse Bin Ladin olduğumuzu varsayalım ve onun gibi akıl yürütelim. Bu saldırıyla neyi kanıtladı? Kanıtlamış olduğu en aşikar şey, Birleşik Devletler'in dünyanın tek süper gücünün, kendi yurttaşlarını bu saldırıdan korumakta aciz kalmış olduğudur. Bin Ladin'in yapmayı istemiş olduğu şey, açıkça Birleşik Devletler'in kağıttan bir kaplan olduğunu göstermektir.

Şimdi, bu Birleşik Devletler hükümeti için olduğu kadar Bin Ladin için de açıklığa kavuştu. Dolayısıyla verilecek yanıt da açık. Başkan Bush güç kullanarak yanıt vereceğini söyledi... Fakat şimdi de Birleşik Devletler'in bakış açısıyla akıl yürütelim. Ne yapabilir?

Belki de olmakta olan şudur: Bu "savaş" -bu hafta basında bu şekilde tanımlandı- kazanılamayacak ve kaybedilmeyecek, fakat basitçe devam edecek. Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olması artık bir gerçeklik ve bunun etkisini Amerikan halkı ilk defa hissedebilecek. Bu, dünyanın başka pek çok bölgesinde zaten var olan bir gerçeklikti. Dünya-sistemin bu kaotik salınımlarının altında yatan politik mesele, medeniyetin barbarlıkla karşı karşıya gelmesi değildir. Ya da en azından bütün tarafların, kendilerinin medeni, barbar olanın ise karşı taraf olduğunu düşündüğünü kavramamız gerekiyor. Olan bitenin altında yatan meseleler, dünya-sistemimizin yaşadığı krizdir ve kurmayı istediğimiz bunu izleyen dünya-sistemin nasıl olacağı hakkındaki mücadeledir. Bu, söz konusu mücadeleyi, Amerikalılar ve Afganlar ya da Müslümanlar ve başkaları arasındaki bir mücadele haline getirmiyor. Bu, kurmak istediğimiz dünya hakkındaki farklı vizyonlar arasındaki bir mücadeledir. 11 Eylül 2001'in kısa sürede, birçoklarının söylediğinin aksine, uzun süre devam edecek uzun bir mücadele içinde çok kısa bir dönem olduğu, ancak bu gezegende yaşayan insanların çoğu için karanlık bir dönem olduğu görülecek."

Evet, ortaya çıkacak olan durum; mevcut güvenlik politikalarının iflasına eşlik edecek olan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel bir kargaşa ya da kaotik bir atmosfer olacaktır.

Bu kaotik atmosferde, yeni kurulacak düzen için Wallerstein'in belirttiği gibi farklı vizyonlar mücadele edecektir. Türkiye, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu iyi kavrayarak her açıdan kendi içinde tutarlı bir vizyon geliştirmelidir.

Bu noktada, Avrupa ve Amerika'ya da önemli görevler düşmektedir. Genel olarak Müslüman kimliğinin dışlanması ciddi tehlikeler ortaya çıkaracaktır. Özellikle Türkiye'nin Avrupa uygarlığının dışında tutulması, dünya açısından ortaya çıkacak olan tehlikeyi katmerleştirecekt (Gürcan Dağdaş / Devlet eski Bakanı)




okur hattı

Dayatan değil, sunan bir gazete istiyorum...

Gazetenizdeki değişimden çok sevdiğim bir hocamın tavsiyesi ile haberdar oldum. Yapmak istedikleriniz; Türk gazetecilik gelenekselliğine göre epey iddalı geldi bana; ama genel

anlamda isabetli buldum çizgilerinizi.

3 Kasım'dan bu yana bayiden alarak okuyorum. Haberi haber, yorumu

yorum olarak bulabilmek güzel; ama aynı şeyi haber sayfalarınızın içinin, özellikle haberlerinizin içinin doluluğu (sizin iddialarınıza göre söylüyorum)

ile alakalı olarak söylemek mümkün değil sanırım.

Belki buna "şimdilik" kaydıyla

bakmakta fayda var. Bazı bölümlerinizi değişim iddianıza uygun ve yeterli bulduğumu söyleyebilirim.

Politika, dış haberler, yorum

sayfalarınız ve kısmen kültür sayfalarınız gibi. Fakat bazı bölümlerinizi de bu anlamda oldukça "yetersiz" bulduğumu ifade etmek istiyorum; ekonomi, spor ve gündem sayfaları gibi...

Bu projenizin her şeyden çok

şu husus adına başarılı olmasını canı gönülden arzu ediyorum:

Bizlere yıllardır gazete diye sunulan gazetelerin ortaya koyduğu

standartların bizim insanımızın hak etmediği bir standart olduğunu göstermek ve bize kendisi de, içi de, çizgileri de "gazete olan" bir gazete vermek. Dayatan değil "sunan"

bir gazete olmanızı temenni ediyorum.

Bu konuda ZAMAN'ı kutluyorum ve başarılı olmasını diliyorum.

Leyla Demir / İTÜ / İstanbul



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.