GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

24/11/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Yorum

Strateji

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Çocuk

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



YORUM 


AB'ye uyum sürecinde STK'ların rolü

AB süratli bir şekilde yapılanırken, Türkiye olarak önümüze çıkan her fırsatı değerlendirmeliyiz. Bu tartışmalara ilgisiz kalmak veya böyle bir imajı vermek bizim aleyhimize olacaktır. Bizler bu tartışmaların içinde, gerek devlet sektörü, gerek özel sektör ve gerekse STK sektörü olarak bulunmak zorundayız. Avrupa'nın geleceği tartışması, aslında Türkiye'nin de geleceği tartışmasıdır. Avrupa ve Türkiye'nin birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğu kabullenilmelidir.

1999 Helsinki zirvesi, "Nasıl bir Avrupa istiyoruz?" sorusuna yanıt aranması olarak da görülebilir. Bu zirve ile AB, aday ülkelere şu soruları yöneltiyor: "Madem bizimle birlikte olacaksınız, içinde yer alacağınız birliğin nihai hedefi ne olmalı? Beraber neyi başarabiliriz ve bu hedefe nasıl bir yapılanma ile ulaşabiliriz?"

Avrupa bize bu soruyu sorarken aynı yıl (1999) Marmara depremi ile birlikte, Türkiye'de sivil inisiyatifte de bir hareketlenme başladı. Bu hareketlenmeyle birlikte STK'lar "Nasıl bir Türkiye istiyoruz?" sorusunu gündeme getirdiler. Türkiye nasıl daha iyi yönetilebilir? Orta ve uzun vade hedefleri ne olmalıdır ve bu hedeflere ulaşmak için ortak bir akıl ve eylem planı nasıl oluşturulabilir?

Artık AB ile ilişkilerimizin gündemini salt kendi sorunlarımız ile dolduran bir ülke konumunda olmaktan çıkmalıyız. AB'ye üyeliğin gerektirdiği; ortak bilinç, birlikte çalışma ve birlikte yaşama olgusudur. Kendimizi, bu bilinç ile hareket eden üyeliğe aday bir ülke olarak konumlandırmak zorundayız.

Birlikte çalışabilme olgusu, aslında STK'ların devletle olan ilişkilerini de özetlemektedir. Sadece sorunlar olduğu zaman gündemde olmak ve sorumluluk almak yerine, devlet ile birlikte çalışmayı başarabilmeliyiz. AB ile ilişkilerimizde, Avrupa birleşme sürecinin geleceğine ışık tutabilen ve gündemi bu yönde kendi katkısıyla işgal edebilen bir ülke konumuna gelebilmemiz için Türk STK'larına çok önemli görevler düşmektedir.

Avrupa'nın geleceği tartışması, Türkiye için çok büyük bir önem taşımaktadır. Türkiye, Avrupa'nın geleceğinin mimarlarından biri olmak zorundadır. Bu konuyu STK'lar olarak sahiplenmek ve elimizden gelen tüm gayreti sarf etmeye hazır olmak durumundayız.

Türkiye'nin adaylığının dinamik ve proaktif bir kimliğe büründürülmesi, 2004 öncesinde üyelik müzakerelerinin açılabilmesi için çok önemlidir. Bunun için ülkemizde, AB'nin geleceğinin tartışılması zeminini oluşturabilmeliyiz. Bu, gerek üyelik bilincinin pekiştirilmesi, gerekse Türkiye'nin AB'deki imajı ve AB'nin Türkiye'deki imajı açısından önemli bir adımdır. 2001-2004 yılları arasında bu doğrultudaki değerlendirme yeteneğimiz, AB ile ilişkilerimizdeki üyelik dinamiğini belirleyecek en etken unsur olacaktır.

Genç iş dünyasını temsil eden bir STK olarak GYİAD, AB konusunda 2 misyon üstlenmiştir: 1) Türkiye içinde AB'nin tartışılması platformunu oluşturmak. 2) AB içinde Türkiye imajının pozitif yönde düzeltilmesine katkı sağlamak.

Türkiye'nin STK'lar kanalı ile AB içinde etkin bir tanıtımının yapılması gerekmektedir. Bu tanıtım bugüne kadar maalesef birkaç STK'nın çabaları ile sınırlı kalmıştır. Tanıtımda gelinen nokta ise bence yeterli değildir. Türkiye'nin genç nüfusu göz önüne alındığında, AB üyelik sürecinden ve üye statüsünden en çok etkilenecek olan kesim, genç iş dünyası ve genç sivil toplumdur. Bugüne kadar bu kesimi temsil eden STK sayısı yok denecek kadar az idi. Ama bundan sonra biz ve bizimle beraber bu konunun önderliğini üstlenecek ve genç toplumu Avrupa'da temsil edecek kurumlarla beraber çalışmaya devam edeceğiz.

Yine kasım ayı içinde GYİAD Dış İlişkiler Komisyonu üyeleri Brüksel'e komisyon düzeyinde temaslarda bulunmak üzere gitmişlerdi. Biz gerek komisyon, gerekse AB içindeki STK'larla ilişkilerimizi geliştirerek, genç Türkiye'nin bakış açısını ve düşüncelerini Avrupa düzeyinde yaymak istiyoruz. Türkiye'nin AB'ye toplam yaklaşımındaki "eksik halka"yı bu tür ilişkilerin geliştirilmesi olarak tanımlıyoruz.

Bunlara ilaveten toplumumuz içinde tartışmamız gereken bazı önemli soruların da olduğuna inanıyoruz: 1. Avrupa günümüzde bizim için neyi temsil etmektedir? 2. Sınırları yarın ne olmalıdır? 3. AB'nin inşasında kiminle neyi ve nasıl yapmak için devam etmek gerekir?

Bu tartışma her birimizin günlük yaşamının ve demokrasimizin geleceğinin temel belirleyicileri olacaktır. Ve bu tartışma, merkeziyetçi bir anlayışla yürütülemez. Herkese açık olması zorunludur.

İşte can alıcı nokta da budur. Devlet ile STK'lar arasındaki ilişkinin inşası konusundaki beklentiler ve kaygılar, hâlâ eşit (her iki tarafın da yer aldığı) bir platformda ifade edilememektedir. 1999 yılından 2001 yılına kadar süregelen bu tartışma, bundan sonra yapısal işbirliklerine daha fazla açık bir platforma taşınmalıdır. Türkiye'nin aday ülkeler arasında halen müzakerelere başlamamış tek ülke konumunda olduğu göz önüne alındığında, devletin STK'larla işbirliğine girmesinin önemi bir kez daha vurgulanabilir. AB süratli bir şekilde yapılanırken, Türkiye olarak önümüze çıkan her fırsatı değerlendirmeliyiz. Bu tartışmalara ilgisiz kalmak veya böyle bir imajı vermek bizim aleyhimize olacaktır. Bizler bu tartışmaların içinde, gerek devlet sektörü, gerek özel sektör ve gerekse STK sektörü olarak bulunmak zorundayız. Bugünden itibaren bazı faaliyetlere giriştiğimizin gözükmesi ve bilinmesi gerekmektedir.

Avrupa'nın geleceği tartışması aslında Türkiye'nin de geleceği tartışmasıdır. Avrupa ve Türkiye'nin birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğu kabullenilmelidir. Buna inanmakla beraber, böyle bir ayrımı yapmak isteyen kişiler ve kurumların da var olduğunu bilmekteyiz. Bunlar Türkiye'nin içinde ve dışında kendilerini konumlandırmışlardır. AB üyeliğini savunurken aslında bir yandan da demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, güçlü ekonomi, gelir dağılımında eşitlik, refah düzeyinde artış gibi taleplerimizi de beyan etmekteyiz. Bizim için AB bir tercihtir. Tam üyelik sadece eksiklerimizi giderme aracı olarak görülmemeli, mükemmeli ve daha iyiyi yaşamayı arzulayanların gönüllü ortaklığı olarak değerlendirilmelidir.

(Ali Midillili / Genç Yönetici ve İşadamları Derneği (GYİAD) Yönetim Kurulu Başkanı)




“Maymunlar Cehennemi”

"Maymunlar Cehennemi iyi seçim..." diyorum, "Maymunlar Cenneti'nde yaşıyoruz zaten, bakalım Maymunlar Cehennemi ne alemde?.."

Bir gün öncesinden mükellef bir kahvaltının düşünü kurduğum, ertesi günüm tümüyle boş olduğu için geç saatlere kadar okuyup yazdığım kahverengi bir sabah. Gözlerimi, yatmadan önce kapatmayı unuttuğum cep telefonumun ziliyle aralıyorum. Telefonuma uzanmalı, cevap vermeliyim. Ama anneme sarılır gibi sarıldığım yorganımdan bir türlü kopamıyorum. Cep telefonum birkaç kez çaldıktan sonra susuyor. Uykumun o ipeksi kollarına yeniden süzülecekken cep telefonum tekrar tekrar çağırıyor beni. Daha fazla inat edemiyorum. Uzanıp elime alıyorum telefonumu. Ekranda herhangi bir numara yok. Açıyorum. Bir hafta önce birlikte sinemaya gitmek için sözleştiğim bir arkadaşımın sesi kulaklarımı oyuyor. "Tamam..." diyorum, "...Tamam, akşamüzeri gel bana, evdeyim bütün gün, biraz laflar, sonra gideriz sinemaya." Huysuzluk etmeyip sözümü tutacağım için neşeleniyor. "Hangisine gidelim?.." diyor, "...Maymunlar Cehennemi'ne ne dersin, uyar mı sana da?.." diye ekliyor. Kocaman bir kahkaha patlatıyorum. Şaşırıyor. "Ne oldu, neden güldün öyle?.." diyor. "Maymunlar Cehennemi iyi seçim..." diyorum, "Maymunlar Cenneti'nde yaşıyoruz zaten, bakalım Maymunlar Cehennemi ne alemde?.."

Dil ve teknoloji

İzliyorsunuzdur. Bir süredir dil üzerine bir tartışma başladı. Tartışmayı başlatanlar diyor ki: "Bilgisayar ve internet teknolojisi hayatımıza o kadar girdi ki, w, q, x gibi harfleri kullanmak zorunda kalıyoruz. Bu yüzden biz de alfabemize bu harfleri almalıyız." Karşı çıkanlar ise kendilerini şöyle ifade ediyorlar: "Her dil bir başka dil ile sözcük alışverişi yapar. Her dile bir başka dilden girmiş sözcükler vardır. Ama hiçbir dil sırf bu yüzden alfabesine başka bir alfabeden harf ithal etmemiştir." Ben birkaç gündür bu tartışmanın hangi tarafında olmam gerektiğini düşünürken oğlum aradı. "Baba..." dedi, "...Bana gönderdiğin son oyun cd'leri var ya..." kafamı kaşıyıp "Evet oğlum..." dedim, "...O cd'lerden birini install ediyorum, söylediğin gibi çıkan panelleri next ediyorum. Setup bitince desktop'taki shortcut'a click'liyorum; ama sürekli error veriyor..." Biraz düşünüp sorunu nasıl giderebileceğini anlattım: "Mouseu desktop'a sağ clickle, properties seçeneğine geç, oradan setup'a gir, screen size'ı 800x600 yaparsan oyun start edecektir..." Sorun düzelmesine düzelmişti de, telefonu kapattığımda içim burkulmuştu. Alfabemize birkaç harfin girmesinin artık hiçbir sakıncası olamayacağını anlamıştım. Çünkü dilimiz -bırakın harfleri- sözcükler tarafından çoktan işgal edilmişti bile. Teknoloji kimin elindeyse, dil ve kültür de onun elinde değil midir zaten?..

Türkler, neredesiniz?!

İlkokullarda hâlâ hep bir ağızdan söylenen bir ant vardır. Hatırlayın, hani "Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam..." diye başlar ve "küçükleri sevmek"ten, "büyükleri saymak"tan, "yükselmek"ten, "ileri gitmek"ten, "yurdunu ve milletini insanın kendi özünden daha çok sevmesi"nden, gerekirse "Varlığını Türk varlığına armağan etmek"ten söz eder. Hatırladınız değil mi? Şimdi etrafınıza bir bakın, bu kavramlara uyan kaç tane insan tanıyorsunuz? Ve onlardan kaçı, hiçbir vicdan sızısı hissetmeden söyleyebilir bu andı?..

Yağmur...

"Yarın yağmur yağacak..." demişti "...Yağmurluğunu giymeyi unutma sakın..." şaşırmıştım "Bu mevsimde yağmurluk giyen adama gülerler..." demiştim "...Üstelik nereden biliyorsun yağmur yağacağını, sen meteoroloji uzmanı mısın?.." gülmüştü, kasımpatılar nasıl gülerse öyle gülmüştü "Saçmalama..." demişti "...Meteoroloji uzmanı değilim, biliyorsun, ben sadece bir ölüyüm..."

Salıydı. Temmuzdu. Ay hilaldi. Yalnızdım. Kendimi sokaklara vurmuştum. Hani neredeyse sabah olacaktı. Hani neredeyse sabah olacaktım. Ay batacaktı. Ben batacaktım. Güneş doğacaktı. Sabah namazları kılınacak, kepenkler açılacak, belediye otobüsleri seferlerine başlayacaktı; ışıklar sönecek, pastanelerden peynirli poğaçalar yağmalanacak, ben yatacaktım...

"Yarın yağmur yağacaksa, bunu nereden biliyorsun?..." diye üstelemiştim "...Nereden biliyorsun?.." bütün umursamazlığıyla gökyüzüne bakıp "Sen de bak..." demişti "...Sen de bak, bütün yıldızlar ışıl ışıl, bu ayda bu kadar yıldız, tek bir şeyin habercisidir; yağmurun..."

Temmuz ortasında, herkesin gömleğini bile fırlatıp atacağı bir günün şafak vakti, yağmurluğumun başlığını kafama geçirip denizin çıpıltılarını dinlemeye koyulmuştum. Henüz ay batmamış, ben batmamıştım. Henüz gün doğmamıştı. Sessiz sedasız yağmuru bekliyordum. Yağmur yağmalıydı. Temmuz ortasında yağmurlukla dolaşmamın bir anlamı olmalıydı. Ona hayatımda ilk kez inanmıştım. "Yarın yağmur yağacak, yağmurluğunu giymeyi unutma sakın..." diyen bir ölüye...

Sabah olmuştu. Sabah olmuştum. Ay batmıştı. Ben batmıştım. Kepenkler açılmış, belediye otobüsleri seferlerine başlamış; ışıklar sönmüş, pastanelerden peynirli poğaçalar yağmalanmış, ben evime doğru yürümeye başlamıştım...

Artık çarşambaydı. Yağmur yağmamıştı. Temmuz güneşi ortalığı kasıp kavurmaya, dudaklar kurumaya, gömleklerin birer düğmeleri daha açılmaya başlamıştı. Kaldırımlarda yağmurluğumla yürüyor, bana bakıp bakıp gülümseyen herkese karşı utanıyordum. Temmuz ortasında, yağmurluğumun içinde terden sırılsıklamdım...

Son sokağı dönüp evimin bulunduğu bahçeye girdiğimde ona inancım bir kez daha yıkılmıştı. Dayanamamıştım. Terden artık yapış yapış olmuş bedenimi serinletmek için yağmurluğumu umutsuzca çıkarıp kaldırıma fırlatmıştım. Tam o anda bahçe kapısını geçer geçmez kulaklarımı yırtan bir gökgürültüsüyle irkilip gökyüzüne bakmıştım. Gökyüzü bana bakmıştı. İki kara bulut birbirine sarılmış, iki elektrik yükü birbirine çarpmıştı. İlk damla tam dudağımın üstüne düşmüştü. Utanmıştım...

Evimin kapısını açtığımda, yağmur damlalarının ıslatmadığı tek bir noktam bile kalmamıştı. Yağmurdan kaçmamayı, şemsiye ve yağmurluk kullanmamayı ilk o zaman öğrenmiştim... "Yarın yağmur yağacak..." demişti "...Yağmurluğunu giymeyi unutma sakın..."

Babamdı, uzun yıllar önce ölmüş, buğulu bir sesti...

Parantez

İyi bak kabına olmasın delik

Boşuna taşırsın gider gündelik

Anında olmalı ettiğin iyilik

'Alem duysun' diye inayet etme

(Neyzen Tevfik)

(Uğur Özakıncı / Edebiyatçı, yazar)




okur hattı

Sanat zor iş...

Zor bir işte güzel bir başlangıca imza attınız, sizleri tebrik ederim... Benim işim yalnızca sanat. Bir iki noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Kültür ile sanırım magazin arasında oldukça kalın (ince değil) bir çizgi var; ama sanat sayfanızda magazine kaçma eğilimi ağır bir biçimde hissediliyor: Üslup, dil, tematik, haberin verilişi olarak... Müzik haberlerinizde yorum yok. Plastik sanatlarla ilgili tanıtım ve değerlendirme eksik... Sergi haberleriniz bültenlerden aktarma mı?. Bazen güzel bir değerlendirme çıksa bile, sayısı az. Eskiden daha çok çıkardı hem de Sezer Tansuğ gibi bir yazarınız vardı -ki bu isim zaten yoruma olanak tanımıyor-. Geçenlerde bir Sigmar Polke değerlendirmesi vardı, Türkiye standartlarına göre oldukça iyiydi -eleştiri ile tanıtım arası; iyi bir tattaydı-. Gazetenizi ilk olarak 95 yılında bienal tartışmaları sırasında almaya başlamıştım bu yılki bienalle ilgili kaç haberiniz çıktı? Kitap tanıtımlarınız yetersiz. Tiyatro ile ilgili yazılarınız iyi, takdir ediyorum. Arkeoloji sayfanız da hiç yok! Kültür sayfası -sanıyorum- dünyadaki önemli sanat olaylarına da tanıklık etmeli. Ender Kiraz, İstanbul




düzeltme

22 Kasım Sayfa 12

Ahmet Kurucan'ın 'Kur'an ve çarpıtmalar' başlıklı yazısında "Kelimenin tam anlamıyla tarif bu" cümlesindeki "tarif" kelimesinin aslı "tahrif" olacaktır.



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.