GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

25/11/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Yorum

Strateji

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Çocuk

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



YORUM 


Olmak ya da olmamak

Olayların, zâhiri (dış) görüntüsünden ziyade, bâtıni (iç) sebeplerini anlayabilmek ve bunların diğer olaylarla ilişkilerini kavrayabilmek için "gözümüzün" dört gözle açılması gerekiyor. Çünkü "var olmamızın" gereği ve gerçeği burada odaklanıyor. Zira Allah korusun, "Dünyada kör olan, âhirette de kördür."

Ünlü İngiliz edebiyat ustası W. Shakespeare, "Var olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu!" sözcüklerini Hamlet'e söyletir. Bir bıçak sırtında imiş gibi, son derece hassas dengelere bağlı olarak kurulu bu evrende yer ve zaman boyutunda görüntülenen her olay, önceden plânlanmış bir kader perdesinde olur, oluşur ve daha sonra kaybolur. Hayatın "bir varmış, bir yokmuş" yargısına hak verirmiş gibi, içinde yaşadığımız sonsuz ufuklara kadar uzanan, her nesnenin bir başka nesneye göre değer kazandığı, hiyerarşik bir düzen ve mükemmel bir ahenkle işleyen bu evrende her cisim, kendi bulunduğu yer ve zaman boyutunda bir "görev" üstlenmiş olduğundan, dışa yansıyan varlık-yokluk gibi görüntüler, tamamen izafiyet çerçevesi içinde değerlendirilmelidir.

Uzaydaki uydular (aylar) gezegenler etrafında, gezegenler güneşler etrafında, güneşler galaktik merkez etrafında, galaktik merkez kendi ekseni etrafında, galaksiler bir başka galaksi etrafında dolanırlar. Bu büyük âleme uzmanlar, "makrokozmos" adını veriyorlar. Maddenin en küçük elemanı olan atomda da benzer plânlamayı ve dengeli bir tasarımı görmek mümkündür. Elektronlar çekirdek etrafında, elektronlar kendi ekseni (spin) etrafında; atomlar, fiziksel yasalarla kimyasal prensipler ve matematiksel denklemlerle bağlandığı moleküller çevresinde hareket edip sürekli bir titreşim halinde "mikrokozmosun" harikalar harikası düzenlemesini sergilerler.

Canlılarda da aynı hayret verici düzenlemeyi görürüz. Hücrelerden dokular, dokulardan sistemler, sistemlerden organlar, organlardan da mükemmel bir organizma meydana gelmiştir. Her birim; bir üst birimin sıkıdenetimi altında, bilinçli bir iletişim ağı ile birbirinden haberdardır ve kontrollü olarak vazifelerini sürdürürler.

Bu olağanüstü sistemde aklını kullanmasını bilen bir kişi için, önce kendi öz varlığının derinliklerinden başlamak üzere, çevresindeki doğa olaylarını anlamaya çalışmak ve gözlem çemberini mümkün olduğunca genişleterek, evrenin bütününü kapsayan bir zihin ve algılama gücü ile "bakarak" değil, "görerek" tefekkür etmek, yüce bir Yaratıcı'nın varlığını idrak için yeter! Bu idrak, Fatiha'daki "hamd" ile özdeştir!

Çünkü evrenin tamamını oluşturan atomik düzeydeki parçacıkların her biri ve bunlar arasında mevcut olan olağanüstü derecedeki sıkı ilişkiler, matematik prensiplere dayalı dantel misali örülmüş düzenlemelerin, yasalaşmış örnekleri ile doludur. Bu öylesine ahenkli, öylesine muhteşem ve öylesine harika bir nizamdır ki; burada şans ya da tesadüflere, ihtimal ya da imkanlara, seçenek ya da rastlantılara yer yoktur. Her mekân ve zaman boyutunda olması gereken neyse, o olur. Her şey ve her olay kendi yerinde; nerede ve nasıl bulunması ve oluşması gerekiyorsa, oradadır ve o zamandadır. Talih, rastlantı, şans, zar ve fal oyunları, evrensel bütünlük içinde yer almaz. Olayların kendi doğal seyri içindeki akımı, üstün bir plânlamanın bilimsel örnekleri ile doludur. "İstim arkadan gelsin" zihniyeti beceriksizliğin ve tembelliğin bir simgesi olduğundan, evren sözcüğünde bu terminoloji mevcut değildir. Canlı cansız her varlık, mikrokozmostan makrokozmosa kadar uzanan geniş bir yelpazede; gelmiş geçmiş, hâl ve gelecek, tüm zamanlarda yerlerini alırken, insanda önce hayret, sonra da hayranlık uyandıracak kadar kapsamlı bir kâinat kitabının sahifelerini titizlikle hazırlarlar. Bu kitabın her satırında, her kelimesinde, her harfinde Allah'ın varlığına ve birliğine; hayat, ilim, kudret, irade ve tekvîn demek olan subutî sıfatlara şahadet eden kesin deliller ve değişmez işaretler vardır.

Çoğu kez yanlış bir yaklaşımla olayların izafi görünüşüne göre anlam vermeye çalışırız. Oysa, kâinattaki her nesnenin bulunuş koordinatı ile yaşama zamanı, önceden belirlenmiş bir "kader" çizgisinin, bilimde henüz tam olarak anlaşılmamış "boyut" kavramının dışa yansıyan sade bir görüntüsünden başka bir şey değildir.

Evrende her cisim birbirini çeker. Bu sonuç, herkesçe bilinen Newton'un ünlü çekim (gravitasyon) yasasının bir gereğidir. Güneş'in Dünya'ya uyguladığı çekim, Dünya'nın Ay'a uyguladığı çekim, gezegenlerin birbirini çekmesi, atom çekirdeğindeki protonların elektronları çekmesi, sonsuz büyükle sonsuz küçük elemanların birbirinden kopup, dağılıp yayılmasını önlemeye yönelik bir uygulamadır. Çekim kanununu Newton, 4 asır önce bulmuştur; ama bu kanun Newton'dan önce de aynen mevcut ve geçerliydi. Tüm fizik, kimya, astronomi, kozmoloji ve biyoloji; özetle bilimlerdeki tüm yasa ve prensipler, matematik formüllerdeki eşsiz denkleşmelerle plânlanmış, düzenlenmiş, organize olmuş, oturmuş, yerleşmiş bir görünüm sergilerler. Bilimciler bu yasaları "icat etmemiş", sadece varlığını ortaya çıkarmışlardır. Cristoph Colomb'tan önce de Amerika kıtasının var olduğu gibi.

Işığın evrendeki en yüksek hıza sahip olduğu bilinmeden önce de, ışık bu hızla hareket ediyordu. Elektrik icat edilmeden önce de, elektrik vardı. Gezegenlerin eliptik yörüngelerde belirli hız ve periyotlarla döndüğünü söyleyen Kepler'den önce de, gezegenler bu yörüngelerde dönüyorlardı. Nihayet, Galileo Dünya'nın döndüğünü söylemeden önce de, Dünya dönüyordu.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada sadece Edison'a ampulü bulduğu için övgüler yağdırıp, Güneş ışığının "Yaratanı'nı" görememek, âcizliğin ve basiretsizliğin en belirgin bir göstergesidir.

Havadaki gazlar, en ideal ölçüde ve miktardaki bir karışımın örneğini sergileyerek; basınç, sıcaklık, nem ve nihayet canlıların solunumu için gerekli olan oranlarda birleşerek atmosferi meydana getirirler. Yeryüzünün dörtte üçünün sularla kaplanması, yağış rejiminin en mükemmel bir dağılıma sahip olmasında birinci derecede rol oynar. Yüksek dağlar, tepeler ve vadiler, yağışın oluşumunda etkilidirler. Yanardağlar, kum fırtınaları, uzaydan gelen meteorlar; okyanuslardan buharlaşan su buharının yükseklerde yoğunlaşması için gerekli olan çekirdekleri sağlarlar. Dünya üzerinde her saniyede 100 adet oluşan şimşekler, iyonosferdeki elektrik yüklerini arza taşırken, aynı zamanda havadaki azot gazının da ahenkli oranını düzenlerler. Tabii bir gübre görevi de üstlenen azot gazı, bitkiler için ihmal edilemeyecek şaşmaz bir çevrimle havadan toprağa, oradan tekrar havaya geçerek devrini tamamlar.

Bir tek kan hücresinde 280 milyon hemoglobin molekülü vardır. Yetişkin bir insan vücudundaki 100 trilyon hücreden saniyede 5 milyonu ölürken, ölenlerin yerine yenileri gelir. Beden yalnız Dünya'dan değil, Güneş sisteminden, hatta uzaydan gelen çeşit çeşit ışınların, parçacıkların etkisine mâruzdur. Hepsinin ayrı ayrı azımsanmayacak, küçümsenmeyecek görevleri vardır.

Ciğerlerimizdeki bronş ve bronşçuklar, her nefeste yaklaşık bir litre havayı emerler. Bir litre havada tam 10 üzeri 22 molekül vardır (1'in yanında 22 adet sıfır konmakla elde edilecek sayı, yani milyon kere milyon kere milyon kere on bin). Bilimcilerin hesaplarına göre, arz yüzeyi üzerinde de 10 üzeri 44 molekül vardır. (1'in yanında 44 sıfır). Bu sonuca göre, içimize çektiğimiz her litre havadaki molekül sayısı, dünya üzerindeki tüm hava molekülleri sayısının 10 üzeri 22'de biridir.

(1:10.000.000.000.000.000.000.000).

Bu değerin üzerinde düşünen bilimciler, son derecede ilgi çekici bir sonucu açıklıyorlar. Diyorlar ki, dünya üzerinde şimdiye kadar gelmiş geçmiş insan ve hayvan gruplarının nefes alıp vermelerinden açığa çıkan moleküller, asırlar boyu, döne dolaşa hiç bozulmadan, eskimeden bugüne kadar gelmiştir. Başka bir ifadeyle, şu anda havadaki moleküllerden en az bir tanesi eski çağlarda yaşamış ecdadımızın nefeslerinden arta kalan bir nostaljidir. İnanmak biraz güç gibi geliyor; ama işin gerçek yüzü budur. Çevremizdeki madde, devir devir çeşitli dolanımlardan geçerek, zamanımıza kadar ulaşıyor. Madde kaybolmuyor, sadece elden ele, nesillerden nesillere dolaşarak gelecekteki torunlarımıza yadigar olarak bırakacağımız bir emanet-miras olarak kalıyor.

Olayların, zâhiri (dış) görüntüsünden ziyade, bâtıni (iç) sebeplerini anlayabilmek ve bunların diğer olaylarla ilişkilerini kavrayabilmek için "gözümüzün" dört gözle açılması gerekiyor. Çünkü "var olmamızın" gereği ve gerçeği burada odaklanıyor. Zira Allah korusun, "Dünyada kör olan, âhirette de kördür." (17/72)

(Taşkın Tuna: Yazar, fizik mühendisi )



| Ana Sayfa | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi |

Copyright© 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.